death at a funeral (2007)

İnsan, cenaze töreninde ne kadar gülebilir ki? İşte bunu öğrenmenin cevabı Death at a Funeral. Dean Craig’in yazdığı frank Oz’un yönettiği 2007 yapımı bir film.
Babalarının cenaze töreninde aslında babalarının bir gay olduğunu öğrenen iki kardeş, ilk başta buna inanmazlar fakat bunu iddia eden yabancı gay babalarının eşi olunca işler karışır. Babalarının bu sırrını saklamaya çalışan kardeşler, kafası güzel bir adam, sorunlu aileler ve yaşlılar derken, kendilerini keşmekeşin içinde bulurlar. Kaçık bir konu, uçuk bir film.
Eğlence tufanı ve kahkaha. Buyurun cenaze namazına!




paylaş:

natural born killers (1994)

“Herkesin içinde bir şeytan vardır. Bazıları bunu saklar, bazıları ortaya koyar. Bu onların kötü olduğu anlamına gelmez.”
Hikâyesi Quentin Tarantino’ya ait, senaryosu ve yönetmenliği Oliver Stone’a ait olan 1994 yapımı, şiddetin kötülüğünü şiddetle anlatan garip bir film. Absürt bir aşk hikayesi ve doğuştan katil olanlar.
Film çekildikten sonra Tarantino ile Stone arasında bir sürtüşme ortaya çıkmış, Tarantino filmi beğenmemiş ve daha neler. Tartışmalar çok da gereksiz, çünkü filmi beğenmek seyircinin işi ve filmin Tarantino tarafından beğenilmemesi de an itibari ile pek bir şey ifade etmiyor. Stone hayranları “madem filmi beğenmedi o zaman o çekseydi” dese de bu tartışmalardan çok filmi izlemek daha akıllıca ve seyirciye sözü bırakmak yapılması gereken tek sonuç.
7.1 IMDb puanlı film 118 dakika uzunluğunda. Filmin yıldızları ise Woody Harrelson, Juliette Lewis, Robert Downey Jr. ve Tommy Lee Jones.



paylaş:

to each his own cinema (2007)

To Each His Own Cinema (Chacun son cinéma), Cannes Film Festivali’nin 60. yılı için 36 yönetmenin çektiği 34 kısa filmden oluşan 2007 Fransız yapımı bir başyapıt. Kısa filmlerin her biri yaklaşık 3 dakika. Anlattıkları şey ise sinema. Herkesin kendi sineması, herkesin kendi dünyası. 5 kıta, 25 ülkeden yönetmenler.
İşte o yönetmenler ve kısa filmleri:
 1. Raymond Depardon – Cinéma d'été (Open-Air Cinema)
 2. Takeshi Kitano – One Fine Day
 3. Theo Angelopoulos – Trois minutes (Three Minutes)
 4. Andrei Konchalovsky – Dans le noir (In the Dark)
 5. Nanni Moretti – Diaro di uno spettatore (Diary of a Moviegoer)
 6. Hou Hsiao-hsien – The Electric Princess House
 7. Jean-Pierre and Luc Dardenne – Dans l'obscurité (Darkness)
 8. David Lynch – Absurda
 9. Alejandro González Iñárritu – Anna
10. Zhang Yimou – En regardant le film (Movie Night)
11. Amos Gitai – Le Dibbouk de Haifa (The Dybbuk of Haifa)
12. Jane Campion – The Lady Bug
13. Atom Egoyan – Artaud Double Bill
14. Aki Kaurismäki – La Fonderie (The Foundry)
15. Olivier Assayas – Recrudescence (Upsurge)
16. Youssef Chahine – 47 ans après (47 Years Later)
17. Tsai Ming-liang – It's a Dream
18. Lars von Trier – Occupations
19. Raoul Ruiz – Le Don (The Gift)
20. Claude Lelouch – Cinéma de boulevard (The Cinema Around the Corner)
21. Gus Van Sant – First Kiss
22. Roman Polanski – Cinéma érotique
23. Michael Cimino – No Translation Needed
24. David Cronenberg – At the Suicide of the Last Jew in the World in the Last Cinema in the World
25. Wong Kar Wai – I Travelled 9000km To Give It To You
26. Abbas Kiarostami – Where Is My Romeo?
27. Bille August – The Last Dating Show
28. Elia Suleiman – Irtebak (Awkward)
29. Manoel de Oliveira – Rencontre unique (Sole Meeting)
30. Walter Salles – À 8.944km de Cannes (5.557 Miles From Cannes)
31. Wim Wenders – War in Peace
32. Chen Kaige – Zhanxiou Village
33. Ken Loach – Happy Ending
34. Joel and Ethan Coen – World Cinema


http://www.imdb.com/title/tt0973844/
paylaş:

blue velvet (1986)

Isabella Rossellini, Kyle MacLachlan, Dennis Hopper ve Laura Dern. 1986 yapımı bir David Lynch filmi.
Çim arazide bulunan bir insan kulağı, bunu araştırmak isteyen kolej öğrencisi ve ona yardım eden şerifin kızı, yeraltından bilmeceler, şiddet, cinayet, tecavüz ve uyuşturucu. Bataklıklar prensi ve mazoşist, sadist ve anlamsızlıklar bütünü.
David Lynch filmlerini anlamaya çalışanlar ve anlayanlar ve anlayamayanlar. İzlenmesi gereken ve anlamakta çok da zorlanılmayacak bir film. Filmi izledikten sonra “oh be bunu anladım” deyip mutlu bile olabilirsiniz.
Yaz gecelerinde söylenen “blue velvet” şarkısı. Film IMDb’den ortalama 56bin kişinin oylamasıyla 7.8 puan almış ve metascore’u 75/100.




paylaş:

süt içinde balık kraker


Tutulmamış yeminler, yıkanmamış cesetler, kesilmemiş saçlar var yanı başımda, gece saatlerden çoktan sabaha yenik, ay ışıkları güneş doğana kadar aydınlatırken dünyayı, yukarılarda yer değiştiren yıldızlar, uzaklarda gemiler var okyanusları acıtan, yunuslar var trafik lambalarında, çizgiler her yerde, sağda ve solda, yukarıda ve aşağıda, fark ettiğimi biliyor herkes, benim yaptığım apaçık, yine de sorguya çekilenler ve kafa karıştıranlar, an denen kavram ilerlerken hiç durmadan, dairenin içinde kalanlar ve dışındakiler, serbest kalanlar sevinçten ağlarken dışarılarda bir yerlerde baykuşlar ötüyor kulak zarını çizerek, yelkovanlar sevişedursun akrep sokmalarında, yeminler üstüne yeminler ediliyor tutulmayacakları bilindiği halde, sadece cesetlerin arkasında duranlar ağlıyor, yıkamak ve çörek otu dökmek için sıraya girmişler, yavaş yavaş ağaran gökyüzüne inat ay var uzaklarda, saçlar belden aşağıda, kırıklar aldırılıyor, sabahlar çoktan öldü, galibiyet ayın elinde, yıldızlar sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmış, bir o tarafa, bir bu tarafa, okyanusun kalbinde kan bürüyen tonlar ağırlığında gemiler var yük taşıyan, binlerce yunusun katili oluvermişler şimdiden, sağa tehlikeli virajlar ve sola, kasisler var durmadan, zaman şişede durduğu gibi durmuyor, aktıkça akıyor toprağa, yeşilliklerin sebebi zaman, dışarılarda hâlâ sesler var, baykuşlar bayanlarını arayadursunlar, gagalarında sallanan solucanlar, sadece düşüne durun siz, herkimseniz, ne anlattı şimdi bu deyip, gelmişimi ve geçmişimi, yapabilirsiniz, elimde bir kalem ve bir kâğıt, çizdikçe çiziyorum yusyuvarlak bir daire, para koyup çizsem bu kadar zorlanmayacağım, dışta kalanlar sevinçten ağlarken, siz, içeriye koyuyorum tümünüzü, farkındalar, kimin yaptığı apaçık, tutulmayacak yeminler ediliyor her dakika ama siz, içinde kalıp yıkanacaklar, üzerine bir bir çörek otu dökülüp mis gibi kokacaklar, yanımda bir makas, kesilmemiş saçlar, sorguya çekilenler, sabah oldu mu diye soran bebekler var bir de, olanlardan bir haber sütünü içiyorlar, zaman akıp giderken büyüyüveriyorlar anlamadan, önlerinde bir kâse yuvarlak, dışa taşan krakerler boğulmaktan kurtulduklarına seviniyorlar, içine düşenler durmadan yeminler ediyor ama herkes farkında, kimin suçlu olduğu apaçık, yine de herkesi sorguluyorlar. 
paylaş:

the fall (2006)

1920lerin Los Angeles’ında bir hastanede, portakal toplarken kolu kırılmış küçük bir kız çocuğu ve kendini öldürmeye çalışan bir dublörün hayal dünyasından var edilen bir renk cümbüşü, bir destan.
Tarsem Singh’in yönettiği 2006 yapımı The Fall, IMDb’den 7.9 almış. Katıldığı festivallerden 3 ödülle dönen film zaman zaman güldürürken yer yer de ağlatıyor.
İzlenmesi gereken filmler arasında yerini, kendini kazıklayarak sabitlemiş bir baş yapıt.
“öl” deyince ölen karakterler, “yardım edelim ölmesin” diyen bir kız çocuğu.
Ne kadar laf edilse o kadar boş kalır. Sadece izlemek ve hayal dünyasında küçük bir dal parçası olmak yeter.




paylaş:

ex drummer (2007)

Sex Pistols’ın “God Save the Queen”  şarkısını bilmeyen yoktur. Şarkı sözlerine bakıldığında “No Future” ifadesi geçer. İşte neden geleceğin olmadığını öğrenmek için iyi bir tercih “Ex Drummer”.  Belçika’nın en sıra dışı yazarlarından Herman Brusselmans’ın kitabından uyarlama olan film, 2007 yapımı ve yönetmen koltuğunda Koen Mortier oturmuş. Ve bu film yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi.
Üç özürlüden oluşan bir grup, bir baterist aramaktadır. Eğer bir baterist bulabilirlerse ünlü olma yolunda bir adım daha ilerlemiş olacaklardır. Başlarda düzenli bir hayatı var gibi görülen başarılı bir yazar gruba baterist olarak katılır. Sadece özürlülerden oluşan bu grupta bateristin özrü, davuldan pek anlamasıdır. Başlarda grup için faydalıymış ve tüm hayatı mükemmeliyet içinde boğuluyormuş gibi görünen başarılı yazarın diğer grup elemanlarına tavırları, hayatlarına müdahalesi ve kanlarını son damlasına kadar içmesi, çok geç de olsa anlaşılacaktır.
Pislik içinde yüzen hayatlar, tecavüze uğramışlar, kolu tutmayan gitaristler, grup seks yapan yazarlar, geri geri giden bisikletler, gay, kaybedenler, ensest, ırkçılık, cinayet, çöplükte ölen bebekler, hardcore ve  psikoloji. Deşilmeyen hiçbir konu yok bu filmde.
Bir yapıtın sanat olabilmesi için illaki onun güzel bir şey olması gerekmediğini, çirkinliğin de sanat olabileceğini anlamak için güzel bir örnek. Üstelik tüm hüzünler bireyseldir!
Film IMDb’de yaklaşık üç bin üç yüz kişinin oylamasıyla da underground bir yapıda olduğunu belli ediyor. Bu oylama sonucu 6.9 puana layık görülmüş. Benim puanım ise hiç düşünmeden 10. Herkes bu filmi sevmez değil sevemez. Aldığı üç ödülün de “özel jüri ödülü” yada “jüri ödülü” olması bu durumu kısmen de olsa açıklıyor zaten.
İlk uzun metrajlı filminin bu kadar başarılı olması, karşısında saygıyla eğilmeyi hak ediyor.
Filmin sonlarında, ölen karakterlerin kendileri için söyledikleri de gerçekten çok etkileyici.
Unutmadan, müzikler bir harika.




paylaş:

big nothing (2006)

Siz kendinizi çok zeki mi zannediyorsunuz? Bir de bu filmi izlediksen sonra cevaplayın. David Schwimmer, Simon Pegg. Buyurun cenaze namazına! Absürt bir hikaye, saçma bir cinayet, kendini zeki sanan insanlar, kahkaha üstüne kahkaha.
Kısaca konu, bir adam, para kazanmak uğruna başka bir adamla -ki bu adam da para kazanmak uğruna her şeyi yapacak cinsten-birlikte kendilerini garip bir oyunun içinde bulurlar ve  bir kadın da-para, para, para- bir anda bu iki adamın ortasında yoktan kendini var eder. Yalanlar ve dolanlar.
Yönetmen koltuğunda Jean-Baptiste Andrea, 135 dakikalık bir ustalık.
IMDb puanı yaklaşık 14bin kişinin oyuyla 6.8.
Film, hiçbir yerden hiçbir ödül almamış, koskocaman bir hiç olarak görebilirsiniz bu filmi. Size tavsiyem izleyin, izledikten sonra da filme kendi ödülünüzü kendiniz verin!



paylaş:

almost famous (2000)

Cameron Crowe’un Oscar’lı ve 43 ödül sahibi, müzik eşliğinde dram filmi. Gruplar, Rolling Stone dergisine makale yazma şansı bulan bir liseli, groupieler, âşık olmalar, iddiada bir biraya karşı konulan güzel kızlar, küçücük bir gözyaşıyla biranın markasını soran kızlar, kaybetmeler, başarısızlıklar, düşmanlar, dostlar, hafif bir türbülans, itiraflar, yalanlamalar, kalp kırmalar ve hiç olmadığı kadar müzik.
Bir başarı, bir hüzün öyküsü Almoust Famous. 8.0 puanlı akıllardan uzun süre çıkmayacak, durup durup bahsedilecek, birkaç gün geçince tekrar izlenmek isteyecek, kısacası film arşivlerinde yerini hemen alabilecek bir film.
İzledikten sonra da muhtemelen yanlış zamanda yanlış yerde doğduğunuzu hissedeceksiniz. Anne karakterini de unutmamak gerek tabii.
İyi seyirler.



paylaş:

irriversible (2002)

Suç, dram, gizem. Tecavüz sonucu mahvolan bir hayat, geri işleyen zaman, şiddet, gerilim. 2002 Gaspar Noé filmi. Çok konuşulmuş, çok tartışılmış, “bu kadarı da fazla” denmiş, sinema salonlarından filmin yarısında çıkanlar olmuş.
Garip kamera çekimleriyle hep olduğu gibi baş dönmesine sebebiyet verebilir. Film IMDb’de yalaşık 35bin kişinin oylamasıyla 7.3 puana layık görülmüş. Baş rollerde Monica Bellucci, Vincent Cassel ve Albert Dupontel.
Filmi izlerken yüze çarpan her yangın tüpünde kendi yüzünü, her kol kırma sahnesinde kendi kolunuzu tutabilirsiniz.
Filmden nefret bile edebilirsiniz.



paylaş:

the king's speech (2010)

Bu yılki Oscar’a adaylıklarıyla damgasını vuran bir film. Bünyesinde Colin Firth, Helena Bonham Carter, Geoffrey Rush gibi isimleri barındıran, Golden Globe'ta drama dalında en iyi erkek oyuncu ödülü almış, 12 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, 8.5 IMDb puanıyla top 250 listesinde 110. sırada yer etmiş, tarih kokan bir film The King’s Speech. 2010 yapımı filmler arasında en iyilerinden biri.
6. George’un ve konuşma terapistinin azimli bir zaferi.
Benim için Helena Bonham Carter’ın rol alması filmi izlemek için yeterliydi. E bu kadar iyi bir yapıt ortaya çıkınca da unutamayacağım filmler listesinde yerini çoktan aldı.



paylaş:

the social network (2010)

Şimdiden 49 ödül almış ve 8 dalda Oscar’a aday gösterilmiş bir film The Social Network. Bu kadar çok ödül almasının ve ilgi görmesinin sebebi gerçekten iyi olması mı yoksa yönetmen koltuğunda David Fincher’in oturması mı bu tabii ki tartışılır fakat, hayatımızda artık önemli bir yere sahip, değeri milyar dolarlarla ifade edilen facebook’un hikayesini öğrenmek için hoş bir film. IMDb’deki şu anki puanı 8.2 ve top 250 listesinde 167. sırada. Puanlama ve sıranın önümüzdeki günlerde nasıl değişeceği merak konusu.
Bakalım Golden Globe’ta gösterdiği zaferi Oscar’da da gösterebilecek mi?



paylaş: