irriversible (2002)

Suç, dram, gizem. Tecavüz sonucu mahvolan bir hayat, geri işleyen zaman, şiddet, gerilim. 2002 Gaspar Noé filmi. Çok konuşulmuş, çok tartışılmış, “bu kadarı da fazla” denmiş, sinema salonlarından filmin yarısında çıkanlar olmuş.
Garip kamera çekimleriyle hep olduğu gibi baş dönmesine sebebiyet verebilir. Film IMDb’de yalaşık 35bin kişinin oylamasıyla 7.3 puana layık görülmüş. Baş rollerde Monica Bellucci, Vincent Cassel ve Albert Dupontel.
Filmi izlerken yüze çarpan her yangın tüpünde kendi yüzünü, her kol kırma sahnesinde kendi kolunuzu tutabilirsiniz.
Filmden nefret bile edebilirsiniz.



paylaş:

the king's speech (2010)

Bu yılki Oscar’a adaylıklarıyla damgasını vuran bir film. Bünyesinde Colin Firth, Helena Bonham Carter, Geoffrey Rush gibi isimleri barındıran, Golden Globe'ta drama dalında en iyi erkek oyuncu ödülü almış, 12 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, 8.5 IMDb puanıyla top 250 listesinde 110. sırada yer etmiş, tarih kokan bir film The King’s Speech. 2010 yapımı filmler arasında en iyilerinden biri.
6. George’un ve konuşma terapistinin azimli bir zaferi.
Benim için Helena Bonham Carter’ın rol alması filmi izlemek için yeterliydi. E bu kadar iyi bir yapıt ortaya çıkınca da unutamayacağım filmler listesinde yerini çoktan aldı.



paylaş:

the social network (2010)

Şimdiden 49 ödül almış ve 8 dalda Oscar’a aday gösterilmiş bir film The Social Network. Bu kadar çok ödül almasının ve ilgi görmesinin sebebi gerçekten iyi olması mı yoksa yönetmen koltuğunda David Fincher’in oturması mı bu tabii ki tartışılır fakat, hayatımızda artık önemli bir yere sahip, değeri milyar dolarlarla ifade edilen facebook’un hikayesini öğrenmek için hoş bir film. IMDb’deki şu anki puanı 8.2 ve top 250 listesinde 167. sırada. Puanlama ve sıranın önümüzdeki günlerde nasıl değişeceği merak konusu.
Bakalım Golden Globe’ta gösterdiği zaferi Oscar’da da gösterebilecek mi?



paylaş:

thank you for smoking (2005)

“iç, iç, iç o sigarayı, çek, çek, çek dumanı, boğulana dek.” Bu şarkı sözleriyle başlayan Thank You for Smoking daha başından ne kadar eğlenceli olacağının haberini veriyor.
Nick Naylor’ kötülememek gerekir, aynı bir avukatın çocuk katilini savunması gibi o da sadece ev kirasını ödemek için, işini yapıyor.
9 ödüllü, 2005 yapımı, 7.8 IMDb puanlı bu film, sigara ne kadar yararlı, ne kadar zararlı sorusunun cevabını çok da iyi veriyor. Hiciv dolu, bol komedi içerikli filmin yönetmen koltuğunda Jason Reitman oturmuş. Yılının en iyi Amerikan komedileri arasında gösterilen film, zevkli bir akşam geçirmek için iyi bir seçim.



paylaş:

enter the void (2009)

Bünyede bulantı, bunaltı, geçici sağırlık, geçici renk körlüğü ve baş ağrısı gibi yan etkiler gösteren 2009 yapımı Gaspar Noé filmi. Bu kadar basit bir konu, teknoloji ve hayal gücüyle bu kadar muhteşem bir yapıta dönüşebilirin örneği. Ara ara Trainspotting’ten, Requiem for a Dream’den esintiler, ara ara Irriversible’dan şiddet sahneleri.
Uyuşturucu batağına saplanmış gençler, yetimhanede geçirilen çocukluk, sapkınlık, zulalar ve seks.
Uyuşturucu satıcısı bir abi, ona ihanet eden ve öldürülmesine sebep olan bir arkadaş, kız kardeşini izleyen bir hayalet, renk üçgenleri, kareleri, beşgenleri…
Oscar’ın gözünden izlediğimiz bir film, dans eden Linda, göz kapamalar, göz kırpmalar.
Film Altın Palmiye ödüllerine aday gösterilmiş, Imdb’den 7.3 puan almış ve 162 dakika uzunluğunda.

paylaş:

Wristcutters: A Love Story (2006)


Tüm dertlerden kurtulmak için iyi bir kaçış yolu olsa da intihar, aslında dilenenin hiç de öyle olmadığının iyi bir örneği Wristcutters: A Love Story.
2006 yapımı 7.4 IMDb puanlı, sevimli bir film. Katıldığı festivallerden 9 ödülle dönen bir kaçış hikâyesi. Bulunduğu yere bir hata sonucu geldiğini iddia eden otostopçu(Mikal), kendi intiharından sonra eski sevgilisinin de intihar ettiğini öğrenen bir genç(Zia) ve eski rock sanatçısı. Bu üç kişi Zia’nın eski sevgilisini aramaya başlarlar.
Barlarında sadece Nirvana ve Joy Division gibi grupların şarkıları çalınan bir dünyada çıkılan bir yolculuğun başlangıcıdır sadece. Ölümün aslında onlara getirdiği hiçbir ayrıcalığı yoktur. Ve beyaz giyen adamlar vardır. Üst makamdan birilerini tanımak burada olduğu gibi orda da işe yarar tabii.
Yönetmen koltuğunda Goran Dukic ve izlenesi bir film.
Filmi herkesin sevmesi beklenmese de beğenenlerin tam seveceği kuşkusuz bir gerçek.



paylaş:

kar



Saçaklardan inen kılıç görünümlü buzlar var, her ağzımı açtığımda dileme konan kar kristalleri. Perdemi sonuna kadar açtığımda buğulanan bir cam ve flulaşan Ankara Kalesi karşımda. Her yer beyaz, her yer kendisiyle barışık.
Yanakları pembeleşen çocuklar sokaklarda, caddeler soğuğa teslim, gökyüzünde sonsuzluk. Bulutlarda yaşam yok, lapalar halinde iniyorlar yeryüzüne, yumuşacık his bırakıyorlar topuklarda, değmemeye çalışarak birbirlerine.
Yükseklerden bıraksak kendimizi kuş tüyü gibi savrulacaklar havaya, boşu boşuna kırmızıyla kirleteceğiz etrafı.
Durup düşüncelere dalmak var, bir sigaraya yakmak, içimize derin derin çekmek tütünü. Hayallere kapılmak, dünden çok yarınları göstermek parmak ucumuzla, buğulanan pencereye isimler yazmak, sokak lambaları sönmeden uykulara dalmak.
Ajandada “yalnız hissetmek” yok bu an, konuşmak sevdiklerinle, müzik dinlemek, film izlemek var. Kahve krizine girene kadar içmek,  çikolata yiyip gülümsemek var. Devrik cümlelerden çok yalın cümleler kurmak, farklı olmaktan çok sadeleşmek var.
Yukarılara bakmak, ta yukarılara…
Koşuşturmadan çok kalbin sesini dinlemek, adım atışlarda benliği hissetmek, büyümekten kasıt daha da küçülmek, çocuk kalabilmek var.
Yan cama konan kumrular ve ekmek kırıntıları…
Odaların içi boş değil, odalar sen doldurdukça var olur, odalarda benlik var, kitaplar var, kış kokusu var.
Dakikalar geçtikçe kararan bir şehir, yanan lambalar, evli evine köylü köyüne ve sıçan delikleri, “elim sende”ler, akşam yemeği sohbeti, portakal kabukları, mandalina kokusu ve sümüklerini çeken çocuklar.
Durup sessizleşsek, hiç de zor değil duymak.
Yeniden başlayan kaçışlar, hızla düşen kar yumakları.
Etraf durgun, şehir yorgun, her yer karanlık, toprak beyaz.
paylaş:

survive style 5+ (2004)

Londra’dan Japonya’ya gelen kiralık katil, çılgın fikirli bir reklamcı, bir hipnoz sonrası kendisini kuş sanan bir adam, karısını her öldürdüğünde yeniden öldürmek zorunda kalan bir eş, işleri güçleri hırsızlık olan üç arkadaş. Absürt reklam filmleri, babasının kuş olduğunu kabullenen bir çocuk, hortlak karısının amacını çözme yolunda başarıya ulaşan bir eş, hayattaki amacın ne olduğunu anlamaya çalışan bir katil, yardımcısı, duvarları süsleyen ölüm fotoğrafları, cinsel kimlik çatışması yaşayan bir bünye, intiharın eşiğine gelmeler, fondaki müzikler, dekor ve atmosfer. Filmi övmek için sarf edilen binlerce kelime.
Beş farklı hayat hikâyesi, garip kesişme noktaları, hem korku, hem komedi. 2004 Japonya yapımı, iki saatlik bir sarsılma ve kahkaha.
Yönetmen koltuğunda Gen Sekiguchi. Oyuncular Tadanobu Asano, Reika Hashimoto, Kyôko Koizumi. Fant-Asia Film Festival’den iki ödüllü, 7.7 IMDb puanlı, hiç kimsenin izlemekten pişman olmayacağı güzel bir film.
Film 2006 yılında if istanbul ve if ankara'da gösterilmiştir.
İzleyiciye sorulması gereken tek soru da şu: "What's your function in life?"

paylaş:

lost highway (1997)

"Dick Laurent öldü." Yumak olan bu sözle başlayan Lost Highway, akıllara zarar konusu, ruhu okşayan hatta durup durup sevişen müzikleriyle 135 dakikalık kayboluş. Karşında duran adamın telefonda seninle konuşması neyse Lost Highway de o. Gizemli video kasetlerin gizemli görüntüleri, uyumalar, uyurken görülen kabuslar, uyanıkken görülen düşler ve hayat oyunları. Nereden çıktığı belirsiz, gözünü hiç kırpmayan birisi, karısının katilinin kendisi olduğunu öğrenen bir adam, 7.6 puanlık bir David Lynch filmi.
Ünlü Amerikan eleştirmenler tarafından film için“rezalet”, “hiçbir şey anlamadık”  yorumlarına Lynch’in verdiği cevap ise “filme gitmek için iki neden”.



paylaş:

karanlığa gömülü bedenler



Kirpiklerim birbirine bağlanmış gibi gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Başımın arka bölgesi soğuk zemine kaynaklanmışçasına, ağırlığını tüm bedenimde hissediyorum. Zaman diliminde hangi çeyrekteyiz bilmiyorum. Tek bir ışık huzmesi sütun halinde zemine dökülüyor. Odanın içinde sis varmış gibi görüş mesafemin kaç santim olduğunu düşünüyorum. Üşüyorum. İliklerim kemiklerimin arasında sümük kıvamında, ayağa kalksam jel gibi süzülecek ayak parmaklarımdan. Beynimin içinde milyonlarca sivrisinek uçuşuyor, varlıklarından çok sesleri beni yıpratan.
Üzerimde iç çamaşırımdan başka bir şey yok. Ruhumu kaplayan bedenim, ıslaklığın içinde titriyor. Her kıvrımında tüylerim dışa doğru bedenimi çekiyor, kaçmak istedikleri yeri ya da kaçma isteklerini çözemiyorum. Soğuk, kaygan zeminin üzerinde ayakta durmaya çalışıyorum. Her adımımda ayak topuğumun sertlik üzerinde yayıldığını hissediyorum. Sol elimle sağ kolumun dirseğini tutmuş vaziyetteyim, kaslarım titreşimlerini tüm odaya aktarıyor. Titreşimler odanın içinde suya düşen taş parçasının oluşturduğu dalgalar misali yayılıyor. Dan, dan, dan, dan…
Kafamın içinde fareler, beynimi kemiriyor. Her daldırışlarında etime dişlerini, gözlerim yuvalarından fırlayacakmış gibi hissederken, kaslarım kasılıyor, soğuğun etkisi ve sis ve bilinmeyen bir oda ve ışık huzmesinin kaynağı, yalın ayaklar, dan, dan, dan, dan, tüm benliğim sarsılıyor.
Boşluğa düşmek gibi bir his var midemde, gurultusu çığlıklara karışıyor.
Tavanda yıllardan kalmış, yaşını belli eden bir avize, kırık lambalarıyla hüzünlenen bir senfoni gibi kulaklarımı tırmalıyor. Odanın içinde esinti yok, odanın içi yalnız.
Yanlış zamanda yanlış yerlerde bulunmak mı doğuruyor boş odaları, çözemediğim bilyon tane sorudan biri bu.
Boş oda, sessizliğin içinde feryatlar besleyen yaşlı bir nine, kırış kırış bedeni, arzulayan gözlerinde bakışlar ve avizeler üzerinde ölü bir ışık.
Boş oda, ışık huzmesinde dans eden tek bacaklı bir balerin, dönüp dururken tek bacağının üzerinde, saçıldıkça saçılıyor etrafa toz dumanı, altın gibi görünen sırçalığında, ipi dolanıp bacağına düşene kadar.
Boş oda, içerisinde yüklerini Mısır’a yetiştirmeye çalışan develer kervanı, sakallarından yüzleri seçilmeyen Arap kabilesi ve susuzluğundan kendi terine muhtaç siyah köleler.
Odanın içinde fareler, buldukları her kanı içmek için var edilmiş organizmalar, dişlerinde kötülüğün kavuğu, baykuşlar var bir de hiç acımadan saldıran. Ve sesleri, geceyi bir darbede ikiye bölen sesleri…
Odanın duvarları yıkık, göremezken yitiriyorum hislerimi, soğuğa yenik düşüp nasıl düştüğümün farkına varmadan. Bu bir rüya değil, bu bir karabasan.
Kaçıp da kurtulamadığımız karanlığımız hepimizin. Boş odalarda duran ikinci yüzümüz, yüzsüzlüğümüz. Kalburu kırık yarınlarımızda yeşeren solucanımız hepimizin ya da elimizle ittirdiklerimiz.
Odalar boş, odalar tozlu, odalar yalnız. Biz, mahkûmlar, odaları dolduran, biz, siyah köleler…
Odalar boş, odalar tozlu, odalar yalnız. Biz, karanlığa gömülü bedenler, biz…

paylaş:

hedwig and the angry inch (2001)

John Cameron Mitchell’in yönettiği ve başrolünde oynadığı Hedwig and the Angry Inch, gururumuzu okşayan bir aşk hikâyesi eşliğinde görsel bir şölen sunarken kulakların pasını silmeyi de eksik etmiyor. Doğu Berlin’in duvarlı dönemlerinde yaşam mücadelesi veren Hansel, geçirdiği başarısız cinsiyet değiştirme ameliyatıyla yeni bir kimliğe bürünür. Annesinin adını alan Hansel, "Hedwig" adı ve kızgın çıkıntısıyla kalakalmışken gönlünü çalan bir gençle yola çıkar, kalbini çalan çocuk şarkıları da çalıp gitmişken, Hedwig, kendi garip hikayesini güzel bir müzikal eşliğinde başlar anlatmaya.
Film IMDb’den 7.7 puan almış, aynı zamanda filmde geçen müzikler Grammy’e aday gösterilmiştir.


paylaş:

şeytanın anahtarı


Garipsenmeyen olguların belkemiğinin kırılması karşımızda, ses, olmadığı kadar iç gıcıklayıcı, beklenenden uzun süren, alçak hislerin topuğunda biriken çamur adeta, kıskançlıkların camgöbeği.
Işık huzmelerinin dansına ait senfoni çalarken yay kirpiklerde, sevişmesi gözbebeğinin katı suratların arkasını gören gövdeleriyle ve ulaşılması güç sonsuzluğuna çıkılan yolculukta, bir sigara, bir bavul.
Koşarcasına ayaklarımızı vura vura ezilen toprağa, yağmurları yağdırmak güç gerektirmezken, yanlış algılanan sözlere inat, demlenen çayın buharıdır soluğumuzu açan, karşımızda biriken toprak kokusu var bir de.
Bedenin derinlerine değen saçların yüzmezi gibi tende, yıkanırken buharlaşan kirlerin, uçup giden ruhun, aynada aksine benzetirim küvette boğulan kendimi, ölmem için gözlerimi kapamam yeter.
Sayı saymayı öğrenen çocuğun saflığında rakamlar, üç, beş, dört, yeşile yenik trafik lambaları, kırmızı, rüzgâr yolculuğunda martılar gökte ve aşağı tırmanan ben durmadan.
Son uyarılara rağmen yenmeyen sebzeler tabakta, mevsimlerden kışa merhaba dedikçe tüten kestane çıtırtıları, sokağa çıkma yasağı zulümlerden en büyüğü.
Sıcaklığına kaptırırken tüm hislerimin kıymetini, suyun, boyanır griye duman misali ortalık, devrikliğinde cümlelerimin, yana yattıkça sözcüklerim, eğildikçe eğilir boynum, yerçekimine yenik gözyaşları.
Yenen tırnaklar ve…
Kendi sıvımla boyanan bedenim var köşe başında, karanlığında gecenin uzaktakini arayan gözlerim, sıktıkça acıyan parmaklarım avuç içimde, kaburgalarımı döven yüreğim, halinden bıkkın bacaklarım gövdemi taşıyan, çamurlaşmış ağzım suratımda.
Tanrının beni düşünmeye vakti yok, tanrı meşgul, aranılan tanrıya şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar denemeyin.
Durup durup sövülen varoluşsal duruşlar, yapısal bozukluklar, zihinsel bir gerileme, sistematik kokain.
Benliğimi ele geçiren beynime inat, adım atma isteğim delik ceplerimde, kurşungeçirmez zırhımla, kadavrama can veren ruhum beni ayakta tutan.
Öğretmenler her zaman doğruları söylemez, iki noktadan milyonlarca doğru geçer dediğinde anladım bunu. İddia edilen savların çürümüşlüğünden kaynaklanır burun direğinin kırılması, her zaman gibi kendimleyim ben. Yalnız kelimesini çoktan yedim tuzlayıp.
Küçücük bir fıçıcığa sığdırsam kendimi, turşucuğu göremeyecek kadar körüm de. Fark etmedim bunu. Sadece söylediler bana, güvenirim, inanırım onlara, kandım.
Bedenimin koordinatları, mutfak karşısı banyo, küvet içi paraleller. Su altı, dalgıçlık taslamacalar.
Açlığım azdıkça midem beynimi kemiriyor, soluk almakta zorlanıyorum, ezberci eğitime herkes karşı, mide boşalınca beyne uyarıcı salgılar, pırt.
Karanlık küvetin içinde koyulaşsa da, kanım seyrelmeden kanıtlarım kendimi, kurmuş tenine inat buruşan parmak uçlarım var, benim gittikçe çatlayan dudaklarım.
Cennet sandığım cehennem kucağımda, oysa ne umutlarla almıştım anahtarımı, kimseye sormadan adımımı atıp girecektim cennete, tanrıya selam verecek, büyüksün diyecektim, yanıltanın o olduğunu bilseydim, şimdiden hareket çekerdim.
Ben de isterdim, isimlerin ve numaraların olmadığı sokaklarda, kapı aralarında ya da bacalarda, karıncaya komşu ya da çikolata fabrikasında, mutfakta, banyoda, orada, şurada yaşamayı, ben de isterdim.
Bileklerimden aktıkça ruhum, benliğimi yitirdikçe galip gelen tanrı karşısında, odunlarımı yakmaya başlayan zebanilerimi merak ederken ıslanan vücudumla, kapanan gözlerimde beliren son şey, söyleyemediğim onca gerçeklik payı, kumrular, havada kar, soğuk bir beden, buğulanmış camlar, koşuşturan köpekler belki, aylaklar, sokakları şehrin, yapayalnız kimliğim.
Tanrısallaştırdığım şeytanın elindeki anahtarı aldığım gün doğdum ben, annemin sıvılarıyla kaplı kaygan vücudum, kocaman kafam ve karnım, gözlerimi daha açamazken, benim adımı insan koydular.

paylaş: