yine evvel zaman içinde


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler de berber iken bir de biz dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seninle az gitmişiz uz gitmişiz, dönüp de baktığımızda görmüşüz ki bir arpa boyu yol gitmişiz.
O arpa boyu yolda biz ne kadarlık yaşamışız orası ise bu zamanın en tartışılır konularından biri. Bu hikayenin en hatırlanabilir başında sen varsın/biz varız ve muhtemelen sonunda da sen olacaksın. Gerçi kabarık etekli prensesler, şatolar, kaftanlı yatağanlı şehzadeler ya da beyaz atlı prensler, saraylara kapatılmış cariyeler, sihirli atlar, gökten yıldırım yağdıran tanrılar yok bizim hikayemizde. Ama biz bu hikayeyi o kadar çekiştirdik o kadar eğlenceli kıldık ve o kadar ağladık o kadar ağladık ki hiçbir anonimin ya da Grimm kardeşler benzeri insanlardan birinin anlatmayı akıl edemeyeceği hale geldi.
Tabi, biz böyle düşünsek de kabul etmeliyiz ki dışarıdan bakan insanlar için hiç de ilginç bir hikaye değil bu. Bize masal gibi, bize ilginç, bize eğlenceli ve bize duygusal sadece. İşte böyle ortada zebellah gibi, uzun, kocaman, esmer mi esmer bir çocuk var bir de onun en yakın arkadaş(lar)ı. Bu iki çocuğun bir araya getirdiği iki kız var ilk bakıldığında sonlarının böyle olacağı tahmin edilmeyen. Bu iki kız (uzun saçlı yüzünde her zaman gülümsemesi olan ile kısa saçlı kemik gözlüklü somurtuk güya asi olan) hem kendilerini hem de çevrelerindekileri çok ama çok şaşırtarak bütün değişen kahramanlara rağmen beraber ve aynı(!) kalmayı başarıyorlar.
Lise günlerinde okuldan kaçıp araba kaçırıyorlar, beyaz atlı prensler hatta belki kaftanlı cesur şehzadeler bulduklarını sanıyorlar, töre cinayetlerine konuk olup, kendilerini sihir dünyasında kaybediyorlar, birisi bunu iç yazan şişeden içip anahtar deliğinden geçecek kadar küçülüyor diğeri de bunu ye yazan kurabiyeden yiyerek tavana değecek kadar uzuyor. Burunlarının uzaması pahasına yalan söyleyip ukalalık yapıyorlar sonra bütün bunları altı eylül parkında kimseye anlatmadıkları şekilde birbirlerine anlatıyorlar. Bu olanlar arasında bir düzen bir süreklilik yok ama buna ihtiyaçları da yok. Daha en başından biliyorlar beraber geçirilen dakikaların sürekliliğinden çok içtenliğinin önemli olduğunu. İkisinin de ayrı dertleri var o sıralar, bu ayrı dertleri beraber çözebileceklerini de bilmiyorlar henüz. Olsun, öğrenecekler…
Her acılı ve kendi dünyasında kaybolmuş ergenin düşündüğü gibi yüzyıllar sürmez lise, çabuk geçer aslında. Daha ne olduğunu anlamadan, öğrendiklerini sindiremeden bitiverir. Onlar için de çabuk bitiyor, kalp ağrıları, fos çıkan beyaz atlı prensler, sihir diye bir şey yoktur çığlıkları, agresif ergen şarkıları, geride bırakılanlar ve geleceğe -yani üniversiteye- dair kocaman umutlarla birlikte. Taşınma telaşı ve kaybolup gitmesinden korkulan bir sevginin derdinde birbirlerinden habersiz aynı şehre gidiyor bizimkiler. Habersizliğe rağmen o şehre aynı trende gidiyorlar, bir tren koltuğunu mesajlarını ve hayallerini paylaşıyorlar, hayatta bir başına olmanın külfetini hiç bilmeden kurdukları küçük kız hayallerini hem de.
Üniversiteye gitmesine gidiyorlar ama üniversite onlara resmen döve döve gösteriyor lisenin çok uzakta kaldığını. Bir şehirde bir başına, parasız, sevgisiz, annesiz ve haritasız kalmanın nasıl bir şey olduğu ikisinin de birbirinden bağımsız olarak öğrendiği ilk şey. Zaten ilk senelerinde yeni şeylerin verdiği heyecanla birbirlerinden kopuyorlar, birkaç telefon görüşmesine rağmen yüzyüze görüşmek nasip olmuyor bu iki kıza. Gerçi artık kız olmaktan ziyade, yalnız başına tökezleyerek genç birer kadın olma çabasındalar.
Ne ailelerinin ne de kendilerinin beklemediği bir şekilde yaralar bereler ve başarısızlıklarla birinci yıllarını tamamlıyorlar. Kabus gibi geçirilen yazların ardından ikinci senelerine başlarken, uzun saçlı olan hayatında hiç aşık olmadığı kadar aşık geliyor beraber okudukları şehre, kısa saçlı ve kemik gözlüklü olansa artık uzun saçlı ve aşık olmayı beceremediğini anlamanın hüznüyle. Genç bir kadın olmaya çalışırken destek gerektiğinin bilinci, lise arkadaşlıklarının masumiyetinin farkındalığı ve ikisi arasındaki arkadaşlığın kimseye benzemediği önsezisiyle sımsıkı tutunuyorlar birbirlerine bu sefer. Çünkü hayalini kurdukları büyük aşklardan daha kıymetli bir dostluk bunu öğrenmişler artık. Aşk yokken dost var, aşk oluşurken, aşk coşarken, aşk biterken ve aşk giderken hep orada dost. Gerçek olacağını bildiğin hayaller kurarken sabit karakter dost. İyi, kötü, eğlenceli ya da depresyonda, her zaman, her hatada, özellikle de bile bile hata yaparken orada dost, tam da arkanda hatana ortak oluyor yargılamadan.
İşte bu birbirine kenetlenme durumu yıllar sonra şöyle bir cümleye yol açıyor. “Sizin hiç iki kalbiniz oldu mu? Benim var. Biri bazen durduğunda yaşamak diyor diğeri. Diğerim.” Artık uzun saçlı olan kısa saçlı hala genç kadın adayımız uzun uzun bakıyor bu cümleye. Önce gülümsüyor, cümlenin edebi güzelliğine, çok güzel çünkü. Sonra çok duygulanıyor, artık kısa saçlı olan uzun saçlı hala genç kadın adayımıza sarılıyor sımsıkı, diğerine.
Garip aslında, sevgililer böyle şeyler söyler birbirine, derin bağlılıklarını ifade etmek için. Ama onlara göre derin bağlılıklar aşk gerektirmiyor. Ve bu gerçeğin ilk defa bu kadar açık bu kadar bariz söylenmesi aşırı duygusallığın yanında bazı şeylerin de hatırlanmasına yol açıyor. Sımsıkı sarılma ile teşekkür etme anının tam ortasındaki duraksamada, pencere önünde yapılan muhabbetler, Dilara’yı Kloş’a çevirme başarısını, emniyet müdürlüğünün önünden lise formasıyla bir arabanın içinde (ehliyetsiz beyaz gömlekli lacivert kravatlı zebellah gibi sürücüsüyle) geçerken arka koltukta birbirine destek olmalar, mangal yapma niyetiyle yenilen pizzalar, ayık kalmak niyetiyle oturulan masalardan sarhoş kalkmalar, 5 ayrı piercing macerası, en zayıf anlarını gözyaşlarıyla hiç düşünmeden paylaşmalar, intihar etmeye çalışan ama hep yalan çıkan, 3 cenaze haberine rağmen hala sağlam gezen sevgililer, kitapçı muhabbetleri, sıcaklığı birbirinden bilinen tekila shotlar, saç boyama eylemleriyle lezbiyen yaftası yemeler, elinde kamera saçmalamalar, Küçük İskender okuyup isyan etmeler, likörlü kahveler, yüzde yetmiş aynı dolaplar ve bu dolaba rağmen hiç pişti olmama becerisi ve muhtemelen şu an yazmayı düşünemediğim milyonlarca şey hatırlanıyor. Bir insan sekiz yıla ne kadar sığabilirse o kadar işte.
Sekiz yıl ve geri kalan bütün hayatları. Dakika dakika anlatacak olsalar yaşadıkları kadar sürecek hikayeleri, koskoca bir hayat. Ama işte anlatılmaya da ihtiyaç yok aslında, zamanı gelir anonim olur bu hikaye, mitleşir. Sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Ama son sözü hiç değişmez:
“Sizin hiç iki kalbiniz oldu mu? Benim var. Biri bazen durduğunda yaşamak diyor diğeri. Diğerim.”
paylaş:

Üçü Bir Arada - Beklemek Korkmak ve İstemek



“Dudaklarımın gerisin geriye çekildiği; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim.” diye küçük iskender yazmasaydı da ben yazabilseydim keşke. Çünkü hem delicesine korktum senden hem de ölürcesine bekledim seni. Bir de çok istedim, inanılmaz istedim. Hala bekliyorum, ama hala korkuyorum ve fakat yine de istiyorum…


Sen bakma dışarıdan cesur göründüğüme, her şeyi yapabilirim yeter ki isteyeyim ayaklarıma, umursamaz görüntüme, gülüp geçişime, suratına bakmayışıma, baktığımda alaycı tek kaşımın yukarda oluşuna, kırk yıllık dostuma görüşürüz der gibi tek elimle selam verip veda ettikten sonra arkama bile dönmeyişime, bana baktığında görmezden gelişime. Bakma sen bu yaptıklarıma, hepsi korkudan.


Sensizlikten korkuyorum, şu dünya nasıl bir daha aynı olur sensiz? Bana şiir okuyacak insan bulunur, kitapları anlatacağım, sesine bayıldığım, sabahları beni öpücüklerle uyandıracak birileri eninde sonunda bulunur ama o ses sen olmadıktan sonra neye yarar? Yine de seninle olabilmek daha çok korkutuyor, seninle birlikte olmadan yitiremem çünkü seni. Esas korkaklığım burada işte! Sevmekten, şu insanoğlunun birilerini kendinden daha çok sevmesi mümkünmüş gibi beylik laflar etmekten, ardından insanlıktan çıkmaktan ve seni kendimden daha çok sevmekten, sonra seni kaybetmekten, canımın çok ama çok yanmasından, çok acımaktan, içimde oluşacak boşluktan ölesiye korkuyorum. Bu yüzden seni istemekten korkuyorum; istedikçe kendimden, daha çok istedikçe senden, istemeye inatla devam ettikçe yaşanacak bir sonraki saniyeden korkarak geçiriyorum vaktimi. Oysa sen öyle güzelsin ki!


Bazen iki adım uzağımda durur ve sana baktığımı fark etmezken, aslında kilometrelerce uzaklık anlamına gelen o iki adımı aşıp, yüzünü ellerimin arasına alıp sana bütün uzuvlarımla tek tek bir de ben olarak tek bir bütünlük halinde nasıl korktuğumu, korkup bakamayan gözlerimi, korkup uzanamayan, uzansa dokunamayan ellerimi, duymaktan korktuğu şeylerden kaçan kulaklarımı, korktuğunu bile kabul etmeyen mantıklı davrandığını iddia eden aklımı ya da kaburgalarımla ciğerimin arasına saklanıp korkudan yüzünü göstermeyen kalbimi anlatmak istiyorum. Ben anlatmak istiyorum da sen dinlemek istiyor musun işte bütün mesele bu. Bütün cevaplarının olduğu gibi bu soruya da cevabının muğlâk oluşu zaten korkan benim anlık cesaretlerime de gölge düşürüyor.


Aslında… Aslında bunların hiçbiri değil olay. Olay beni istemeyişin. Olay senin beni istemeyişini kabullenemeyişim? Daha önceleri yapmış olsam da bu sefer “Beni nasıl istemez!?” diye bağıran egomun küstah sesi değil bu, sadece umut. Belkiler… Belki sinirle söyledi, belki öyle demek istemedi, belki ben yanlış anladım, belki sadece, belki, bel… Hem belki de istiyorsun? En yakınlarımla oturup hiçbir şeyim yokmuş gibi gülerken beynimi yavaş yavaş kemiren “umut” adlı kurdun zırvaları bunlar. Üstelik beynimi yedikçe besleniyor, yedikçe büyüyor ve yedikçe semiriyor kendisi, kurtulamıyorum. Beynimi kemiren kurtla birlikte korkumu da katınca işin içine elim kolum bağlı beklemekten başka bir şey yapamıyor, bekledikçe korkuyor, korktukça istiyor, istedikçe bekliyorum seni.


Ama sen benden çok korkuyor, benden çok kaçıyor, üstüne üstlük inkâr ediyorsun yaptıklarını. Hoş belki de gerçekten istemiyorsun. Ben de burada sadece umut mu ettiğimi yoksa gerçeği mi gördüğümü bilemeden, yani cesur mu egoist mi olduğumu anlamadan bekliyorum. Korkmayan cesur olamazmış, çünkü cesur korkuya rağmen devam edenken, hiç korkmayan aptal olanmış, sadece aptallar korkmazmış. Ama madem korkuyorsun, küçük iskenderin de dediği gibi; “senin yaşın aşka tutmuyor çocuğum, hiç gelme / açıkta kalırsın / aşk insanı acıktırır / aşk insanı bir ölüme susatırsa aşk diye anılır”


Senin yaşın aşka tutmuyor sevgilim


lütfen gelme!


Ya da,


Gel…

paylaş:

Üç

Altı harftir aşk!
Senin için üç harf, benim için üç harf.
Senin altı harfin ve iki hecen,
benim altı harfim ve üç hecem,
bir de üçer harfimiz ve teker hecemiz.
Sence on sekiz harf ve yedi hece mi ederiz
yoksa sadece üç harften mi ibaretiz?
paylaş:

gökyüzü şemsiyelerini açmadan

Esen yelleri izlerken ellerinde, gözlerin kirpiklerine tutsak olduğunu fark eder ve düşeriz beraber görünenin içine görünmeyenler olarak, uzun uzun süzülürüz boşlularda ve ellerimiz çarpar birbirine, kuru dallar gibi kırılır ve ardından gözyaşlarımızda yüzeriz, arkamızdakilere çoktan elveda demişken, hiç de korkmadan tanrıya dikleniriz, sonumuz kırmızı, sonumuz mavi. Küçücük açar gülücüklerimiz biz yokken, utanırlar bizden saklanırlar kapı arkalarına, biz saklanırız birbirimizin arkasına, soluklarımız tam da durmuş, yollar uzadıkça. Yaparız, ellerimize alıp da fırçaları süreriz tuvale birbirinizin bedenini, kıvılcımlar çıkartırız.


Beyinlerimiz içerken şarapları, birbirimizde yeniden doğar ve ölmek için bekleriz avuç içlerimizde, parmaklarımız birbirine dolanmışken, biz sarmaşık misali.

Geçmişte takılı kalmaktansa kahkahalara takılır, açılmayacağını bildiğimiz halde uçurumlardan paraşütlerimize güvenerek atlarız. Açılmaz da. Kadere yenilmekse bu yenilelim anasını, kaybedeceğimiz sadece bedenlerimiz, kuru, çatlamış, susamış.

Acıkırız birbirimize, susarız, acıları tattırırız tuzlu tuzlu.

İkilemelerde zıplarken sessiz harflerime ses katar, gaydaları küstürürüz kendimize ve armonikaları. Sevişmelerimizden lirler utanır, arkalarını dönerler. Şarkılar söyleriz karşılıklı, ağza alınmayacak sözleri dişlerimizde çiğner, sindirime sokar üzerine krema sıkarız.

Çırılçıplak sokaklarda, çırılçıplak gezer, köşe başlarında çoraplarımızı bulur giyeriz, boynu bükük sokak lambaları boyunlarını büküp seyre dalar tenimizi ve biz sokak kokusuna bulanır, birbirimizi koklarız, sonu, sonu gelmez sonsuzlular. Dibe vururken uyanırız çöp kutularında, bir de soluyan köpek yavrusu.

Biz bakarken enceğe, encek bakar bize. Patilerine patilerimizi dokundururken, salyaları akar ağzından bizim de suduklarımız.

Ulumaya başlarız, havlamaya başlarız.

Gökyüzü şemsiyelerini açarken bize, biz yüzümüzü döner göğe, gözlerimizi açarız.






paylaş:

ikili oyun

zor bir metin kelimeler seçilmiyor, şurada yazan yaşam mı yoksa yaşım mı? yaşam mı uzaklaştı benden yoksa yaşım mı... off seçemiyorum. sonrası belli belirsiz kelimeler zaten ilk cümlesinden yanılgıya düştüğüm metnin sesli sessiz harfler tuzağı... bir akşam, bir yaşam ve okunaksız bir metin. ya da okunaksız bir yaşamın kör karanlığına atılan kendini bana söyleyemeyen kelimeler dizisi. dilsiz işte ne düşündüysen orada nereye götürürsen senle. ben mi düştüm bu fikrin yamacına yoksa bu sessizlik mi bıraktı beni bu çelişkinin orta yerine? bir harfe tutunduğum an kendimden düşüyorum, kendimi bulduğum an kelimelerimi yitiriyorum...


not: bu yazıyı 'odysseia' yazdı. kendisinin şifre sorununu en kısa sürede çözmesi dileğiyle...
paylaş:

kondom bitti

‘ozonu da deldik dibine geldik’ gibi felsefik ve sosyal mesaj içeren sözleriyle bize dersler veren Tuğba Ekinci ablamızın bahsi geçen ‘kondom’ adlı şarkısını bilmeyen yoktur sanırım. Amma velakin bu dobra ablamıza üzücü bir haberim var: kondom bitti!!!
Olay daha doğrusu beni yerlere yatırıp gülerken altıma yapmama vesile olan görüntü, abimin hastalanıp da hastaneye gidip, sonrasında sağlık raporu almak için evin yakınlarında bulunan sağlık ocağına varmamızla başladı. Sağlık ocaklarında ya da hastanelerde yaşanan oradan oraya koşuşturmacaları ve bunun gibi bilumum aktiviteden sonra öğrendiğim odanın tam karşısındaki odanın kapısı kapalı belki de kilitliydi, çünkü zaman öğle arasını gösteriyordu. Lakin bu olay çok normal olarak gözükse de normal olmayan kapının üzerine sele bantla yapıştırılmış A4 kâğıdıydı. Hatta ve hatta bu kâğıt da normaldi-olabilir kapılara yapıştırılır duyuru falandır- normal olmayan bu kâğıdın üzerinde yazan bilmem kaç puntoluk yazı. Aynen de şöyle: ‘KONDOM BİTTİ!!!’
Herhalde üç ünlem işareti vakanın ciddiyetini bir o kadar vurguluyor. ‘bittiniz olum, sevişemeyeceksiniz kondom gelene kadar, yok öyle.’  Tabii ben basarım parayı giderim BİM’e alırım lé-okay markalı kondomu, bir güzel de sevişirim derseniz buna o yazıyı asanlar bir şey diyemez ama yok benim düdüğe verecek param derseniz maalesef ama maalesef beklemek zorundaymışsınız. Yazı onu gösteriyor.
Bol kondomlu günler efendim, tedbiri elden bırakmayın…
paylaş:

satanist diyeti

korkumun sarp kayalarına kaçan
septik bir puma mı ne
düşer tanrısal postu delindi mi
hep kuşkumun dibine

ben ki ayırmak için kuşkuyla korkuyu
üç öğün puma yiyen biriyim

alabildiğine melanistik bir panter
şimdi yıkanmadadır keyifle
yitik atalarının kutsal kanını
alüvyonuna katıp ölümsüzleşen
çağlar ötesinden bir ırmağın
en kuytu köşesinde
bir nebze olsun jaguarlaşmak ister
yarı jaguarlaşmış panter
aksini çekemeden sudan
kan kanı çeker
delik deşik olur postu
ve ihanetle kararan kanı karışır
kırmızı ve saf atalarınınkine
bir bakarım ki sarı siyah bir post
en ihanet kokan sözcüklerimde

ben ki karartmak için beyaz sözcüklerimi
üç öğün panter yiyen biriyim

bütün bu hengamenin içinde
bir kedim vardı sağlam kalan
ki onun patilerinin tekelinde
vire dönüp duran
bir çitişik yumaktı zaman

ben ki durdurabilmek için zamanı
üç öğün kedi yiyen biriyim


not: Bu şiir çok sevgili oda arkadaşım Ufuk Çelik'e ait. kendileri H.Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okumakta ve hayata atılma planlarını gerçeğe vurmaktadırlar. sevgiler buradan...

edit: Mazide kalabilir her şey. :)
paylaş:

ugg mı ag mı öyle bi şe



Zamanın bilmem kaçıncı sayfasından denizden mi, kutuptan mı geldiği bilinmeyen lakin elinizi sağa doğru –sola doğru da olabilir- kaldırdığınız surette bir çiftini giyenine çarpacağınız, çizenini, şeklini henüz çözemediğim r.t.e’nın teğetinden bile garip duran, yazın sıcakta serin, kışın soğukta sıcak, ilkbahar ve sonbaharda yağmur yağdığında ıslak tuttuğu söylenen ve sanırsam çıplak ayağa-cımbıl cımbıl- giyilen genellikle pastel tonlarda renklere sahip ve giyen kişiyi komik duruma sokan, ilk çıktığında 500 lirayken şimdi bilmem hangi Perşembe pazarında 20 liraya satılan, tüylü olanları giyeni mağara insanını haline sokan ve çoğu insanın giyme sebebinin farklılık yaratmak için olduğunu düşündüğüm, fakat 10 kişiden 7 sinin giyerek nasıl bir farklılık bu dediğim salakça bir marka. Bilim bakalım adı ne. Ug mu diyorlar ag mı diyorlar ondan işte. Kıçımın azıcık kenarı. Ugg diye yazılıyor, açılımını öğrenmekte fayda var tabii de sanırım ‘ugly’ den türemiş. Bu kadar mı biçimsiz olur bir şey.
Bazı üniversitelerde tikicanların üniforması haline de gelmiştir. Şıkıdım şıkıdım kuaförden çıkan platin kaplama ablaların, diz altı çoraplarının üstüne çekiştiriverdikleri muhteşem ötesi salaklıkta botumsulardır kendileri.
Aslında en başlarda balıkçıların ayakları üşümesin diye mi ne yapılmış bunlar ne.
[bu yazıyı yazarken haggard’tan herr mannelig dinliyorum. Allah benim cezamı versin. Neyse]
Evet tarihçesine gelecek olursak, muhtemelen Norveçlilerden çıkmıştır bunlar. Onlar hassas bu cilt bakımı konularında, aslında herkes öyle olmalı da konuyu saptırmayalım. Balıkçılar çıkıyorlarmış balığa, rastgele diyorlarmış ve tabii ayakları çok üşüyormuş, balıktan döndükten sonra da giyiveriyorlarmış ayaklarına. E ne dedik soğukta sıcak tutma mantığı devreye giriyormuş. Peki bu mantık nerden çıkmış tabii ki de zeki insan beyninden. Koyunun yününü, denemişler bu işlemler için. Saftirikler, buluvermişler. Kesivermişler koyunu. İşte tüm kara büyüler o zaman başlamış.
[gothic bi şeyler açmalıyım, kararmalı her yer]
Kesilen koyun hamileymiş ve bedeninde büyümeye çalışan küçücük kuzucuk oracıkta ölü vermiş. Bunu gören diğer koyunlar orada melemeye başlamışlar ve lanet bu insanların üzerine geçmiş. Ve bundan sonraki tüm çalışmalarda bu melemeler bu insanların kafalarından hiç çıkmamış. Çizdikleri, yaptıkları tasarımlar o kadar boktanmış ki kendi boktanlıklarını gizlemek için çare düşünmüşler ve bir karar almışlar.
Bundan böyle her giyen kendini bir bok zannedecekmiş. Çıplak kral mantığı. Ve bundan böyle kızlar derken erkekler de bu kadersiz bokluğa adımlarını atar olmuşlar. Bir tişört, bir etek bir de ugg der olmuş hepsi. Öyle işte.
Bakalım kim çıkıp; ‘bok gibi olmuşsunuz kızım’ diyecek de kara büyü bozulacak.
Yıh yıh demeden de edemedim.
Arada sırada böyle yazılar da lazım de mi?
paylaş:

gözler



Ah bakışlarımı çevirmez olsaydım ya da sadece bakmamış. Derinliklerine çekiliverdim hemen, dibi kuyu misali bitmek bilmez, kara… Tırnaklarım parçalandı duvarlarında çırpınırken, bedenim, olamadı istediğim gibi, güçsüz olduğumu o an daha iyi hissettim.
Çizgiler birer ok gibiydi atılmayı bekleyen, yaralanmış vücutlara, görkeminden önünde saygıyla eğilmek lazımdı. Araya sıkışan yeşillik fışkırır gibi bakışlarıma bulaştı, kendimi kendimden ayırdım, bedenim çöktükçe çöktü karşında ve o sonu bilinmeyen kara boşluk. Acemice yaklaşınca gözbebeklerine, insem çıkamam düşüncesiyle yok oldu tüm benliğim ve dur demek gelmedi içimden. Gardiyanından af dileyen kalbim çıldırmışçasına vururken açık kapıları, kapılarım kapandı bir anlığına utanılanların ardında. Elimle itiverdim beynimi, yesem yerdim tuzlayıp.
Önüme koyulan gözlerden başka bir şey yoktu tabağımda, ki yeşilliğin içinde boğulduğumu zannettim.
O iki kapağın kapanmasıyla kendime gelir gibi olsam da nafile, uzun sürmüyor göz kırpmak. Ama yavaş yavaş kırpılıyordum sayende. Makasın bu kadar keskin mi?
Acıdan geberirken karşında, bakışların saldırdıkça saldırdı bilmeden.
Halimi gördükçe kulaklarına yaklaşan dudak birleşimin canımın acısını katladı. Ah bakmaz olaydım. Masallar yazılmamış olsaydı, ben dinlememiş olsaydım.
Gözlerinden dökülen her kelimede yanmış olmazdım belki, su gibi saran bakışlarında, yeşilin ortasında bir kara delik.
Bebek dediğin senin gibi mi olur ey delik!

paylaş:

beş metre aşağısı


Kusmuğun içinden çıkan irin benzeri bir yer Black Paradise. Duman altı dudaklarımızın tarihinde gelecek benzeri bir gök gürlemesi, kıçımızın bilmem kaçıncı boku, bilmem kaçıncı orospusu. Black Paradise. Karizma çakması…
Nüfus: -235. Yerin derinliklerinde, ölüme doğan bedenler. Her yeri delik deşik, balgamlı ağızlar, sümüklü burunlar. Saçlarına bulaşmış et parçaları, parçalanmış tırnaklar, kırık dişler, kanayan diş etleri. Birleşirken dişlerini götlerine geçiren insana benzeyenler.
Pek de farkı yok yerin üstünde yaşayanlarla.
Yağmur orda da burada da, hem iyinin hem kötünün üzerine yağıyor.
paylaş:

yalnız kalmak


Her yerdeler. Kalabalık. İnsanlar. Trafik. Yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya döne ışıklar. Kuyruk oluşturanlar.
İlerliyorum. Kendimi bile kaybedebilirim bunların içinde. Bulamıyorum. Aradığımın ne olduğunu bilmeden, onu bulamayacağıma eminim. Aklımın ucundan yere düşen düşüncüler, zıplamaz oldular.
Çığlık atsam deli derler, ağlasam gülerler. Neden bilmezler; gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz. Ah bu beyaz insanlar…
Kısalan cümlelerimin içinde, kendi tükürüğümde boğuluyorum.
Boşalan sokakların boynu bükük lambaları. Acımı anlar gibi ışıklara buladılar. Oturup da dizlerimi göğsüme çektiğimde yağmurun yağmasını diler gibiyim. Yalnızlık.
Yıkasa yağmur paklar düşüncelerimi.
Özgür olmamaya mecburum kendi benliğimde, beni tutsak eden, bedenim. Sıksam, delip geçer kurşun beynimi. Boşluğa bakıldığında karşı tarafı göreceğimi bilsem yaparım.
İçine düştüğüm dünyanın dibine sürüklenmişim, haberim yok. Tek kalmışım da fikrimin kuytu köşelerine sığınıp, tipide, karın göbeğine gömülmüşüm, karanlık sokakların daimi emektarı olup, masa başlarında elimde kafam, diğerinde kadeh, sigarayı nasıl tutabilirim diye düşünür olmuşum, şeref arayıp da insanların içinde şerefsiz olup çıkmışım, tanrı diye bir şey yoktur saçmalıklarını düşünürken, düşünceler dalmış, nefes almanın bir hediye olduğunu unutmuşum.
Yalnızlık zor.
Zor olan yalnızlığının farkına varmak.
paylaş:

gitmek



Gitmek dedikleri şey nedir ki? Üzerine oturarak anca topladığın valizini çekiştirip, siyah beyaz karede, yağmurun altında olduğunun farkına varmadan, puslu atlası delip geçen, metal kokusuna bulanmış tirenin gelmesini mi beklemek? Yoksa sonu gelmeyen boşluklara doğru yol alıp, yukarılara inmek mi? Küreklerin boşuna süreklenmesi gibi bir bitmişlik bu, bardağın taşıp da fayansı yıkaması, tırnak arasına giren kıymığın çektikçe canı daha çok acıtması.

Nedir gitmek? ‘gidebilirim’ mi demek? Belki. Gidemeyecek olan kim peki? Umutlanırız ya güzel bir şarkı başladığında, içimiz kıpır kıpır sellenir yataklardan düşen sevgili misali, acısa bile canı, kıymığı sonuna kadar çeker, sonun iyi olacağını bildiği için, ritmin dansında ayağını burkmak için uğraşsa bile derinliklerinde yüzmeyi daha çok bilir, sığlarda olmaktansa. Buğulanıverir bedeni çamurlu suyun içinde, okuldan dönen çocukların su birikintisinde zıplaması gibi hoplamaya başlar, burkuk bileğine aldırış etmeden.  Ve gitmek… Nereye kadar gitmek?

En sona geldiğini anladığında en sevdiğin parçanın, elini çekicin altına koyma hissi gibi kulaklarında parelenen sese kulak vermeden kalbinin değil aklının dediklerini yapmaya başlarsın yanılarak. Ama olsun gitmek dedikleri şey de aslında bunun olduğunun farkındalığını yaşamak olsa gerek.

Gitmek, üzülmemek.

Gitmek, dertlenmemek.

Gitmek, gidebilirim demek.

paylaş: