the straight story (1999)


Yönetmen: David Lynch
Senaryo: John Roach, Mary Sweeney
Oyuncular: Richard Farnsworth, Sissy Spacek, Jane Galloway Heitz
Tür: Macera | Biyografi | Dram
Yıl: 1999
Süre: 112 dk.
Ülke: Fransa, Birleşmiş Krallık, ABD
Dil: İngilizce
Ödüller: Oscar’a adaylık, 12 ödül, 28 adaylık
IMDb puanı: 8.0/10
Metascore: 86/100

Kızıyla beraber yaşayan Alvin Straight, yıllardır küs olduğu kardeşinin hastalandığını öğrenir. Küskünlüğün ne kadar da bencilce sebeplerden çıktığı aklına çivi gibi çakılan adam kardeşiyle barışmak, belki de son kez af dilemek için onu görmek için yola çıkar. Bu yol onun için hiç de kolay olmayacaktır. Az parası vardır ve yolculuğunda ona yardımcı olacak tek şey çim biçme makinesidir. Hünerini konuşturup çim biçme makinesinden küçük bir araç yapar, arka kısmına da yolculuk için gerekli eşyalarını koymak için bir bölme oluşturur ve haftalar sürecek yolculuğuna kızının tüm reddetmelerine karşı çıkar. Alvin’in yüzünden hiçbir zaman gülümsemesi eksik olmaz, aksakalıyla da sevimliliği hayatla barışık ve güvenilecek bir insan olduğunu gösterir aslında. O, dayanıklıdır.
Yol boyunca değişik insan modelleriyle karşılaşır. Bu onun düşünmesini sağlar, eskiyi hatırlamasını, aslında yıllar önce onun da birçok hata yapmış olduğunu gösterir.
Yolda karşılaştığı olaylardan dersler çıkarır, insanlara dersler verir.
Kalıplaşmış David Lynch filmlerine hiç de benzemeyen bir film The Straight Story. Gerçek bir hayat hikâyesinden sinemaya aktarım. Duygusal, dram yoğunluklu, anlaşılamayan hiçbir yeri bulunmayan, sade.
Aile sevgisinin, insan sevgisinin yoğun olarak işlendiği filmde dünya hayatının gelip geçici olduğundan bahsediliyor ve bu çarpıcı bir çabanın meyvesi olarak gösterilir.
Lynch filmlerine benzememesi bir yana en başarılı Lynch filmidir aynı zamanda.
-Peki, yaşlı olmanın en kötü yanı ne Alvin?
-Bunun en kötü yanı, bir gün senin de genç olduğunu hatırlamak evlat.

paylaş:

noroi (2005)

Noroi - The Curse
Yönetmen: Kôji Shiraishi
Senaryo: Kôji Shiraishi, Naoyuki Yokota 
Oyuncular: Jin Muraki, Rio Kanno, Tomono Kuga
Tür: Korku
Yıl: 2005
Süre: 115 dak.
Ülke: Japonya
Dil: Japonca
IMDb puanı: 7.4/10

Bir belgesel yapımcısı, “kagutaba” adındaki eski bir şeytan efsanesiyle bağlantılı olan paranormal olayları araştırmaya başlar. Eline aldığı kamerasıyla değişik mahalleler ve bölgeler gezen yapımcı, araştırdığı insanları tek tek bularak onlarla konuşur. Yaşadıkları mekânlarda gariplikler sezen yapımcı olayın gerçek yüzünü görmeye başladığında aslında kısırdöngünün içinde olduğunun ancak o zaman farkına varır. Garip şeytan çıkarma ayinlerini, insanların davranışlarını, gizem dolu insanların konuşmalarını video kamerasına kaydeder.
Olayın kurgudan ibaret olduğunu bildiğimiz halde yine de korkuyor ve geriliyorsak demek oluyor ki milyon dolarlar harcanılarak oluşturulmuş Hollywood filmlerinden daha başarılı bir etki uyandırıyor insanda. Titreyen bir kameradan gördüğümüz kareler, aralara serpiştirilmiş röportajlar ve araştırmalar, olayın kurgu dışında bir gerçekliğinin olduğunu bize yansıtmakla kalmıyor bizi kameranın içine hapsederek aynı korkuyu bizim de yaşamamıza neden oluyor.
Dikkatli izlenildiğinde oyuncuların bile gözden kaçırdığı detayları görünce, oyuncular yerlerinden zıplamasalar bile izleyici, ağzı açık vaziyette soluğunu tutuyor.
Çok bilindik bir film değil kendisi. IMDb’de bile ortalama bin üç yüz kişi oylamış. Fakat yorum yapma gereği duyan kişilerin kötü olarak bahsettiği tek özelliği sıkıcı başlaması. Bunun haricinde kimse filmi kötülememiş. Hatta yorum yapanların verdiği puanları çoğu 9 ya da 10.
Etkisinde kalmak için yalnızken ve karanlıkta izleyiniz.

paylaş:

silent hill (2006)


Yönetmen: Christophe Gans
Yazar: Roger Avary
Oyuncular: Radha Mitchell, Laurie Holden, Sean Bean.
Tür: Korku | Macera | Gizem
Yıl: 2006
Süre: 125 dk.
Ülke: Kanada|Fransa|Japonya|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 6.5/10
Oylayan kişi sayısı: ort. 73 bin
Metascore: 30/100

Rose ve eşi Christopher, kızları Sharon’un çare bulunamayan garip hastalığı sonucu kötü günle geçirmektedirler. Rose, çocuğunun psikolojik tedavi görmesini istemez. Bunun üzerine Sharon’u Silent Hill adındaki kasabaya götürmeye karar verir. Sharon uyurken sürekli bu ismi tekrarlayıp durmaktadır. Çaresiz anne umudun bu kasabada olduğuna inanmaktadır. Kocası bu durumu kabullenmese de Sharon ile yola çıkarlar.
Silent Hill denilen kasaba ise kömür madenlerinin yanması ve yangının hala devam etmesiyle duman altı olmuş, kül yağan atmosferiyle tüyleri ürperten bir yer. Boşaltılma kararı sonucu ortalıklarda görülen kimse yok.
Kasabaya yaklaştıklarında ise başlarına gelen esrarengiz olayların gerçekleşmesi daha sonrasında gerilimin dozunun giderek artacağının garantisi konumunda.
Klasik korku filmlerinden kesintilerin bulunmadığı film, senaryo, efekt ve müzikleriyle seyirciyi germeyi başarıyor. Yani oradan buradan çıkan canavarlar yok; ekranın arkasında duran yaratıklar, kamera çevrilince bir anda ekranı doldurmuyorlar.
Çocuğun kaybolmasıyla annenin ruh halini seyircininkiyle karıştırmasıyla yönetmen, aslında hedeflediği başarıya ulaşmış gibi. Çünkü bir süre sonra anne karakterinin yanında kendinizi de olayın tam ortasında görür gibi oluyorsunuz.
Aslında Silent Hill, 99 yapımı bir oyun. Oyunu deneyenler bir daha bırakamadıklarını söylüyorlar. Film ile oyun arasında ise benzerliklerin çoğunlukta olduğu yönünde bir eğilim var. Tabii senaristler oyunu tıpatıp kopyalamamışlar, üstüne bazı sahneler de eklemişler.
Alışılmış korku-gerilim filmlerinden fazlasını bekleyenler için iyi bir tercih. Filmdeki zaman kavramına değinilmeler ise paha biçilemez.

paylaş:

en iyi 100 "kötü"


TotalFilm, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kötü karakterlerini belirlemiş. Listede şaşırtıcı isimler hiç tahmin etmediğimiz sırada yer alıyor. Bazı karakterlerin geçekten o kadar kötü olduğuna inanamıyoruz. Listenin ilk sıralarında ise en başarılı filmlersen seçkiler yer alıyor. Listenin zirvesinde ise yakından tanıdığımız bir isim karşımıza çıkıyor.


İşte gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklarıyla sinema tarihinin en iyi 100 kötü karakteri, bu karakterleri canlandıran isimler ve bahsi geçen karakterlerin yer aldıkları filmler:
paylaş:

en iyi 20 stephen king korku uyarlaması


3. yıllarını kutlayan harika bir site Korkusitesi. Uzun süreden beri takip ediyorum. Harika kritiklere sahip yazılar yazarak ilgi uyandırıyor. Hiçbir kitabını okumama rağmen birçok film uyarlamasını izlediğim Stephen King hakkında aşağıdaki yazıya ulaştım. Linke tıklayarak kolayca siteyi ziyaret edebilirsiniz. Emin olun seveceğiniz bir sürü yazıyla karşılaşacaksınız. Yazıda bol bol resim olduğu için liste bölümünden böldüm, yüklenmesi birkaç saniye alabilir, sabırlı olun. 
Tam adıyla Stephen Edwin King. William Shakespaere’dan sonra kitapları sinemaya en fazla uyarlanan yazar. Bizim daha çok sevdiğimiz ismiyle Korkunun Lordu’nun profesyonel yazarlık kariyeri, bir süre yazdıktan sonra beğenmeyip çöpe attığı Carrie’nin, eşi Tabitha King tarafından atıldığı yerden çıkarılıp yeniden yazarın önüne konmasıyla başlayacaktı. 1974’te yayımlanan Carrie büyük ses getirecek ve daha iki yıl geçmeden gelen aynı isimli filmle Stephen King eserleri sinemaya uyarlanmaya başlayacaktı. King, kendisi gibi yazar olan eşinden yana oldukça şanslı görünüyor.
Şanssız olduğu tek taraf, hem ‘Amerikalı’ hem ‘popüler’ hem de daha çok ‘korku’ türünde eser veren bir yazar olmasıydı belki. Bu onun edebiyat çevrelerince uzun süre görmezden gelinmesine neden oldu. Ta ki bunun mümkün olmadığı anlaşılana kadar. Elbette hak ettiği değeri görmediğini söylemek biraz nankörlük olur; ancak geçmişe şöyle bir baktığımızda Amerikan korku sinemasına şekil veren bir yazar görüyorsak, bu biraz da nankörlük yapmak için elimizde iyi bir sebep olduğu anlamına gelmez mi?

Geçtiğimiz günlerde Forbes dergisinin yayınladığı ‘Dünyanın En Çok Kazanan Yazarları’ listesinde üçüncülükte gördüğümüz yazar aradan geçen 35 yıla rağmen ne hızından ne başarısından bir şey kaybetti. Bu günlerde, kendisinin pek sevdiği(!) Stepheine Meyer’in Twilight uyarlamaları oldukça gündemde olsa da, ne Meyer’in, ne bir dönem nafile bir çabayla rakibi olarak gösterilen Dean Koontz’un, ne de kendisinin ‘korkunun geleceğini gördüm, adı Clive Barker idi’ diyerek arka çıktığı Clive Barker’ın eserleri beyazperdede onun eserleri kadar tarz sahibi, kalıcı ve devamlı bir etkiye sahip olabildi. Muhtemelen bu konudaki tek rakibi Richard Bachman olabildi. Son yıllarda gelen başarılı örneklerden sonra Stephen King uyarlamalarına yeniden göz atmanın zamanı çoktan gelmişti. Ben de naçizane, bu film adaptelerini içeren bir Top 20 hazırlamaya çalıştım. Listedeki bazı filmler arasında uçurum olduğunu düşünebilirsiniz. Zira elde ettikleri genel başarı düşünüldüğünde gerçekten de farklı yerlerde duruyorlar. Lakin her birinin korku sinemasının özgün köşelerini parsellediğini de unutmamak gerekir. Bu listede görmenin, ya da görememenin sizi rahatsız edeceği filmler muhakkak olacaktır. Onlar için doğrudan beni suçlayabilirsiniz. Çünkü hiçbiri unutulduğu ya da üzerinde daha az düşünüldüğü için değil, tamamen yazarın iradesi sebebiyle burada ya da burada değil.

Not: Bu yazı hazırlanırken Stephen King’in yalnızca korku-gerilim türündeki eserleri dikkate alınmıştır. Green Mile’in, Shawshank Redemption’ın, Stand By Me’nin ilk 5’e gireceğini halihazırda bildiğimiz bir listenin ne heyecanı kalırdı ki hem!

Şimdi, bilmeniz gereken her şeyi öğrendiğinize göre… Korkunun Kralı’nın korku tüneline girmeye hazır mısınız?

Öyleyse sıkı tutun elimi. Orada kaybolmak istemezsiniz.

paylaş:

yatak odasında felsefe ya da ahlaksız eğitmenler | marquis de sade


La Philosophie dans le boudoir.
Marquis de Sade’nin 1795 yılında yayınlandığı, Türkiye’de 2003 yılında çevrilip basılan, basıldıktan sonra halkın ar veya hayâ duygularını incitmesi ve cinsi arzuları istismar eder nitelikte yayın yapması gerekçesiyle 'müsadere ve imha' kararı ile toplama emri çıkartılıp toplatılıp yok edilen, dönemin Fransız politik rejiminden kesitler sunarken “cinsellik” olgusunu delik deşik eden bir kitabı.
Yedi diyalogdan oluşan kitapta genç bir kıza libertenlik eğitiminin verilmesi anlatılır. Özgür ve özgün düşüncenin doruk noktası olarak kabul gören kitapta bu eğitimlerden başka birçok konudan bahsedilir. Metafizik, bireysellik, ahlak, din, tarih, felsefe, şiddet, etik değerler gibi birçok noktaya değinen kitap dünya dillerine çevrilip milyonlar satmış ve birçok kez sinemaya uyarlanmış.
Aslında Sade kendisi için şunu der:
"Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım. Ben bir libertenim, adi, suçlu ya da katil değil."
Cinselliğin şarkılarda söylendiği gibi açık bir kapı ve sansür mevzusunun koca bir delik olduğu ülkemizde, eğer düz beyinli insanların olduğu kaçınılmaz bir geçekse, cinsel içerik ihtiva eden kitaplar illa bir dönem yasaklı damgası yiyorlar. Bardağın boş tarafından bakmanın bir alternatifsizlik olarak aksedildiği toplum yapımızda bu düz beyin sahibi insanların yorumuyla evet, Yatak Odasında Felsefe insanın sapmasına, sapkınlığın artmasına sebep olacak bir kitap. Evet, kitap ciddi anlamda duygularımızla kötü anlamda oynuyor, bizi baştan çıkarıyor; onu da geçelim dinsel kavramları şöyle bir oturup düşünmemizi hatta bu kavramlara karşı çıkmamızı sağlıyor. El sürülmeyecek, yakılacak, bir daha da adı söylenmesi yasaklanacak bir kitap.
Bardağın diğer tarafında ise tüm aforizmaları altüst eden, tabuları yıkan, araştırmanın dibine vurmuş, öğreten, düşünmemizi ve seçmemizi sağlayan bir edebiyat ürünü var. Üstelik bu özgün ürün kendinden “liberten” olarak bahseden bir kafanın mahsulü. Kara mizah ve estetik öğelerin yanında özgür düşünceyi sonuna kadar destekleyen, doğayı yücelten hatta şiddetin bile doğallığını savunan bir yazar, bir kitap. Ve yazılanlardan “büyük fikir” olarak bahseden ve bu fikirleri kendi ağzıyla yapmadığını ve yapmayacağını söyleyen bir insan.
Kitabın arkasında şöyle yazar ve düz kafalıların sorularını kendi deyimiyle yanıtlar:
“Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileriye sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!
Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı edebiyatı dizisinden çıkan 190 sayfalık kitap sadece kendini tatmin etme arzusuyla kavrulan bireyler için değil, özgür yazmanın ne demek olduğunu öğrenmek isteyenler için önemli bir eser. Sade’nin başyapıtı.
Çünkü Sade, okunmaya değer bir yazar ve Dostoyevski gibi sayısız yazara ilham kaynağı olmuş önemli bir yaratıcı.
Umuyorum kitabı okurken sadece teorik ve pratik seks dersleri eğitimi gibi algılanmaz. Zira kitapta cinsel organ uzunluğundan tutun da grup seksin pozisyonlarına kadar her türlü sapkınlık mevcut.
Etkilenmeniz ve etkilenmemeniz dileğiyle. İyi okumalar.



paylaş:

dead end (2003)


Korku, komedi, gerilim, gizem öğeleri içeren sağlam filmlerden sadece biri Dead End. Bitmek bilmeyen bir yolculuk, aile içi diyaloglar, ergenliğin getirdikleri, ebeveyn olmanın sorumlulukları ve yol kenarından alınan kucağında bebekle bir kadın. Esrarengizliğin içine doğru gidiş, düşüş ve olayların başlaması. Bir bir ölen aile fertleri, simsiyah bir otomobil, hamile bir kız, sorunlu oğul. Bir damat, kurcalanan bir beyin, kibritler.
Olayların başlamasından önce aslında her şey uyuz babadan kaynaklanıyor gibi görülebilir. Çünkü amaç her sene olduğu gibi yine yılbaşı için suratsız annenin ailesi yanına gitmek. Tabii bu kez her zaman gidilen yoldan sıkılan baba, başka bir yol kullanır. Burada suçu en başta babaya atmak kaçınılmazdır ama filmin can alıcı, ağzı bir karış açık bırakan sonuna gelince aslında olayın hiç de görüldüğü gibi olmadığı ortaya çıkar.
Gerilim filmleri arasında gerçekten başarılı sayılabilecek bir yapım olan filmin son sahnesi muhteşem bir olaya bağlanıyor. Olayın bu kadar mantıklı bir şekilde ortaya çıkması da filmin başarısını gösteriyor.
2003 mahsulü Amerikan Fransız ortak yapımı filmin yönetmen koltuğunda Jean-Baptiste Andrea ve Fabrice Canepa var. Oyuncular ise Ray Wise, Lin Shaye ve Mick Cain.
85 dakika uzunluğundaki film 7 ödül ve 2 adaylık sahibi. Film yaklaşık 10 bin kullanıcı tarafındn oylanmış ve 6.8 IMDb puanına layık görülmüş.
15 dakikada bir gerçekleşen esrarengiz bir kaçırılma ve ardında bıraktığı ceset kalıntıları, ormanın derinliklerinden gelen çığlıklar ve otoban kenarında seyre dalmış hortlaklar, bitmek tükenmek bilmeyen, uzadıkça uzayan bir yol, tabela yazıları, bu karmaşanın ortasında müzik dinleyip boş bulduğu anda mastürbasyon yapan bir çocuk, ölü bir bebek, kafası karışık bir yabancı, sorunlu bir aile. İzlenmeye değer bir gerilim filmi, mantıklı bir son, şok edici.

paylaş:

funny games u.s. (2007)

Michael Haneke’nin yine seyirciyle bir güzel dalga geçtiği, 1997 yapımı filmin yeniden çekimi. Açıkçası orijinalini seyretmeyi de düşünmüyorum. Bunun sebebi kesinlikle filmin kötü olması gibi bir neden değil. Filme kötü demek en büyük hakaretlerden biri olur zannımca. İzlememe isteğimin sebebi filmin tıpatıp benzer olması, oyuncular, dil farklı, yönetmen ve söylenen sözler aynı. Ki okuduğum bazı yorumlara göre ikinci filmdeki oyunculuk kaçınılmaz birincisinden daha iyi. Haneke şiddetin adamı, üstelik bunu bu filmde hiçbir şiddet sahnesini göstermeden yapıyor. Tam da bu nokta da seyirciyle nasıl dalga geçtiği gerçeğine geliyor konu. Klasikleşmiş gerilim korku ya da türü ne olursa olsun, o filmlerdeki kalıplara çomak sokuyor. Müzikle sağlayacağı gerilimi kullanmak yerine hiç müzik kullanmamayı tercih ediyor. Fakat bu filmde az da olsa ses var, üstelik bu, filmi eğlenceli de kılmış.
Filmin başında gösterilen, eve getirilmesi gerekilen ve ne hikmetse botun içine düşüp kalan bıçak, hiçbir işe yaramıyor mesela. Onun öncesine gelecek olursak, filmin doruklara çıktığı noktalarda, baş kadın karakterimiz bir anlık hamleyle silahı eline geçirip gençlerden birini vuruyor, işte seyirci orada bir oh çekiyor, neden, çünkü iyiler her zaman kazanır, en azından ölseler bile bu filmde vurgulanır. Kötüler de kaybeder. Ama olmuyor, sadece bir kumanda filmi geri sarabiliyor ve dolayısıyla gençler daha dikkatli davranıyorlar, iyi olan başkarakterimiz kurtulamıyor. Son sahne zaten bıçak sahnesi, yok öyle bir şey.
Dedik ya filmde şiddet sahneleri gösterilmiyor diye, en belirgini de küçük çocuğun öldürülme sahnesi, kamera o esnada diğer gence sabitlenmiş şekilde, çünkü o sahne yaşanırken hayat devam etmekte, diğer gencimiz mutfakta kendine yiyecek bir şeyler hazırlamaktadır. İzleyici de kameradan dolayı mutfak sahnesine hapsedilmiş olur.
Filmde psikopat gençlerin kameraya dönüp seyirciyle konuşması da yanılmadığımızın bir ispatı, evet biz tahmin edilen gibi filmin başını sonunu o şekilde beklemiyorduk.
Filmdeki konudan bahsedecek olursak, aslında yoğun işlenen bir söz edemeyiz, iki genç beyazlar içinde gelirler ve aileye işkence uygulamaya başlarlar. Her şeyin nezaket çerçevesinde gerçekleşse aslında tüm bunların yaşanmayacağını da söylemeden geçmezler. Olayın başlangıcı ise dört adet yumurtadan ileri gelir.
Haneke 10 yıl aradan sonra neden bu filmi yeniden çekme gereği duydu sorusuna ise şöyle bir cevap getirilmiş. Bu eleştirilerin Hollywood’a ulaşması. Aslında Amerikalıların gidip de altyazı bulup da bir Avrupa filmi izleyeceklerini ben de düşünmüyorum ama Haneke yapmak istediğinde başarılı olmuş mu, sanırım hayır çünkü filmin bütçesi ve kazancı arasında dağlar var.
Tabii diğer yorumlara da kulak vermemek elde değil. Filmin yeniden çekilmesi hakkında Haneke’nin paraya ihtiyacı olduğu bile söyleniyor. Hem bir kişi bu kadar üne kavuşmuş, saygınlığı giderek artmışken kendi filmini, her zaman eleştirdiği Hollywood için neden çeksin? Neyse ki özüne dönmeyi de başarıyor. Bu, orijinal filmin daha iyi olduğunu savunanların görüşü tabii.
111 dakikalık suç, dram, gerilim kategorili filmin oyuncuları ise Naomi Watts, Tim Roth ve Michael Pitt. Filmin 3 ödülü ve 1 adaylığı bulunmakta. Ortalama 28 bin kullanıcının oylarıyla da 6.3 IMDb puanına layık görülmüş.
Neden ikinci filmi çekti, paraya mı ihtiyacı vardı, çekilecekti madem başka bir yönetmen el atsaydı tartışmaları bir kenarda dursun Michael Haneke aşmış, kendi çizgisinde seyir eden, her daim bizi yanıltmak ve kendi benliğimiz hakkında fikir sahibi olmak hatta kişiliğimizi sorgulamamazı sağlayıp bizi derin düşüncelerle boğan bir yönetmen. Funny Games de onun belki de en çok bilinen filmi. İzlemekten çekinmeyin. Ama unutmayın ki film, huzursuzluklarla dolu.
Üstelik Haneke film için demiş ki, bu film ilk kez izleyecekler için, izlemiş olanlar için değil. Ve de iki filmin benzerliğini daha rahat görebilmek için buradaki karşılaştırma videosunu seyredebilirsiniz.
Ayrıca Paul ve Peter'ı en başarılı 35 sinema kötüsü adlı listede de 2.sırada görüyoruz. Listeye bakmadan geçmeyin.

paylaş:

chuck palahniuk'tan yazmak isteyenlere 13 tavsiye

Fight Club’ı okumayan var mıdır bilemiyorum; en azından herkes izlemiştir. İşte o kült filmin yazarı Chuck Palahniuk. Derin düşünce adamı, yeraltı edebiyatının vazgeçilmezi. Kitapları bir bir beyaz perdeye aktarılıyor her ne kadar siyah olsalar da. İşte bu adam hakkında arama tarama yaparken Samed Karagöz’ün Afili Filintalar'daki yazısına ulaştım. Yazar olacak adama adam gibi 13 madde sunuyor Palahniuk.
Fight Club’ın hiçbir zaman unutulmayacak ilk iki maddesi geliyor akla:
1. Fight Club’tan kimseye bahsetmeyeceksin.
2. Fight Club’tan kimseye bahsetmeyeceksin.
İşte Chuck Palahniuk’un yazar olacak birey için söylediği 13 tavsiye:
Yirmi yıl önce ben ve arkadaşım noel öncesi Portland şehir merkezinde yürüyorduk. Büyük mağazalar: Meier and Frank… Fredrick and Nelson… Nordstroms. Hepsinin büyük vitrinleri ve her vitrinde kendilerine has tek bir sahne; kıyafetleri tanıtan cansız mankenler veya yapay kar içinde bir parfüm şişesi. 

paylaş:

gösteri peygamberi | chuck palahniuk

Survivor.
Arka kapağı şöyle anlatır konusunu: Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı…
Söz konusu yazar Chuck Palahniuk olunca akan sular duruyor. Yeraltı edebiyatının önde gelen ismi olmak, başarmak, ya da tam aksine diplere inmek, küçülmek, işte mesele bu demek…
“İntihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.” Diyor yazar. Bunu utanmadan söylüyor, hem neden utansın ki? Biz onun dünyasına girmeye çalışıyoruz, o bize kapılarını açıyor. Ve cümbüş sonrasında başlıyor.
Kan lekesi nasıl çıkar?
Pop kültüre sivri bir dil çıkarıyor adeta yazar, üstelik bunu küçük bir çocuğun büyüklere dilini göstermesi gibi değil bayağı elli yaşında bir adamın canlı yayında tüm ülkeye dilini göstermesi gibi yapıyor.
Kitap ele alınıp, okunup, kucaklanası cinsten. Güldürüyor, her zaman ki gibi düşündürüyor. Okurken saçmalıyoruz, hayal dünyasında kendimizi başkarakter yapıyoruz, “orada dur Chuck, sıra bende” diyoruz.
304 sayfa tersten akıyor, 1 olmasın diye korkuyoruz.
Funda Uncu’nun çevirisiyle okuyoruz kitabı. Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı edebiyatı dizisinden elimize ulaşıyor. Boşlukları televizyon kanallarıyla doldurmak yerine kitapla dolduruyoruz. İşte bunu sağlıyor yazar.
Fight Club’tan belki de daha fazlası var kitapta. Olaylar akıl işiyle örülüyor, paçalarımızdan zekâmız akmasın diye lastikle bağlıyoruz adeta.
Zaten Yeraltı’nı sevmemiz için bir gerekçe göster dediklerinde ilk cevap Chuck Palahniuk olunca kitap için fazla bir yoruma gerek kalmıyor.
Kitaptan birkaç alıntı ise şöyle:

İsa çarmıha gerilmeseydi kimi kendine inandırabilirdi? Uyku hapları yutup, bir banyonun zemininde tek başına ölseydi, cennete gider miydi? Kendisinin kimsenin izlemediği, kimsenin ona işkence etmediği ve başında ağlayıp sızlamadığı bir kodeste can verseydi acaba bizi kurtarabilir miydi?

Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi diye düşünmeden edemiyorum. 
İsa’nın neredeyse çıplak olmadığı bir haç görmedim. Hiç şişko bir İsa görmedim. Ya da vücudu kıllı bir İsa görmedim. Gördüğüm her haçta İsa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünümde.
Eğer kimse izlemiyorsa, dışarıya çıkmanın bir anlamı yok. Pekâlâ, evde oturup otuzbir çekebilir veya haberleri izleyebilirsiniz. Eğer birinin videokaseti yoksa veya daha da önemlisi bütün dünyanın gözleri önünde canlı yayında geçmiyorsa hayatını, o kişi yaşamıyor demektir. 
O kişinin, kimsenin kıçına takmadığı, ormanda devrilen ağaçtan bir farkı yoktur.
bir şeyler yapıyor olmanızın hiçbir önemi yok. Eğer yaptıklarınızı kimse fark etmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. Boştur. Anlamsızdır.

Tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. o özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.

Sıradan insanlarla aynı problemlere sahipseniz, ağzınız aynı şekilde kokuyorsa ve saçlarınız karman çorman, parmaklarınızda şeytantırnakları varsa, hiç kimse size tapmak istemez. Sıradan insanların sahip olamadığı şeylere sahip olmak zorundasınız. Onların başarısız olduğu alanlarda siz sonuna kadar gidebilmelisiniz. İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız.

İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. hiç kimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının, önemsiz meselelerinin, hikâyelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar. Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar. Büyük ve korkunç bir bilinmeyen…

İntihar etmekle şehit olmak arsındaki tek fark, basında çıkacak haberlerin miktarıdır.

Hayatın da porno filmlerin de sonu bellidir, tek fark hayat orgazmla başlar.”


paylaş:

barton fink (1991)

Joel Coen ve Ethan Coen’in taşlamalarla örülü filmi olan Barton Fink, kült denilecek düzeyde. Filmdeki taşlamaların en göze çarpanları aslında klasik olgu gibi görülen ama popülarite aşığı senaristlerdir. Şöyle ki, filmin başkarakteri Barton Fink daima, yeni bir tiyatrodan bahsetmekte, halkın içine inip halkın tam da özünü anlatmak istemektedir. Fakat halktan biri olan Charlie karakteriyle karşılaşmasında yapmak istediklerini anlatırken daima Charlie’yi susturmakta, bir nevi o karakteri kendi gözüyle tanımlarken Charlie’yi olmadığı bir karaktere büründürmekte. İkinci taşlama konusu çağımızın büyük yazarları, aslında görünenin tam tersinde olduğunu, büyük yazar olarak nitelendirilen kişilerin iç dünyalarını, yaşamları ve söyledikleri pembe yalanları ekrana taşıyarak, anlamamızı ve yanılmamızı sağlıyor. Üçüncü taşlama sinemanın kalbi Hollywood’a. Nasıl da senaristlerin sümüklü mendil gibi bir kenara atıldığının farkına varmamızı sağlıyor. Ve son taşlama sanırım kendilerine. Her ne kadar sisteme karşı çıksalar, onu yerseler de Hollywood’un bir parçası olmaktan da çıkamayan Coen biraderler, kanımca kendilerini de eleştirip bir de güzel taşlıyorlar.
Filmdeki semboller, film izlendikçe yapbozun eksik parçası gibi yerine oturdukça anlatılmak istenilenin peşinden koşularak sonuna kadar bir merak uyandırıyor izleyen bünyede. Kahve tonlarındaki bayık duvar kâğıtları, yüksek sıcaklık ve işin son dakikaya bırakıldığında oluşturduğu stres, güzel bir kadın ihtiva eden masmavi bir deniz fotoğrafına bakılarak çabucak unutuluyorsa, anlamsızlaşmak ve anlamın doruklarına çıkmak değildir de nedir?
Hele filmin son cehennem sahnesi vardır ki bahsetmek için kelimeler kifayetsiz kalır.
91 yapımı 116 dakikalık film 3 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, filmin 13 ödülü ve 4 adaylığı bulunmakta. Coen kardeşleri takip eden kişilerce Coenlerin en iyi filmi olduğu genel bir kanı.
Filmin oyuncuları John Turturro, John Goodman.
7.8 IMDb puanına sahip filmin metascore’u ise 69/100.

paylaş:

en başarılı 35 sinema kötüsü

Madde Bağımlısı adlı site bir istek üzerine sinemanın en kötü karakterlerini seçmiş. Öncelikle belirtilmelidir ki sıralama yine bir kişinin(deniztan) film zevkine göre düzenlenmiştir; göreceli bir kavram.
Bu yüzden listede olması gerektiğini düşündüğüm bazı karakterleri vermek istiyorum. Bunlar arasında El Labirento del Fauno’dan filmin küçük kızına etmediğini bırakmadığı Capital Vidal, Harry Potter serisinin en kötüsü Voldemort akıllara ilk gelenlerden ve zamanında lahana bebek satışını neredeyse yarı yarıya düşürmüş Chucky karekteri sayılabilir. Bunun yanında daha bir sürü karakter var, bunlar ilk akla gelenlerden.
İşte o 35 bahsi geçen en kötü karakter, film adları ve bizden bazılarına biraz açıklama:

paylaş: