kalan giden benim

Her şey, her şeyin güzel olduğu bir sabah başladı. Ev birden kalabalıklaştı ve birden boşaldı.. Tipik bir felaket senaryosu sonrası, taziyeleri karşılar gibi. O'ndan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Yaptığımız planlar, sadece plan olarak kaldı.  Nadasa bıraktığım tutkum gün yüzüne çıkma yasağı olan bir günde sersem bir kurşunla kendini yok etti. Ve o gidince,  televizyonda hiç düzelmeyecek olan ülkenin gündemini tartışan kravatlı adamlar arasından kravatsız adamı her sözünde onaylamaya devam ettim. Günler büyük bir sessizlikle ayı doldurmaya devam etti.  Bense o ayın tam ortasında kendimi bitirmeye...


Hangi ülkenin diline ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyla başlıyor günüm. Piyanoyla başlıyor şarkı yumuşak tuşelerle... Daha sonra piyanoyu çalan adam naifliğini kaybediyor. Daha sert  dokunuşlar  ile devam ediyor. Zenci olduğunu düşündüğüm bir başka adam sözlerini söylemekte. Her şey güneş doğmamış bir sabahın ortasındaymış gibi sanki. Dokunaklı ve ihtişamsız.  Şarkı yarıda kesiliyor. Saat başı ne de olsa. Ülkenin gündemi daha önemli. Düzgün konuşan bir spiker bir nehir gibi okuyor önündeki metni. Ülkenin gündemi nasıl olsa. Uzun ve bitmeyecek gibi. Bir kaç çocuk ölüyor. Bir kaç yolsuzluk haberi. Her cumartesi evlatlarının, kocalarının kemikleri için eylem yapan kadınlar. Ve bir kaç sıradan kaza. Bilanço ağır. "Saat başında tekrar karşınızda olacağız." cümlesiyle bitiyor. Sonra İngilizce bir  şarkı başlıyor. Fazla ukala bir tavırla. Çok beğenilmiş bir şarkı gibi sanki. Yarıda kesilmeyeceğinden emin devam ediyor kasetin şeridindeki yolculuğuna. Şarkı bitiyor. Bu sefer ben  yarım kalıyorum. Omzumdaki ağrı yarım kalıyor. Baş ağrısı yarım kalıyor. Yarım saat önce içilmiş ağrı kesici görevini yarıda kesiyor. Hep yarım kalıyorum. Rüyalar, yemekler, dualar , küfürler. Bilanço ağır. Gözümden düşen birkaç damla yaş nem oluveriyor suratımda. Göğsümün ortasına düşemeden... Yarıda kalıyorum. Ettiğim küfürlerin, büyük bir heyecanla hazırladığım yemeğin yarısında kalmaktan daha değişik bir hal ile. Zihnim tutukluluk yapıyor ve hatırlamıyorum. Her zaman hatırlamak istediklerimi hatırlayamıyorum. Belki bunu bile bile yapıyorum.  Geçmişle yaşamayı öğrenmek mi daha ağır yoksa geçmişi silmeye çalışıp kaybetmek mi ?  Kendini kaybetmek mi daha zor, yoksa günün birinde kendini nerede bulacağını bilemeyeceğin bir ruh halinden sıyrılıp kurtulmak mı ? Bunlar hep zihnimde.  Zaman durursa bizde durur muyuz diyorum. Durur muyuz? Bekler mi bizi yaşam ? Yoksa kayalıklardan düşerken parçalanan ellerimiz mi iyileşir bu zamanda ? Deklanşörler katilim olmayı kesip zamanı kaydeden kadim dostlar olur mu günün birinde ? Kim verebilir bunu cevabını? Kimse veremez tabi.


Öğlene kurulan saatlerin ciddiyetsizlikleri içerisinde geçiyor zaman.  Bir şeyleri değiştirmiyorsa akması saçma olan zaman ! Birbirini büyük bir uyumsuzlukla tamamlamaya çalışan aylar. Hepsi geçiyor sırayla. Ağustos'da kurduğun ve  Eylül'de suyunu çekmeye devam turşular var hayatımın bir köşesinde. Balkonun bir köşesinde tad almayı bekleyen bir tepsi salça. Her balkona çıkışımda okşadığım ve günün birinde bir yemeğe ödül olarak koyacağım fesleğen. Ve bir gazete kağıdının üzerinde kuruyup, kavrulmayı bekleyen ıslak kabak çekirdekleri.  Modası geçtiği halde  bir zamanlar atmaya kıyamadığın envai çeşit çiziğin işgal ettiği masadaki vazo. Ve tüm bunların ortasında ikili koltukta zor durumda olan bir cenin gibi kıvrılıp can çekişen ben. Alt kattaki günün yirmi dört saati ağlayan bebeğin sesi dışında sesleri duymamak. Arada sırada çıkılan bana göre uzun bazılarına göre uzun olmayan sokak gezintileri. Çoğu zaman bir merdivenin en üst basamağında bir kaç bira ve sigara ile savuşturulan dertler arasında sıkışıp kalmışlık hissi. Ve rüyada görülen sen. Yarım kalan sen. Mor şal. Yarım kalan rüya. Ettiğim küfürler bile yarım.


Sokağa çıkmanın iyi geleceği düşüncesiyle atlıyorum sokağa. Oğullarını, kocalarını , kayıp olanlarını arayan kadınların arasından süzülüyorum.  Her cumartesi, yarım kalan bir kavganın diğer roundlarına çıkan kadınların arasından tüm gençliğimle ve sarhoşluğumla süzülüyorum.  İstediklerinin birkaç parça kemik olduğunu bilen kadınların. Haklı olduklarını düşünüyorum kadınların.  Her türlü psikopatlığa ve caniliğe ahlaki kılıflar uyduran devletin öldürdüğü adamların çocukları ve kocaları olduğunu bildiğim kadınların. Çokça  yürüyorum bugün . Olması gerektiğinden fazla eve dönerken güzargahı uzatmak adına her gün otobüs beklediğin durakta bir sigara yakıyorum. Sigaraya çok ama çok erken başlamış kırık bir piç gibi, yavaş yavaş içiyorum. Bacaklarım boşalıyor. Binalar çok iğrenç.  Sigarayı yere bırakıyorum. Üzerine basmadan. Her gün beklediğin durakta. Ben bekliyorum. Senin beklediğim otobüs geliyor. Benim beklediğim  gelmiyor. Küfürler ile aptal bir gülümsemeyle uzaklaşıyorum.

Her şey çok güzel  olacak diyor kırık bir piç. Yüzüne takındığı aptal bir gülümsemeyle...  Mayıs kuşları, bahar dalgaları, sahildeki insanlar. O kadar güzel olacak ki körkütük içine düşeceksin hayatın.  Kötülüğün farkında olmayacaksınız diyor.  Katran gibi kahvelerin, nikotini zehirleyen sigaraların, uzağında. Her şey çok güzel olacak diyor piç bir sigara daha yakıp bacak bacak üstüne atmaya hazırlanırken.


Bir rüya daha görüyorum. Saçlarının rengini artık karıştırıyorum. Ne giydiğini kestiremeyecek kadar körkütük sarhoşum. Rüyada sarhoş olmak ne ilginç şey. Susuyorsun. Bende susmayı düşünüyorum.
Bildiğim bütün aşk şarkılarını söylemek, şiirleri dökmek istiyorum önüne.  Gözlerinin içine bakarak devam ediyorum. Böylesine bir çaresizliğin içerisinde olmak terletiyor bu nemli rüyada. Yüzünde kelebekler uçuşuyor. Gözlerinde *balıklar yüzüyor. Masada duran kahve  her zamanki içtiğimden tatlı. Ağzımda bıraktığı o yapışkan iğrenç tada rağmen konuşmaya devam ediyorum. Bileğini bükerek dudağının sağından tüten sigara dumanına bakarak...  Aklıma gelecek olan ilk şiirin dizelerinde boğmak istiyorum seni.  Tüylerinden kalkan saflığın, gözlerindeki acınası bakışın içerisinde. "Söylemen gerekmiyor." diyorsun.  "Söyleyecek bir şey yoksa söylemeye de gerek yok." Bir baraj kapağı misali kopuyor zihnimden sözcükler. Ben en sadesini, en klişesini, en çok söyleneni ve en çok maruz kalınanı seçiyorum. "Ben en çok... " diyorum. Yarım kalıyorum. bağıramıyorum.  Bu yakıyor canımı. Susmayı geçiriyorum aklımdan. Susup zehir etmemeyi güzel Kasım'ı. En güzel gecelerden birini. Konuşsam ne söyleyeceğim sanki ?  Sana  adanan şiirlerden, hikayelerden başka. Ne diyebilirim ?  Ne diyeceğimi bilsem her şey daha kolay olurdu. Şaşkınlıkla uyanıyorum. Aklımdan atamıyorum saatlerce. Yeni bir kağıda düşüyorum ilk dizeyi. Başını omzuma koyup    saçlarındaki kızıla dalamamışken neye yarar  kimsenin ilk dizesini bile bilmediği şiirler?. Kucağına uzanıp gözlerindeki balıklara bakarak okuyamadığım sözcükler ?  Zihnime baskın yiyorum bunları düşünürken. Çok kayıplı bir gece baskını. Her şey şimdi olandan daha farklı olsaydı ne değişirdi diye soran bir baskın. Kayalıklarda , gediklerde vuruyorlar genç çocukları.  Hepsinin son sözü bambaşka !
Çaresizliğin içerisinde çareler arıyorum. Kalan da giden de benim !
 Boka saran çaresizliklerin. Büyük çaresizliklerin. Eminim içinden çıkalamayacak kadar büyük çaresizliklerin. Ne mümkün olmaya and içmiş çarelerin.



paylaş:

Tellibağ Mucizesi


“Artık yazamıyorum” dedim.
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir teselli cümlesi, bir umut ışığı, ruhumun ateşini söndürecek güzel cümleler dökülsün istiyordum dudaklarından. Yalan söylesin istiyordum. Elleri ellerime uzandı.
“Boşver, zaten kötü yazıyordun belki böylesi senin için daha iyidir” dedi.
Geçmişimin ayna gibi kırıldığını, etrafa saçıldığını hissettim. Küçük bir çocuk gibi gözlerim doldu. Ben ondan teselli beklerken o saldırıya geçmiş ve beni yıkmıştı.
“Öyle deme” dedim. “Hepsi mi kötüydü?”
“Açıkça söylemek gerekirse gerçekten kötüydü. Senin yazdıklarını herkes yazabilir. Aşk acısı, ayrılık, saçma sapan cinayetler, anlamsız ve gereksiz diyaloglar. Hiç mi kitap okumuyorsun sen?”
“Bunu bu kadar sert söylemek zorunda mısın?”
“Birinin bunları söylemesi gerekiyor. Kendini kaptırıp boşuna üzülüyorsun. Yazdıklarının arasında iyi bir şeyler olsaydı gönderdiğin yayınevlerinden biri muhakkak kabul ederdi. Ama kabul etmediler.”
“Onlar edebiyat baronları. Bütün köşe başlarını tutmuşlar.”
“Bayılıyorum bu lafına, onlar edebiyat baronlarıymış. Ne baronu, onlar sadece editör. Gelen dosyaları inceliyorlar iyi bir şey bulurlarsa değerlendiriyorlar. Hepsi bu.”
“Neyse bu konuşmayı fazla uzatmayalım. Birkaç işim var onları halletmem gerekiyor sonra devam ederiz.”
“Peki, sen bilirsin. Akşam sana geleyim mi?”
“Bu akşam olmaz. Başka zaman.”
“Bu konuştuklarımızı da yazacak mısın?”
“Artık yazamıyorum dedim ya hem neyini yazacağım kötü bir yazar olduğumu mu?”
Cevap vermesini beklemeden kalktım masadan. Canımı sıkmıştı. Bir an önce evime ulaşıp ağlamak istiyordum. Sevdiğim kadının beni bu şekilde eleştirmesi canımı yakmıştı. Eve gidip ağlamadan,sinirlerimi oynatmadan önce Migros’a girdim ve indirime girmiş Tellibağ şarabından üç tane aldım. Ben şahsıma yapılmış her eleştiriyi, her olumsuz düşünceyi bünyesinden, zihninden, içinden kolay kolay çıkarabilen biri değildim. İnat etmiştim. Söylediği sözler için pişman edecektim onu. Bir çeşit hırs dolaşıyordu içimde. Ruhum insanları yanıltmak, benim için söyledikleri lafları yedirmek üzerine hareket eden intikamcı bir ruh olmuştu.
Yazmak sevdiğim kadının bana söylediklerinden sonra benim için yaşamak ve ölmek arasındaki ince çizgi olmuştu. Son kez deneyecektim. Ve yine reddedilirsem kendimi öldürecektim.  Bilgisayarı açtım ve karşısına oturdum. Aldığım Tellibağ şarabının birincisi biterken kelimeler kafamda dolaşıyordu. Parmaklarım harflerin üzerinde gezindi ve yazmaya başladım.
“Zamanı eritip kuma dönüştüren, camın içine koyan ve adına kum saati diyen adamı tanıdım. Yüzyıllar önce ölmesi gereken bu adam bendim ve geçmişimi hatırlamaya yeni yeni başladım.”
İkinci Tellibağ şişesinin bitişiyle beraber kafamı masaya koydum ve uyudum. Sabah uyandığımda yazdıklarımı okudum. Objektif olabilmek için tekrar tekrar okudum. Hiç fena değildi. Ve fena olmadığı kanaatine vardığım an yazmamın formülünü çözdüm. Günde iki şişe Tellibağ bana yazma gücü veriyordu. Telefonumu kapattım. Ev arkadaşımı uyandırdım ve bütün paramı, kredi kartımı verdim. Ona ne yapacağını, beni hayatta tutacak kadar yiyecek alması gerektiğini, evden ne zaman çıkacağımın belli olmadığını anlattım. “Tamam” dedi. Her gün eve gelirken iki şişe Tellibağ ile gelecekti. Yumurta, makarna, ekmek ve kahve alacaktı. Para bittiğinde ailemi arayacak ve para isteyecekti. Sigara içmediğim halde bir karton sigara istedim. Şaşırdı ama bir şey söylemedi.               
İkinci gece heyecanlandım. Ellerim titremeye başladı. Ara verip bir sigara yaktım. Öksürdüm. Sigarayı kül tablasına koydum ve dumanın odaya yayılışını izledim. Ve kelimeler tekrar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Ellerim harflere bastıktan sonra irademi kaybediyordum. Dökülüyordu her şey. Ve bayılana kadar kazıyordum aklımın içine saklanmış kelimeleri. Sabah uyandığımda yazdıklarıma bakınca hiç fena değil diyordum.
Tam altmış günün sonunda elimde bir kitap dosyası vardı. Bitmişti. Altmış günde bir kitap yazmıştım. Odanın çeşitli yerlerinde sayısı yüz yirmiyi bulan Tellibağ şişesi vardı. Dosyanın üzerinde hiçbir oynama yapmadan, tekrar okumadan, sadece okuyacak editöre ufak bir not yazarak yayınevine gönderecektim. Aklımda tek bir yayınevi vardı. Bana cevap dahi vermemişlerdi. Kızgındım onlara bu yüzden sadece onlara gönderecektim.
“Editöre not,
Bu dosyayı da kabul etmezsen senin amına korum.”
Notum çok netti. Yayınevine dosyayı postalayıp beklemeye başladım. On ikinci gün mail üzerinden cevap geldi. Editör numarasını göndermişti. Telefonumu açıp aradım. Kim olduğumu söyleyince kitabı beğendiğini fakat neden öyle bir not bıraktığımı anlamadığını söyledi. Basıp basmayacaklarını sordum. “Basacağız gelin yüz yüze konuşalım” dedi. “Basılmasını istemiyorum” dedim ve telefonu suratına kapattım. İçim rahatlamıştı. Not defterime kurşun kalemle yazdığım intihar mektubumu yaktım ve dışarıya çıktım. Edebiyat baronunu, kötü yazdığımı söyleyen sevgilimi yenmiştim. Kazanmıştım. Bu bana yeterdi.  


paylaş:

Zaman



Çok zaman geçmişti üstünden. Bütün tepkilerimi, hislerimi, bana dair ne varsa her şeyi yitirmiştim. Çok zaman geçmişti üstümden. Ben onun nabzını ölçmek için tenine dokunduğumda kalbimin ritmini bulmuştum. Mavi duvarlar- özellikle mavi duvarlar- üstüme yıkılmıştı. Düşünüyordum yaşadıklarımızın hangisi kıyamet alameti hangisi normal şeylerdi? Ayrımını bir türlü yapamadığım, hayatımın merkezini bir türlü bulamadığım zamanlarında üstünden çok geçti.

Uzayan sakallarımın altına sakladığım çenem her hareketinde hüzünlü bir titremeye maruz kalıyordu. Ağzımdan dökülen kelimeleri masalarda unutuyordum. Hayalin ve daha çok hayalin ortasında sıkışıp kendimi izliyordum.  Bombalar düşüyordu, düşündüğüm her yere. Yumruk yumruğa boğuşuyordu geçmişim kendisiyle. Koşar adım dolaşıyordum sokakları. Geride bıraktığım ne varsa peşimden geliyordu. Kafamı kaldıramıyor, kaldırmaya çalıştığımda ise gözlerim körleşmişçesine kararıyordu. Kokusunu alıyordum sonbaharın. Burnumun deliklerini yakarak ilerliyordu beynimin bir yerlerine.

Büyülenmiş gibi hissediyordum. Sigaraların biri bitip biri yanıyor ve ciğerlerine çektiği dumanı suratıma üflüyordu. Suratıma beton gibi vuran o dumanların içinde boğuluyor ve kendimi her seferinde başka bir masalın kahramanı olarak görüyordum. Zihnim bana ucuz şakalar yapıyordu. Zihnim benimle durmaksızın oynuyordu. Damarlarımda büyük bir acı dolaşıyor, dolaşımını tamamladığında ise kulaklarımdan akıyordu.

Biliyordum çok zaman geçmişti ve akıp giden her dakika o zamana ekleniyordu. Kendimi zincirlerle oturduğum yere bağlamıştım. Sesimin titreyen tarafını saklamak için bağıra bağıra konuşuyordum. Her şeye rağmen geçiyordu zaman. İçtiğim kahveye zamanı bandırıp yesem de, geçiyordu. Üstelik ne kadar zaman yesem doyamıyordum.

Ben zihnimde, beynimin kıvrımlarında ve bedenimde bunları yaşarken hayat devam ediyordu. Boşluğa göz kırpıyordum. Karanlık boşluklarda gözlerimi yerinden çıkartıyor ve fırlatabildiğim en uzak yere fırlatmaya çalışıyordum. Olmuyordu. Gözlerimin düştüğü yere koşuyor ve tekrar atıyordum. Her atışımda gözlerim biraz daha ağırlaşıyordu. Bir müziğin ritmine kapılıp gitmiştim. Sonsuz boşlukta ve sonsuz karanlıkta insanın sadece kulaklarına ihtiyacı oluyordu.

Bir otobüsün camına kafasını dayamış olarak buldum onu. Uzak bir yere gidiyordu. Başını yavaşça camdan kaldırdım. Yanına oturdum. Başını ellerimin arasına aldım. Burada bitsin istiyordum hikaye ama zaman geçiyordu. İki elimin arasında küçülen yüzüne baktım. Gözlerimin yerinde olmayışı onu korkutmuştu. Bu korkuyu duyabiliyordum. Yaklaştım yüzüne. Burunlarımız birbirine değdi. Başımı eğip dudaklarını öptüm. Karşılık vermedi üstelik zamanda geçiyordu. Kalktım. Zaman kulaklarımın duyabildiği kadar uzaklıkta ufak ufak eriyordu. Otobüsten indim. Kafasını cama dayadı. Bitiyordu her şey, bu sefer gerçekten bitiyordu.
Otobüs hareket etti. Saatimin saniyelerini dinliyordum. Yavaşlıyordu. Otobüs bağıra bağıra gitmişti. Saatim durmuş ve zaman kaybolmuştu.

Bitsin diye uğraştığım her şeyin ortasında kalmış ve bitince pişman olmuştum. Gençlik, yaşamın korkunç telaşını beraberinde getirirken yaşlılık, ölümün insana sunduğu en büyük hediyeydi. Peki yılların tam ortasında oturup ölümü düşünmek neydi? Ve en önemli soru, ölmek nasıl bir şeydi? Tadı nasıldı, kokusu nasıldı,son saniyesinde ne yaşanırdı?

Benim ihtiyacım olan, yardımı lazım olan bütün insanlar öldü ya da bana öyle geldi. Bilmiyorum. Öyle çok zaman geçti ki üstünden, neyin gerçek, neyin ölü, neyin doğru olduğunu anlayamıyorum. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin anlamak istiyor insan, Dünya'nın bütün bilgilerini anlamak ve içine hapsetmek istiyor. İnsan kendini içine hapsetmek istiyor. Kapıları dışarıdan kapatacak birine ihtiyaç duyuyor.Hepimizi gayya kuyularının içine fırlatacak biri lazım. Hepimizi yakacak ve hepimizden biri olmayacak tek kişi. Ölüm onun yaşamının doğal sonucu olmayacak tek kişi. 

Her şey bittikten sonra göz çukurlarıma üç sigara bastım. Saatimin camını kırıp içindekileri kalbime sapladım. Bir Azeri ezgisini kulaklarıma damlatıp yürüdüm. Yaşını sadece parmaklarıyla gösteren ve bunu göstermeyi ailesinden öğrenen küçük bir çocuk gibi.

paylaş:

İKİ DUDAK ARASI

Güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Et sote yaptım, yanına marketten meze aldım bir de 35'lik. Sadece rakının yanında güzel besleniyordum.  Yalnız içmenin pek tadı yoktu ama kimseyi istemiyordum yanımda. Rakı sofrasına ikinci sınıf aşk muhabbetlerinin meze olmasını kabullenemiyordum. İlla bir şey konuşulacaksa daha ciddi meseleler konuşulmalıydı sofrada. Ülkenin gidişatı, yaşadığımız toplumun gösteri toplumuna dönüşmesinin nedenleri, okumanın git gide değersizleştirilmesi, mutluluk, kader, din gibi kavramlar...
Bugün susacaktım. İçinden hiç çıkamayacağım hadiseleri düşünüp nedenlerini arayacak, belki bir çözüm üretecek, belki de girdiğim uçsuz bucaksız düşünce girdabında boğulacaktım. Bir duble doldurup yavaşça içerken aklıma çok kullandığımız bir deyim geldi. Birilerinin iki dudağı arasında kalmak...
Kadere, alınyazısına bu kadar gönülden inanan bir toplumun böyle bir deyim üretmesi gerçekten bir ironiydi. Belki de tanrı, bir insanın iki dudağı arasında kalmayı yazmıştı kaderlerine. Yoksa hiçbir şekilde yazgıya inanan bir insan böyle bir deyim kullanamazdı, kullanmamalıydı.
Bana gelecek olursak kadere inanmadığım kadar inanıyordum bu deyime. Kendi çabasıyla bir yerlere gelmeye çalışanların birçoğunun başına gelen bir şeydi bir insanın iki dudağı arasında kalmak. Elbette bundan daha iyi bir sistem üretilebilirdi fakat bu ülkede işler böyle yürüyordu. Nefesi kuvvetli insanlar birilerinin kulağına bir şeyler fısıldar, bu fısıltının gücüyle birileri işinden olur, birileri zengin olur, her ne bok olacaksa bu fısıltıyla olur.
Tanrıya inanan insanlar da tanrının iki dudağı arasındadır. Tanrı isterse olur, tanrı istemezse yaprak bile düşmez. Aslında acı gerçek budur. Karakterimizin, kimliğimizin, yapabileceklerimizin  hiçbir önemi yok. Hepimiz iki dudak arasındayız.
Rakımdan bir yudum daha alıyorum, bir sigara yakıyorum.  Sanırım insanın iki dudağı arasına en çok yakışan şeyi buluyorum. En ucuzundan bir sigara...
Şerefinize!







paylaş:

(nsfw) pretty hurts'e gey dokunuşu: porn hurts


Gey porno yıldızı Diego Sans Biyonce’nin Pretty Hurts adlı parçasına kendi çapında yeniden video çekmiş. Ortaya da çok da enteresan olmayan bir iş çıkmış. Beyonce’nin sesiyle parçayı bir de bu haliyle izleyin.




paylaş:

Yarım Kalan Hikaye

Hayatımın büyük bir kısmı boş vakitlerimi nasıl dolduracağımı düşünerek geçti. Yirmi dört saatin yetmediğini söyleyen insanlardan olmadım hiç. Bir anda yıllar sonrasına gitsem yaşayamadığım anlar için üzülmezdim. Bir an hariç...
18 Eylül... Sonbaharın dibine kadar yaşandığı bir gün. Yağmur dışarı çıkanları cezalandırırcasına yüzüne vuruyor insanın. Elimde valizimle 20.50'de kalkacak olan  Hatay uçağına yetişmeye çalışıyorum. Söğütlüçeşme durağında metrobüsten inip yağmura meydan okurcasına rıhtımdan kalkacak havaalanı otobüsüne koşar adımlarla ilerliyorum. Tamamen ıslanmış vücudumda sırtımdaki terin sıcaklığıyla yağmurun soğuk suyunu ayırt edebiliyorum. Kalkmadan hemen önce yakalıyorum otobüsü. Sırılsıklam, yorgun ve otobüsü yakalamanın verdiği mutlulukla biniyorum otobüse. Boş olan arka koltuklara doğru ilerlerken tek başına oturan güzel bir kız dikkatimi çekiyor. Gözlerinin içine bakıyorum, bir an göz göze geliyoruz, yanından geçip en arkaya oturuyorum. Yol boyunca onu izliyorum. Yolculuğun sonlarına doğru karşısında oturan kadının yanına geçiyor, yarım oturarak bir şeyler konuşuyor. Beli açılıyor o sırada. Benim karşımda oturan çocuğun oraya doğru baktığını görüyorum, işine bak diyerek sert bir şekilde uyarıyorum. Kısa bir zaman sonra otobüs havaalanına varıyor. İlk ben iniyorum otobüsten. Bir sigara yakıyorum. Gözlerim otobüsün kapısında, inmesini bekliyorum. Bir şey yapacağımdan değil, sadece bekliyorum işte. Bir kere daha göz göze gelme ihtimalinden başka bir şey değil beklediğim. Herkes indikten sonra telaşla iniyor otobüsten. 
''Yardım eder misiniz, otobüste bir kadın fenalaştı.'' diye haykırıyor. 
Ağzımdaki sigarayı atıyorum. 
''Tabii, hemen bakalım.'' diyorum. Nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum ama yardımı isteyen o ise ne istediğinin hiçbir önemi yok. Biraz tereddütle otobüse doğru hamle yaparken:
''İstersen sen valizimi al, ben yardım edeyim.'' diyor. 
Valizini alıp bekliyorum. Az sonra fenalaşan kadıncağızla birlikte otobüsten iniyorlar. Onun da valizini ben alıyorum, havaalanına doğru ilerliyoruz. Giriş kapısında doktor çağırmalarını istiyoruz güvenlikten. 
''Sağlık hizmeti ücretli.'' cevabını alıyoruz.
Cebimdeki para muhtemelen karşılamaz ama nasıl olsa bir çaresine bakarız diye düşünüp paranın önemli olmadığını söylüyorum. 
''Hastanın yakını mısınız?'' diye soruyor güvenlik görevlisi. 
''İnsanız.'' diyorum. 
Hasta kadının kimliğini aldıktan sonra onu güvenliklere emanet edip check-in işlemlerini tamamlamak için güvenlik kapısından geçiyoruz. İkisinin birden 21.00 Ankara uçağında olduğunu öğreniyorum. Bir yandan aynı uçakta olmadığımıza üzülüyor, bir yandan da kadıncağızın emin ellerde olduğuna seviniyorum. Benim uçağımın saatini soruyor, 20.50 olduğunu söylüyorum. 
''Yetişemezsen çok üzülürüm.'' diyor. 
Onların check-in işlemlerini yaptıktan sonra kendi işlemim için yanından ayrılmak zorunda kalıyorum. Bir an önce işlemleri tamamlayabilirsem on dakikamın kalacağını hesaplıyorum kafamda. Giderken, tekrar geleceğim yanınıza diyorum, gülümsüyor. Bileti aldığım şirketin check-in sırasına gittiğimde çok kalabalık olduğunu görüyorum. İki seçeneğim var. Ya onu bir daha görebilmek için uçağı kaçıracağım ya da sırada bekleyip son anda uçağa yetişeceğim. Ah! yanımda biraz daha param olsa diyorum, bir sonraki uçakla dönerim. Uçağı kaçırmayı göze alamıyorum, on beş dakika sırada bekliyorum. İşlem bittiğinde Hatay uçağı yolcularına son çağrı duyurusu yapılıyor. Koşar adımlarla havaalanında bir tur atıyorum fakat göremiyorum onları. Uçağa biniş kapılarına gidiyorum, orada da yoklar. Çaresiz uçağa gidiyorum. 
Kaç yaşında, adı ne, nelerden hoşlanır, hiçbir bilgim yok. Belki bir şekilde tanışmayı başarabilsem hiçbir şey olmayacaktı, belki de ondan hoşlanmayacaktım, bilmiyorum. Sadece, başkalarının gözlerinde göremediğim, adını bilmediğim ama beni derinden etkileyen bir ışıltıyı, eğer bir mucize olmazsa bir daha karşılaşmayacağım bir insanın gözlerinde görmek; yaşama olan inancımı benden alıyor. 
İhtimalleri düşünüyorum. Evden daha erken çıksam başka bir otobüse binecektim, karşılaşamayacaktım. Otobüse yetişemesem, yine karşılaşamayacaktım. O kadın fenalık geçirmese, onu tanıma fırsatı bulamayacaktım. Sanki Tanrı bir şekilde onu tanımamı istemiş, fakat tanışmamızı istememiş. 
Şu anda ne hissettiğimi kelimelere dökemiyorum. Sabahattin Ali'den bir alıntıyla bitiriyorum.
''Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun:
'Napalım, kısmet değilmiş...' ''
Sonra

paylaş:

farz edin ki..


şaşkınım. her zaman gurur kaynağım olan aklımın tecrübe karşısında çaresiz kalmasına şaşkınım.

paha biçemediğim zekamın tecrübe karşısında iflas edişine şaşkınım.

tecrübenin büyük bir balık gibi aklımı ham etmesi karşısında şaşkınım.

bu kadar şaşırdığıma kızmayın. siz de iki kere ikinin dört ettiğine sonsuz bir teslimiyetle inanıyorsunuz değil mi? ama biri karşınıza oturup iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini öğretirse!?. 


***

elinize bir hesap makinesi alın, ve..

2x2=4 

sağlamasını da yapalım,

2+2=4 veya 4/2=2

değil işte. tüm bu düzen saçma.
hepsi yanlış...


dünyanın tecrübeyle sabitlendiğini, dönmeyen bir dünya düşünün.

örneğin;
düşünün ki cebinizdeki paranın miktarının bile saydığınız kadar olmadığını öğrendiniz. kredileriniz için kazandığınız para aslında yetersiz,

artık bildiğiniz yaşınızda değilsiniz mesela. sevgiliniz bir andan sizden on yaş büyük oluverdiğini,

her gün evinize gitmek için yürüdüğünüz yolun beş dakika değil aslında saatler sürdüğünü fark ettiğinizi,

kazanmakta olan takımınızın skorboardda galip ama aslında mağlup olduğunu,

yaptığınız kalori hesaplarının tutmadığını ve yarına kalmadan koca bir yağ tulumuna dönüşeceğinizi,

bildiğiniz her şeyin bildiğinizden başka ve bilime dair ne varsa bildiğiniz, iflas ettiğini düşünün.

Dali'nin aslında realist, sizin ve başka herkesin ise saplantılı sürrealistler olduğunu öğrendiğinizi düşünün.

ve düşünün ki bir anda bu söylediklerimin hepsi yıldırım hızıyla aklınızdan geçsin.


işte şimdi şaşkınlığımı anlamaya yakın sayılırsınız.

dünyayı artık üçgen olarak görüyor olmanız sizi şaşırtır mıydı?

ertesi güne nasıl uyanırdınız?



paylaş:

unutma çocuk! hedefteyiz.

uyumanın korkutucu olduğu vakitler çocuk!..


korkutucu olanlar ne kabuslar, ne de düşler.

korkutucu olan çocuk, korkutucu olan, bir daha uyanamamak ve savunmasız bırakman kendini.

yapma çocuk! vakit uyuma vakti değil.
planların var senin. düzülü düzenlerde kurduğun oyunların var senin.
unutma çocuk! bırakma savunmasız kendini. unutma sırt sırta verdiklerini.

şimdi vakti değil rahat koltuklara yaslanmanın, kolçaksız taburelerde otururuz biz; unutma çocuk! sınırlarda geçer bizim hayatlarımız. nasıl yaşarız bilmeyiz sonsuz uçurumların eşiğinde bir ömür, nasıl bir maharetle yürürüz o çizgide sarsılmadan, vazgeçmeden, biteceği yere dek. şimdi siktir et ötesini berisini çocuk! ince ince işlenmiş bir dantela bizimkisi. her bir motifin ayrıdır hikayesi, unutma çocuk! unutma hikayeleri, nereden geldiğimizi. kat etmedik onca yolu boşuna, şimdi uyuma çocuk!

boşuna değil endişelerin ama yapma çocuk!
dinlenmek için henüz erken, yapma! yolun sonuna az kalmışken.
vazgeç telkinlerinden. bir tel örgüdür seninkisi, bellidir hali çaresi!

biz günah keçileriyiz çocuk!
biz ötedeki adamlarız!
biz hedefte olanlarız!
hedefte biz varız. kendi isteğimizle buradayız; değil mi çocuk?

bir sözümüz var çocuk kendimize, birbirimize.. unutma çocuk!
Unutma hedefteyiz!

paylaş:

İntihar Üzerine


Bugün intihar etmeyi düşünüyorum. Dün de düşündüm, ondan önceki günlerde de...


İntihar etmek için yüzlerce nedenim var ama burada sizlere bu nedenleri tek tek yazmak zorunda değilim. Yazsam anlar mısınız, onu da bilmiyorum.

Canıma kıymayı göze alacak cesaretim olmadığı için kendimden nefret ediyorum. İyice kafayı çekip yaşamıma son vermeyi düşünüyorum, kendimde bulamadığım cesareti alkolde aramayı gururuma yediremiyorum. 

Sonra, binlerce sperm hücresi arasında yumurtayı bulan sperm olmama şaşırıyorum. Hiçbir şey için yarışmadım ki bu hayatta, dünyaya gelmek için yarışayım. Bir anlık zevkin kurbanı olmayı içime sindiremiyorum.

Doğmayacak çocuklarıma söz veriyorum; sizin dünya cehennemine gelmemeniz için elimden geleni yapacağım, diyorum. 

Tanrı'ya kızıyorum. Kaderime böyle saçma şeyler üzerine kafa yoracağımı da yazdığı için. Tanrı'yı alt etmenin yollarını arıyorum. Bir fikir geliyor aklıma. Dünyadaki bütün insanlar aynı anda intihar etmeli diyorum. O zaman Tanrı bir daha insan yaratmaz. Sonra insanın bencilliği aklıma geliyor, bu fikre inancımı yitiriyorum. 

Bugün intihar etmeyi düşünüyorum. Yarın da düşüneceğim, yarından sonraki günlerde de... 

Bir gerçeği yüzüme vuruyorum. İntihar düşünülerek yapılacak bir eylem değildir. Anlık, düşünmeden, sessizce... 










paylaş:

(nsfw) nymphomaniac'tan kesilmiş 3 kısım



Ülkemizde gösterimi yasaklanan ve bu nedenle aslında daha çok kişinin haberdar olup izlediği Lars von Trier’in iki bölümden oluşan ve çok tartışılan filmi Nymphomaniac’ın filmin gösterildiği sinemalarda gösterilmemiş versiyonundan üç kısım yayınlandı.

İlk videoda Charlotte Gainsbourg’un seks bağımlısını canlandırdığı karakteri Joe’nun kürtaj için psikoloğa gidip onay almasını ve işin çok da iyi gitmemesi, ikinci videoda seks bağımlısı bir grup insanın bir araya gelip yaşadıklarını anlattıkları terapi toplantısında bir nemfomanyağın arzuları ve son videoda ise Jemie Bell’in canlandırdığı karakterden “silent duck”un anlamı yer alıyor.


paylaş:

filmlerde erkekler kadınların yerine geçerse



İzlediğiniz filmlerde kadınların rol aldığı sahnelerde erkekler rol alsaydı diye düşündünüz mü? bunu düşünen BuzzFeed ekibi Titanic, Twilight, Wild Things, Pretty Woman ve Basic Instinct’te yer alan önemli sahnelerde kadınlarla erkekleri yer değiştirmiş ve ortaya bu video çıkmış.

paylaş: