Gözlerim Doluyor Bazen Soğuktan Olsa Gerek

   2 sene önceydi sanırım. Eskişehirde çarşıda tramvaydan indim arkadaşlarımı bekliyordum. Hava kaban giymeyi gerektirecek kadar soğuktu. Karşıda bir giyim mağzasının önünde bir çocuk gördüm. Üstünde yeşil eski yırtık bi hırka vardı. En fazla 10 yaşındaydı. Çoraplarını pijamasının içine soktuğu pantolonun altındaki kabarıklıktan belliydi. Önünde eski bir baskül vardı. İnsanlara " tartıyım mı abi? " diyordu. Soğuktan ya da utançtan olsa gerek sesi çıkmıyordu doğru düzgün. 
   Gidip sıcak bi çorba alayım çocuğa dedim. Bardakta çorba satan bi yer yoktu, restorana girip çorba paket ettirecek kadar da vaktim yoktu. Yetişecek işlerim vardı çünkü dünyayı kurtaracaktım(!)
   Dükkanın birine girdim neyi sevdiğini bilmiyordum ama her çocuk çikolata sever diyip bir tane ülker çikolatalı gofret aldım, çocuğun yanına gittim. Bir şey demeden uzattım gofreti. O da bir şey demeden aldı. Arkadaşlarımı beklediğim yere döndüm. Çocuk çikolatayı cebine sıkıştırıyordu. Yemedi.
Kardeşine mi götürecekti yoksa birileri izliyordur diye mi düşündü bilmiyorum. Sonra çikolatayla eve gittiğinde ne diyeceklerini düşündüm.
" Nerden aldın lan bunu? Parayı bunlara mı harcıyorsun lan sen? "
" Yok vallahi baba abinin biri aldı yemin ederim "
" Yalan söyleme lan abi niye çikolata alsın sana manyak mı bu adam? "
ağlıyordu çocuk.
   İyilik yapayım derken kötülük mü yapmıştım çocuğa? Katıksız bir mal mıydım yoksa? Gözlerim yaşardı, soğuktanmış gibi davrandım.
   Arkadaşlarım geldi sonra. Çocuğa bakmadım tekrar. Yine gözlerim yaşarır diye. O da bana bakmıyordu eminim. Yürüdük.

   Ne kadar zaman önceydi hatırlamıyorum. Yıldız durağının ordaki bi esnaf lokantasına gittik arkadaşımla. Yemeğimizi yerken bir tane yaşlı dede girdi. En az 65 yaşında vardı. Ellerinde tesbih vardı. Tesbih satıyordu herhalde. Neyse oturdu, az çorba, az pilav söyledi. Yemeğini yedi hızlıca, kasaya gitti, parayı ödeyecekti. Kasadaki adam almadı parasını. Gençler ödedi yemeğini bey amca dedi. Adam " allah razı olsun onlardan, sağol evladım hayırlı işler " diyerek dükkandan mutlu mesut ayrıldı. 
   Ama yemeğinin parasını ödeyen kimse yoktu. Dükkan sahibi, adam karşısında mahçup olmasın diye böyle bir şey uydurmuştu. Ağlayacaktım utanmasam, utandım. 
paylaş:

tropico | lana del rey


Geçtiğimiz günlerde Lana Del Rey’in, Tropico isimli kısa filmi yayınlandı. 27 dakika uzunluğundaki film Body Electric, Gods and Monsters ve Bel Air adlı parçalarının da harmanlandığı, Lana Del Rey’i gönlümüzde iyice büyüten bir yapım.

“Elvis is my daddy, Marilyn’s my mother, Jesus is my bestest friend.” Sözlerinden de anlaşılacağı gibi videoda bir adet Elvis, bir adet Marilyn, bir adet de İsa mevcut ve çok daha fazlası.

paylaş:

kate moss yahut playboy 60. yıl özel sayısı

Mert Alaş ve Marcus Piggott’in objektifinden gönül gözümüzü fal taşına döndüren bukle bukle Kate Moss fotoğrafları, Playboy’un 60. yıl özel sayısından internetin orasına burasına savrulmuş durumda. Paylaşmadan geçmeyelim dedik.

Bu kadın gerçek ve bu yüzden dünyanın var olduğuna bir kanıt!










paylaş:

upstream color (2013)

Yönetmen: Shane Carruth
Senaryo: Shane Carruth
Oyuncular: Shane Carruth, Amy Seimetz, Frank Mosley
Tür: Drama | Bilim-kurgu
Yıl: 2013
Süre: 96 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Upstream Color (2013) on IMDb

Upstream Color, bilim-kurgunun özelliklerini bünyesine katıp farklı türlerle harmanlayan ve Primer’da düşüncelerimize patikalar açan halimizi artık tümüyle kabullenmemizi sağlayan sessiz film ile modern çağın filmleri arasında adeta sıkışıp kalmış lakin kendi ayakları üzerinde sağlam bir şekilde duran, rahatsız edici, müthiş, belki de yılın en iyi filmi.
Dolaylı anlatımının foyasında basit bir konu işleniyor aslında, olayın akışı ve anlatılış biçimi filmi zorlaştıran yanı. Kurgu öyle bir tepside ikram ediliyor ki, içtiğimiz şeyin ne olduğunu anlamak için ağzımızda defalarca döndürmek zorunda kalıyoruz.
Bir solucan, hipnoz olayı ve bir hırsız… Olayın özünde yer alan üçgenin köşeleri, kişi yuttuğu solucanın etkisiyle gerçek dünyadan biraz uzaklaştığında artık çoktan manipüle edilmiş olur. Hırsızın kontrolünden çıktıklarında kişiler, solucanı korumak için kendilerinden bir domuza nakil işlemi gerçekleştirmek için örnekleyici denilen başka birine götürülür. Ardından kişiler, şaftı kaymış hayatlarına geri yollanır.
Olay örgüsünün bu şekilde gelişimi izleyicide kafa karışıklığına neden oluyor fakat bu anlatış biçimine konu olan olay, geride vuku bulan derin duygusal keşfin dikkat dağıtıcısı, susturucusu.


Carruth, noktaları yönetmek ve uygulamak konusunda mükemmelliğe ulaşamasa da film, bilim-kurgu, romantizm ve aile dramı arasında güzel bir sentez oluşturuyor. Primer gibi Upstream Color da yüzeyde neler döndüğünü farklı bakış açısıyla ortaya koyuyor fakat yapbozun birkaç parçasını eksik bırakıyor, bu durum çok da mesele değil aslında, zira özet geçmek ya da tam olarak anlaşılabilmek gibi bir kaygının güdüldüğünü de düşünmek yanlış olur. Neticede duygular daha ilk dakikan beri rahatlıkla benimsenebiliyor.
Filmin güzel yanlarından biri, solucan devrinden sonra kurbanlar arasında yaşanan duygusal bağın oluşumu.


Carruth, tek kişilik bir orkestra gibi… Yaz, yönet, prodüktörlük yap, editörlüğe soyun, bir de oyna… Kolay iş değil! Lakin temelde Seimetz’in bedensel ve yoğun performansı yatıyor.
Hayatının mevcut durumundan iyiden iyiye kafası karışmış bir kadını ikna edici bir şekilde canlandırmak son derece etkileyici olsa da, asıl haz verici nokta, Seimetz’in oyunculuğu ile Carruth’un yönetiminin bir çeşit grotesk sinematik birleşmeyle ortaya çıkmasıyla meydana geliyor. Solucan Kris’in bedeninde büyüyor, Kris yatağın etrafında sürünüyor, uzuvlarını kontrol edemez hale geliyor ve insanlığını, içindeki o şey nedeniyle yitirmeye başlıyor. Vücudunu işgal eden şeye karşı cesaretini topluyor ve ondan kurtulmanın tek yolunun bir bıçak olduğuna kanaat getiriyor. İşte bu imgeler, Kris’i tanımamıza vesile oluyor. Bu tarzda o kadar çok sahne mevcut ki Carruth’un bunları hasbelkader kontrol edebildiği hissine kapılıyoruz. Bu imgeler öyle bir şekilde birikiyor ki katlanılmaz derecede istenmedik bir sona doğru yol alıyor. Yine de film, ana hikâyeden sapmaları ve çıkmazlarıyla o denli kendine has ve eşsiz ki bunca rahatsız ediciliğe değer nitelikte.


Upstream Color, doğası gereği akıcı bir film, Carruth, sinematik ve duyusal olarak açıkçası sınırlarını zorluyor. Film yapımının, ses dizaynından sinematografiye her yönü bir şekilde ön plana çıkarken bitiş cümlesi hiçbir zaman ulaşılabilir olamıyor ve hikaye hiçbir zaman tam verime varma yolunda yeteri kadar mantıklı hale gelmiyor. Bunlar, çok karmaşık ya da birbirinden apayrı gibi gözükse de film kendisi adına, Carruth’un karakterlerinin hissetmesi beklenen o yönünü yitik zaman, aşk ve kontrol nosyonuyla beraber, seyircinin zihninin cevaplardan çok sorularla olduğu bir çeşit bütünlüğü meydana getiriyor. Haliyle çoğu mecrada film, yılın en iyisi ya da en iyileri arasında lanse ediliyor. Haklılar da. 

paylaş:

2013 yılının en yüksek oyunu alan 50 albüm

Yılın sonuna doğru yaklaşırken listeler de patır kütür gelmeye başladı. Her ne kadar yılın en iyiler listesi olmasa da ona yol gösterecek olan bir liste yayınlandı NME tarafından. Yılın en yüksek oylarını alan 50 albüm:
1. Arctic Monkeys - AM
2. Daft Punk - Random Access Memories
3. The Julie Ruin - Run Fast
4. Julia Holter - Loud City Song
5. Speedy Ortiz - Major Arcana
6. Kanye West - Yeezus
7. Jagwar Ma - Howlin
8. Queens of the Stone Age - ...Like Clockwork
9. Laura Marling - Once I Was an Eagle
10. The Child of Lov - The Child of Lov
11. Peace - In Love
12. Merchandise - Totale Nite
13. Iceage - You're Nothing
14. Nick Cave & The Bad Seeds - Push the Sky Away
15. Foals - Holy Fire
16. Night Beds - Country Sleep
17. Torres - Torres
18. Toy - Join the Dots
19. Various Artists - Purple Snow: Forecasting the Minneapolis Sound
20. Destroyer - Five Spanish Songs
21. Logos - Cold Mission
22. Josephine Foster - I'm A Dreamer
23. Cate Le Bon - Mug Museum
24. M.I.A. - Matangi
25. Swearin' - Surfing Strange
26. Empty Pools - Saturn Reruns
27. Young Knives - Sick Octave
28. Los Campesinos! - No Blues
29. Arcade Fire - Reflektor
30. Diane Coffee - My Friend Fish
31. White Denim - Corsicana Lemonade
32. Gesaffelstein - Aleph
33. Omar Souleyman - Wenu Wenu
34. DJ Rashad - Double Cup
35. Ryan Hemsworth - Guilt Trips
36. Future of the Left - How To Stop Your Brain In An Accident
37. Euros Childs - Situation Comedy
38. MØ - Bikini Daze
39. Cults - Static
40. Tim Hecker - Virgins
41. Courtney Barnett - The Double EP: The Sea of Split Peas
42. Fanfarlo - The Sea
43. Luke Temple - Good Mood Fool
44. Danny Brown - OLD
45. Pusha T - My Name Is My Name
46. Anna Calvi - One Breath
47. Daniel Avery - Drone Logic
48. Parquet Courts - Tally All the Things That You Broke
49. Various Artists - Red Hot + Fela

50. Glasser - Interiors
paylaş:

spring breakers (2012)

Yönetmen: Harmony Korine
Senaryo: Harmony Korine
Oyuncular: James Franco, Selena Gomez, Vanessa Hudgens, Ashley Benson, Rachel Korine
Tür: Suç | Drama
Yıl: 2012
Süre: 94 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Spring Breakers (2012) on IMDb

Hayatında izlediği in berbat film diyenler var bu yapıt için, hatta bu kadar boktan film olamazdı, kendisi için henüz öyle bir sıfat türetilmedi filan diyenler de mevcut, şaşırmamak elde değil. Hayatındaki izlediği filmler arasında en kötünün bu olması için beş bilemedin on beş film izlemesi gerekiyor bu insanın, hayal dünyasında yaşıyor bazıları, neyse.
Tartışmaya her ne kadar açık olsa da bence şu sonlarına yaklaştığımız ve garip bir yıl olma özelliği taşıyan 2013’ün en iyi 10 filmi arasında rahatlıkla yer alır Spring Breakers. Selena Gomez var mı bu filmde, evet var ama bu neyi değiştirir, gerçek hayatta olabilen bir kişinin filmlerde de olabilmesi neyi değiştirir, gerçeklik istiyorsak işte size gerçeklik. En kötü oyunculuğun kendisine ait olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Okuyan, okumaya çalışan, tembel yahut çalışkan bir grup genç, artık iyi bir tatil yapmak isterler, paraları bir öğrencide olabilecek kadar olduğu için ve sınırları zorlamasını seven birkaç kişi bu grupta yer aldığından gidip market soyarlar, ömürlerinde şayet uzun bir hayatları olacaksa çocuklarına onlar büyüyünce anlatabilecekleri ilginç anıları olacaktır böylece. Tutuklanırlar, mahkeme salonunda mayolarıyla boy gösterirler ve beyaz atlı prens tarafından kurtulurlar.
İşte tam da bu esnada film öyle bir hal alır ki, acaba yanlışlıkla porno mu izliyorum ben izlenimine kapılan bünyelerin gözleri ekrana/perdeye asılı kalır.
Bunları okuduktan sonra çoğunuz filmi yine de beğenmeyecek, beğenmeyin ama yine de bir düşünün o kadar kötü mü ya da gerçekten de kıyaslama yapacaksanız bu, izlediğiniz en kötü film miydi?
Hiçbir şey anlatmak istememiş olabilir, çok şey de anlatmış olabilir, bir konudan bahsetmek istemiş de olabilir, bir grubu bir gençliği eleştirmiş de olabilir, içi bomboş sadece anı anlatmaya çalışan bir yapıda da olabilir. Bu film kısaca her şey olabilir.


paylaş: