Gözlerim Doluyor Bazen Soğuktan Olsa Gerek

   2 sene önceydi sanırım. Eskişehirde çarşıda tramvaydan indim arkadaşlarımı bekliyordum. Hava kaban giymeyi gerektirecek kadar soğuktu. Karşıda bir giyim mağzasının önünde bir çocuk gördüm. Üstünde yeşil eski yırtık bi hırka vardı. En fazla 10 yaşındaydı. Çoraplarını pijamasının içine soktuğu pantolonun altındaki kabarıklıktan belliydi. Önünde eski bir baskül vardı. İnsanlara " tartıyım mı abi? " diyordu. Soğuktan ya da utançtan olsa gerek sesi çıkmıyordu doğru düzgün. 
   Gidip sıcak bi çorba alayım çocuğa dedim. Bardakta çorba satan bi yer yoktu, restorana girip çorba paket ettirecek kadar da vaktim yoktu. Yetişecek işlerim vardı çünkü dünyayı kurtaracaktım(!)
   Dükkanın birine girdim neyi sevdiğini bilmiyordum ama her çocuk çikolata sever diyip bir tane ülker çikolatalı gofret aldım, çocuğun yanına gittim. Bir şey demeden uzattım gofreti. O da bir şey demeden aldı. Arkadaşlarımı beklediğim yere döndüm. Çocuk çikolatayı cebine sıkıştırıyordu. Yemedi.
Kardeşine mi götürecekti yoksa birileri izliyordur diye mi düşündü bilmiyorum. Sonra çikolatayla eve gittiğinde ne diyeceklerini düşündüm.
" Nerden aldın lan bunu? Parayı bunlara mı harcıyorsun lan sen? "
" Yok vallahi baba abinin biri aldı yemin ederim "
" Yalan söyleme lan abi niye çikolata alsın sana manyak mı bu adam? "
ağlıyordu çocuk.
   İyilik yapayım derken kötülük mü yapmıştım çocuğa? Katıksız bir mal mıydım yoksa? Gözlerim yaşardı, soğuktanmış gibi davrandım.
   Arkadaşlarım geldi sonra. Çocuğa bakmadım tekrar. Yine gözlerim yaşarır diye. O da bana bakmıyordu eminim. Yürüdük.

   Ne kadar zaman önceydi hatırlamıyorum. Yıldız durağının ordaki bi esnaf lokantasına gittik arkadaşımla. Yemeğimizi yerken bir tane yaşlı dede girdi. En az 65 yaşında vardı. Ellerinde tesbih vardı. Tesbih satıyordu herhalde. Neyse oturdu, az çorba, az pilav söyledi. Yemeğini yedi hızlıca, kasaya gitti, parayı ödeyecekti. Kasadaki adam almadı parasını. Gençler ödedi yemeğini bey amca dedi. Adam " allah razı olsun onlardan, sağol evladım hayırlı işler " diyerek dükkandan mutlu mesut ayrıldı. 
   Ama yemeğinin parasını ödeyen kimse yoktu. Dükkan sahibi, adam karşısında mahçup olmasın diye böyle bir şey uydurmuştu. Ağlayacaktım utanmasam, utandım. 
paylaş:

tropico | lana del rey


Geçtiğimiz günlerde Lana Del Rey’in, Tropico isimli kısa filmi yayınlandı. 27 dakika uzunluğundaki film Body Electric, Gods and Monsters ve Bel Air adlı parçalarının da harmanlandığı, Lana Del Rey’i gönlümüzde iyice büyüten bir yapım.

“Elvis is my daddy, Marilyn’s my mother, Jesus is my bestest friend.” Sözlerinden de anlaşılacağı gibi videoda bir adet Elvis, bir adet Marilyn, bir adet de İsa mevcut ve çok daha fazlası.

paylaş:

kate moss yahut playboy 60. yıl özel sayısı

Mert Alaş ve Marcus Piggott’in objektifinden gönül gözümüzü fal taşına döndüren bukle bukle Kate Moss fotoğrafları, Playboy’un 60. yıl özel sayısından internetin orasına burasına savrulmuş durumda. Paylaşmadan geçmeyelim dedik.

Bu kadın gerçek ve bu yüzden dünyanın var olduğuna bir kanıt!










paylaş:

upstream color (2013)

Yönetmen: Shane Carruth
Senaryo: Shane Carruth
Oyuncular: Shane Carruth, Amy Seimetz, Frank Mosley
Tür: Drama | Bilim-kurgu
Yıl: 2013
Süre: 96 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Upstream Color (2013) on IMDb

Upstream Color, bilim-kurgunun özelliklerini bünyesine katıp farklı türlerle harmanlayan ve Primer’da düşüncelerimize patikalar açan halimizi artık tümüyle kabullenmemizi sağlayan sessiz film ile modern çağın filmleri arasında adeta sıkışıp kalmış lakin kendi ayakları üzerinde sağlam bir şekilde duran, rahatsız edici, müthiş, belki de yılın en iyi filmi.
Dolaylı anlatımının foyasında basit bir konu işleniyor aslında, olayın akışı ve anlatılış biçimi filmi zorlaştıran yanı. Kurgu öyle bir tepside ikram ediliyor ki, içtiğimiz şeyin ne olduğunu anlamak için ağzımızda defalarca döndürmek zorunda kalıyoruz.
Bir solucan, hipnoz olayı ve bir hırsız… Olayın özünde yer alan üçgenin köşeleri, kişi yuttuğu solucanın etkisiyle gerçek dünyadan biraz uzaklaştığında artık çoktan manipüle edilmiş olur. Hırsızın kontrolünden çıktıklarında kişiler, solucanı korumak için kendilerinden bir domuza nakil işlemi gerçekleştirmek için örnekleyici denilen başka birine götürülür. Ardından kişiler, şaftı kaymış hayatlarına geri yollanır.
Olay örgüsünün bu şekilde gelişimi izleyicide kafa karışıklığına neden oluyor fakat bu anlatış biçimine konu olan olay, geride vuku bulan derin duygusal keşfin dikkat dağıtıcısı, susturucusu.


Carruth, noktaları yönetmek ve uygulamak konusunda mükemmelliğe ulaşamasa da film, bilim-kurgu, romantizm ve aile dramı arasında güzel bir sentez oluşturuyor. Primer gibi Upstream Color da yüzeyde neler döndüğünü farklı bakış açısıyla ortaya koyuyor fakat yapbozun birkaç parçasını eksik bırakıyor, bu durum çok da mesele değil aslında, zira özet geçmek ya da tam olarak anlaşılabilmek gibi bir kaygının güdüldüğünü de düşünmek yanlış olur. Neticede duygular daha ilk dakikan beri rahatlıkla benimsenebiliyor.
Filmin güzel yanlarından biri, solucan devrinden sonra kurbanlar arasında yaşanan duygusal bağın oluşumu.


Carruth, tek kişilik bir orkestra gibi… Yaz, yönet, prodüktörlük yap, editörlüğe soyun, bir de oyna… Kolay iş değil! Lakin temelde Seimetz’in bedensel ve yoğun performansı yatıyor.
Hayatının mevcut durumundan iyiden iyiye kafası karışmış bir kadını ikna edici bir şekilde canlandırmak son derece etkileyici olsa da, asıl haz verici nokta, Seimetz’in oyunculuğu ile Carruth’un yönetiminin bir çeşit grotesk sinematik birleşmeyle ortaya çıkmasıyla meydana geliyor. Solucan Kris’in bedeninde büyüyor, Kris yatağın etrafında sürünüyor, uzuvlarını kontrol edemez hale geliyor ve insanlığını, içindeki o şey nedeniyle yitirmeye başlıyor. Vücudunu işgal eden şeye karşı cesaretini topluyor ve ondan kurtulmanın tek yolunun bir bıçak olduğuna kanaat getiriyor. İşte bu imgeler, Kris’i tanımamıza vesile oluyor. Bu tarzda o kadar çok sahne mevcut ki Carruth’un bunları hasbelkader kontrol edebildiği hissine kapılıyoruz. Bu imgeler öyle bir şekilde birikiyor ki katlanılmaz derecede istenmedik bir sona doğru yol alıyor. Yine de film, ana hikâyeden sapmaları ve çıkmazlarıyla o denli kendine has ve eşsiz ki bunca rahatsız ediciliğe değer nitelikte.


Upstream Color, doğası gereği akıcı bir film, Carruth, sinematik ve duyusal olarak açıkçası sınırlarını zorluyor. Film yapımının, ses dizaynından sinematografiye her yönü bir şekilde ön plana çıkarken bitiş cümlesi hiçbir zaman ulaşılabilir olamıyor ve hikaye hiçbir zaman tam verime varma yolunda yeteri kadar mantıklı hale gelmiyor. Bunlar, çok karmaşık ya da birbirinden apayrı gibi gözükse de film kendisi adına, Carruth’un karakterlerinin hissetmesi beklenen o yönünü yitik zaman, aşk ve kontrol nosyonuyla beraber, seyircinin zihninin cevaplardan çok sorularla olduğu bir çeşit bütünlüğü meydana getiriyor. Haliyle çoğu mecrada film, yılın en iyisi ya da en iyileri arasında lanse ediliyor. Haklılar da. 

paylaş:

Önce Üşür Sonra da Cayır Cayır Yanarım





Üşüyorum
Bin bir ihtimaller yaratıyorum. Paranoyaya bağlamışım kendimi. Paris'i görmesem de, Paris’in arka sokaklarının birindeki ucuz bir dükkanda, pembe balerin elbisesi alan, küçük bir kız görüyorum.
Bin bir ihtimaller yaratıyorum. Göz yaşına bağlanıyorum. Ağlayamasam da sürekli ağlayacak gibi tetikte bekliyorum.
Girdapları hissediyorum. Etrafımda oluşan hortumun içine katıp kendimi, mutlu mesut çığlıklarla hortumun dibinde dağılan beynimin parçacıklarını birleştirmeye çalışıyorum.
Uyuyamadım yine dün gece. ”Gerçekten” korkuyorum artık. Dönüp duruyorum yatakta. Yastığa sarılıyorum olmuyor, battaniyeye dolanıyorum olmuyor... Olmuyor, uyuyamıyorum. Uyanıyorum sonra aniden, hıh diye. Kalkıyorum saate bakıyorum. Sabahın altısı... Koridorun ışığını yakıyorum, odanın kapısını açıyorum, ışığın korkakça içeri girişini izliyorum. Tekrar yatağa giriyorum.
İki saat daha uyumak için dolanıyorum battaniyeye. Ardından bilinçsizce kurtulmaya çalışıyorum battaniyeden. Soyunuyorum, duvardan rotluyorum gerçeği ve hınçla tekmeliyorum kendimi. Avuç içimi parçalıyorum duvarı tokatlarken. Uyku bir anda büyük bir savaş oluyor, yekten evdeki eşyalarla karşı siper alıyorum. Yataktan kalkıp boşluğa, ardından tekrar yatağa düşüyorum. Battaniye üstüme saldırıyor.

Terliyorum...
Uyanmaya çalışıyorum, uyanmak için her şeyi yapıyorum. Battaniyeyi tekmeliyorum, kalkıp yan odaya geçiyorum, mutfağa gidip su içiyorum. Tekrar koridorun ışığını yakıyorum. Tuvalete gidip işiyorum. Her şey bitti derken  tekrar üstüme atlıyor battaniye.
Kitaplık, gardırop, komedi ve masa yatağın etrafını kuşatıyor. Kaçmaya çalışıyorum. Battaniyeyi üstümden atıyorum. Yataktan kalkıp  kurtuldum derken sandalye çıkıyor karşıma. Çelmeyi takıp salıyor beni boşluğa. Battaniye atlıyor üstüme. Kitaplık, gardırop, komedi, masa ve sandalye tabut çivisi gibi sağlamca yer ediniyorlar yatağın etrafında.
Korkuyorum, çığlıklar yankılanıyor...
Yatağın içinde bağırmaya başlıyorum.
-Hey!
-Anne!
-Yardım edin!
Olmuyor, kimse duymuyor beni, ardından bir gölge beliriyor. Uyku...
Yanıyorum...
Gölgeye yalvarıyorum.
-Kurtar beni!
Siklemiyor, karşıma geçip seyretmeye devam ediyor. Tekrar duvarı tekmeliyorum, avuç içimi patlatıyorum; ama nafile ızdırab yemin etmiş bu gece...
Gölge yok oluyor. Önce kitaplık yanıyor sonra gardırop... Ardından masa, sandalye ve komedi... Yatak, beni yakıyor kendisiyle. Önce yatağın dışı düzgünce yanıyor, sonra battaniye... Battaniye yanarken öldüm diyorum, pes ediyorum. Duvarı tekmelemiyorum, avuç içimi parçalamıyorum. Ayak parmaklarım, ayaklarım, bacaklarım, taşaklarım, sikim, göbeğim, göğüslerim, omuzlarım, boynum sırayla domino taşı gibi birbirini tetikliyor yanarken. Ateş yüzüme vardığında tekrar kocaman bir hıhhla uyanıyorum. Battaniyeyi atıyorum üstümden. Mutfağa gidiyorum, su içiyorum, gerçekten koridorun ışığını açıyorum. Odamın kapısını açık bırakıyorum. Yatağa giriyorum tekrar. Saate bakıyorum sabahın yedisi... Uykuya dalmışım uyanıyorum tekrar sabahın sekizi...
Üşüyorum...

Korkuyorum...
Uyanıyorum, sürünerek çıkıyorum yataktan. Giyinip dışarı atıyorum kendimi.
paylaş:

2013 yılının en yüksek oyunu alan 50 albüm

Yılın sonuna doğru yaklaşırken listeler de patır kütür gelmeye başladı. Her ne kadar yılın en iyiler listesi olmasa da ona yol gösterecek olan bir liste yayınlandı NME tarafından. Yılın en yüksek oylarını alan 50 albüm:
1. Arctic Monkeys - AM
2. Daft Punk - Random Access Memories
3. The Julie Ruin - Run Fast
4. Julia Holter - Loud City Song
5. Speedy Ortiz - Major Arcana
6. Kanye West - Yeezus
7. Jagwar Ma - Howlin
8. Queens of the Stone Age - ...Like Clockwork
9. Laura Marling - Once I Was an Eagle
10. The Child of Lov - The Child of Lov
11. Peace - In Love
12. Merchandise - Totale Nite
13. Iceage - You're Nothing
14. Nick Cave & The Bad Seeds - Push the Sky Away
15. Foals - Holy Fire
16. Night Beds - Country Sleep
17. Torres - Torres
18. Toy - Join the Dots
19. Various Artists - Purple Snow: Forecasting the Minneapolis Sound
20. Destroyer - Five Spanish Songs
21. Logos - Cold Mission
22. Josephine Foster - I'm A Dreamer
23. Cate Le Bon - Mug Museum
24. M.I.A. - Matangi
25. Swearin' - Surfing Strange
26. Empty Pools - Saturn Reruns
27. Young Knives - Sick Octave
28. Los Campesinos! - No Blues
29. Arcade Fire - Reflektor
30. Diane Coffee - My Friend Fish
31. White Denim - Corsicana Lemonade
32. Gesaffelstein - Aleph
33. Omar Souleyman - Wenu Wenu
34. DJ Rashad - Double Cup
35. Ryan Hemsworth - Guilt Trips
36. Future of the Left - How To Stop Your Brain In An Accident
37. Euros Childs - Situation Comedy
38. MØ - Bikini Daze
39. Cults - Static
40. Tim Hecker - Virgins
41. Courtney Barnett - The Double EP: The Sea of Split Peas
42. Fanfarlo - The Sea
43. Luke Temple - Good Mood Fool
44. Danny Brown - OLD
45. Pusha T - My Name Is My Name
46. Anna Calvi - One Breath
47. Daniel Avery - Drone Logic
48. Parquet Courts - Tally All the Things That You Broke
49. Various Artists - Red Hot + Fela

50. Glasser - Interiors
paylaş:

Bir Adam Bir Beden Üç Hayalet

I
Mesih patlamış, yeryüzü bulanık. Nihilizm kendi suratına tükürecek kadar kendisiyle bütünleşik… Ey bu nörodöllerden doğan yeni piçler! Silahlanın Alabildiğine silahlanın, silahtan oluşan bir hayat kurun. Cephanelikleriniz mabediniz olsun, şiddet tanrınız… Durun ve fışkırtın döllerinizi, akıtın oluk oluk. Doğurtun katillerinizi.

II
Ruhun bataklık zamanlarından gelen adamlar sarmış etrafımızı,  gelişi güzel sıraya dizilmiş beton bloklardan süzülmüyor ışıklar. Sürekli “ben” diyen platin saçlı kaltakların altına girmiyor bu zamanda şık fiyakalı arabalar. Ellerindeki silahları göremiyorum; ama eminim orada bir Baretta kendini saklıyor. Hangi karanlığın soytarısı çaldı yeşili elimizden. Göremiyorum, körlüğe bulaşmış retinadan fırlıyor Jean Genat’ın hayaleti. Kaç zaman bekledik sakıncalı yalnızlıkların tarihi geçmiş acılarını? Bir zamanlar ben vardım, kendimi bulup yırtıp atan; tekrar bulup var etmenin peşinde koşan. Etrafımı saran Kalabalığın sanrılarından çıkıp zamana meydan okuyacak anıları resmetmeye değer mi kırmızı elmayı dalından koparıp yemek? Kimsiniz, hangi prospektüs kurtaracak zavallı aklınızı? Sanrı zamanlarınızı arkanızda mı bıraktınız, modern tıbbın size hazırladığı kurtuluşun keyfini sürdüğünüze inanıyorsanız, siktirin gidin, bırakın bu metni elinizden. Boş vereceksiniz sanrılarınızın kurduğu karınca kolonilerini, biz sokaktan çevirdik Shakspear’i “Olmakta var olmamak da, tabi ki götün yiyorsa.”

III
Hastanın kendisine telkini, biraz boktan, bir miktar değişken sesten oluşan, biraz acı biber, azıcık da tarihi geçmiş öğreti...Parke zeminle bütünleşmiş anksiyete devam ediyor. Tüm vücudum kasıldı. Tavana bakabiliyorum sadece. Aniden midemden başlayan ve tüm vücuduma yayılan istila sesleri ya da bir kasılma midemden yukarı doğru koşuyor, kafatasıma varıp, kafatasımın arkasına basınç uyguluyor. Tanrım çakayım sana, gene uzun bir kriz yolladın. Anıları hatırlamak zorlaşacak, her şey flulaşacak. Kriz vücudumu kilitledi, basınç kafamın arkasından dilime gidiyor ardından büyük boşluğun çığlıkları. Sanki beynimi deşiyorlar, damarlarıma hava veriyorlar. Büyük çığlıklar duyuyorum ve maalesef ses bana ait.   Bu sefer kaçmak yok, onun tüm dayatmalarına karşın, burada çığlıklarımla ve kasılan vücudumla ona savaş açıyorum; aslında hep savaş açıyorum ama hala zaferim yok, hep tarumar olan ben. Bir anti-gerçek beni gerçeğin en keskin hali ile sürekli savaşır hale getirdi. Yirmi belki de daha fazla yıl… Beni kontrol ediyor. Varlığın tüm bileşenleri, gözlerimden aşağı atlıyor. Daha aşağı, en dibe… Hep bu karman çorman yolculuk, her halim kendimden geçiş, her geçişin ardından cehennemin istila ordusunun ortasında yenilgi… Tüm olan biten biraz saldırganlıkla harmanlanıyor beynimde. Saldırı kaldığı yerden yeni bir sanrı oluşturuyor, sesler duyuyorum ama bana ait değiller.
paylaş:

The Test

Film başlamalıydı; ama müziksiz olmazdı filmler…

Sıralandı küçük kelimeler, adım atmaya çalışırken hüzün aktı yerden, sonra yağmur yağdı ve ufak ufak kayboldu aradıklarım. Bir de fırtına çıktı sahneye, tamamlandı görsel efekt ve arkadan hiç ayrılmayan vuu vuu sesi…
Film başlamalıydı; ama müziksiz olmazdı filmler her ne kadar müziksiz bir film hatırlamasam da… Saçma sapan kıç kadar büroda ayrıntılarda boğulurken aklıma takılanları sıralamadan, etrafımdaki insanlara dağıtılacak bir şeyler vermem gerekiyormuş bu gün. İzdiham yaşanmalıydı ben yüreğimin kirli pıhtımsı kanlarını dağıtırken.  Bir de müzik olmalıydı, bu metnin temeliydi müzik. Azıcık massive, azıcık yorke, ve anlaşılmaz melodik ruh tınıları…
Nereden aklıma takıldı bilmiyorum;ama şimdi senin için şarkılar dinleyip onları yazacağım tekrar. Bu çatafatlı işe başlıyorum.

Massive Attack... A Prayer For England 
Shuffle raydan çıktı. Durumu tamamen kontrolüne aldı. Kıç kadar büroda beynimin beyin açıcı algısal modu etkisini iyice artırmaya başladı, nedense bir bira içesim geldi ama şartlar uygun değil neyse…
Zor zamanların hüzün baz-oyunbaz-zamanı bozan çocuklarının ıslak çimlerde kendini kaybettiği oyunların şarkısıydı çalan. İsimler akıldan dışarı çıktı. Kimsenin adının önemi yoktu. Bazen en belirgin olan şeyler kaybolmalıydı. Hep ölüm vardı birbirini bulan bir avuç serserinin aklında. Ortak acılarımız olmalıydı; ama bu acının tarifi hiç bir zaman yapılmadı, yapılamazdı da zaten. Çünkü her şeyimizi bu acının tarifi yok edebilirdi. Ortak hareketler mevcuttu. Küçük boyun hareketleriyle sallanmalıydı kafalar. Bu durum bir bitimin başlangıcı olurdu bazen. Ardından baş dizin üstüne kilitlenirdi, ellerle diz kapakları gizlenirdi, gözler ve yüzler artık aşağıda kalan karınlıkla yüzleşmeye hazırdık ki çoğu zaman karanlık her şeyimizi kazanırdı. Atılan barbutta ben hep altı- altı, karanlık hep iki-bir... Şimdi her şey onun. Belki barbutun sayıları tam tersti ama şimdilik bu detay çok da önemli değil. Önce karanlık beni satın aldı, sonra pazarlamaya başladı paralel durumların pezevenklerine. Karanlık kayboldu bense karanlığın en bereketli fahişesi oldum artık. Etiketim asla barkottan geçirilmedi, geçirilemezdi de zaten...
şarkı bitti.

Chemical Brothers... The Test
Hüznü akmış coğrafyadan elektronik bir buhran sarmaya başladı beynimi. Dramatik bir sesten çıkan renklerin aklımda yarattığı görüntülerden fırlayan karelerle birleşen renkler… Tek kelime etmedi renkleri gören Transilvanya’nın ilk ve tek seri katili.
Ritmik bir cinayete eş değer bu şarkıda olan biteni anlamak için ingilizce bilmeliydim; ama olsun bilmeden yapılan yığınla eylem varken ben de bu eylemlere bir yenisini ekliyorum.
Transilvanya’nın bataklıklarından fırladı sarı saçlı ve mavi gözlü bir çingene çocuğu, kurumuş sümüğünü biriktirmişti küçük burnunda. Koşuyor ve bağırıyor. Hayatında yaşayacağı ilk tramvanın çığlıklarını sallıyordu zamanın kaybolduğu bir coğrafyaya.  Evet, görmüştü. O, o gün katili görmüştü ve katil beş sene sonra onu öldürecekti; çünkü şu anda yaşananlar aslında beş sene sonrasına ait bir tramva testiydi. O durdu ve sahneyi tanımaya çalıştı. Girdiği koridordan sola döndüp doktorun odasına girdi. Aslında Transilvanya bir bakıma Yeşil Yurt Devlet Hastanesinin piskiyatri bölümünün sınırlarıydı. Oradaki çocuk; kara kuru, kalın kaşlı, ela gözlü bir Kürt çocuğuydu ve hayatın ona verdiği son test “Kendi Cinayetinin Sınırlarını Çizmek” başlığına sahipti, o sürekli a şıkkını işaretledi; çünkü b,c,d,e şıklarını okuyacak zamanı yoktu. Testte en çok işaretlene şık a ise kendi cinayetini aydınlatmak için kendisinden başka birine ihtiyaç duyacaktı.
Şarkı bitti.

Massive Attack... Heat Miser
Öncelikle sesisi artırmalıyım. Bir dönemin bütün karanlığını da karartan enstürmantal dedikleri şey… Tek bir kelimeye bile ihtiyaç yok. Yaratılan intihar senaryolarının as aktörü... Piyano beynimi ele geçirdi, sol bileğim kırıldı, sağ bileğim  ağlayarak öldü. Arabanınn dikiz aynasına bakarken yanımdan vızıt diye geçen yaşamları izlemek, beşinci ve üstüne gelen ardaşık bilmem kaçıncı biranın etkisiyle boş otobanda sonsuza doğru basılacak hız limitleri hesabını yaptığım şarkı… 195 km, 200 km yi gördüğüm hızlarda co-pilot misali arabada takılırken yarttığım en baba intihar olgusunun tınılarıdır bu şarkı. Nereden denk geldi bilmiyorum. Bir suhffle hediyesi. Araba otobandan çıktı, piyanonun sesi kısıldı, kent yıkıldı ve
Şarkı bitti.

Aylin Aslım... Dalgalar
Boştu sokak, elimde bir şey kalmamıştı. Massive Attack çakması bu ruh bir şeyler mırıldanıyordu.
Ve dalgalar çıkmalıydı sahneye...
Ne senin için
Ne benim için
Ne başkları için..
Dalgalar sadece bir intihar haberi olarak tv ekranlarını parçalamalıydı. “Bu şehirde sevdiğim her şey kaybolmuş gibi” Bu şehir senin miydi? Senin olan bir ruhun bir beton yığınına ihtiyacı var mıydı? Dalgalar çıkmalıydı tekrar; bu şehri almak için. Betonları yıkmak için...
Küçük bir tepeden izlemeliydin sen suyun intikamını, su kimden ne için intikam alacaksa, sen de o intikamın üstünde durup dinleyeksin sadece korkutulmuş damarların birleştirdiği o mekanik, melonkolik vahşet senfonisini…
şarkı bitti.

Massive Attack... Unfinished Semphony
Siyah bir kadın çığlığı aklımı ele geçirdi; ama bu sefer siyah karanlık bir etki yaratamazdı; çünkü kadın imgesi güzelliklerin başlangıcı olabilirdi.
Massive Attack her ne kadar bu iki kelime 100 bilmem kaç metre karelik ortak hayatımızda çift taşşağı olan biriyle en çok taşşak geçilen konu olsa da düşük bir atak yaratma etkisinden çok, yüksek bir çığlığın melodik yapısıydı bu şarkı için. Senin hüzün anlayışındaki huzura takviye edilecek bir kaç kolonya damlası olmalıydı. Beyinin damarlarına açtığın küçük yaraları kolonya damlalalarıyla yıkamalıydın çünkü; kolonya her nekadar üstüne atladığı yarayı yaksa da beş dakika sonra acı bir rahtalama komutu gönderir akla. Artık haytımda kolnonya bir bağ oluşacak. Hissedebiliyorum bunu.
Şarkı bitti.

Tom yorke... Eraser 
Boşlukta sallanan iki çizgi birbirne çarparsa ne olur?
İkisi de kaybolur.
Biri kaybolur, diğeri ağlar.
Biri ağlar, diğeri kahraman olmaya karar verir.
Birleşip intikam için boşluğa saldırırlar.
İkisi de yeniden birleşmek için ayrılırlar.
Ritmik bir uyarıcı bulup durumu renklendiriler.
İkisi de bu durumdan bıkar.
Biri elips olur, diğeri nokta.
Biri uzay matematiğine konu olur, diğeri uzay fiziğine.
Kağıdın üstüne düşerler.
Eğer kağıdın üstüne düşerlerse ne olur?
Kağıda yapışırlar.
Çocuklar kağıdı yırtar.
Çakmak kağıdı yakar.
Parmaklar onları yalnız bırakmamak için bir kaç çizgi daha çizer.
Silgi ikisini de siler.
Tom Yorke olurlar mı ki?
Şarkı biter.
şarkı bitti.

Replikas… Hiç ölü zanci yok
Ölüm duraksayarak damlarsa yüzüne, 
Yağmur kurursa kanamış gözlerinde,
Kayalardan bir ses duyarsan ve o ses kendi sesinse...
Eyvvallah hayat eyvvallah, bana şimdilik bunlar yeter, bir de bir şişe…
Bir de küçük bir sevgi dokunmaktan korkmayan
Bir de bir dirhem ışık ve kuruyan dudaklar için iki kelime
"Bu gün ölelim”
Güneşi yanımıza alıp cinyetler işleyelim sonra yakalım cesetleri
Dumanlarda yükselen umutsuzluk dalgaları 
Sahibine ulaşsın cinsiyetsiz rüzgarlarla
Bedenler sallansın gökkşağı dalgalarından 
Renk süzlüerken karışsın toprağa, 
Çürümesin umut dolsun tohumlara
Yaksın güneş sonra tohumları
Kurumuş kan yapışsın yağmurun yumuşattığı suratlara
Sonra cinsiyetsiz rüzgarlar değsin dalgalara
Güneş tekrar cinayetler planlasın
ölüm nedir diyenlerle ….
şarkı bitti...

paylaş: