the count of monte cristo (2002)

Alexandre Dumas’ın romanından uyarlama olan film, Kevin Reynolds’ın yönetmenliği ile beyaz perdeye aktarılmış ve başrollerde James Caviezel, Guy Pearce ve Richard Harris var.
Filmde, bir denizcinin çalkantılı hayat hikâyesinden kesitler sunulur. Denizcinin tek amacı para kazanıp sevdiği bayanla evlenmektir. Fakat o bayanı seven sadece kendisi değildir, en yakın arkadaşı da bayana âşıktır ve oyunların en kötüsünü onun için seçer ve bu çirkinlik sonucunda başrol oyuncumuz ülkenin en kötü hapishanesine gönderilir. 13 yıl ceza yiyen adamın bundan sonra yapacağı hapishane arkadaşıyla düşülen bataklıktan kurtulma planları düşünmesidir.
Filmin ilk yarısında olayın gerçekleşmesi ve hapishane yılları anlatılır. İkinci yarısında ise artık yeni bir kimlik ve bulunan hazinenin getirdikleri ile oyunda rol alanlardan intikam alınması anlatılır.
2002 yapımı film yaklaşık 44 bin kullanıcının oyuyla 7.6 IMDb puanına sahip. 131 dakika uzunluğundaki yapım aksiyon, suç ve macera kategorisinde.
Paranın saygınlık ve güç getirdiğini yine gözler önüne seren filmin konusu iyi bir beyin ve gizemle döngü içersine sokulmuş. Heyecan arayanların kaçırmaması gereken bir şölen.
Kaynaklara göre hiç ödül almaması da düşündürücü bir durum.



paylaş:

arizona dream (1993)

Johnny Depp’in başrolünde oynadığı 1993 yapımı Arizona Dream, iş teklifi sonucu Arizona’ya gelen bir gencin iki bayanla tanışmasını ve bundan sonra körüklenen olayları anlatır. Kadınlardan birisi yarı-delidir ve uçmak ister, mantıklı gibi görünenin aklında ise hep intihar vardır.
Apolitik yaklaşımıyla bir Emir Kusturica filmi olan Arizona Dream, komedi dram ve fantastik kategorileriyle sınıflandırılabilir. 142 dakika uzunluğundaki film 15bin kullanıcının oylamasıyla 7.3 IMDb puanına sahip ve 3 ödülü ve bir adaylığı var.
Kıtaları aşan balonlar, gece düşleri, söylenen şarkılar, ateş önünde muhabbetler ve uçan balıklar.
Akıllarda kalan Iggy Pop parçası “in the death car”a ise söylenecek bir söz yok.




paylaş:

spring, summer, fall, winter... and spring (2003)

Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom.
Toprak ananın tüm güzellikleriyle çevrili bir göl ve bu gölün üzerinde yüzen bir ev, bir çocuğun rahip tarafından eğitilmesi, Budizm inancı, huzur, bir çocuğun büyüme süreci, mevsimler, buzdan yapılan heykeller, yeşilden turuncuya dönen yapraklar, muhteşem bir tabiat ve kaliteli bir Kim Ki-duk filmi.
Her anı farklı güzellikteki film, rahip ve eğitilen çocuğun arasındaki bağı ve hastalığı sonucu annesi tarafından göl üzerinde yüzen eve getirilen bir kızın genç üzerindeki etkilerini anlatır. Her mevsimde yaşanan değişikler gibi insan üzerindeki etkilerin nasıl şekillendiğini görsellikle gözler önüne sunan film, Kim Ki-duk’un yazıp, yönetip, oynadığı, 2003 yapımı, 103 dakikalık görsel şölen.
Dram dalında ün yapmış film IMDb’den de ortalama 20bin kullanıcının oylamasıyla 8.1 puan almış. Filmin 11 ödülü ve 7 adaylığı bulunuyor.
Her karesinde Kim Ki-duk farklılığını taşıyan ve diğer filmlerinde de olduğu gibi ayrıntılar içeren ve Kim Ki-duk’u anlamak için iyi bir seçim.



paylaş:

no country for old men (2007)

2007 yapımı film, 94 farklı ödül, 46 adaylık ve 4 Oscar sahibi, yaklaşık 220bin kullanıcının oylamasıyla 8.3 IMDb puanına sahip ve top250 listesinde 120.sırada 122 dakikalık muhteşem bir eser.
Ethan Coen ve Joel Coen’in yönettiği, Tommy Lee Jones ve Javier Bardem’in başrollerinde oynadığı film suç, dram ve gerilim kategorisinde.
Konudan bahsedecek olursak, bir adam avlanmak için çıktığı yolculukta çatışma sonucu ortaya çıkan sonuca şahit olur, canlı kalmış tek bir kişi vardır ve sadece su ister, ağaç gölgesinde oturan bir adamı görür ve saatlerce bekler, yanına gittiğinde adamın ölü olduğunu anlar. Adamın yanındaki çantada 2 milyon dolar vardır. Parayı alan adam eve döndüğünde aklına su isteyen diğer adam gelir ve olay yerine geri dönmesiyle peşine belayı takmış olur.
Sadece Javier Bardem’in psikopat karakterini ve muhteşem oyunculuğunu seyretmek için bile olsa izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.
Film için bir kaçış hikâyesi de denebilir.
Bazı duyumlara göre de film hakkında en başarılı psikopat katili ihtiva eden film olarak bahsediliyor.



paylaş:

inglourious basterds (2009)

Bir Quentin Tarantino filmi. Nazi döneminde Nazilere karşı Yahudi askerlerden oluşmuş ve “piçler” olarak tanınan bir grup, bir sinema oyuncusu, Nazilerin önde gelenleri, Yahudi avcısı, garip kişiler, ailesi gözleri önünde öldürülmüş bir kadın, kesişen hayatlar.
Savaş, dram kategorisindeki filmin başrollerinde ise Brad Pitt, Diane Kruger ve Christoph Waltz var.
IMDb’de de en iyi filmler arasında yer alan filmin puanı 8.4 ve bu puanıyla 91. sırada. Oscar sahibi filmin 58 farklı ödülü ve 53 adaylığı da bulunuyor. Yapılan hatalardan dolayı ara ara kahkahalara da yer verilen film 153 dakikalık muhteşem bir eser.
Filmin 2. Dünya Savaşı’nı anlattığına dair yorumlara da Tarantino tarafından verilmiş bir cevap ise şöyle: “… despite its being a war film, inglourious basterds is (my) spaghetti western, but with World War II iconography.”



paylaş:

v for vendetta (2006)

Şiddetin iyilik için kullanılıp bu olayın da “adalet” adıyla anlatıldığı bir başyapıt. Özgürlük için hükümetin giydirdiği bedenleri yırtmanın acı hikâyesi ya da insan olmanın verdiği direniş mücadelesidir anlatılan.
Hugo Weaving ve Natalie Portman’ın başrollerinde olduğu V for Vendetta’ın yönetmeni James McTeigue. 2006 yapımı filmin 3 ödülü var ve 132 dakika uzunluğunda.
Yaklaşık 250bin kişinin oylamasıyla 8.2 IMDb puanıyla da top250 listesinde yerini 180. sırada alıyor.
Çarpıcı sahneleri ve ağır konusuyla izlenmesi gereken filmler listesinde en üst sıralarda olması gerektiğine inandığım film, izlendikten sonra insanı, en azından sadece yaşamak için bile olsa özgür iradenin elden bırakılmaması konusunda düşündürüyor. Oyuncularının başarısı da filmin başarısı kadar yadsınamaz.
Filmin verdiği küçücük bir slogan da: “Freedom! Forever!”



paylaş:

the shining (1980)

IMDb’de korku kategorisinde 3.lük ve top250 listesinde yaklaşık 195bin kişinin oylaması ve 8.5 puanıyla 49.luğa sahip The Shining, Stephen King’in romanından uyarlama bir Stanley Kubrick filmi. Başrolde ise 3 Oscar sahibi Jack Nicholson var.
1980 yapımı film 142 dakika uzunluğunda ve bu 142 dakika boyunca insanın tüyleri vücuttan ayrılacakmış gibi oluyor.
Filmin konusuna gelecek olursak, Jack Torrance yazmaya başlayacağı kitap için yalnız kalmak ister ve kış aylarında hizmet vermeyen Overlook hotelinde kış bakıcılığı görevini üstlenir. Karısı ve çocuğuyla hotele yerleşen Jack, yıllar öncesinde karısı ve iki çocuğunu baltayla öldürüp intihar eden adamın kendisiyle karşılaşır. Film, bir ailenin kapalı bir yerde kalmasıyla içine düştükleri durumu, psikolojilerini ve cinnete doğru giden bir babanın hayatını anlatır.
Filmin Türkçe ismi “cinnet” ve kitabın Türkçe ismi “medyum”.
Film, Stephen King’den uyarlanmış filmler arasında hem en başarılısı olarak gösteriliyor hem de King’in en sevmediği. Hatta bazı kaynaklara göre de King filmi izledikten sonra “Kubrick kitabımı anlamadı.” gibi yorumlar yapmış.



paylaş:

the usual suspects (1995)

95 yapımı, Christopher McQuarrie’in yazdığı ve Bryan Singer’in yönettiği The Usual Suspects, insanı şaşırtmayı bir an olsun bırakmadan akışını sürdürüyor.
5 farklı adam, bir olayın şüphelileri konumuna düştüklerinde, olayın nasıl bu derece karmaşık olduğunu anlamak için daha en başından ipuçları veriyor.
Başrollerinde Kevin Spacey, Gabriel Byrne ve Chazz Palminteri’i izlediğimiz film 106 dakika uzunluğunda ve suç, gizem dallarında kategorisinde.
Filmin başarısına gelecek olursak da 2 Oscar, 22 farklı ödül, 7 adaylık ve yaklaşık 290bin kişinin oylamasıyla 8.7lik bir IMDb puanı ve top250 listesindeki 25.lik olarak sayabiliriz.
Son sahnedeki ağzımızın açık kalışı ve soluğumuzun kesilmesi, filmi, izlediğimiz en iyi-güzel filmler arasına yerleştirme konusunda iki sebep.



paylaş:

bir zamanlar


Aşağılara bıraksam kendimi daha sokağa ulaşamadan çamaşır iplerine dolaşacakmışım gibi hissediyorum, kurtarıcım çamaşır ipleri olacak da farkında bile değilim. Upuzun bacaklara sahip olsam kilise çatısı görünümlü ihtişamlı evlerin tepelerinde, bir oraya bir buraya gezinir dururdum. Denizle gökyüzünün birleştiği o incecik çizgiye benzetiyorum hayatı hep, ulaşana kadar koşasım geliyor da dizlerim beni ele veren. Umut bahçelerinden bir kilo muz almak çok ucuza mal olsa da midemin gurultusuna karşı örülen bir çember gibi geliyor bir anlığına. Hayat umulmadığı kadar kısa değil oysa. Daha önümde onlarca gün var ve bitmek bilmiyorlar.
Karanlık kuleler var her bir yanımda, aydınlığa çevirmişler yüzlerini çeyrek saatte çanlarını çalıyorlar. Gökyüzünde bir yerlerde bizi izleyenler var, halimize durup durup gülüyorlar.
İzlenen bir şarkı, dinlenen bir film misali, her şey yerli yerinde ama biraz ters. Umudumuzu kaybetmemek için dondurma külahlarına kalbimizi koyuyoruz.
Kapı aralıklarından daima soğuk geliyor, yağmur hiç eksik olmuyor tepemizden, kuruması gereken çamaşırlara inat yağdıkça yağıyor anasını.
Ta uzaklarda bir yerlerde, bir zamanlar, şehirlerden bilmem hangi çöp deliklerinde, kurtçukların beslenmek için buldukları pizza kırıntılarıyla besleniyoruz her dakika, her vuruşta, her saniyede ve bir de süs köpekleri dolanıyor etrafta, kedilerin soyu tükenmiş gibi ya saklanıyorlar ya da yoklar ortalıkta.
Karelerin hepsi siyah-beyaz, her birinde ayrı hayat, her birinde farklı konular.
Masanın üzerinde çoraplar, vanilya kokulu bir puro, su ve peçeteler kıvrılmış.
Sigaranın ucundan çıkan duman hiç bu kadar efkâr katmamıştı benliğe, hiç bu kadar özlem duygusu sarmamıştı içleri. İçilen her bardak şarap, beyaz, hiç sevmem.
Kırmızılığından yoksun var oluşların eşiğinde diz kapakların kırılmasına benzer benlik, vücut kırmızılıkta hayat bulur çünkü, kan kırmızıyken akar.
Gemileri görebiliyorum, upuzun perdelerin arasında geçmişe doğru yola çıkmışlar, tek yapmam gereken biraz daha aralamak yarınları.
Aynalar var, boyu olduğundan uzun, kişiyi olduğundan güzel gösteren, baktıkça kendimizi kandırıyoruz.
Zebaniler de var oralarda, biliyorum, her iyiliğin yanında kötülükler var, eğer bir yerlerde ışık varsa, gölgelerden kaçamayız hiçbir zaman. Kapı arkalarına saklanıyoruz nedense.
Yüze kadar çekilen yorganların altına giriyoruz, yüzümüz görünmediği müddetçe, vücudumuz görünse de olur.
Yakarışlarımızın sonu kesilmeye dursun biz mutlu olduğumuzu iddia ediyoruz durmadan, çığlıklarımızı kahkahalarımız bastırıyor çünkü. Gözyaşlarımızın sebebini sevincimize yoruyor.
Maviliğin içinde boğulurken yağan yağmurları, benliği yıkayan su sanıp kollarımızı gök kubbeye açıyoruz, yukarılardakini tutacakmış gibi parmak uçlarımızla uzanıyoruz erişebildiğimiz yerlere doğru.
Aslında hayat, bize en kötü oyunlarından birinde başrolü teklif ediyor.


paylaş:

there will be blood (2007)

2 Oscar da dâhil olmak üzere toplamda 60 ödül ve 53 adaylığı bulunan 2007 yapımı dram ve tarih kategorili There Will Be Blood, sahip olma isteği ve hırsın öyküsünü sunar. Petrol bulma ile başlayan yolcuğun sonu var olan değeri elde etmeye hatta bir hücuma dönüşür. Ağır ve durağan işleyişiyle izleyicilerin tamamına hitap etmeyen film Upton Sinclair’in kitabından beyaz perdeye uyarlanmış ve yönetmen koltuğunda Paul Thomas Anderson ve başrolde Daniel Day-Lewis var.
Bir aile, bir rahip, petrol ve kan…
158 dakika uzunluğundaki film ortalama 143bin kullanıcının oylamasıyla 8.2 IMDb puanına layık görülmüş ve top 250 listesinde an itibari ile 147. sırada. 




paylaş:

milk (2008)

Cinsel kimlikten öte yaşama hakkını savunan bir önderdir Milk, boyun eğmek yerine baş kaldırmak, kabullenmek yerine reddetmektir, sevmektir, kavga etmek, büyülemek, insan olabilmektir.
Sean Penn’in canlandırdığı, Amerika’nın ilk gay hakları savunucusu ve politikacı Harvey Milk’in hayat hikâyesini anlatan filmin yönetmeni Gus Van Sant. 2 Oscar sahibi filmin, 34 ayrı ödülü ve 55 adaylığı bulunmakta ve filmin uzunluğu 128 dakika.
2008 yapımı film IMDb’den 7.8 puan almış.
İyi bir yapım, kaliteli bir dram, bir baş kaldırış ve sokaklarda yakılan mumlar, aydınlanan gece ve doğan yeni bir gün.




paylaş:

donnie darko (2001)

Bilim-kurgu, gizem ve dram dalında tartışmasız ilk akla gelen filmlerden biri olan Donnie Darko’yu anlatmak için anlam ifade eden sıfatların en güzellerini seçmek kaçınılmaz bir gerçek. 225bin kişiyi aşkın kullanıcının oylamasıyla 8.3 IMDb puanına sahip bu muhteşem film top250 listesinde de yerini almış bulunmakta.
2001 yapımı filmde Jake Gyllenhaal’in başarılı rolü, filmin çarpıcı ve hayal gücünü zorlayan senaryosu filmi izlemek için sadece iki iyi sebep.
Yönetmen koltuğunda Richard Kelly var ve film 113 dakika uzunluğunda.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan Donnie Darko’nun  web sitesi de yılın en iyi sitesi seçilmiş, bakmadan geçmeyin.
Filmin ilginç ayrıntılarına ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.




paylaş: