el espinazo del diablo (2001)


The Devil’s Backbone

Yönetmen: Guillermo del Toro
Senaryo: Guillermo del Toro, Antonio Trashorras, David Muñoz
Oyuncular: Marisa Paredes, Eduardo Noriega, Federico Luppi, Fernando Tielve
Tür: Fantastik | Korku | Gizem | Gerilim
Yıl: 2001
Süre: 106 dak.
Ülke: İspanya, Meksika
Dil: İspanyolca
Ödül: 6 ödül, 7 adaylık
IMDb Puanı: 7.6/10
Metascore: 77/100

İspanya’da iç savaşın süre geldiği yıllar, yetimhanede bir çocuğun öldürüldüğü gece bahçeye düşen ve patlamayıp çakılan bir bomba sahnesiyle başlıyor film. Babası cephede ölmüş ama bunu bilmeyen Carlos isimli çocuğun da bu yetimhaneye getirilmesiyle devam ediyor. Carlos çizgi romanları okumaktan ve bulduğu garip eşyaları, salyangozları küçük kutusunda biriktiren bir çocuk. Getirildiği yetimhane de ise bir süreliğine kalacağını düşünüyor. Yetimhanenin müdürü bir ayağı olmayan Carmen isimli bir bayan, yetimhanenin doktoru ise yaşlı bir adam. Doktor yetimhaneye para getiren, henüz omurgası oluşmamış ceninleri içindeki rom ve değişik baharatlarla saklı tuttuğu bir içecek hazırlıyor ve bunu kasabada satıyor. Bu içeceğin değişik sorunlara iyi geldiği söyleniyor, film de ismini bu içecekten alıyor bir nevi.
paylaş:

frequency (2000)


Yönetmen: Gregory Hoblit
Senaryo: Toby Emmerich
Oyuncular: Dennis Quaid, Jim Caviezel, Shawn Doyle, Elizabeth Mitchell
Tür: Suç | Dram | Bilim-Kurgu
Yıl: 2000
Süre: 118 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: Golden Globe adaylığı, 2 ödül, 6 adaylık
IMDb Puanı: 7.3/10
Metascore: 67/100


Polis memuru olan John 30 yıl önce babasını kaybetmiştir, evin içinde eşyaları kurcalarken eski zamanlarda kullanılan bir çağrı cihazı benzeri alete eli dokunur ve radyonun frekansını değiştirir gibi kurcalarken garip bir şey meydana gelir. 30 yıl önce ölen babası geçmişte bu aleti kullanırken bir anda gelecekteki oğluyla konuşmaya başlarlar.
paylaş:

fear and loathing in las vegas (1998)


Yönetmen: Terry Gilliam
Senaryo: Hunter S. Thompson (kitap), Terry Gilliam, Tony Grisoni, Tod Davies, Alex Cox
Oyuncular: Johnny Depp, Benicio Del Toro, Tobey Maguire, Cameron Diaz, Christina Ricci
Tür: Macera | Dram
Yıl: 1998
Süre: 118 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 1 ödül, 1 adaylık
IMDb Puanı: 7.6/10
Metascore: 41/100

Bu film bir acayip.
Panik atak benzeri halüsinasyonlar, şizofreni tripleri, buğulu bakışlar, dumanlı kafalar, iki kaçığın yol maceraları ve başarılı bir kötü film. Kıyak konuşmalarıyla insanı delirten hatta uyuşturucuyu özendiren bir yapım, e zaten film süresince içilen sigara sayısı bile bunu destekler nitelikte, tabii benim dediğim bir karalama değil, yanlış anlaşılmasın. Lakin uyuşturucuyu kötülemek gibi bir amaç gütmediği kesin.
paylaş:

the loved ones (2009)


Yönetmen: Sean Byrne
Senaryo: Sean Byrne
Oyuncular: Xavier Samuel, Robin McLeavy, Victoria Thaine
Tür: Dram | Korku | Gerilim
Yıl: 2009
Süre: 84 dak.
Ülke: Avustralya
Dil: İngilizce
Ödül: 2 ödül
IMDb Puanı: 6.8/10

Aslına bakılırsa piyasada pek çok benzeri bulunan bir film olmasıyla beraber yine de kendini izletmeyi başarabilen filmler kategorisine sokabiliriz bu filmi. İşkence severler her ne kadar denildiği gibi çokça benzeri bulunsa da seveceğini düşünüyorum.
Konu ise kısaca şöyle, ilgiye muhtaç bir kız, daha doğrusu hoşlandığı çocuk tarafından sevilmeyi bekleyen bir kız ve kızının bu durumunu gören ve onun mutlu olmasını isteyen bir baba mevcut bu filmde. Hoşlandığı çocuğu bir şekilde kaçırır ve evinde küçük bir partiyle eğlenmeye çalışır. Psikolojisi öyle bozuktur ki bu aile bireylerinin eğlence bir süre sonra işkenceye dönüşür. 
paylaş:

christiane f. - wir kinder vom bahnhof zoo (1981)


Yönetmen: Uli Edel
Senaryo: Kai Hermann(kitap), Horst Rieck(kitap), Uli Edel, Herman Weigel
Oyuncular: Natja Brunckhorst, Thomas Haustein, Jens Kuphal
Tür: Biyografi | Dram
Yıl: 1981
Süre: 138 dak.
Dil: Almanca
Ülke: Batı Almanya
Ödül: 2 ödül
IMDb puanı: 7.6/10

Okudunuz mu ya da hatırlar mısınız bilemiyorum, ilkokul son sınıflarda ya da lisede herkesin elinde gezdirdiği bir kitap vardı: Eroin. Hatta bu kitabı edebiyat öğretmenleri ya da büyükler, okuyalar eroinin ya da bu belaya benzer diğer uyuşturucuların insan hayatına ne gibi zararlar getirdiğini öğrenmek ve hiçbir zaman denemek olsa bile başlanılmaması gerektiğini göstermek için diğer kişilere/öğrencilere önerirdi. İşte o kitaptan uyarlama olan bu film de kitap gibi aynı etkiyi gösterdiği söyleniyor, sinemaya aktarım konusunda başarılı sayılıyor. Kitabı okumadım ama bu kişilere benzer oyuncuları bulup filmde oynatmaları konusunda söylenenlere katılıyorum.
paylaş:

2011 yazının en iyi 11 filmi


Soğukları iliklerimizde hissettiğimiz şu günlerde belki de düşlediğimiz yeniden yaz sıcağında sokaklarda dolaşmak ya da buz gibi denizin içinde ferahlamak. Azıcık güneş çıktığında bile kendimizi dışarıya atıyorsak en azından yazın özlemini çekiyoruzdur. Neyse, konumuz yaz sıcakları değil, kışa yaklaşırken 2011in yazında bizleri sinema salonlarına sürükleyen ya da en azından kiralayıp/indirip evde izlediğimiz filmler. Film School Rejects de boş durmamış 2011 yazındaki en iyi 11 filmi belirlemiş. Bazılarını şu an izliyoruz bizler lakin yine de ne izlesem ki bu yılın filmlerinden sorusuna bir öneri niteliğinde. İşte o sıralama:
paylaş:

the last house on the left (2009)


Yönetmen: Dennis Iliadis
Senaryo: Adam Alleca, Carl Ellsworth, Wes Craven(ilk versiyon)
Oyuncular: Garret Dillahunt, Monica Potter, Tony Goldwyn
Tür: Dram | Korku | Gerilim
Yıl: 2009
Süre: 110 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 1 ödül, 1 adaylık
IMDb puanı: 6.6/10
Metascore: 42/100

Öncelikle belirtmek isterim ki 72 yapımı orijinal versiyonunu izlemedim, ilk yapım IMDb üzerinden 5.9 puana layık görülmüş. Şöyle bir şey de söylersek istisnaların dışında olarak yeniden bir çekim olarak hem de korku-gerilim türünde yer alan bir filmin 6.6 puan alması iyi bir başarı kabul edilebilir en azından puanına bakarak ilk elemeyi yapan izleyiciler için. Gerilim ve korkudan beklenen eğer filmin izlenirken başınızı çevirmenize sebep vermesi ve de arada bir “hih” deyip yerinizden hafif hoplatmasıysa evet bunu kısmen de olsa başarıyor bu film. Her ne kadar çok ahım şahım bir konusu olmasa da izledim zamanım boşa gitmedi diyebiliyorsunuz. Tabii bu söylenenler tamamıyla göreceli kavramlar, filmi çok klişe de bulabilirsiniz, hele hele ilk çekimi izlediyseniz, olmamış bile diyebilirsiniz. Takdir size kalmış.
paylaş:

sayfa 53


İncir aslında güzel bir meyvedir.
Sapkınlığımızın mükâfatı cehennemse bu dünya, biz acizlerin anlaşılmak için kıvrandığı anlamak istemeyenlerin karşısında, haritada bir nokta bile etmeyen bizler, yakıştırmalarda bulunduğumuz bu boşlukta aslı dünyada, sonunu hiçbir zaman göremeyeceğimiz kara asfalt kaplı otobanlarda ömrümüz el verdiği kadar yürümeye cesaret ediyoruz.
Gece çoktan gündüz karşısında galip…
Destenin içinde sahiplerini bilmediğimiz ellerle bir bahisten öte geçemiyoruz oysa. Yürürken burnumuza gelen acı kömür kokusundan, yanımızda en azından birer eldiven getirmeyi akıl edecek kadar beynimiz çalışıyor. Halimize gülen varlıkların oluşu kaçınılmaz hâlbuki. Aksini iddia ettikçe günaha giriyoruz.
Yutkunurken boğazımızdan geçen mantarın bıraktığı acıdan anlıyoruz azıcık üşüttüğümüzü yahut birlikte olmamak için boğaz acımızı bahane ediyoruz. Düşüşümüzün sebebi kaldırımlar değil, birileri ayağımızı kaydırmıyor, aksine biz düşmemek için tutunduğumuz kişilerin ayaklarına dolaşıyoruz.
Sayfa 52, “…mutlak bir dehşet ifadesi!” ya da “…altı yaşında babasının serbest bırakılması için mahkemelerde ricada bulunurmuş.” ya da “…sahipliği yapar.” ya da “…Pru’yu ırgalamıyordu açıkçası.” ya da “…gülerek-”…
Kendi sayfamıza geldiğimizde üç noktayı koymadan önce uzunca düşünüyoruz, ardına yerleştireceğimiz birkaç kelime bulmak zorlaşıyor, 53. Sayfaya atlamak yerine kapağımızı kapatıyoruz.
Geceleri çok da fark etmiyor yaprakların rengi, ışık olmayınca bulutların ardına saklanan aya suç bulamıyoruz, gözlerimizi kapatsak kayboluyor birden nasılsa, gölgemiz uzadıkça uzuyor yanımızdan geçen farla, sonrasında sağımızdan kıvrılıp yok oluyor. Arkamıza bakmaya cesaret edemiyoruz.
Bir alışveriş mağazasının tuvaleti kapılarını açtığında bizlere, cennete girmiş gibi seviniyoruz hoş kokulardan, sifonu çekene kadar tedirgin oluşumuz arkamızda bırakacağımız ışıktan ama biz hala gecenin altında, tepelere kurulu yollardayız. Solumuzdan arabalar geçtikçe sesi duyuyor, varlığımızı hatırlıyoruz. Yutkunsak aslında, şimdiye kadar çektiğimiz acıların yanında ufacık bir çentik gibi kalacak. Kafamızı duvara dayadığımız an karşımızda oturanın surat ifadesindeki değişimi görememek görmekten daha utanç veriyor belki. Eller bazen gözlerin önüne çekilen barikat olabiliyor.
Rüzgârın uğultusu çıkarken dalların arasından ve geldikçe kömür kokusu burnumuza, hep o kullandığımız çoğul kavramlar uçuveriyor, aslında sadece bir kişiyiz, anlattıklarımızı kime anlatıyoruz, kime anlatmaya çalışıyoruz ki, biz çoktan tek başımıza kalmışız. Fayda da etmiyor kendimizle konuşmak, aynanın karşısına geçip aksimize yumruk atanlarız.
Düşmemizin sebebi de kelebekler, her zaman birilerinin yakamızdan tutup insanlara yukarılardan bakmamızı sağlayan altıncı katlara bizi geri çekeceğini düşünüyoruz, kendimize yediremesek de kelebek değiliz, düşeriz. Geçmişi gösterdiğimiz parmak ucumuzun önündeki arkamızda, bizi tutacaklar yok, birilerinin halimize güldüğüne adımız gibi eminiz, oysa onlar arkamızdan ağlamak için bekliyorlar.
Kafamızı pencereden çıkarmak için hava çok soğuk ya da içinde bulunduğumuz otomobil çok hızlı ilerliyor. Saymakta güçlük çektiğimiz trafik lambalarının boyunlarının eğikliğini bize acımalarına yormamak gerek, kesikli yol çizgilerini düz bir çizgiye indirgeyenler onlar. Nereye gittiğimizi de sormadık henüz kendimize, yollar nasıl olsa hiç bitmiyor.
Ayağımızın altında ezilen meyvelerin yumuşak hissi bizi kendimize getiren, biz dayansak da esen uğultuya tutunamayıp kendini yere bırakanlar var. Ortada ne bir ışık ne de biz, sadece kendimiz ve ayağımızın altında asfalt. Gelmişiz, oturmuşuz birilerinin karşısına kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. Aynanın karşısına geçip kendimize bakabildiğimizde tüm sorunun ortadan kalkacağına da inanmak istiyoruz. Biz sadece düşlerin üzerimizi örtmesini beklerken aklımıza bir de toprak karışıyor, kalkmak istediğimizde kalkamıyoruz yattığımız yerden hâlbuki toprak çok güzel kokar yağmurda. Denemekten yorulmayan bedenimiz, sifonu çekmesini de biliyor, sayfayı çevirmesini de.
Sayfa 53, incir aslında güzel bir meyvedir.


Fotoğraf buradan alınmıştır.
paylaş:

self medicated (2005)


Yönetmen: Monty Lapica
Senaryo: Monty Lapica
Oyuncular: Monty Lapica, Diane Venora, Michael Bowen
Tür: Biyografi | Dram
Yıl: 2005
Süre: 107 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 25 ödül, 1 adaylık
IMDb Puanı: 6.5/10
Metascore: 51/100

Babasının ölümüyle hayatı başka diyarlara sürüklenmeye başlayan 17 yaşındaki Andrew, annesiyle birlikte yaşayan, zeki bir çocuktur. Bir dönem karnesinde A’lar ile ailesini sevindirmiştir bile. Lakin babasının ölümü onu bunalıma sokmuş ve babasının ölümünü kabullenmeyen genç için hayat ot, içki, uyuşturucunun verdiği hazdan fazlası değildir.
Kocasının ölümüyle kullandığı depresyon haplarının haddi hesabı olmayan anne karakteri ise aslıda çocuğundan çok da farksız değildir. Aralarındaki tek fark, anne karakteri kullandığı hapları legal yollarla, yeşil reçete ile alırken çocuk ise illegal yolları tercih eder. Her geçen gün hayatları daha da kötüye giden aile, her deneme de aralarındaki bağın daha da zayıfladığını görür. 
paylaş:

river's edge (1986)


Yönetmen: Tim Hunter
Senaryo: Neal Jimenez
Oyuncular: Crispin Glover, Keanu Reeves, Ione Skye, Dennis Hopper
Tür: Suç | Dram
Yıl: 1986
Süre: 99 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 3 ödül, 5 adaylık
IMDb puanı: 7.0/10

Geri plana atılmış iyi bir film olma özelliği taşıyan River’s Edge, bir grup lise öğrencisinin başından geçen bir cinayeti ve bu durum karşısındaki davranışlarını inceliyor. Grup içinden birinin kız arkadaşını öldürüp bunu diğer arkadaşlarına söylemesiyle başlayan olay, kişilerin bu duruma nasıl yaklaştığını ve bundan sonraki davranışlarını çözümleyerek devam ediyor.
Aslında film cinayetten ve cinayetin işlenmesinden çok kişiler üzerindeki etkilerine değiniyor. Film cinayet etrafında bile ilerlemiyor. Bu sebeple oyuncuların performansları ve filmdeki diyaloglar gerçekten iyi. Bundan sonrasında ise arkadaşlık kavramını çokça izliyoruz.
paylaş:

asla yeniden çekilmemesi gereken 30 film



İzlediğimiz bir filmden sonra acaba bu filmi tekrar çekseler nasıl olur diye merak ederiz ya ve bazen de yeniden çekim bir film izlediğimizde orijinalinin yerini tutmadığını görürüz yahut yeniden çekim versiyonunu daha çok beğeniriz. İşte Total Film de kendi çapında bir liste oluşturmuş, konu ise yeniden çekilmemesi gereken filmler. Listede bu konuya ait 30 film bulabilirsiniz. Listenin altındaki linkten ise neden bu filmlerin yeniden çekilmemesi gerektiğini okuyabilirsiniz.
İşte bahsi geçen 30 film:
paylaş:

gummo (1997)


Yönetmen: Harmony Korine
Senaryo: Harmony Korine
Oyuncular: Nick Sutton, Jacob Sewell, Lara Tosh
Tür: Dram
Yıl: 1997
Süre: 89 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 4 ödül ve 2 adaylık
IMDb Puanı: 6.1/10

Pembe tavşankulağı takmış, tuvalette akordeon çalan yarı çıplak bir çocuk, meme uçlarına bant yapıştırıp çekmeyle memelerini büyütmeye çalışan iki kız, sokaklardan topladıkları kedileri suda boğan ya da tabancalarıyla öldürüp kilo başına Çin restoranlarına satan ve kazandıkları parayla özürlü kardeşini satan adama gidip özürlü bireyle ilişkiye giren iki genç, tornadonun etkisiyle mahvolmuş bir kasaba ve bu yıkımdan sonra normal insan yaşantısı formundan yavaş yavaş uzaklaşan insanlar, akıllara zarar, sinir bozucu, farklı bir film.
paylaş: