idioterne (1998)


Dogma 2: The Idiots
Yönetmen: Lars von Trier (her ne kadar jenerikte yazmasa da)
Senaryo: Lars von Trier
Oyuncular: Bodil Jørgensen, Jens Albinus, Anne Louise Hassing
Tür: Komedi | Dram
Yıl: 1998
Süre: 117 dk.
Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Hollanda, İtalya
Dil: Danca
Ödül: 5 ödül, 4 adaylık
IMDb puanı: 6.8/10
Metascore: 47/100

Dogma ’95 akımının ikinci filmi olan Idioterne aynı zamanda Lars von Trier’in Altın Kalp Üçlemesinin de ikinci filmi. Filmde anlatılan ise bir grup insanın geri zekâlı rolü yaparak düzene karşı durma isteği. Bu grupta doktordan tutun da sanat öğretmenine kadar önemli insanlar mevcut. Bu kişiler dışarıdaki tekdüze, modern hayatın dayattığı kuralları kırmak için zihinsel özürlü, onların tabiriyle geri zekalı rolü yaparlar. Bu şekilde kendileriyle övünür ve insanların bu gibi kişilere de nasıl baktıklarını bizlere çok da güzel gösterirler. Yine bir gün yemek yerken özürlü taklidi yapan başkarakterlerden biri yan masadaki bir bayanın elini tutar ve bırakmaz.
paylaş:

wilbur wants to kill himself (2002)


Yönetmen: Lone Scherfig
Senaryo: Lone Scherfig, Anders Thomas Jensen
Oyuncular: Jamie Sives, Adrian Rawlins, Shirley Henderson
Tür: Komedi | Dram | Romantik
Yıl: 2002
Süre: 111 dk.
Ülke: Danimarka, İngiltere, İsveç, Fransa
Dil: İngilizce
Ödül: 11 ödül, 20 adaylık
IMDb puanı: 6.9/10
Metascore: 69/100

Biraz gaz, biraz jilet, sıcak banyo, haplar şekerleme tadında, uzatma kablosu tavana asılır ve çat. Hayatın iki yüzünü derinden inceleyen bir film Wilbur Wants to Kill Himself. Sürekli kendini öldürmeye çalışan bir adam, sürekli kardeşinin hayatını kurtarmayı başaran bir ağabey, temizlikçi olarak çalıştığı hastaneden hastaların bırakıp gittiği kitapları ikinci el kitapçıya getiren bir kadın, büyük aklı küçük bedenine sığmayan bir çocuk. Bir ev, bir hastane, bir kitabevi.
Wilbur’un intiharıyla başlıyor filmimiz, bu adam kendine ne yapıyor böyle demeden de geçemiyoruz. 
paylaş:

en iyi 50 film: zamanda yolculuk


Filmlerde çokça bahsedilen bir konu zaman kavramı, zamanda yolculuk. Bulunulan zamandan ileriki bir tarihe ya da geçmişe. Çoğumuzun düşlerinden birisi de zamanda yolculuk etmek. Bunun için gerekli olan bir zaman makinesi, bir kitap ya da sadece istemek. Peki, geçmişe gittiğimizde karşımıza ya kendimiz çıkarsa ya da ileriki bir tarihte gözümüzü açtığımızda biz çoktan ölmüşsek?
Bu konuları ve daha fazlasını işleyen filmler var bu sefer listede. Listeyi hazırlayan, usanmadan her gün illaki bir defa baktığımız Total Film. Listede olayın ne zaman başladığı, nerede sonlandığı da incelenen detaylar arasında. Aşağıdaki linke tıklayarak yazının orijinaline kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Ama ondan önce gelin “zamanda yolculuk” temalı en iyi filmlere şöyle bir göz atalım.
İşte en iyiler:
paylaş:

saman yapraklarda


Açın, açın sonuna kadar, duymak için neden kendimizi zorlayalım, fonda kimsenin sevmediği benim bayıldığım bir müzik var, ezgisine bulaşmak istiyorum, adeta süzülmek geliyor içimden yumuşacık çizikler atmak bedenime. Nerede benim tuvallerim, fırçalarım, boyalarım. Kırmızıyı sürmek istiyorum dünyanın eşiğine, mavi gecenin ölümüne şahit oluncaya kadar siyahlarla karalamak istiyorum tüm yüzleri. Kokuşmaktan çürümüş birisi olarak da görülmek istemem, istediğim bu benim çünkü sizi pek de alakadar etmez öyleyse.
Ana rahmine yeniden düşmek istiyorum, suların içinde, boğulmadan, dinlemeden, düşünmeden, yaşayıp gitmek…
Azıcık çikolata, üç-dört kilo kadar, her üzüntü için bir tablet, biraz süt, ak kaşık olmak istiyorum. Hey siz! Defolun şimdi!
Beni küçümseyenler diz çöksünler önümde, yapmak istediğim cezalandırmak değil aksine ödüllendirmek onları. Onlar olmasalardı bir gün bile yaşayamazdım. İçimdeki kini büyüttükçe büyüdü bu beden, kana bulaştı, köpekdişleri dökülmeden dışarıya çıkmayı öğrendi, sokaklara ve doyumsuz bedenlerde kayarkenki soluklanışları öğrendi. İçini sonsuzluğa doğru boşaltırken söylenecek tüm sözcükleri onlar öğretti, içimdeki beni onlar besledi.
Biraz tiner, biraz yağ, düz olmasından çok, kullanılmış çuval ve inip kalkışlarında fırçanın hatırlanan anlara inat ellerin boyaya bulaşması, kırmızı kırmızı boyalara, her sıkışta parmak aralarından çıkan çamur misali ve kokusuyla kafa yapan.
Biraz daha müzik biraz daha resim, fotoğraflar çekilmemiş olsa, kâğıt üzerinde yaşanan hikâyelerimizden bıkkınlığımız ve duruşlar, nefes alışlar, vadiler, ırmaklar, bol bol temiz hava, bol gıda, vitaminler ve yeşillik her yerde bitişlerinde masmavi bir deniz, uçsuz bucaksız gökyüzü, derelerde yüzen kuğular ve balıkçılar, ellerinde oltalar, her salladıklarında bir gitara takılıyor, kurtarılması gereken varlıklar, düşlerimizde kurcaladığımız burnumuz tek derdimiz, azıcık uzun, düz, yazılar kıvrım kıvrım ve ürpertilerinde gecenin okunan şiirlerden bahsetmek, iç çekişler, avuç içine alınan saç yumağı, kendine çekme, göğe bakan bir baş, şaha kalkmış, ovalleşen bir bel, serin sulara dalmak gibi bir eylem bu, eller birbirinin üzerine, bacaklar hiç olmadığı kadar uzun, yüzümüz kollarımızın arasında, uçuyoruz, kanatlarımız çıkınca düşmediğimizin farkına varıyoruz, iyi de olurum kötüde, hangi tarafı seçeceğim bana kalmış, yarın da ölürüm dün de, dünler ölüm için güzel bir zaman dilimi, geçmişte yaşama isteği ve geleceği işaret parmağıyla göstermeler, dile dokunan dondurma, evet, tek istediğim bu, diller yalamak içindir, konuşmak için değil, bitmeyen sayfalar, saman kokusu geliyor bir yerlerden, unutulmayacak kadar çoklar, dev gibiler, cüceler de var, tümü, elma yiyenler, kovalananlar, ölenler bile, hepsi arka sokağa sıkışmışlar, beni bekliyorlar, ben çıkmadan gitmeyecekler, ikram olarak bir kilo baklava, üstelik hepsine, pelerinim nerede, kapı arkasında bir kuzu, zaman hiç olmadığı kadar hızlı, ben ayarlıyorum, kimin yaşaması gerektiğine ben karar veriyorum, ne yiyeceğime, kaç kilo alacağıma, kimin bedenine gireceğime, kimliğime, altımdakine, üstümdekine, sağım, solum sobe, çıkıyorlar yavaş yavaş, bisikletlerde bir kız, kızlarda bir bisiklet, ormanda, yalnız, bir şeyler mırıldanıyor, anlamıyorum, balon tutanlar bile var, ama yukarılara çıkmıyorlar, renkleri belli oluyor, zifiri karanlık, karanlığın rengi yok, tavşanlar, konuşuyorlar, kibritler de çakıyor, üstelik onlar çakmakları çakmaya gelmişler, ölüler yürüyor, yavaşlar, onların zamanı bizimkinden yavaş, bizim bedenimiz onlardan yaşlı, yanaklardan da süzülüyor, vücutlarımız ıslak, kaygan, yapışkan ve sıcak, tamam bu kadar yeter, defolun şimdi!
Tümü kalemimin ucunda, öldürüyorum ölüyorlar, sonra diriltiyorum, oyuncak olup çıkıyorlar, eğleniyorum, onları kırmıyorum ki, o kadar da korkunç değilim, hem öyle olsa da size ne? Burası benim dünyam!
Yaşımı küçülte de bilirim büyüte de, aklımı da, beynimi de, bedenimi de.
Hey siz! Defolun şimdi!
Ben yazdım, ben çizdim, sorumlusu benim, istersem çıkartırım sizi, ölümünüz bir kelimeden ibaret, farkında değilsiniz. Yaparım, bilirsiniz!
Getirin bana tüm kitapları, açın en olur olmadık sayfaları, yıkanmak istiyorum. Tüm aralıklarına paragrafların, bedenimi akıtmak istiyorum, eriyip bitinceye kadar, size de yaşadığınız yere de, bu dünyaya da tahammül edemiyorum. Ya bunu gerçekleştirirsem, o beni, kendi yazdığım, sonunu, kaderini kendi çizdiğim dünyaya hapsedebilirsem? Kendi edebiyatımı kendim oluşturabilirsem? Ya edebiyat dediğim benliğim, kişiliğim, hayatım, kendi kalemimin ucundaysa?
Suçu bana atamazsınız, sizi yok edersem de, seversem de, sizden nefret edersem de.
Edebiyat, tahammül edemediğim şu dünyanın yeniden tasarımıysa?
Hey siz! Defolun şimdi! 

paylaş:

28 days later (2002)


Yönetmen: Danny Boyle
Senaryo: Alex Garland
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston
Tür: Korku | Bilim-Kurgu | Gerilim
Yıl: 2002
Süre: 113 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce, İspanyolca, Fince, Fransızca
Ödül: 7 ödül, 21 adaylık
IMDb puanı: 7.6/10
Metascore: 73/100

Kendisini tartışılmaz en iyi korku-gerilim filmleri listelerinde daima gördüğümüz bir film 28 Days Later. Adından da anlaşılacağı gibi patlak veren bir olaydan 28 gün sonrasını anlatır. Bahsi geçen olay ise denek olarak kullanılan hayvanları kurtarmak için araştırma laboratuarına gelen aktivistler, araştırmanın ne düzeyde ve ne üzerine olduğunu bilmeden hayvanları serbest bırakmak isterler. Araştırmayı yürütenlerden birinin gelmesiyle işler sarpa sarar. Her ne kadar denek hayvanlarına “öfke” enjekte edildiği söylense de kafesin kapağı açılır ve ısırılan aktivist saniyeler sonra canavarlaşır. Kan yoluyla bulaşan virüs çok kısa bir zamanda bedeni ele geçirir ve insanda öldürme istediği yaratır.
paylaş:

stake land (2010)


Yönetmen: Jim Mickle
Senaryo: Jim Mickle, Nick Damici
Oyuncular: Connor Paolo, Nick Damici, Kelly McGillis
Tür: Korku
Yıl: 2010
Süre: 98 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 6.7/10
Metascore: 66/100

Bilindik vampir filmlerinden biraz farklı konusu olan 2010 yapımı filmde durağanlık söz konusu. Yani tanıdık gelen vampirler bile yavaş hareket ediyor. Hatta bize öğretilen vampir kavramının biraz dışındalar. Güneşe çıkınca ölüyorlar fakat bunun haricinde başka bir benzerlikleri yok. Yavaş hareket ediyorlar, muhteşem hızları yok anlayacağınız, çok da kuvvetli değiller, atlayıp zıplamıyorlar hatta görüntüleri zombileri andırıyor. Uzun dişleri olmasa zombi olarak anılabilirler.
Post apokaliptik yapıdaki filmde konu ise kısaca şu: Kendisine “mister” denilen bir adam bir gece vampirin elinden bir çocuğu kurtarır. Anne ve babasının ölümünü izleyen çocuk ne olduğunun bir an farkına varamaz. Sonrasında mister ile yolculuğa başlarlar. 
paylaş:

let me in (2010)


Yönetmen: Matt Reeves
Senaryo: Matt Reeves, John Ajvide Lindqvist(roman)
Oyuncular: Kodi Smit-McPhee, Chloe Moretz
Tür: Dram | Fantastik | Korku | Gizem
Yıl: 2010
Süre: 116 dk.
Ülke: İngiltere, ABD
Dil: İngilizce
Ödül: 5 ödül, 16 adaylık
IMDb puanı: 7.3/10
Metascore: 79/100

On iki yaşına hapsedilmiş bir dişi vampir ile bir oğlanın aşkını anlatan Let Me In 2010 yapımı bir film. Kendisi “Let the Right One In” adlı filmin yeniden çekimi imiş ve ben bunu filmin yarısındayken öğrendim. Yani baştan belirtmek isterim ki orijinal versiyonunu izlemedim o yüzden herhangi bir karşılaştırmanın yersiz olacağını düşünmekteyim. Fakat okuduğum yorumlardan da diyebilirim ki tabii ki de orijinal versiyonu çok daha iyiymiş. IMDb’nin top 250 listesindeki ilk çekimini izledikten sonra muhtemelen bahsederim.
Yine de diyebilirim ki başlı başına iyi bir yapım. Konusu bakımından da diğer vampir filmlerinden biraz farklı. Başrol oyuncularının çocuk olması ve gerçekten başarılı bir performans göstermeleri de filmin başarısını körüklüyor, alevlendiriyor.
paylaş:

fucking åmål (1998)


Show Me Love
Yönetmen: Lukas Moodysson
Senaryo: Lukas Moodysson
Oyuncular: Alexandra Dahlström, Rebecka Liljeberg, Erica Carlson
Tür: Komedi | Dram | Romantik
Yıl: 1998
Süre: 89 dk.
Ülke: İsveç, Danimarka
Dil: İsveççe
Ödül: 19 ödül, 8 adaylık
IMDb puanı: 7.8/10
Metascore: 73/100

Åmål isimli küçük bir kasabada geçen hikâyede Agnes ve Elin adındaki iki genç kızın sevgisi anlatılır. Elin güzel, çekici, popüler, manken olmak isteyen ama her seferinde sıkılganlığını belli eden, hayattan bıkmış biri iken Agnes ise bir buçuk yıl önce taşındığı kasabaya hâlâ ayak uyduramamış, arkadaşı olmayan, üzgün, atarlı ama Elin’e deliler gibi âşık bir kız. Olaylar da Agnes’in on altıncı yaş günü partisinde başlıyor aslında. Annesinin zoruyla dağıttığı parti davetlerinden bir iş çıkmayacağını bildiği halde oturup birilerinin gelmesini bekliyor ailesi ile birlikte. Bu durumdan şikâyetçi olan ailen küçük bireyi, acıkmış, suratında hadi ama geleceklerse gelsinler bakışı var. Ve biri geliyor.
paylaş:

the dreamers (2003)


Yönetmen: Bernardo Bertolucci
Senaryo: Gilbert Adair(roman), Gilbert Adair
Oyuncular: Michael Pitt, Louis Garrel, Eva Green
Tür: Dram | Tarih | Romantik
Yıl: 2003
Süre: 115 dk.
Ülke: İngiltere, Fransa, İtalya
Dil: İngilizce, Fransızca
Ödül: 9 adaylık
IMDb puanı: 7.1/10
Metascore: 62/100

Öncelikle belirtilmelidir ki herkesin çok da seveceği bir film değil The Dreamers. Bu durum muhtemelen filmdeki “ensest” göndermelerden kaynaklanabilir. Lakin sevmeyecek ve filmi ağır bir dille eleştirecek olanlar için 68 kuşağının Fransa iskeletine politik bir yaklaşım da bu duruma eklenebilir. Çokbilmiş film eleştirmenlerinin ensesten çok bu politik bakış açısına değinmelerinden de anlayabiliriz ki “ben cinselliği takmıyorum ama bakın bu filmde bu anlatılmak istenilen durum nasıl da geri planda bırakılmış ve yanlış bir şekilde lanse edilmiş” gibi yorumlar yaparak kendilerini nasıl da kendi kazdıkları kuyuya sürükleyiverirler.
paylaş:

alt-üst


Lime lime doğranmış domatesin üzerine serpiştirilen bir tutam nane, biraz fesleğen ve sarımsak, üzerinde gezdirilen zeytinyağı, biraz tuz.
Sol cebimde bir kaset, kasetin içinde sesler, görüntüler, yatak odaları ve bedenler. Odalar çıplak, beyaz boyalı ve sokak lambaları.
Dışarıda kar yağıyor, yaz ayı, insanlar rüzgâra yenik, şemsiyeler rengârenk açılmışlar göğe doğru, birileri susuyor.
Masanın üzerinde bir kitap, kül tablası, dumanı tüten izmarit, küller… Masanın üzerinde bir el, kalem tutuyor ve altında bir kâğıt. Yazdıkça yazıyor.
Koltuğun üzerinde yarı çıplak bir vücut, uyuyor belli, göğsü inip inip kalkıyor, biz bilmezdik kalp ritmini, bize öğretmediler ve hıçkırmaların yastık altlarına gizlendiğini.
Karışık birkaç paragraf uzadıkça uzuyor saniyeler içinde, anlamsızlaştıkça hayat yazılanlara kulp takmak zorlaşıyor doğrusu, cevaplar hep anlamsız olunca ve anlatılanlar.
Gözlerinde rimeller azalmış, birazı yanaklarda, kirpikler olmadığı kadar kısa, günler bitmek bilmezken, susanlar var kuytu köşelerde ve sokaklar.
Koltuğun önünde bir masa, koltukta uyuyan bir beden, yarı-çıplak, masada bir tabak, tabağın içinde salata, üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş, tuzlu ve nar ekşili.
Masanın üzerinde bir el, kalem tutmuş, anlaşılmaya çabalanan sözcükleri karalıyor bir güzel, ışıkların altında sadece o, sokaklarda lambalar var bir de. Göğüs inip inip kalkıyor.
Balkondan aşağıya bırakma hissi bedeni, beyinde bir yerlerde fareler, peynirler. Kemiriliyor. Düşünceler zaten yok olmuş, düşler, suskunluklar, çareler ve pişmanlıklar. Suçluluk kitabının yazarı ortada…
Caddelerde lambalar, kırmızı, sarı ve yeşil. Sokak lambaları acıyı anlar gibi başlarını eğmişler.
Koltukta oturan bir beden masaya ellerini koymuş bir şeyler karalıyor, masada bir kâğıt, kül tablası, çatal ve salata.
Koltuğun kenarına kıvrılmış bir beden uyuyor muhakkak, bize öyle olduğunu hiç öğretmediler, göğsü inip inip kalkıyor.
Dışarıda bir karmaşa, tufan belki.
Sol cebimde bir kaset, kasette görüntüler. Oturmuşum bir koltuğa, bir şeylerin kokusunu alıyorum, sarımsak mı bu?
Sigara sönmeye meyilli ben ölmeye. Yanımda yarı-çıplak bir beden, göğsü titriyor.
İki el masanın üstünde, sabit, bir el çatalı alıyor, ellerim sabit, kafamda fareler ve peynir, kemiriliyor, titreyen bir göğüs, inip inip kalkıyor, bir uzuv, iki lop, bir çatal, göğse giriyor, ellerim sabit, bir el var, bastırıyor, kalbe inen bir çatal, can çekişmeler, hıçkırıklar yastığın altında, bir el yastığın üstünde, bir kafa yastığın altında, ellerim masanın üstünde.
Artık uyumuyor fakat bu bize öğretilmemişti.
Ellerim masanın üstünde.
paylaş:

hostel: part 2 (2007)


Yönetmen: Eli Roth
Senaryo: Eli Roth
Oyuncular: Lauren German, Heather Matarazzo, Bijou Phillips
Tür: Korku | Gerilim
Yıl: 2007
Süre: 93 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce, Slovak, İtalyanca, Çek
Ödül: 4 adaylık
IMDb Puanı: 5.4/10

Hostel filminin devam niteliğindeki ikinci filmidir kendisi, psikopatlığa da doymamıştır. Bu kez ise başlarına dert gelecek kişiler bayandır. Fakat bu bayanlar bu kez daha masum sebeplerle Slovakya’da bulunurlar. Tabii ilk filmde de olduğu gibi sona kalan kurtulur.
Film ilkine göre daha bir sığ gibi fakat ilkini geçen sahneleri de yok değil. En baştaki sahne filme adapte olmamızı ve ilk filmde neler oldu-bittiyi hatırlamak ve de bağlantıyı kurmak için güzel bir sahne. Hatırlarsınız ilk filmdeki başkarakterimiz Puxton’dı maalesef bu filmin başında onun ölümünü seyrediyoruz.
İlk filmi geride bırakan bir diğer sahne ise Elizabeth Bathory göndermeli sahnedir. Tavana asılı bir beden, altta o bedenden çıkacak, fışkıracak olan kanlarla orgazm olmayı bekleyen bir kadın. Bu sahne de yine birinci filmin veremediği dehşeti veriyor.
Ama tüme bakıldığında kolaylıkla denebilir ki ilk film daha başarılı. Fakat sadece bu iki sahne için bile olsa izlenmeye değer bir vahşet filmidir kendisi.
Üstelik bu filmle ilk filmdeki neden ilişkisini ve olayın kurallarını da daha iyi öğrenmiş oluyoruz. Örneğin bu dümenleri çeviren şirketin dev gibi olduğunu, kurbanlarını açık arttırma ile sattığını öğreniyoruz.
Üstelik bu film işin biraz psikolojisine de el atıyor. Sahnelerin birinde parasını verdiği halde kurbanını doğrayamayan hatta vicdan azabı çeken bir kişiyi görüyoruz. Ve kurallardan biri parayı verdikten sonra kurbanını öldürmek zorunda olman olunca, yani öldürmeden adımını dışarı atamazsın olunca işler sarpa sarıyor. Aynı şekilde bu durumu hiç onaylamayan ama sinirine yenik düşen bir insanın nasıl da ölüm makinesine dönüştüğünü izliyoruz.
Filmin sonun da da paranın gücü bir anda ortaya yeniden çıkıveriyor. Ve insan da öldürme isteği doğuyor.

paylaş:

hostel (2005)


Yönetmen: Eli Roth
Senaryo: Eli Roth
Oyuncular: Jay Hernandez, Derek Richardson, Eythor Gudjonsson
Tür: Korku | Gizem | Gerilim
Yıl: 2005
Süre: 94 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce, Çekçe, Almanca, Slovak, Japonca, İspanyolca
Ödül: 4 ödül, 5 adaylık
IMDb Puanı: 5.8/10

Vahşetin ağır olarak işlendiği filmlerden biri Hostel. Konusu ise üç gencin sekse olan düşkünlüğünden başlarına gelen olaylar silsilesi. Yani şöyle, üç gencimiz arzuya o kadar açtırlar ki kendilerini bir anda Amsterdam’da bulurlar. Fakat ellerinde bir dişin kovuğunu dolduracak malzeme yoktur. Tanıştıkları bir çocuk onlara aslında olayın Slovakya’da olduğunu söyler. Seksle o kadar kafayı bozmuşlardır ki kendilerini bu sefer Slovakya’da bulurlar. Tabii işler onların istediği gibi gitmez. Teker teker kaybolan gençlerin en son tuzağa düşeni Paxton’dur. Genç çocuk arkadaşlarının ne hale geldiğini ancak kaçırıldığı sırada görür. Olay ise tamamıyla paranın konuştuğu bir zevk üçgeninden ibarettir. Garip bir şirket para karşılığında müşterilerine doğramaları için taze et bulmaktadır. Bunun için elindeki bayanların gücünü de kullanmaktadır. Aklı apış arasında olan gençlerimiz de bu bayanların tuzağına düşüverir ve teker teker yem olmak için kendilerini kuyunun dibine bırakıverirler.
Nasıl bir zevk anlayışı olduğunu hala çözemediğim durum ise şudur: adamlar para verip adam doğruyorlar. Bu kin ve nefret nasıl bir bastırılmış kişilik bozukluğundan ileri gelir?
Neyse, olaylar bu şekilde gelişir, bu esnada bol bol elektrikli testere, kopan bacak, kol, kesilen parmak, neşter, çekiç, bıçak, balta ve kerpeten görebiliriz. Bunların hepsi de canlı bir insan üzerinde garip zevk anlayışını meydana getiren bir araç olarak kullanılır.
Olayın sonunda da başkarakterimiz birkaç tarafı eksik olarak kurtulmayı başarır ve ona bunu yapanların peşine düşer. Peki, sonrasında ne olacaktır?

paylaş: