requiem for a dream (2000)

Uyuşturucunun ve bağımlılığın kaka, pis olduğunu anlatan filmlerin başında gelen Requiem for e Dream, Hubert Selby Jr.’ın aynı adlı kitabından beyaz perdeye uyarlanmış iyi bir yapım.
Yönetmen koltuğunda Darren Aronofsky’nin oturduğu ve başrollerinde Ellen Burstyn, Jared Leto ve Jennifer Connelly gibi isimleri barındıran film IMDb’de de hakkettiği değeri sağlamış durumda. Ortalama 206 bin kullanıcının oylarıyla 8.5 puan almış film bu puanıyla top 250 listesinde de an itibari ile 62. sırada.
Film Oscar'a aday gösterilmiş, 20 ödül ve 36 adaylık sahibi.
102 dakikalık bir dram, muhteşem görüntüler ve adından söz ettirecek müzikler.
Bir düş için ağıt, olarak Türkçe’ye kazandırılan kitap geçtiğimiz yıl Ayrıntı Yayınlarından Yeraltı serisinden çıkmıştı.
Kitabını okumadan önce filmin başarısı tabii ki de tartışılmaz. Eğer kitabı okuyup filmi izlemek bu başarıyı ne kadar zedeler, orası şu an için meçhul.

paylaş:

being john malkovich (1999)

Kuklacı bir adam kuklacılıktan istediği başarıyı sağlayamayınca ellerinin çabukluğundan yararlanarak yeni bir işe başlar. İş yerinde gizemli bir geçit bulur ve yolun sonu John Malkovich’in beynine çıkar. Bundan sonra iş arkadaşı bir kadına âşık olur. Olaylar eşinin de bu kadına âşık olmasıyla sarpa sarar.
Charlie Kaufman’ın yazdığı Spike Jonze’nin yönettiği filmin başrollerinde John Cusack, Cameron Diaz ve Catherine Keener’i görüyoruz.
1999 yapımı film 112 dakika uzunluğunda ve komedi, dram, fantastik kategorisinde.
Ortalama 120 bin kullanıcının oylarıyla 7.9 IMDb puanı alan filmin Oscar’a 3 adaylığı bulunuyor. Filmin ayrıca 45 ödülü ve 48 adaylığı bulunuyor.
Enteresan konusu ve başarılı oyuncularıyla izlenmeye değer bir film.

paylaş:

in the mood for love (2000)

Fa yeung nin wa.
“Huzursuz bir anda kadın erkeğin yakınlaşmasını sağlamak için başını önüne eğmişti ama erkek yapamadı. Çaresizlikten kadın döndü ve uzaklaştı.”
Yumeji’s Theme eşliğinde ağır çekimli görsel bir şölen. 98 dakikalık muhteşem bir yapım.
Yönetmen koltuğunda Wong Kar Wai. 2000 yapımı 98 dakikalık film evli bir kadın ve evli bir adamın ilişkisini anlatır. İkisi de aynı atmana yeni taşınmışlar ve ikisinin de işlerden dolayı eve uğramayan eşleri vardır. Bir zaman sonra anlarlar ki eşleri onları aldatıyordur. Ve bunun üzerine ayrılma provaları yaparlar, birlikte zaman geçirirler ve birbirlerine aşık olurlar.
Romantik dram kategorisindeki film yaklaşık 28 bin kullanıcının oylarıyla 8.1 IMDb puanı almış ve bu puanıyla an itibari ile top 250 listesinde 246. sırada. Filmin BAFTA’ya adaylığı bulunuyor, 31 ödül ve 23 adaylık sahibi.
Filmin başrollerinde Tony Leung Chiu Wai ve Maggie Cheung var.
Film aynı zamanda Sinema Yazarları Derneği’nin 2001-2002 döneminde yılın en iyi yabancı filmleri kategorisinde seçtiği 20 filmin ilk sırasında.
“Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi ve gördüğü şey bulanık ve belirsizdi.”

paylaş:

taxi driver (1976)

1976 yapımı bir Martin Scorsese filmi.
Robert De Niro ve Jodie Foster’ın başrollerinde oynadığı Taxi Driver, New York’a gelip çalışmaya başlayan bir taksicinin şehri tüm pisliklerden kurtarma düşüncesiyle paranoyak olmasını konu edinir. Yönetmenin en iyi filmlerinden kabul edilen yapıt, IMDb kullanıcıları tarafından da bu başarıya layık bir puan almış. Film, yaklaşık 173 bin kullanıcının oylamasıyla 8.6 puan ve bu başarısıyla da top 250 listesinde 41.lik sahibi.
113 dakikalık dram-gerilim içerikli filmden akıllarda kalan replik ise, Robert De Niro’nun tabancalarını garip düzeneklerle vücuduna yerleştirdikten sonra ayna karşısına geçip “are you talkin to me?” demesidir. Bu replikle insanı gülme krizine sokabilir. Hatta bu repliği karikatür dergilerine konu oldu, Yiğit Özgür’ün “bağa mı dedin?” temalı karikatürüne bir göz atabilirsiniz.
Devam filmi tartışmalarında ise ntvmsnbc kaynaklarına göre Antichrist’teki sert sahneleriyle adından söz ettiren Lars Von Trier’in çekeceği yönünde. İddia mıdır, gerçekleşir mi orası şimdilik bilinmiyor.
Filmin 4 Oscar adaylığı, 19 ödülü ve 9 farklı adaylığı var.

paylaş:

shutter island (2010)

The Departed filmiyle Oscar ödülüne layık görülen efsanevi yönetmen Martin Scorsese’nin yönetmenliğini üstlendiği Shutter Island, 2010 yapımı, dram, gizem ve gerilim dallı bir film.
Başrolünde Leonardo DiCaprio’nun yer aldığı film, suç işlemiş akıl hastalarının tedavi edildiği bir hastaneden bir kadının, esrarengiz bir şekilde kaybolması ve bu olayı araştırmak için hastanenin bulunduğu adaya gönderilen iki polisin garip hikâyesini konu edinir.
Olay 1954 yılında geçer ve kimin akıllı, kimin suçlu, kimin deli olduğu anlaşılmaz.
138 dakika uzunluğundaki film ortalama 140bin kullanıcının oylarıyla 8.0 IMDb puanına layık görülmüş.
Film 3 ödül ve 16 adaylık sahibi.
Beyninizin allak bullak olmasını istiyorsanız iyi bir tercih.

paylaş:

chungking express (1994)

Chung Hing sam lam.
“Hatıralar kutulansaydı onlarında son kullanma tarihi olur muydu? Eğer öyleyse asırlar boyu bozulmamalarını isterdim.
Polis 223 ve polis 633’ün sevgililerinden ayrılışlarını, onları unutma çabalarını, Faye adlı kızın polis 633’e olan aşkını, çılgınlıklarını, California Dreaming’i, hayatı anlatan güzel bir film Chungking Express.
Kar Wai Wong’un yazıp yönettiği 94 yapımı filmde Brigitte Lin, Tony Leung Chiu Wai, Faye Wong ve Takeshi Kaneshiro rol alan isimler.
98 dakika uzunluğundaki film 8 ödül almış ve filmin 9 adaylığı bulunuyor. Komedi-dram kategorisindeki film ortalama 18bin kullanıcı tarafından oylanmış ve 8.0 IMDb puanına layık görülmüş.
“Çok koşup terliyorum ki, ağlayacak yaş kalmasın vücudumda.”

paylaş:

oldboy (2003)

Oldeuboi.
Kızının doğum gününde içkiliyken telefon kulübesinin önünden kaçırılan, on beş yıl boyunca bir odanın içinde tutulan, bu on beş yıllık hapisten sonra serbest bırakılan ve bundan sonra gelişen karmaşık olayları anlatan muhteşem bir film Oldboy. Sorulan her doğru sorudan sonra öğrenilen her cevapla insanı şoka uğratan ve film arşivlerinde bulunması gerektiğine inandığım güzel bir yapım.
Yönetmen koltuğunda Chan-wook Park’ın oturduğu filmin başrolünde Min-sik Choi boy gösteriyor.
Dram, gizem ve gerilim dallarındaki 120 dakikalık, 2003 yapımı film, yaklaşık 110bin kullanıcının oylamasıyla 8.4 IMDb puanı almış ve bu puanıyla film, top 250 listesinde 100. sırada.
17 ödül ve 10 adaylık sahibi film, son sahnesine kadar insanı kendine bağlamayı başarıyor ve bittikten sonra etkisi altında bırakıyor.
Son dakikalarında, hangi sebeple on beş yıl tutuklu kaldığını daha da önemlisi on beş yıl bittikten sonra neden serbest bırakıldığını öğreniyoruz. Ve ağzımız açık kalıyor.

paylaş:

the reader (2008)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da geçen bir hikâye. On beş yaşındaki bir genç hastalandığında bir kadın ona yardım eder ve iyileştiğinde kadına teşekkür etmek için evine gider. Bu buluşmayla aralarında büyük bir aşk başlar, genç kadına klasiklerden bölümler okur, birlikte zaman geçirirler, fakat bir gün kadın aralarındaki büyük aşka rağmen çekip gider. Bundan sonraki zamanda genç hukuk fakültesinde okurken bir davada kadını görür ve aralarında saklanan bir sırrı öğrenir, bu sır öğrenilmesin diye kadın neredeyse tüm hayatını hapishanede geçirecektir.
Başrollerde Kate Winslet ve Ralph Fennes’in oynadığı Stephen Daldry’in yönettiği The Reader, 2008 yapımı, yaklaşık 53bin kullanıcının oyuyla 7.7 IMDb puanı almış, 1 Oscar, 14 farklı ödül (BAFTA ve Golden Globe da dahil) ve 28 adaylık sahibi, 124 dakikalık romantik dram.
Kate Winslet bu filmdeki oyunculuğu ile Akademi Ödüllerinde en iyi kadın oyuncu Oscar’ını almıştır.
Buruk bir aşk hikâyesi, utanç ve gurura yenik bir beden ve bunun yol açtığı karanlık.

paylaş:

metabolik ihtiyar

Yeni yıkanmış ellerimden gelen kokuyu hissediyorum.
Duvarlar ve döşemelerden sızmaya çalışan müziği duyabiliyorum, orada bir yerde salınıyor, arkalarda, şuracıkta, yanımızda ya da avucumuzda, farkında bile değiliz. Elimde bir bardak içki, buzlar tüm içtenliği ve pişmanlıklarıyla eriyor, içkime karışıyor, rengi hiç olmadığı kadar saflaşıyor, koyulaşıyor buzlar ve durup dinliyorum.
Karşımda duran birileri var, adları, yaşları, ayakkabı numarası ya da sosyal sağlık sigortası numarası gibi kişisel bilgilerini bilmiyorum, cinsel hayatlarına dair bir fikir bile üretemiyorum. İçkilerini yavaş yavaş yudumlayıp etrafı izliyorlar.
Bardayım, kıçımdan küçük taburenin üzerinde rahatlamaya çalıştıkça daha çok terliyorum, sıkıntım bir o kadar artıyor.
Gençlik ne güzel şeydir öyle, gelirsin, biranı içersin, birini bulursun ve eve gidersin, sonra uyanırsın sabah, okulu asarsın, televizyon seyredersin, sigara içersin, gece olunca bara gidersin, birini seçersin ve tuvalete geçersin, sonra başka birini seçersin ve eve gidersin. Garip bir kaos yada geri dönüşüm.
Yaşlıyım, hiç olmadığım kadar ve olacağım kadar yaşlıyım, geçen her tik tak, dökülen her saç, çekilen her nefes, her salise, ölüme daha ne kadar yaklaşabilirim ki sorusunu getiriyor aklıma. Ecelimle öleceksem eğer, daha kaç içki içerim, daha kaç sigara tüttürürüm ya da kaç kişiyle yatarım.
-Saat kaç?
Saatin kaç olduğunu soran bir fıstık, yaşından biraz daha genç gösteriyor, muhtemelen 23 yaşında ya da 24 ama en fazla 22 yaşında gösteriyor, buna adım gibi eminim, ayakkabı numarası 37 fakat botlarda 38 de tercihi, saç rengi karamel fakat gerçek saç rengi koyu kahve, bu renge ulaşmak için çok da fazla para dökmemiş olsa gerek.
-Bir.
Ne olabilir, biri beş geçiyor olabilir, on iki elli sekiz olabilir ya da her neyse.
-Tam olarak kaç?
Ağız kokusundan midesinin bulandığını anlayabiliyorum, ara ara geğirmeleriyle de midesinin şu an gereğinden fazla çalıştığını da, ton balığı ve mısır yemiş olabilir.
-01:02:46.
Çoktan gece yarısı olmuş, prenses puf olmuş, balkabağı falan.
Yerimden kalkıyorum, kalbim hızlanıyor, daha çok oksijen, hücrelerin yenilenmesi, gençlik hissi, adrenalin ve beynin ulaşması, gözbebeklerinin büyümesi, karanlığa karşı savaşan çubuk-çomak hücreleri, kırılmalar, impulslar…
-----
Masmavi bir deniz, gece olsa yakamozlar sürtünürdü bedene, kumun kokusunu duyardık. Müzik yok, ateş yok. Güneş tepelerde bir yerde, saatten haberimiz yok, tanımadığım yüzler etrafta.
Kumsalda hazırlanmış bir masa, beyaz örtüler ve şarap kadehleri. Kırmızılara bürünmüş bir kadın, elinde bir bardak şarap, dudakları kırmızı, arada bir diliyle dudaklarını ıslatıyor. Gözlerinin içine bakıyorum. Bu o olmalı. Yaklaşıyor. Titremeye başlıyorum. Arka plandaki maviliğin içine gömülen kırmızılığa benziyor. Yanıma geliyor.
-Saat kaç?
----
Her camdan kent, gece lambaları yanmış şehir uyumayı bekliyor, sokaklarda çöp bidonları, kaldırım taşları ve gökte boşalmayı bekleyen bulutlar, ay yüzünü saklıyor sanki. Fonda klasik bir müzik, saksafon mu bu? Stilettoların çıkardığı sesi duyar gibiyiyim. Neredeyse ensemde hissediyorum. Nefesinin berraklığını dudaklarımda yaşatmak istiyorum, sevişmek, bacak arasını yoklamak, pürüzsüz teninde duraklamak. Omzuma dokunuyor, dönüyorum.
-Saat kaç?
----
Elimle ağzını tutmuş, çığlıklarını bastırmaya çalışıyorum, bardan gelen sesi hala duyabiliyorum, çöp kutuları ve kediler. Kaldırım taşlarına sürtünen ayakkabıları dikkatimi çeken, kırmızı elbisesine pek de uymuş, hava bulutlu, eminim yarın güneşli olacak, bir yerlerden dalgaların taşıdığı o kokular geliyor, kulağımda deniz kabuğu varmışçasına yakın hissediyorum kendimi, martılara dokunacak gibiyim.
Bacaklarını yokluyorum, elimi ısırana kadar ne kadar da cici bir kız olduğunu düşünüyorum, ama yanılmışım, bu konuda haksız çıkıyorum, yüzünün şeklini değiştirmek istemezdim, burnu kusursuzdu, dudaklarına söylenecek laf yoktu, elim acıyor, kırmızlık bulaşıyor, bilinci gidiyor.
Tadına bakıyorum. Gençlik ateşi ne de güzel bir şey, dümdüz bir beden, hiç kırışıklık yok, kalp ritmi hızlı, enerji, gülüşlerdeki ihtiraslar…
Kendine geliyor sanki, ayakkabısını elime alıyorum, incecik bir topuk, sivri ve uzun. Vuruyorum, o kalın kafasına tüm gücümle vuruyorum, her vurduğumda sertliğin ince bir şeyle ezilişini, engelden kurtulan inceliğin yumuşaklığın içine batarken çıkardığı gıcık sesini, yumuşaklıktan yayılan sıcaklığı, elimi her çekişte yapışkanlığın bulaşmasını, fışkırmaları, taze et kokusunu, sakatatları, irkilmeleri ve istemsiz kasılmaları hissediyorum. Enerjik bir gençlik, bende olmayan bir ruh. Hep isterim yeniden genç olmayı, arzularım, kıskanırım. Yüzüme sıçrayan sıcaklıkla anlıyorum bunu. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum.
----
Tuvalet. Sistematik insanların uğrak noktası. Bir bira, çiş, tuvalet, rahatlık hissi, uyuşan bir beyin ve bir bira, çiş, tuvalet…
Ellerimi yıkıyorum, yüzüme sıçrayan kanları temizliyorum, kıyafetlerimdeki lekeler pek de belirgin değil, karanlıkta parlamadıkları sürece sorun yok gibi. Yaşlıyım, kıskancım, gençlerden nefret ediyorum. Bu belki de bundan sonra hiç onlar gibi olamayacağım içindir. Bunu dillendirdiğimde insanlar bana, vücut yaşın önemli değil, insan hangi yaşta hissediyorsa o yaştadır, diye zırvalıyorlar. Hepsi göt verenin teki. Çüklerinin kalkmayacağı yaşa geldiklerinde karşılarına geçip on sekizinde gibi hisset belki iyi gelir diyeceğim. Belki o zamana kadar ölürüm belli olmaz, eğer ecelimle ölürsem, daha çok içki içer, daha çok sigara tüttürürüm.
Kıçımdan küçük taburenin üzerinde hiçbir şeyi belli etmemeye çalışıyorum, içki içiyorum, buz eriyor, müziği duymaya çalışıyorum, yeni yıkanmış ellerimden gelen kokuyu hissediyorum.
37 numara ayakkabının sesini duyuyorum, bana yaklaşıyor.
Korkuyorum.
----
Klozetin kapağını kapamış üzeride oturuyor. Yaklaşıyorum. Ellerini belime koyuyor, okşamaya başlıyor. Gözlerini gözlerimden hiç ayırmıyor, nefes alış-verişlerindeki yırtıcılığı, öfkeyi ve şehveti duyabiliyorum. Tırnaklarını vücuduma geçirme isteği gözlerine kazınmış. Fermuarımı açıyor, elini sokuyor.
-Saat kaç?
----
Korkuyorum. Terliyorum. Aynı koku, kırmızı bir elbise, 23 yada 24 yaşında olan ama 22 gösteren bir beden. Aynısı. Karamel saç rengi, aynı ses.
-Saat kaç?

paylaş:

the departed (2006)

Fareler ve köstebekler.
Mafyanın içine sızmış bir polis, mafyaya yardım eden bir diğer polis. İkisi de birbirinden yetenekli, ikisi de çok zeki.
Martin Scorsese’nin yönettiği film, 151 dakikalık heyecan. Başrollerde ise 3 Oscar sahibi Jack Nicholson, 1 Oscar sahibi Matt Damon, 3 kez Oscar’a aday gösterilmiş Leonardo DiCaprio ve 2 kez Oscar’a aday gösterilmiş Mark Wahlberg.
Suç, dram, gizem ve gerilim öğeleri taşıyan 2006 yapımı film, 4 Oscar kazanmış. Bunun yanında 49 ödül ve 54 adaylığa da sahip. Bahsedildiğinde “Oscar” kelimesinin çok kullanılmasına sebep olan film, yaklaşık 292 bin kullanıcının oylamasıyla 8.5 IMDb puanına sahip ve bu puan filmi top 250 listesinde 58.sıraya yerleşmesini sağlıyor.
Farklı konusu ve bakış açısıyla, her dakika şaşırmanıza ve garip tepkiler vermenize sebep olacak film, bu kadar başarıyı hak etmiş.

paylaş:

mystic river (2003)

Jimmy, Dave ve Sean bir gün sokak ortasında beysbol oynarlarken topları mazgaldan aşağıya düşer, bunun üzerine kaldırımda buldukları yeni dökülmüş çimentoyu görürler ve sonsuza kadar isimleri orada kalsın diye adlarını kazımaya başlarlar. Bu sırada yoldan geçen siyah bir otomobil durur ve kamu malına zarar vermekten Dave’i arabaya bindirir. Polis olmadıkları anlaşılan adamlar tarafından kaçırılan, birkaç gün alıkonulan ve tecavüze uğrayan Dave’in hayatı o günden sonra çok farklı olacaktır. Çocuklar büyür ve 25 yıl sonrasında Jimmy’nin 19 yaşındaki kızı öldürülür. Artık polis olmuş Sean olayın izini sürmeye başlar. Fakat Jimmy polislerden bir adım önde olmak zorundadır. Çünkü onun amacı kızının katilini polislerden önce bulup onu öldürmektir.
2 Oscar, 41 farklı ödül, 64 adaylık sahibi, yaklaşık 132bin kullanıcının oylamasıyla 8.0 IMDb panına layık görülmüş Mystic River, bu puanıyla top 250 listesinde 221. sırada. Başrollerinde Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon’u izlediğimiz filmin yönetmeni Clint Eastwood.
138 dakikalık 2003 yapımı film, suç, dram ve gizem kategorilerinde sınıflandırılabilir.



paylaş:

trainspotting (1996)

Aslında onlar c vitamini illegal olsa onu bile uyuşturucu niyetine kullanacak gençler. İskoç, pis, bağımlı, aşağılık, kendine zarar veren bir tür genç grubu onlar. Her geçen gün kendilerine zarar verdiklerini bilerek bağımlılıklarını yineleyen, bundan gocunmayan hatta devlet sorunlarına, azınlıklara bile göndermeler yapan, aklı başında değil de başka bir taraflarında olan ve ileride adam olmaya çalışan yetenekli beyinler. Onlar, Renton, Spud, Sick Boy, Tommy ve Begbie, hepsi birbirinden farklı, hepsi tıpatıp aynı.
Suç, dram, gençlik gibi kategorilere sığmayan film usta yer altı edebiyatı yazarı Irvine Welsh’in romanından uyarlama ve yönetmen koltuğunda Danny Boyle var.
Başrollerde Ewan McGregor, Ewen Bremner ve Jonny Lee Miller var. Film Oscar’a aday gösterilmiş bunun yanında 18 farklı ödül almış ve 13 adaylığı bulunuyor.
94 dakika uzunluğundaki 96 yılı yapımı film, yaklaşık 165bin kullanıcının oylamasıyla 8.2 IMDb puanına layık görülmüş ve bu puanıyla top250 listesinde 153. sırada.
Uyuşturucunun kötülüklerini anlatan filmlerden biraz daha farklı olan Trainspotting, bu farkı kesinlikle eğlenceyi de barındırmasından dolayı sağlıyor.



paylaş: