Üsküdar'da Pazar Sabahı, Öğleni, Öğleden Sonrası


Galata Kulesi’ni görüyorum, Topkapı Sarayı’nı görüyorum, adını ve önemini pek bilmediğim onlarca yapıyı görebiliyorum. Denizi görüyor, gemileri görüyor, şaşkın şaşkın bakınıyorum. Aslında aklımın alamadığı o yerdeyim. Kafamı kaldırınca gördüğüm güzellik bana büyük suçlar işlettirecekmiş gibi hissediyorum. Üsküdar’da küskün ve güneşli bir pazar sabahında kafamın içindeki çaresizlikle oturuyorum. İçimi titreten endişeler bütünü ve benim hala anlamadığım korkunç koruma içgüdüm en nihayetinde sokaklarda bırakıyor beni. Kapıları çarpıp çıkamıyorum, suratıma kapanan kapıların etkisine kapılmışım çaresizlik içinde dönüp usul usul çıkıyorum, atıyorum kendimi Marmara Denizine ama almıyor deniz bedenimi o da yorgun ve ağzına kadar dolu. Beni yerleştirecek bir yer bulamıyor içinde. “Kusura bakma” diyor. “Sorun değil bro başka zaman artık” diyorum. Yılbaşı çok yakın, doğum günüm yakın kendimi daha önce hiç görmediğim çaresizlikler içinde görüyorum. Çünkü bu sene doğum günümü hatırlıyorum.

Yan masamda bir aile oturuyor. Anne, baba ve down sendromlu çocukları. Anne ile babanın hüznünün kokusunu alabiliyorum. Çocuğun söylediği, anlattığı her şeyi pür dikkat dinliyor bazen gülüyor, bazen kızıyorlar. Ama gözlerinin içine saplanmış o hüzün hiç değişmiyor.  Düşünmeden edemiyorum, düşünmeden nasıl edeceksin yan masanda böylesi bir gerçeklik varken. Ailenin çaresizliğinin yanında benim çaresizliğim mukayese edilebilir mi? Elbette edilemez. Biraz daha baksam çevremdeki diğer insanlarında çaresizliklerini görebilirim ancak bunu görmekten çok korkuyorum. Kafamı kaldırıp bakmıyorum insanlara. Çünkü biliyorum çaresiz insanların ortak noktaları çaresizliklerini gizlemeye çalışmaları ve bunda hiç başarılı olamamaları.

Üsküdar’dayım. Sevgilim iki sokak yukarıda oturuyor. Evinden yanıma gelmesi beş dakika ya sürer ya sürmez. Ama gelmiyor ama gelsin istiyorum. Gözlerim bir sağa devriliyor bir sola. İnsanlar, arabalar geçiyor. Ağaçlar yaprak döküyor, yan masamdaki aile kalkıyor, evlerin perdeleri bir bir pazar sabahına açılıyor, deniz dalgalarını ardı sıra kıyılara yolluyor, vapurlar sürekli sefer yaparak bir o tarafa bir bu tarafa insan taşıyor, iki hırsız boş olduğuna emin oldukları üç evi sırayla soyuyor, annem iki defa arıyor ama yok sevgilim gelmiyor.

Elinde sepetle çiçek satan bir abla denizi gören yere oturmuş sigara içiyor fakat denize bakmıyor. Deniz umurunda değil. Oturduğu yerin yanında kök salmış orta yaşlı ağaca bakıyor. Yanına gideyim bir çiçek alayım diye düşünüyor, sonra vazgeçiyorum. Sevdiğim kadınla aramızdaki problemleri çiçekle çözebileceğimi hiç ama hiç zannetmiyorum.

Yorgun gözlerime güneş gözlüğümü geçirdiğimde bir çeşit trans haline geçiyorum. Sanki çevremden soyutlanıyorum. Sanki herkesi görüyor ama kimseye gözükmüyorum. Güneş gözlüğümü severim, çıplak gösteren gözlük bir güneş gözlüğüm iki.

Sigara içen çiçekçi abla kalktı yerine iki kişi oturdu. Kısa kol bluz, küt kızıl saçlar bu kesinlikle kadın. Deri ceket, kot pantolon, kirli sakal bu kişi de kesinlikle erkek. Yan yana oturuyor ve denizi izliyorlar. Bende onları izliyorum. Ben onları izlerken adam kalkıp yakındaki çay ocağından iki çay söylüyor. Adama böyle bir şey yapmasını söyleyen kesinlikle kadın. Adam diye başladığım izlenimlerime herif diye devam edeceğim çünkü herif telefonunu çıkartıp telefonuna bakıyor. Eminim okuması gereken tweetleri vardır. Herif pek umurumda değil zaten benim ilgimi asıl celbeden kadın. O belediye bankında oturuşundan, ellerini başının üzerine bağlayıp denizi izleyişinden, ayaklarını karnına çekip yanındaki herife bakışından onun farklı biri olduğunu sezebiliyorum. Kadın fotoğraf çekmek istiyor, bedenini yanında duran herife yaslayıp belediye bankının kol koymak için yapılan kısmına ayaklarını uzatıyor. Fotoğraftan sonra aynı pozisyonda kalıyor. Kadının yüzüne bütün dikkatimi toplayıp bakıyorum ve o an kadını tanıdığımı anlıyorum. Bir cumartesi akşamı tanışıp pazar sabahı görüşmemek üzere evinden ayrılmıştım. Ama Üsküdar buluşturuyor insanları. Bir tek sevgilim gelmiyor. Arabalardan biri park yerine girerken başka bir arabaya çarpıyor hasarsız bir kaza, aklımda yer edinmiş kadınlardan birisi sevgilisiyle manzaranın keyfini çıkartıyor arkasından oturan benden habersiz, yaşlı Üsküdar çiftleri güneşli havadan faydalanmak için kolkola sokaklarda geziyor, Gülhane Parkı’nda bir çocuk bütün enerjisiyle oyunlar oynuyor, saatler geçiyor, en az on kadın şu an kocasından, babasından, sevgilisinden şiddet görüyor ama yok sevdiğim kadın gelmiyor.

“Sen” diyorum kendime, kendimle konuşurken sen diye hitap ederim.
“Sen kendini dövüp hastaneye giden ve darp raporu alan adamsın. Sen Ali Kemal Efendi, korkundan gidemiyorsun iki sokak ötede hasta yatan sevgilinin yanına, götün uyuşana kadar burada oturman bundan, sen Ali Kemal sen manyak bir herifsin, çocukken annenin çalıştığı hastanenin morguna girdiğinde içinde yeşeren huzuru hatırlamıyor musun? Gizlediğin onlarca şeyin altında kalıyorsun işte. Gizlediğin her şey üzerine geliyor. Her vapura binişinde atlamak isteğinin verdiği korkuyu gizlemek için bile ‘deniz beni kabul etmiyor’ diyorsun. Kafanın içine yaptığın her gezintide kendini anlaşılmaz problemlerle baş başa buluyorsun. Ne yapacaksın Ali Kemal, çocukken gizli gizli beslediğin o tek gözü kör kedi gibi seni bir yere saklamalarını ve beslemelerini mi bekleyeceksin? Sen kedi değilsin Ali Kemal kimse sen üşüme diye sana ev yapmaz, cebinden yemek çıkartıp karnını doyurmaz. Sen karton kutuya sığamazsın Ali. Sen bir liralık mamalarla doyamazsın Kemal.”

Çoğu zaman kendimle ağır konuşurum. Bu genetik bir şey herhalde çünkü ailemin hepsinde mutsuzluğa genetik yatkınlık var. “Öyle şey olur mu lan” diyor dilim ama ezan okunuyor, içim kendime ettiğim küfürlerle doluyor. “Bugün” diyorum. “Bugün her şeyi unutup hiç bilmediğim bir yere mi gitsem? Hayatımı değiştirecek insanla, babam yerine koyacağım insanla bugün mü tanışsam? Yeminimi bozup çocukluğumun üzerine ekmek kırıntıları serpip, geçmişe mi dönsem? Alalım başımızı gidelim Ali Kemal. Karton kutularda da yatarız, kuru ekmekle de doyarız. Karar verdim Ali, bu sefer ciddiyim Kemal ebedi istiharatgahımız olacak mezarlıklardan birini seçelim ve ona yerleşelim. Sen ey Ali Kemal kalk daha öleceğiz.”                  


Ama sevgilim hala gelmiyor. Ben tek başıma konuşup duruyorum. İnsanların bazıları bana bakıyor, bir yere gittiğim yok burada duruyorum. Ama sevgilim hala gelmiyor.


paylaş:

yok olacak olmanın verdiği haz

Nemlenmiş gözlerini gözlerime dikti. Sahra çölü gibi uçsuz bucaksız ve bir o kadar da kuru, kurak olan içimde, belki bir vaha bulmak, belki de gözleriyle yağmur olup yağmak istiyordu.
Belki yağmur olup yağabileceği kurak bir toprak bulduğuna seviniyor ama buna da inanmak istemiyordu. Öyle ya..

Derken yüzüne donuk bir ifade kondu, aniden yüzünü çevirdi ve sağ gözünden bir damla yaş kaydı yanaklarına. 




Düşüncelerim vakumlanır gibi tek bir noktada toplandı;

Bir ceylan son nefesini verirken sıcak kanı aslanın dişlerine bulaştı,
Bir asker düşmanının şakağına silahını ateşledi,
Bir genç gece kondu mahallesinde uyuşturucu komasına girdi,
Tam bu sırada; biri doğdu, biri öldu,
Güneş doğdu, ay söndü; öyle ya..

Tam bu sırada; binlerce iyi ya da kötü şeyin aynı anda olduğunu ve benim aynı anda hem en kötüsünü, hem en iyisini yaşadığımı düşündüm.

Kafamda şimşekler çaktı, acele lafa girdim, parmaklarım şakaklarına uzanırken. Baş parmağımla göz yaşının izini sildim. Dilimin ürettiği cümlelerin farkında olduğumu sanmıyorum..

Ne eksiği, sanmıyorum, ne de aslından iki kerte fazlası,
Kusursuzluğun ötesinde bir an doğdu saniyelerin içinden,
Zaman kusurlarıyla içinde boğuldu,

Bir büküldü, bir doğruldu,
Sanmıyorum ki anlatabileyim.

Anlıyorum. Güneşli günlerin de neden geceyle sonlanmak zorunda olduğunu,
Güzel sözlerin sonuna neden üç nokta vurulduğunu,

Anlıyorum şimdi. İçimi bir boşluk doldurmuş, tırmalıyor kaburgalarımı. Bir daha bahar gelmeyecek gibi hissediyorum. Kurumuş yaprakların düşmeyeceklerini görüyorum dallarından.

Bir daha, hiç bir bebek ağlayarak doğamayacak, ağlamak bizlere mahsusmuş gibi hissediyorum. 

Anlıyorum, lanetimmiş bu benim, anlamak. Hissediyorum.

Sizler için Ay'ın şu kavisli hareketi idi batış.
Biz gecenin bir vakti, kavissiz, düz sokaklarda batıyorduk mahallelerin huzuruna.

Ay bizim için adeta çakılmak üzre olan bir nükleer roketti ve biz ağır ağır düşüşünü beklerken, yok olacak olmanın verdiği hazla seyrederdik onu,
Son ana dek yaşardık sonumuzu.
paylaş:

star wars porno sektörüne yaradı

IMAX’te izleyebilmek için en az bir iki hafta daha beklenilmesi gereken, sokakta “şişirilmiş bir balon” diye bağırılsa ölüme sebebiyet verecek, son zamanların en çok konuşulan filmi Star Wars malumunuz sinemalarda.
En entelektüel görünümlü insanların bile sokakta BİM poşeti ile gezdiğini görüyorsak bunun sebebi Star Wars.
Her türlü sektöre yeniden can veren film, porno sektörünün işine de oldukça yaramış. The Telegraph’ın haberine göre Aralık ayının başından bu yana Star Wars’un porno parodisi olan Star Wars XXX adlı filmin DVD satışlarında %500 artış gerçekleşmiş. Film, porno filmler arasında en pahalı yapımlar arasında gösteriliyor. Fragmanı izlemek isteyen için,

paylaş:

hzone: hiv+lere özel çöpçatanlık uygulaması

“You are not alone, start dating again!” mottosuyla yola çıkan bir çöpçatanlık uygulaması olan Hzone, HIV+ olanlar ile HIV+ kişilerle ilişki yaşamaya çekinmeyen bireyler için oluşturulmuş.
Gerçek zamanlı yer bildirimi ile size uygun kişileri aynı Tinder mantığı ile karşınıza getirip eşleşme sonrası istediğinizi yapabilmeye imkan veren uygulamada henüz yüzbinler yok.

HIV+ olup içiniz daha rahat çöpçatanlık yapmak istiyor yada HIV+ olanlara öcü gibi bakmak yerine korunmayı seçip hoş vakit geçirmeyi hedefliyorsanız uygulamayı indirip at koşturmaya başlayabilirsiniz.


paylaş:

Başlangıç-1

Bir başlangıç veriyorum şimdi size;

Türk Dil Kurumunun seçme kelimeleri gelmiyor şimdi aklıma. Bilinçli olarak; İbrahim'in putları kadar devrik cümleler kurmak, kuşlara yem atan herhangi bir adam gibi, insanların önüne ilgilenecekleri şeyleri atmak istemiyorum. Tam şu an, ana karamdan bir buz kütlesi kopuyor içimde tüm gürültüsüyle. Eğer bu ihtişamlı gürültünün anlatılabileceğine inansaydım, denerdim.

Çatırtılar

**************

Kafka, Samsa olarak, bir hamam böceği olarak, nasıl açabildi gözlerini o odada bilemiyorum. Kendisinin toplum için bir çirkinlik olduğuna nasıl inandırdılar onu, eğer bilseydi ki hamam böcekleri arasında bir asker karınca olduğunu, olduğumuzu, ne düşünürdü, bilmiyorum.

Neden uğraştı bu kadar içini anlatmak için kendi kendine. Neden ispat etmek zorunda hissetti kendini kendine?

Kafka, öyle bir kitap yazdı ki ben bizzat okurken şöyle hissediyorum: Sanki gizli bir yer altı örgütünün üyesiyim ve değerli bir mensup, bir tutsak, sadece örgüt üyelerinin anlayabileceği şifreli bir yardım mesajı gönderiyor, kendi içinde sıkışıp kalmış, kurtarın beni diyor ve onu kurtarmak için elimizden hiç bir şey gelemez.

Acı.
paylaş:

Sağanak günaydın.

Gün aydınlık, olabildiği kadar.
Biçimsiz evlerdeki gözüme vuran ışık.
Rahatsız halinden elimdeki sigara.
Sokak kedisinin yaşantısı gibi olan hayatım.
Eski sevgiliyle yapılan bir muhabbet,
bitişi hatırlatıyor bana.
Ve nice eski sevgililer gibi,
seviyorum seni,
ah be dünya.
Tanrıyla böyle anlaşmışız.
Bilir severim kedileri de,
neden yapayalnız ve masum bıraktın beni? (Tanrım!)
Bir martının günaydın sesi,
dağıtıyor dünyayı,
baştan uca.

paylaş:

Ölüye Saygılı Kurbağa Adamlar

         Ölümü hep düşünürüm. Bilindiği kadarıyla tabii. Ve aslında ölümü bu kadar cazip, heyecan verici yahut korku dolu yapan sonrasının bilinememesidir. Bana gelipte kutsal kitaplarda ki devam hikayelerini anlatmayın. Onlar bizim için değil. Bizim için ölüm, ölümdür işte, ölürsün ve hepsi bu, herşey biter.

         Açık olmak gerekirse eskiden inançlı biriydim. Tanrıyla sık sohbet ederdim ama sonra benimle konuşmak istemediğini anladım. Aramız açıldı, neyse.
Boka battığım zamanlarda “eğer büyüdüğümde de böyle olursa intihar ederim” derdim. İntihar etmenin günah olduğunu öğrenip vazgeçtim. Sonra din ile ilgili daha fazlasını öğrendim ve bu kavramın ve bu kavrama yüklü anlamın benim için herhangi bir şey ifade etmediğini anladım.
Evet intihat etmek
Kendi isteğinle ölmek korkakça bir kaçış, farkındayım. Ama kurtulma duygusu insanı bu yola teşvik ediyor. Kalanların ne dediği umurumda bile değil.

         Kısacası benim bir “27” m var. En ufak bir ışıltı görmezsem ölüm çok kolay; mantıklı, sabah 8 akşam 6 ya nazaran akıllıca, sessiz ve dürüst bir hareket.
Hikayem mi ?

         Yalovadan – Çorlu ya dönüyordum. İstanbul trafiği insanı koşarak gitmeye teşvik edecek kadar boktan olduğundan gece yolculuğu yapmayı tercih ediyorum. Terminale ulaştığımda büyük bir hüsran vurdu beni, kulaklığımı yurtta unutmuşum. Yolculuk boktan geçecekti, karanlık olduğu için kitabımda yoktu. Gece 1,55 arabasını beklemeye koyuldum. Bursadan 1 çıkışlı bu arabanın buraya gelmesi daima 2,10 falan olur ama ben her seferinde mal gibi 1,30 da terminalde olurum.
Araç geldi. 20 dk gittik. Feribota bindik. Sigara peketimi alıp hemen indim otobüsün yarısı uyumaya başlamıştı bile, yukarıdan 1 çay aldım. Çay büyük ama ve 3 tl ... neyse. Bir mühendislik harikası olarak tasarlanmış feribotta sigara içilebilir alana geçtim.
Kısaca: Saat gece 2 buçuk, Ocak ayının sonları hava buz gibi –muhtemelen su da- yalnızım ve sikindirik bir feribotta sigara içilebilir alanda yanımda viski içtiğine emin olduğum bir dayıyla sigara içiyorum. Hava soğuk, 3.köprü ne zaman bitecek, bütün yeşil alanların amına koydular falan düşünüyorum. Yaşlı amca “Afiyet olsun delikanlı” dedi ve uzaklaşmaya başladı. “Eyvallah abi” diyecektim ki, iletişim dersinin etkisinden olsa gerek “ Teşekkürler, size de” dedim.

Sonra siyaha daldı gözlerim, bedenimi de çağırdı siyah.

Şimdi atlasam- dedim.
Hemen şimdi.
Zaten yalnızım ve kim görecek? Hava buz, herkes arabasının içinde. Kim bilebilir ki ?
Muavin.
Belki, araç hareketlenince sayar ayıksa ve ahiret turizmin muavini değilse en fazla şoföre gidip “Abi biri eksik” der. Sonrada bir sik olmaz-o kadar.
Annem ve babam uyuyor.
Abimin benim geleceğimden haberi yok.
Ertesi gün abim işine gider, babam sabah namazına. Annem ben gelecem diye börek – kek falan yapar. Sonra babam namazdan döner gelmediğimi görünce kıllanır. Beni arar ulaşamaz. Panik yapar Yalovadan arkadaşlarıma ulaşır. Daha panik yapar Turizm firmasını arar. Haberi alır. Polisi arar. Sonra abimi arar ve abim iş yerinden apar topar büyük bir korku ve telaş ile çıkar.
Ben, o buz gibi siyaha atladım ve saniyeler içinde donarak öldüm. Boğularak değil, yüzme bilmem ama boğularak değil. Üstteki paragrafı hiç düşünmedim. Çünkü öldüm. Çünkü kurtuldum. Cesedim yok. Bir cenaze merasimim olmayacak çünkü kurbağa adamlar kayıp, serseri bir bedenin bulunmaması gerektiğini bilir.

Hayır.
Hayır atlamadım ama bir gün atlayabilirim ve sizin bundan hiç haberiniz olmaz.



paylaş:

sor



Sor!
Nedir çare?

Gece uyanmadan, gün uyumadan derin derin; sor!

Sorun ey yüreğimdeki biçare, bencil duygular, nedir diye bu telaşın?

De!

Bekledin yıllarca nedir bu gün ile yarışan teleşın, de!

Deyin hastalıklı duygular telaşlanma diye!

Çelin çelimsiz aklımı, kışkırtın beni aklıma karşı..

Çare üretmeli bu dil,

Ellerim garip! 

Bağrım yanarken hırıltılarla, nasıl olur da soğuk duyarlar;
tenim de bi garip?

Ellerim bile dost değil size biçare duygularım,
Olsalardı da yapışırlardı boğazıma, korkarım,

Çare bu değil,
Çare üretmeli bu dil..

Ey bilinmezlik,
Garip bu menen sessizlik,
Durur, durur ve durur da çınlar kulaklarımda delilik,
Mukayyet ol, ellerim bir garip..

Vakit dar,

Daralıyor duvarlar sanki acele kazılmış bir mezar,
Yağmurlu mu dersin toprak? 
Yoksa tükürüklerimi çekti de mi böyle ıslak?

Anlatacak vakit yok,
Sor telaşımı senden de kaçayım.

Yetişmem gerek oyuna,
Sahne bitiyor, inecek perde, 
Saklama kendini oyunun sonuna.
paylaş:

N'aptık hep?

İyiliğin olduğu yerde kaybettik hep,
iyi hissederek.
Arkamızdan gelenleri fark etmedik hep,
taş dolu yollarda yürüyerek.
Parfüm sıktık hep,
bokun içinde yüzerek.
Sahi bizler, n'aptık hep?
paylaş:

Yakaza 1

Birkaç özel şeyle başlamak istiyorum; izninizle: Bekleme! Ne birkaç cümle sonrasında, ne birkaç satır aşağısında. Ne de ansızın bir gece yarısında, bekleme!

Teşekkürler.

***

Uzun zamandır korkuyorum,
hayal gücümün beni bırakıp gittiğinden,
kelimelerin artık benim için kusursuz dizilmeyişinden,
artık hiç bir şeyi eskisi gibi görmeyişimden.
Kısaca; çok korkuyorum.

Bir kadehin üzerindeki tek bir parmak izi kadar can sıkıcı şu sıra hayat.
Her şey rutine bağladı. Uzaktan belki her şey rayında gibi yorumlanabilir ama ben keşifsiz, detaysız yaşayamıyorum. Kurcalayacak akıllara ihtiyacım var. Kont Drakula kadar susamış vaziyetteyim.

Kendim için kısır olan bu zamanda sürekli avunuyorum. Bahaneler üretiyorum. Acayip şeyler düşünüyorum. Yani afilli cümleler kurmak yerine neden kimse notalara yeni bir anahtar eklemiyor gibi şeyler geliyor aklıma. Bir reklam vardı eskiden, bir çoğunuz hatırlarsınız: babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi, diyen meraklı bir kızın gözünden görüyorduk her şeyi. Kendimi biraz da ona benzetiyorum şu sıra. Hem ölümüne yoğun geçen iş hayatım hem karma karışık olan genel hayatım zihnimi değiştiriyor sanırım. Ve genel olarak da alışmışlık var bence. Yani artık yeni şeyler yazmadıkça yazasım da gelmiyor. Belki bir tutukluk yaşıyorum, bilemiyorum. Gerçi şimdi yazdıkça ardı da geliyor ama konuyu şuraya bağlayacaktım: Bir yerde okumuştum sanırım. Rüya günlüğü tutmak zihin ve yazmak açısından önemli bir jimnastik olabiliyormuş. Özellikle kafa karıştırıcı rüyaları not tutmak önemliymiş. E' bende de çok var bunlardan. Biraz süsleyerek yazayım dedim. Buyrunuz:

***************


Yakaza-1

Karanlık, viran bir kulübede gözlerimi açtım. Bir şeyler arıyorum. Ne olduğu belli değil. Dışarı çıkıyorum. Kulübe uç bir bir noktada. Sol tarafım çamurdan bir nehir ama akmıyor. Uzun ağaçlar sık bir şekilde her yerdeler. Patika bir yol, aşağı doğru uzanıyor. Aradığım şeyi bulmak için aşağı doğru yürüyorum. Burası sanki cennetin kıyamet sonrası hali gibi. Her şeyin bir zamanlar muazzam güzellikte olduğunu görebiliyorsunuz ama şu an kasvet ve kötü bir enerji her yeri sarmış vaziyette. Patikadan devam ettikçe sağdan çatal şeklinde, kısmen geldiğim yöne başka bir patika tırmanıyor. Aradığım şey orada gibi ama patikaya girmemi engelleyen görünmez bir duvar var. Aşağı doğru devam ediyorum..

Kendimi bir aşağı, bir yukarı koştururken buluyorum. Aynı patikayı defalarca geçiyorum ve her inip çıkışımda arkamda çoğalarak gelmeye devam eden kötü bir enerji var. Mümkün oldukça arkama bakıyorum. Yine sanki çamurdan, bir bebeğin yüzü gibi tombul, yuvarlak suretler görüyorum. Kimisi bağırıyor gibi, kimisi gülüyor, kimisi de ağlıyor gibi, aslında çok belli belirsiz. Ama her hangi bir ses çıkmıyor.

Uzun süre patikada mekik dokuduktan sonra arkamdaki enerji o kadar büyüyor ki, kendi meziyetimle değil, enerjinin beni itmesiyle o giremediğim patikaya düşüyorum. Koşar adımlarla tırmanıyorum. Uyandığım kulübeye benzer bir kulübe. Aynı olması muhtemel. Hızlıca kapıyı açıp içeri dalıyorum. 

Devasa bir enerji. Aslında görebiliyor olmama rağmen ne olduğunu fiziksel olarak anlatmak mümkün değil. Kulübenin tamamını kaplamış, giriş bölümünü kapatmış kötü bir enerji. Geri dönmek mümkün değil. Kulübede kalmak mümkün değil. Solumda ulaşabileceğim bir kapı var. Bir nefeste kendimi kapıdan dışarı atıyorum. 

Akıl almaz ferahlıkta bir çöl. Yer ile göğün arası o kadar açık ki kendimi bir karınca gibi hissediyorum. Önümde büyük bir kalabalık. Sanki mahşer alanı. Karşılıklı iki tepe ve her iki tepede de aynı büyüklükte bir kalabalık var. İlginç olan herkes üç boyutlu birer gölge gibi simsiyah. Kalabalığı yararak tepede ilerliyorum. Geldiğim yerin aksine burada kimsenin umrunda değilim. Bağrışmalar sağır edecek düzeyde. Ufuk diye bir şey olmadığını söyleyebilirim. Sağ tarafa doğru bakıyorum. Alabildiğine uzaktan gerçekte olamayacak hızla bir gemi geliyor. Öyle hızlı ki saniyeler içinde iki tepenin, iki grubun arasına oturuyor. Ve işte tam o sırada ahşap geminin bir çivisinden bile daha küçük olduğumu fark ediyorum. Aslında gemi ve çöl mü büyük yoksa geriye kalan her şey mi küçük emin olamıyorum. Geminin burnu göğü aşmış vaziyette.
Ve bir beyazlık kaplıyor her yeri.

Israrla çalan bir telefon ile kendime geliyorum. Geminin önünde, yerdeyim. Eski tip bir telefon çalmaya devam ediyor. Elimi uzatsam gemiye dokunabilecek mesafedeyim önce telefonu açmak istiyorum. 

Açıyorum. Telefonu kulağıma koyduğumda bir ses bana şöyle söylüyor: Bir tek siz mi hayatta kaldınız?!!

SON
paylaş:

Belki de Rakı İçme Zamanı Gelmiş

Sesini son duyduğum andan itibaren yaklaşık 31 gün 22 saat geçmiş. Hayır, konuşmadığımız anların matematiğini tutmuyorum tabii ki. O kadar aşık değilim diyemem ama henüz o kadar paranoyak olmadım. 

Otuz iki gün; elindekileri kaybetmek için uzun süre, bir şeyleri kazanmak için yetmez. Çünkü bu siktiğimin dünyasında kolay kazanmayı sadece doğuştan şanslılar biliyor. Olmayan adaletin olması gerektiğinden bahsetmeyeceğim ama sanırım dokunuyor biraz. Dokunuyor derken senin dokunuşların gibi değil, gerçekten dokunuyor. İçindeki şefkati göstermek için sokak kedisine şöylece bir parmaklarının ucunu değdirip sonra elini ıslak mendille silmen gibi değil. Kirli bir dokunuş bu, acıtırcasına, kanatırcasına…

Kronometreyi sıfırlamak için arasam seni, biliyorum her zamanki gibi neşeli açarsın telefonu. Ben sitem ettikçe ne kadar yoğun olduğunu anlatıp dil ucuyla özür dilersin. Sonra bana nasıl gittiğini sorarsın. Merak ettiğinden değil, sadece konuyu değiştirmek için. Ben de afili cümlelerle aslında son konuştuğumuzdan beri hayatımda hiçbir bokun değişmediğini anlatırım. Birkaç dakika sürer bu parçaladığım edebiyat. Sonra boğazım düğümlenerek ben sana sorarım nasıl gittiğini. O meşhur çocuğu anlatacağını bilirim çünkü. İlişkinizin olmazlarını anlatıp ne düşündüğümü sorarsın. Her ilişkide olan şeyler, büyütme bu kadar deyip geçiştiririm. Hemen ardından da eklerim, gittiği yere kadar gider sıkma canını. O orospu çocuğunun yaptıklarını tasvip ettiğimden değil ama sana göre değil o diyemem. Aranızı bozup benim kollarıma çağıramam seni. Belki de bu yüzden sen denemeye ben yenilmeye mahkumuz. Her neyse, telefonu kapatırken teşekkür edersin aradığım için. Telefonu kapattıktan sonra ben telefonu kalbime götürürüm, sen ıslak mendille silersin.

Bu yazı nereye doğru gidiyor bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, tek kullanımlık siktirboktan bir ıslak mendil insanın içini temizlemiyor. Sanırım çok zaman oldu ve ben özledim. Belki de rakı içme zamanı gelmiş. 
paylaş:

Deliler Koğuşu - I



Soğuk bir sonbahar güneşinde hafifçe sallandığımızı ve uyukladığımızı hatırlıyorum, son yağmurlar da yağmak üzereydi aslında. Sırf buza ve ayaza kesmiş bir kışa girmeden önce son bahar yağmurları yavaş yavaş terk etmekteydi çorak ve sessiz dünyamızı. Sessiz dünyamıza özenip biz daha da sessizleşmiştik  sanki. Bulutlar daha bir karanlık sokaklar daha bir ıssız olmuştu bu günlerde. Biz de zamanla biraz daha gömülmüştü kendi içsel ve aylak dünyamıza.

Günlerimizi neredeyse hiç bir şey yapmadan geçiriyorduk. Ben gündüzleri puro içiyor akşamları ise babamdan yadigar porto şarapları eşliğinde kitaplarıma gömülüyordum. Hiç bilmediğim ve öğrenmek için çaba göstermediğim İspanyolca kitaplara vermiştim kendimi. Hiç bir şey anlamadan okumak ve sadece seslerin dizilişini takip etmek, böylesi daha mutluydu benim için. Okuduğunu anlamdan geçirilen bir akşam, düşüncelere boğulup bayılana kadar sarhoş olmaktan daha yararlı bir eylem olarak hayatımda yer bulmaya başlamıştı. Aslında bakarsan diğerlerine göre daha iyi gidiyordum. Üç bilinmeyenli denklemleri çözmek için aklının bir kısmından vazgeçmiş, sıfır ile bir arasındaki sonsuz boşlukta hayatını kaybetmiş Lucia vardı bir de. Kendisi zamanında Viyana Üniversitesinde matematik öğrencisiymiş.  Fakat zamanla yaşamaya mı küsmüş, matematiğe mi soğumuş bilmem kendini usulca koyvermiş biraz biraz.. Elinde boş bir votka şişesiyle gelmişti buraya ve o zamanlar üzerinde çalıştığım bir hayattan ötekine atlama teorimde ki hataları bir bir çözüvermişti. O zamandan beri benimde sayılarla olan yakınlığım azalmıştı. Son zamanlarda bana zamanda yolculuk yaptıran sularla kafayı bozmuştum. Düşünerek baktığın zaman hayatını kitleyen fakat zamanı uzatan su birikintilerinden bahsediyorum. Bir çok su birikintisinde kaybettiğim hayatlarla boğuşmaya başlamıştım. Sonuncusunda yakılan bedeninden geriye sadece külleri kalan eski bir kuklanın hayaletiyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Ruhu, caddenin ortasında biriken su kütlesinde bir anda belirmiş ve son nefesime kadar ondan kaçmama sebep olmuştu. Neden kaçtığımı nereye kaçtığımı ve niçin kaçtığımı bilmiyordum. Tek hatırladığım güzel bir kızın kenarda bana bakıp gülmekten kıçını yırttığı. Neden bunu yapıyordu bilmiyorum, o esnada tek düşündüğüm durup dururken canlanan bir su birikintisinden kaçmaktı ve bunu yaparken genç ve güzel bir kızın sizi izlemesi bazen gururunuzu zedeleyebilir.

Ne olmuş yani biz deliysek, deliysek biz n'olmuş yani? Hem ben deli değildim ki zaten, en başlarda bana bipolar bozukluk tanısı koymuşlardı, su birikintisinden kaçtığım günleri takiben şizofreni daha uygun buldular diye hatırlıyorum. Hem ne olmuş yani su birikintilerinden kaçıyorsam, dünyada binlerce insan korktukları için yaşıyorken ben korktuğum için bu boktan yere tıkılıyorum sebebi ise korkularımın diğerlerine göre daha değersiz olması. Sizin korkularınızla ben dalga geçiyor muyum ? Soruyor muyum size neden hiç sevmediğiniz bir işte 20 yıldır çalışmaktan bıkmadığınızı ayrılmaktan neden bu kadar korktuğunuzu? Size soruyor muyum çocuklarınızın geleceği konusunda neden bu kadar endişeli olduğunuzu? Hiç sordun mu size neden yaşayamadığınızı? Yaşamaktan neden bu kadar korktuğunuzu siz hiç kendinize sordunuz mu? Bir günlüğüne bile olsa neden mutsuz olduğunuzu sordunuz mu hiç kendi kendinize ? Ve bunu değiştirmek için bir şeyler yaptınız mı? Ben sizi tıkadım mı hiç saçma sapan bir dört duvarın arasına? Hayır !!! Öyleyse ben neden buradayım, su birikintilerinde yaşayan bir hayalet görmek beni sizden daha aptal bir insan mı yapar? Sayıların arasında kendine yer bulamayan Lucia biraz da sarhoş olmaya karar verdiyse onu yargılayacak olan beyin siz misiniz? Ne var beyninizde ? Dogmatik bir tanrının sonsuz evreninde ona taptığınız için götünüzde boncukla yıllarca keyif yapacağınıza mı inanıyorsunuz? Sizi siz yapan boktan beyninizi bir gün bile kullanmazken bir yerlerde ödül sahibi olmayı mı bekliyorsunuz?

Neyse, dediğim gibi sonbaharın son günleri de akıp gidiyordu. Yan tarafta biraz ötede üstünde çatıdan bozma ufak bit tentesi olan şirin bir okul vardı. Aslında tam olarak okul denemez, ufak ve hareketli çocukların kendilerinden vazgeçirilmeye zorlandığı bir işkence kurumu desem daha doğru bir açıklama olur. Genelde burada başarısız olan çocukları da bizim aramıza gönderirlerdi. Size esas bahsetmek istediğim çocuk James bu okuldan bizim tarafa aktarılanlardan. Kendisi 5 yıl o küçük ve şirin tenteli okuldan başarısız olunca bizim tarafa geçmeye hak kazanmış.
Kafasında küçüklüğünden kalma bir yanık izi ve gökyüzünü kıskandıracak mavilikte gözleriyle kendine has bir görünüşü olan James'le bizim tarafa ayak bastığı ilk günden itibaren sıkı bir dostluk kurmuştuk. Ben ona su birikintilerinden türeyen çılgınlıkları anlatırdım o da  bana gelmiş geçmiş en büyük ruh hastalarına(!) taş çıkartacak ailesinden bahsederdi.


paylaş: