nymphomaniac bölüm 4


Lars Von Trier’in merakla beklenen yeni filmi Nymphomaniac için 8 bölüm oluşturulmuş.The Compleat Angler, Jerôme, Mrs. H, Delirium, The Little Organ School, The Eastern and the Western Church (The Silent Duck), The Mirror, The Gun bu bölümlerin isimleri.

CHAPTER FOUR
Delirium
Confusion. Delusion. Hallucination.
The nymphomaniac's father dies.


paylaş:

Ölümle Ölümden Sonraki Hayat Arasında Kısım 1 : Araf

   
   Öldüm. Kesin öldüm şu an bence. Çok kere rüyamda ölmüştüm ama bu sefer gerçek, eminim. Kapkaranlık burası.Tabutun içinde miyim yoksa ondan mı böyle? Yok ya ruhumun hemen çıkması lazım tabut sonraki iş. 
   E ölünce zaman ve mekan kavramı olmayacağına göre tabutumu felan göremem sanırım. Görmeyim zaten ya annemi ağlarken görürsem naparım? Ya babam? Güçlü durmaya çalışır ama içine ağladığını farkedersem çatlarım ruhumu yırtasım gelir nasıl olacaksa?
   Hep savunmuşumdur " beyaz renktir, siyah değildir " diye. Renklerin atası olan şey nasıl renk olmuyor da renksizlik ışıksızlık anlamına gelen siyah renk oluyor?    Ulan Beyaz ışık kırılıp renkleri oluşturmuyor mu? Biri de çıkıp demiyor ki aga bu nedir? Keşke arkadaşlarım görse de şurayı bozsam onları. Onlar da üzülmüş müdür acaba? Üzüldüler bence ama çok sürmez ölene kadar üzülecek halleri yok ya. Ben üzüldüm ama burda nerde bulacağım bir daha onları.
   Bu ne lan yeter içim kıyıldı. Nerden öğreniyoruz nereye gideceğimizi yol gösterici felan yok mu buralarda sonsuz kadar gezinip düşünecek miyim böyle? Öyleyse kötü valla.
   Tanrı varsa ve dinler doğruyu söylüyorsa ben sıçtım. Cehenneme giderim direkt. Yoksa da böyle mal mal dolanacak mıyım burda? Ama Tanrı olmasaydı ruhum olmazdı sanırım o zaman var ama nerde?
   Dur bakam uçayım biraz. Anlamıyorum ki uçuyor muyum yer yok gök yok bi bok yok gökyüzü olmadan uçtuğumun ne zevki kaldı ya?
   Aha ışık. Kesin Tanrı o. Tanrı değilse de melek felandır yoksa normal insana vermezler öyle nuru. 
   Oh be geldim sonunda ışığa bu sefer de her yer beyaz oldu gene bi şey yok. Ya arkadaşım bi şey olsun bu ne böyle?      Nerde diğer insanlar? Dayım nerde? Dedem nerde? Herkes 20li yaşlarında olacaksa dayımı tanırım da dedemi nası tanıyacam? 
   Üşüyorum, deli gibi. Çatlayacam üşümekten. İnsanın ruhu nasıl üşür ki? Hiç ısınmamışsa demek ki. Ankara soğuğundan beter bu soğuk valla. Kesti her yanımı. 
   Ölmedim değil mi? Rüyadayım şu an ve saat 6 felan sabah soğuğunu yiyorum. Atlet de giymedim. Bir an gerçekten öldüm sanmıştım.
   Ee hani uyanmadım kaç saat oldu?
   Tanrım lütfen çok üşüdüm cehennem sıcaktır şimdi oraya gideyim bari. Tövbe tövbe ya. Yapılacak iş mi bu Mert? 
   Ben sana iyi bir kul olmadım tanrım biliyorum. Ama iyi bir insan oldum. Koskoca Tanrısın senin ne kadar büyük olduğunu biliyorum bir de sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. Var olduğundan da şüphe ettim doğrusu hala da ediyorum. Hayır nasıl emin olmamı bekliyorsun onu da anlamadım ki. Aklı verip sınırlayan sensin, mantığı koyan da sensin. Hiç görmediğim, varlığına dair tek bir kanıta rastlamadığım, kısacası var olduğunu bizim bu sınırlı aklımıza ve mantığımıza kabul ettiremediğim bir varlığın olduğuna nasıl yürekten inanmamı beklersin? İman önemli evet. Ama ne kadar iman edersem edeyim somut bir kanıt göstermezsen ben senin varlığına nasıl %100 inanayım? Aklım almıyor  gerçekten. Dua ettim o kadar. Eğer birini bile kabul etseydin sana inanırdım ve bir daha sorgulamazdım. Ama bir tanesi bile kabul olmadı. Halbuki piyangoyu kazanmak felan da istememiştim.
    Ama sonuçta senin yarattığın kullarız. İstersen hayat verdiğin gibi hayatımı da alabilirsin ama acı çektirmek niye? Onu anlamıyorum. Madem kötü bir adam olacağım büyüyünce, hiç yaratmasaydın. E yarattın kötü adam oldum niye beni cezalandırıyorsun tanrım?
   Neyse hikmetinden sual olunmaz tabi.
   Ve Tanrının sesini duydum. Ses demek doğru olmaz. Sanki tüm benliğim haykırıyormuş gibi hissetim. " Sen benim bir parçamsın, ne seni ne de başka bir kulumu  cezalandıracağım merak etme. Dünyadaki kötülüklerin de sebebi ben değilim. Ben kullarıma seçim hakkı ve akıl verdim ve en önemlisi güç ve cesaret verdim. Kötülükleri durdurabilirdiniz ama korktunuz. Korkalığınızın sorumlusu ben değilim. Bu dünya bir sınav ve kısacık ömrü var ölünce hiç bir şey kalmayacağına göre yapılan kötülükler de bir kabustan ibaret. Gördüğün kabus için uyandıktan sonra kendine kızıyor musun ya da kabustakileri cezalandırıyor musun? Onlar hiç yaşanmadı ve geçip gitti. Çekilen acılar gerçekten var olmadı bir hayaldi hepsi merak etme. 
   Dualarını kabul ettim ama sen fark etmedin. Varlığım kanıtlamaz. Kanıtlamaz bir varlığı kanıtlamaya çalışmak aptallık ve ben seni aptal ol diye yaratmadım Mert. Dünya üzerinde %100 inanabileceğin bir şey var mı da bana inanmak için %100 iman istiyorsun? Varlığını kanıtlayamadığın şey yoktur diye düşünmeyi sana yakıştıramadım. Varlığını kanıtlayamadığın şey ya yoktur, ya da sadece varlığını kanıtlayamamışsındır. Gördüğün üzere yokluğuma da %100 inanamazsın. O zaman neden benden kanıt istiyorsun ki? Bana inanmamayı seçebilirsin ki bu daha zor bir yoldur. Ama inanmamanı matematiksel verilerle doğru göstermeye çalışman ikiyüzlülük olur ve bilirsin ben ikiyüzlüleri sevmem.

   İnansaydın her şey daha kolay olacaktı ama sen mantığının ve diğer insanların seni aldatmasına göz yumdun, kendini gerçek sandığın şeylerle kandırdın. Sen benim olmadığıma inanmıyor değilsin sadece dualarını kabul etmediğimi düşündüğün için kızgınsın. Ve hissettiğin gibi varım. 
   Ben kullarım beni hissettikleri kadar varım " dedi. 
   Bi şey diyemedim, ne diyebilirdim ki? 
   Ve tekrar aynı his; " Cevabını istediğin soruların bunlar olduğunu sanmıyorum. Samimi ol ve cevabını gerçekten bilmek istediğin soruyu sor "dedi
paylaş:

danger planet


Bir robotsunuz, özel mekiğiniz ile salına salına bilmem hangi gezegende dolaşıyorsunuz, birden yanınıza aynı ırktan karşı cins bir robot geliveriyor. Aşk ne güzel bir şey. Derken kötülük ortaya çıkıp ortalığı karıştırmak zorunda kalıyor, sevenleri birbirinden ayırmaya çalışan hep bir engel olmak zorunda çünkü. Dünyaymış uzaydaki başka gezegenmiş fark etmiyor. Mutlu sona ulaşabilecekler mi, onu videoyu izleyince görüyoruz.

paylaş:

hipnotik dans portreleri

Nir Arieli, New York’s School of Visual Arts’tan iyi bir dereceyle mezun olmadan önce kariyerine İsrail’deki bir dergi için ordu fotoğrafçılığı yapmış olan bir sanatçı. Çalışmaları portreler ile dans arasında gidip geliyor. Tension adını verdiği bir işi de bunun güzel bir örneği.












paylaş:

Detachment (2011)

Yönetmen: Tony Kaye
Senaryo: Carl Lund
Oyuncular: Adrien Brody, Christina Hendricks, Marcia Gay 
Harden, Lucy Liu
Tür:  Dram
Yıl: 2011
Süre: 97
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Detachment (2011) on IMDb


97 dakikalık bir dram olan Detachment, American History X filmiyle akıllara kazınmış olan Tony Kaye’ın 2011 yapımlı filmidir.

  Filmden birazcık bahsedecek olursak eğer, Henry karakterini canlandıran Adrian Brody’nin vasat bir liseye yedek öğretmen olarak atanması ve yaşadığı olaylar üzerine gelişen bir film diyebiliriz Detachment için. Henry’nin yedek öğretmen olarak okula atanmasından sonra aslında nasıl bir öğretmen olduğunu anlayabiliyoruz. Öğrencilerinin her birini birer birey yapma çabasındadır aslında. Geceleri kendi dertleri arasında insanları unutan üzgün ve bir o kadarda hayattan bezmiş bir öğretmenken,  güneş doğup öğrencileriyle aynı vasat lisede eğitim verecekken bir o kadar umutlu ve herkese yardım etme çabasında olan bir insan, Henry Barthes… Flashback’ler ile desteklenen Henry’nin yaşantısı, neden bu kadar üzgün ve içe kapanık bir insan olduğunu bizlere hafif hafif çıtlatılıyor yeri geldiğinde. 


    Detachment aslında anlatmak istediği olayı çok iyi anlatan ama kadrosunda Adrian Brody gibi bir oyuncuyu barındırınca bir karakterin filmi oluyor… Bu yüzden olay örgüsünü anlatmaktansa, siz değerli kalemsuare okurlarına Henry Barthes’i bir nebzede olsa tanıtmak istedim. Birkaç yan karakterin hakkını fazlasıyla veren oyunculuklar ve olaylar dışında filmi bu şekilde özetleyebiliriz. Dram temasını 97 dakika boyunca sürekli hissettiren Tony Kaye, tüm yaşam enerjinizi ve mutluluğunuzu Adrian Brody ile birlikte alıp götürüyor.


   Adrian Brody’e çoğu eleştirmen tarafından ‘The Pianist’den sonraki en iyi filmi’ dediği ve bizim de bu görüşe tamamen katıldığımız bir performans var ortada. Albert Camus ile başlayıp Edgar Allan Poe ile biten ve gece yarısı insanın aklında birçok düşüncenin fink atmasına zemin hazırlayan bir yapım. İzleme listenizde olması gereken, başarılı bir drama.
paylaş:

placebo gezi'ye selam çaktı


Placebo’yu neden sevelim ki sorusuna bir sebep daha çıktı. Kendileri için Türkiye’nin yerinin ayrı, bizde de Placebo’nun değeri başka. Rob the Bank için öektiği klip ile de bunu destekliyor. Tüm dünya artık anlamışken kendi ülkemiz vatandaşlarının “bağzı” şeyleri halen anlayamamış olması da adını koyamadığımız kahrolası şeyler.

paylaş:

babalar ve oğulları

Evet, bir gün, ölmezseniz, ergenliğinizde o çok kızdığınız ebeveynleriniz gibi olacaksınız. Bu düşünceyi bize söyleten kişi Craig Gibson adındaki sanatçı. Babalar ve oğulları temalı çalışması ile bireylerin fiziksek benzerliklerini bir seride toplamış.









paylaş:

değişim çağı

Ramona Zordini, grafik ve görsel sanatlar eğitimi almış şu an fotoğrafçılık eğitmenliği yapan ve birçok ödül sahibi bir sanatçı. Changing Time ismini verdiği çalışması, sıvı element içinde insan vücudunun fotoğraflanmasından oluşuyor. Hareketler, yaşam tarzı, duygular, içgüdü gibi konuların fiziksel ve akıl yönünden değişim düşüncesinin görselleştirildiği savunuluyor.











paylaş: