ikili oyun

zor bir metin kelimeler seçilmiyor, şurada yazan yaşam mı yoksa yaşım mı? yaşam mı uzaklaştı benden yoksa yaşım mı... off seçemiyorum. sonrası belli belirsiz kelimeler zaten ilk cümlesinden yanılgıya düştüğüm metnin sesli sessiz harfler tuzağı... bir akşam, bir yaşam ve okunaksız bir metin. ya da okunaksız bir yaşamın kör karanlığına atılan kendini bana söyleyemeyen kelimeler dizisi. dilsiz işte ne düşündüysen orada nereye götürürsen senle. ben mi düştüm bu fikrin yamacına yoksa bu sessizlik mi bıraktı beni bu çelişkinin orta yerine? bir harfe tutunduğum an kendimden düşüyorum, kendimi bulduğum an kelimelerimi yitiriyorum...


not: bu yazıyı 'odysseia' yazdı. kendisinin şifre sorununu en kısa sürede çözmesi dileğiyle...
paylaş:

kondom bitti

‘ozonu da deldik dibine geldik’ gibi felsefik ve sosyal mesaj içeren sözleriyle bize dersler veren Tuğba Ekinci ablamızın bahsi geçen ‘kondom’ adlı şarkısını bilmeyen yoktur sanırım. Amma velakin bu dobra ablamıza üzücü bir haberim var: kondom bitti!!!
Olay daha doğrusu beni yerlere yatırıp gülerken altıma yapmama vesile olan görüntü, abimin hastalanıp da hastaneye gidip, sonrasında sağlık raporu almak için evin yakınlarında bulunan sağlık ocağına varmamızla başladı. Sağlık ocaklarında ya da hastanelerde yaşanan oradan oraya koşuşturmacaları ve bunun gibi bilumum aktiviteden sonra öğrendiğim odanın tam karşısındaki odanın kapısı kapalı belki de kilitliydi, çünkü zaman öğle arasını gösteriyordu. Lakin bu olay çok normal olarak gözükse de normal olmayan kapının üzerine sele bantla yapıştırılmış A4 kâğıdıydı. Hatta ve hatta bu kâğıt da normaldi-olabilir kapılara yapıştırılır duyuru falandır- normal olmayan bu kâğıdın üzerinde yazan bilmem kaç puntoluk yazı. Aynen de şöyle: ‘KONDOM BİTTİ!!!’
Herhalde üç ünlem işareti vakanın ciddiyetini bir o kadar vurguluyor. ‘bittiniz olum, sevişemeyeceksiniz kondom gelene kadar, yok öyle.’  Tabii ben basarım parayı giderim BİM’e alırım lé-okay markalı kondomu, bir güzel de sevişirim derseniz buna o yazıyı asanlar bir şey diyemez ama yok benim düdüğe verecek param derseniz maalesef ama maalesef beklemek zorundaymışsınız. Yazı onu gösteriyor.
Bol kondomlu günler efendim, tedbiri elden bırakmayın…
paylaş:

satanist diyeti

korkumun sarp kayalarına kaçan
septik bir puma mı ne
düşer tanrısal postu delindi mi
hep kuşkumun dibine

ben ki ayırmak için kuşkuyla korkuyu
üç öğün puma yiyen biriyim

alabildiğine melanistik bir panter
şimdi yıkanmadadır keyifle
yitik atalarının kutsal kanını
alüvyonuna katıp ölümsüzleşen
çağlar ötesinden bir ırmağın
en kuytu köşesinde
bir nebze olsun jaguarlaşmak ister
yarı jaguarlaşmış panter
aksini çekemeden sudan
kan kanı çeker
delik deşik olur postu
ve ihanetle kararan kanı karışır
kırmızı ve saf atalarınınkine
bir bakarım ki sarı siyah bir post
en ihanet kokan sözcüklerimde

ben ki karartmak için beyaz sözcüklerimi
üç öğün panter yiyen biriyim

bütün bu hengamenin içinde
bir kedim vardı sağlam kalan
ki onun patilerinin tekelinde
vire dönüp duran
bir çitişik yumaktı zaman

ben ki durdurabilmek için zamanı
üç öğün kedi yiyen biriyim


not: Bu şiir çok sevgili oda arkadaşım Ufuk Çelik'e ait. kendileri H.Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okumakta ve hayata atılma planlarını gerçeğe vurmaktadırlar. sevgiler buradan...

edit: Mazide kalabilir her şey. :)
paylaş:

ugg mı ag mı öyle bi şe



Zamanın bilmem kaçıncı sayfasından denizden mi, kutuptan mı geldiği bilinmeyen lakin elinizi sağa doğru –sola doğru da olabilir- kaldırdığınız surette bir çiftini giyenine çarpacağınız, çizenini, şeklini henüz çözemediğim r.t.e’nın teğetinden bile garip duran, yazın sıcakta serin, kışın soğukta sıcak, ilkbahar ve sonbaharda yağmur yağdığında ıslak tuttuğu söylenen ve sanırsam çıplak ayağa-cımbıl cımbıl- giyilen genellikle pastel tonlarda renklere sahip ve giyen kişiyi komik duruma sokan, ilk çıktığında 500 lirayken şimdi bilmem hangi Perşembe pazarında 20 liraya satılan, tüylü olanları giyeni mağara insanını haline sokan ve çoğu insanın giyme sebebinin farklılık yaratmak için olduğunu düşündüğüm, fakat 10 kişiden 7 sinin giyerek nasıl bir farklılık bu dediğim salakça bir marka. Bilim bakalım adı ne. Ug mu diyorlar ag mı diyorlar ondan işte. Kıçımın azıcık kenarı. Ugg diye yazılıyor, açılımını öğrenmekte fayda var tabii de sanırım ‘ugly’ den türemiş. Bu kadar mı biçimsiz olur bir şey.
Bazı üniversitelerde tikicanların üniforması haline de gelmiştir. Şıkıdım şıkıdım kuaförden çıkan platin kaplama ablaların, diz altı çoraplarının üstüne çekiştiriverdikleri muhteşem ötesi salaklıkta botumsulardır kendileri.
Aslında en başlarda balıkçıların ayakları üşümesin diye mi ne yapılmış bunlar ne.
[bu yazıyı yazarken haggard’tan herr mannelig dinliyorum. Allah benim cezamı versin. Neyse]
Evet tarihçesine gelecek olursak, muhtemelen Norveçlilerden çıkmıştır bunlar. Onlar hassas bu cilt bakımı konularında, aslında herkes öyle olmalı da konuyu saptırmayalım. Balıkçılar çıkıyorlarmış balığa, rastgele diyorlarmış ve tabii ayakları çok üşüyormuş, balıktan döndükten sonra da giyiveriyorlarmış ayaklarına. E ne dedik soğukta sıcak tutma mantığı devreye giriyormuş. Peki bu mantık nerden çıkmış tabii ki de zeki insan beyninden. Koyunun yününü, denemişler bu işlemler için. Saftirikler, buluvermişler. Kesivermişler koyunu. İşte tüm kara büyüler o zaman başlamış.
[gothic bi şeyler açmalıyım, kararmalı her yer]
Kesilen koyun hamileymiş ve bedeninde büyümeye çalışan küçücük kuzucuk oracıkta ölü vermiş. Bunu gören diğer koyunlar orada melemeye başlamışlar ve lanet bu insanların üzerine geçmiş. Ve bundan sonraki tüm çalışmalarda bu melemeler bu insanların kafalarından hiç çıkmamış. Çizdikleri, yaptıkları tasarımlar o kadar boktanmış ki kendi boktanlıklarını gizlemek için çare düşünmüşler ve bir karar almışlar.
Bundan böyle her giyen kendini bir bok zannedecekmiş. Çıplak kral mantığı. Ve bundan böyle kızlar derken erkekler de bu kadersiz bokluğa adımlarını atar olmuşlar. Bir tişört, bir etek bir de ugg der olmuş hepsi. Öyle işte.
Bakalım kim çıkıp; ‘bok gibi olmuşsunuz kızım’ diyecek de kara büyü bozulacak.
Yıh yıh demeden de edemedim.
Arada sırada böyle yazılar da lazım de mi?
paylaş:

gözler



Ah bakışlarımı çevirmez olsaydım ya da sadece bakmamış. Derinliklerine çekiliverdim hemen, dibi kuyu misali bitmek bilmez, kara… Tırnaklarım parçalandı duvarlarında çırpınırken, bedenim, olamadı istediğim gibi, güçsüz olduğumu o an daha iyi hissettim.
Çizgiler birer ok gibiydi atılmayı bekleyen, yaralanmış vücutlara, görkeminden önünde saygıyla eğilmek lazımdı. Araya sıkışan yeşillik fışkırır gibi bakışlarıma bulaştı, kendimi kendimden ayırdım, bedenim çöktükçe çöktü karşında ve o sonu bilinmeyen kara boşluk. Acemice yaklaşınca gözbebeklerine, insem çıkamam düşüncesiyle yok oldu tüm benliğim ve dur demek gelmedi içimden. Gardiyanından af dileyen kalbim çıldırmışçasına vururken açık kapıları, kapılarım kapandı bir anlığına utanılanların ardında. Elimle itiverdim beynimi, yesem yerdim tuzlayıp.
Önüme koyulan gözlerden başka bir şey yoktu tabağımda, ki yeşilliğin içinde boğulduğumu zannettim.
O iki kapağın kapanmasıyla kendime gelir gibi olsam da nafile, uzun sürmüyor göz kırpmak. Ama yavaş yavaş kırpılıyordum sayende. Makasın bu kadar keskin mi?
Acıdan geberirken karşında, bakışların saldırdıkça saldırdı bilmeden.
Halimi gördükçe kulaklarına yaklaşan dudak birleşimin canımın acısını katladı. Ah bakmaz olaydım. Masallar yazılmamış olsaydı, ben dinlememiş olsaydım.
Gözlerinden dökülen her kelimede yanmış olmazdım belki, su gibi saran bakışlarında, yeşilin ortasında bir kara delik.
Bebek dediğin senin gibi mi olur ey delik!

paylaş:

beş metre aşağısı


Kusmuğun içinden çıkan irin benzeri bir yer Black Paradise. Duman altı dudaklarımızın tarihinde gelecek benzeri bir gök gürlemesi, kıçımızın bilmem kaçıncı boku, bilmem kaçıncı orospusu. Black Paradise. Karizma çakması…
Nüfus: -235. Yerin derinliklerinde, ölüme doğan bedenler. Her yeri delik deşik, balgamlı ağızlar, sümüklü burunlar. Saçlarına bulaşmış et parçaları, parçalanmış tırnaklar, kırık dişler, kanayan diş etleri. Birleşirken dişlerini götlerine geçiren insana benzeyenler.
Pek de farkı yok yerin üstünde yaşayanlarla.
Yağmur orda da burada da, hem iyinin hem kötünün üzerine yağıyor.
paylaş:

yalnız kalmak


Her yerdeler. Kalabalık. İnsanlar. Trafik. Yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya döne ışıklar. Kuyruk oluşturanlar.
İlerliyorum. Kendimi bile kaybedebilirim bunların içinde. Bulamıyorum. Aradığımın ne olduğunu bilmeden, onu bulamayacağıma eminim. Aklımın ucundan yere düşen düşüncüler, zıplamaz oldular.
Çığlık atsam deli derler, ağlasam gülerler. Neden bilmezler; gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz. Ah bu beyaz insanlar…
Kısalan cümlelerimin içinde, kendi tükürüğümde boğuluyorum.
Boşalan sokakların boynu bükük lambaları. Acımı anlar gibi ışıklara buladılar. Oturup da dizlerimi göğsüme çektiğimde yağmurun yağmasını diler gibiyim. Yalnızlık.
Yıkasa yağmur paklar düşüncelerimi.
Özgür olmamaya mecburum kendi benliğimde, beni tutsak eden, bedenim. Sıksam, delip geçer kurşun beynimi. Boşluğa bakıldığında karşı tarafı göreceğimi bilsem yaparım.
İçine düştüğüm dünyanın dibine sürüklenmişim, haberim yok. Tek kalmışım da fikrimin kuytu köşelerine sığınıp, tipide, karın göbeğine gömülmüşüm, karanlık sokakların daimi emektarı olup, masa başlarında elimde kafam, diğerinde kadeh, sigarayı nasıl tutabilirim diye düşünür olmuşum, şeref arayıp da insanların içinde şerefsiz olup çıkmışım, tanrı diye bir şey yoktur saçmalıklarını düşünürken, düşünceler dalmış, nefes almanın bir hediye olduğunu unutmuşum.
Yalnızlık zor.
Zor olan yalnızlığının farkına varmak.
paylaş:

gitmek



Gitmek dedikleri şey nedir ki? Üzerine oturarak anca topladığın valizini çekiştirip, siyah beyaz karede, yağmurun altında olduğunun farkına varmadan, puslu atlası delip geçen, metal kokusuna bulanmış tirenin gelmesini mi beklemek? Yoksa sonu gelmeyen boşluklara doğru yol alıp, yukarılara inmek mi? Küreklerin boşuna süreklenmesi gibi bir bitmişlik bu, bardağın taşıp da fayansı yıkaması, tırnak arasına giren kıymığın çektikçe canı daha çok acıtması.

Nedir gitmek? ‘gidebilirim’ mi demek? Belki. Gidemeyecek olan kim peki? Umutlanırız ya güzel bir şarkı başladığında, içimiz kıpır kıpır sellenir yataklardan düşen sevgili misali, acısa bile canı, kıymığı sonuna kadar çeker, sonun iyi olacağını bildiği için, ritmin dansında ayağını burkmak için uğraşsa bile derinliklerinde yüzmeyi daha çok bilir, sığlarda olmaktansa. Buğulanıverir bedeni çamurlu suyun içinde, okuldan dönen çocukların su birikintisinde zıplaması gibi hoplamaya başlar, burkuk bileğine aldırış etmeden.  Ve gitmek… Nereye kadar gitmek?

En sona geldiğini anladığında en sevdiğin parçanın, elini çekicin altına koyma hissi gibi kulaklarında parelenen sese kulak vermeden kalbinin değil aklının dediklerini yapmaya başlarsın yanılarak. Ama olsun gitmek dedikleri şey de aslında bunun olduğunun farkındalığını yaşamak olsa gerek.

Gitmek, üzülmemek.

Gitmek, dertlenmemek.

Gitmek, gidebilirim demek.

paylaş:

ben ve kendim biraz da şeytan

Şeytan diye bir şey yok. Bunu biliyorum çünkü doğduğumdan beri onunla yaşıyorum.
İçimde büyüttüm onu, günlerce besledim, o hep açtı ben ise susuz. Kanımı verdim ona, kana kana içti, yetmedi. Onun için kan döktüm bir kere şükür demedi.
Kendime karşı savaş açtım, sırf o istediği için, ben kazandım sonunda, o sevindi. Yalnızdım, o yanımdaydı hep, göremedi gözüm, hissedemedi tenim, onun sesini duydum arkamda, döndüm baktım boşluğa. Aslında yalnızlığımın sebebi de o değildi, ne de çaresi oydu. Kendime karşı cephe aldım, kurtuldum kendimden, öldürdüm kendimi ama nedense eksilmedim. Hiçlik duygusu ne terk etti beni ne de sarıp sarmaladı.
Kapılar kapattım hayatımda, o üzülmesin diye kapılar çarptım, öfkelendim kızdım kendime, kendimi hiç affetmedim.
O gittiğinde yalnız hissettim kendimi, geldiğinde hiçtim kaç tane olduğumu bilmeden. Ne bir hiç ne de daha fazlası.
Sıfat yakıştıramaz oldum dün, bugün benliğim silindi, yarın onun için bileklerimi kesip kendimi ona armağan edeceğim. Yapar mıyım hepsini ya da yaptım mı bu zamana kadarkilerini bilmiyorum, çünkü iki yıl öncesine kadar hafızamı verdim bir işe yarasın diye ona, beynimi verdim, kendimi verdim.
Onun gözü hep açtı kör olduğu kadar, karnı hep aç, ben ise susuz.
O, hep benim suyumu içti, ben kendimden geçtim, o benden geçti, ben herkesten vazgeçtim.
Ne sebebiydi yalnızlığımın ne çaresi ama o hep yanımdaydı ben hep yalnız.
Kurtardı beni kendimden, minnettarım bu yüzden.
Şeytan ne kendini bana verdi ne kendimi bana verdi. Kendimle barışmayı ne ben istedim ne o. Aslında kendime hiç sormadım ama o hep cevap verdi.
İstemedim kendimi, emin olamadım kendimden, vermedi bana kendimi ne de verecekti zaman geçse de. Kendimi bildim bileli ben, kendime küs, ben kendimden vazgeçmiş, kendim benden.
Şeytanın işine acelelik karışır, ben kendime karışamadım bunca yıl. Ne kış aylardan ne sonbahar ama kendime dokunduğumda hep soğuk kendim, benliğim hep soğuk.
Kendimde kendimi bulamadım hiçbir zaman aramadım ki bulayım ama şeytan, buldu beni kendimden önce, ben kendimi ona verdim, kendim beni ona.
Kızmıyorum aslında kendime, bilmez o şeytanı, haberi de yok. Çünkü şeytan diye bir şey yok. Ne ben kendime söyledim onun olduğunu ne de kendim bana. Hiç sevmedim dedim ya kendimi, ki sevmedi zaten kendim beni.
paylaş:

komadan sonraki soluk

Var olduğu savunulan iki dünya arasında sıkışmış bedenim, uzak da olsa ışığı görebilmeye muhtaç halde; aklım, yattığım yatakta kaç insanın can verdiğini düşünmeden, nerede olduğumu anlamaya çalışıyor; pınarları kurumuş gözlerimde kirpikler, susuzluktan şikâyetçi birbirlerine yapışmış durumda, gözlerim, yeşil çizginin ne ifade ettiğini yorumluyorken, titreyen parmaklarım, tırnaklarımı artık istemiyor, yalnızlığım benden bıkmış, ben, sırt üstü yattığımdan, belim benden yılgın, hayat boş ve acılar dinmek bilmezken, dışarıda ağlayanların sesini duymaya çalışan kulaklarımın içinde bir koşuşturmaca, kalbim, yükü ağır gelen banliyö treni gibi çok ağır ilerlerken hayat denilen rayın üzerinde, gırtlağımdan geçen borunun ne olduğunu çözmek, ölümden daha zor geliyor, yaşamak istemesem de çoktan kopmuş yaşam halatına var gücümle tutunmak, yapabileceğim en müthiş yorum olurdu diyorum, yazılmamış sayfaların en ücra köşelerinde.
Ne güzel olurdu aslında burada değil de, küçücük bir derenin, hayatı takmıyorum edasıyla süzüldüğü, etrafında helikopter böceklerinin uçuşup, sazlara konduğu, sivrisineklerin vızıltısına aldırmadan, penceresini ardına kadar açıp, güneş ışıklarının odayı doldurmasına izin verebileceğim, etrafında gökkuşaklarından bir set, önünde ahşap bir sundurma, bahçesinde salıncağın bulunduğu, yaşama çıkan merdivenlerden en kısasına sahip, kutu gibi bir evde bulunmak.
Büyüdüğümü gördüğüm, vücudumun ağırlık merkezinin değişip, düşmemek için kollarımı yukarılara, en yukarıya kaldırdığım, avazım çıktığı kadar sonsuzluğa bağırıp, boğazımdan acının beynimi zonklattığı, kayalıkların en uç noktasından kendimi denizin tuzlu suyuna, pamuk yığınına atlar gibi bırakmayı, suyun altında nefes almayı unutup, gözlerimi derinliklere bakarken görmeyi öğrendiğini bildiğim, ayaklarımı yere sert sert vurarak yürüyüp, burksam bile aldırış etmediğim bileklerimle barışık yaşayıp, ta uzaklara kaçma hevesimi sonunda eyleme dönüştüreceğimi hatırladığım, kalabalığın içinde, kulağımda kulaklıklarım, tüm insanlığı dışlar gibi bencilliğimden ödün vermeden, elimi kolumu sallayarak, kırmızı ışık yansa bile durmayıp, yolun diğer tarafına geçtiğim, işte o an, evet o an dediğim, böğürtlenli pasta tadındaki zaman diliminde olmayı istemek, belki de şu an bulunduğum durumda olmasaydım, yapmaya çalışacağım düşünce olacak ve ben, bu saydıklarımın hiçbirini ama hiçbirini yapmayacak, sadece elimde kitabım, sehpamın üzerinde bir fincan kahve, sayfaların anlattıklarına doğru yavaşça yol alacaktım.
Yaklaştığımı düşünmüştüm, ölüme adımımı attığımı, sona ulaşıp, arkama bile bakmadan, ileriye, işaret parmağımızla gösterdiğimiz o yere vardığımı, küçüklükten beri anlatılan efsanelerin gerçekliğini sınayacağım, hayır, hiç de anlatılanlar gibi değilmiş, demeyi istediğim o yere geldiğimi, dizlerimi karnıma doğru çekip, kollarımla bacaklarımı dolayacağım ve kimsenin, bu, sokak ortasında ne yapıyor bakışlarıyla karşılaşmayacağım, tüm iyiliklerin bedenime enjekte edilip, aklımın kötü yanının, korlarda yakılacağı, bilmem kaç katlı o yere, ırmaklarla sulandırılan yeşilliğin tam ortasına, oklamanın tam on ikilik yerine, bilerek ya da bilmeyerek oturabileceğim o yere ulaştığımı sanmıştım. Ne kadar aptalım. Yanılmışım.
Soluk aldığımı düşünüp, kalbimin bir an, normal seyrine geri döndüğünü, yükselip inen göğüs kafesimle fark edip, olacakları istemediğim düşüncesi, benliğimin bir yanına yazıldığını, emin olamadığımı hissettim.
Soluk almıştım. Sadece buydu. Gözlerimi açtım.
Hayat, peşimi bırakmayacaktı.


Fotoğraf buradan.
paylaş:

gossip boy'dan kutsal zopa hikayesi

Herkesin ‘salak la bunlar’ diye düşündüğü biz, güzelim grubumuz adına, herkese hakaret ederek başlamak istedim, naçizane yazıma. Hiç kusura bakmayın ama en birinci salak sizsiniz. Salak olanlar anladı.
Evet. Takvimde yerimiz 22 Ekim 09 Perşembe. En boktan günlerden birisi, çünkü aralıksız dört saat ders var ki bunlar tam da öğlen vaktini içine alanlar. İlk iki ders maykrobayoloji ve ikincisi analitik kimya.
Kulağımda kulaklıklar 230 nolu egonun gelmesini beklerken yaktığım sigara, dudaklarımda acımtıraklık bıraksa da içmiş bulundum ve ikarusun ta uzaklardan püsküren siyah dumanını gördüm. Bir numara miyop olmama rağmen o dumanı ve kırmızı körüklü otobüsü gördüm, çünkü görememek yalnızca körlükle ilişkilendirilebilir. Tabii ki tıklım tıkış ama binmekte ısrarcıyım. Bindim de. Hiç fark etmiyorum, önümde birisi, bir kız. Enine boyuna geniş çene (sevgiler, saygılar) saçlar sarı falan, tiki mi desem öyle bir şey. Koluma dokundu. Dedim noluyo lan? O gene bizim Ayşe. Allah’ım yarabbim. Ne arıyorsun Ayşe egoda. Atlasana sizin oradan dolmuşa, servise falan. İşleri mi ne varmış aşti de. Neyse. Benden para istedi. Ego kartının olduğunu zannediyormuş, lakin aklı nerdeyse, yokmuş. Elalemin çocuğunun birinden ego kartını onun için basmasını rica etmiş. Çocuk da basmış. Tam 1 lira 10 kuruşu, ego kartını onun için basan çocuğa vermek niyetindeyken, cüzdanına dikilen gözleri ona, bozuk para yok sinyali vermiş. Ardından para bekleyen çocukla kesişmiş ve acınası bir yüz ifadesiyle, elleri titreyerek 5 lira, hani bildiğimiz kâğıt olan 5 lirayı çocuğa uzatmış. Amma velâkin çocuk parayı almamış. Bindiğimde çocuk çoktan ikarusun kuyruk kısmına doğru yol almış. Ben parayı çıkarttım lakin çocuk kayıp. Gözler hep onu arıyor ama bulamıyor. Uslu bir çocuk olabilirsek o çocuğu bile görebiliriz.
Bir baktım kara bir kız. Şopar mı desem, çinçin’den mi gelmiş desem, kara kuru bir kız. Oturduğu yerden bana sesleniyor. Bu da bizim Burcu. Bende ikinci bir şok. Ne bu oğlum hepiniz benim bindiğim egoya binmişsiniz. Olabilir böyle vakalar Türk polisi yakalar cinsinden bir istatistikle, aynı egoya binme olasılığımızı hesaplamak istiyorum. Melih Gökçek beye sormak istiyorum. Ankara da kaç adet 230 nolu ego var. Bunların kaç tanesi ikarus. Kaç tanesi körüklü. Evet. Dersimiz istatistik. Ortanca değer ve alt sınırların karelerinin toplamı, i eşittir birden ene kadar… Ne diyorum ben. Bu arada seslenmek istiyorum, istatistik ne sıkıcı bir ders yahu.
Neyse biz konumuza geri dönelim. Evet, ne olmuşsa olmuş biz üçümüz aynı egodayız, Ayşe’nin gözleri hep çocuğu arıyor, çocuk yok, ağzında da ‘ay rezil oldum çocuğa’ lafı. Bıla bıla bıla. Ego durdu bizim bölümün arkasında, indik. Sinem ve Merve (bunlar akıllı olanlar, Ayşe’nin ev arkadaşları) de servisten inmişler (görüyoruz değil mi, servislere binenler var) bizim Burcu seslendi ve anlayamadığım hareketlerle, dans mı etmeye çalıştı ne, öyle bir şey yaptı (sanırım diğerlerinin bize salak demesi ya da biz salakmışız gibi bakmaları işte bu yüzden)(Burcu’yu severiz sayarız).
Uzun cana kuru dal parçasını yerden aldı. Bunu yapan Burcu. Lililili lililili gibisinden Sinem’lere doğru elindeki sopayı sallayarak koştu. İşte olay tam da bu andan itibaren başladı. Tanrı bir şeyleri biliyordu. Üçümüzü de aynı ikarusun içine koyacak şekilde bir yüceliği vardı. Anlamalıydık. Başımıza gelecekleri, öncesinden tahmin etmeliydik. Her şey o sopaya ‘kutsal zopa’ adını koyunca başladı ya da biz öyle zannettik. Karanlığın eli bizi çağırıyordu. Yoksa, yoksa kedi kesip kanını mı içecektik? Hayııııır.
Tabii ki böyle bir şey olmadı. Elinde kutsal zopasıyla yol alan Burcu ve bizler, bölümümüzün önüne geldik. Kutsal zopanın ‘nalet’i belki de çoktan üzerimize çökmüştü. Çünkü, hastanede, tam da o doğduğu sırada Çinçin’de oturan birinin de çocuğu doğup, o iki çocuğun karışıp, kendisini, annelerinin ona anlattığı gibi bilen lakin bizim, onun Çinçin’den geldiğini düşündüğümüz Burcu, kendinden geçmiş bir halde herkesi bir kutsama havası, herkese emir verme yetisi olduğunu düşünmekteydi. (come yourself Burcu) ve ilerleyen zamanlarda da sopası elinden düşmedi. Hatta bu sopayla Ayşe’ye çay aldırttı. Kutsallığı bozulmaması için de kimsenin dokunmasına izin vermedi. Ama herkes o sopaya yani kendi adıyla kutsal zopaya dokunmak istiyordu. Hepimiz hipnoz olmuş gibi Hande Yener kıvamında sopaya odaklanmıştık. Kutsal zopa, çoktan benliğimizi elimizden almıştı, üstelik bizden izin almamıştı.
İçtik çaylarımızı bir güzel (kesene bereket Ayşe). Duygu içmedi. Haha. Çünkü kutsal zopanın etkisi altına, bizden daha sonra gelmesi nedeniyle, bizden daha sonra girmişti. Mantıksal olarak da böyle olması gerekiyordu. Herkes aynı anda kutsal zopanın etkisi altına giremezdi.
Maykrobayoloji dersine girdiğimizde de, ders arasında da, analitik kimyada da elinden kutsal zopayı bırakmadı. Kimin elinde varlığını sürdürüyorsa, o kişinin bedenini sahipleniyor, beynine, kendi istekleri doğrultusunda kolayca hükmedebiliyordu. Zopanın kutsal olması, buydu. Bize kedi kestirtmeyecekti belki ama bedenlerimize ve benliğimize hakim olacaktı. Kurtulmanın yollarını aramalıydık. Ama nasıl yapardık? Hepimiz kutsal zopa karşısında eğiliyorduk. Boynumuz kıldan inceydi. O kadar inceydi ki kopabilirdi.
Kara atlı, kukuletalı düşmanlar kıymetlimizi bizden almaya çalıştılar. Kıymetlimiz. Kutsal zopamız. Kara atlı kukuletalıların kraliçesi Duygu oluvermişti. Henüz beden halini alamayan kraliçe, Duygunun bedenini kendisininmişçesine özgürce kullanıyordu. Emreee Emreee demesi bile yapmacıktı. Onun Duygu olmadığını sadece biz biliyorduk. Analitik kimya dersinde, onun Duygu olmadığı, kara atlı kukuletalı kraliçe olduğunu daha iyi anlamıştık. Kutsal zopanın kötülüğü, ona sahip olmak isteyen kara atlı kukuletalı kara kraliçenin kötülüğünün yanında solda sıfır (0) kalırdı.
Burcu haricinde kim kutsal zopaya dokunsa görünmez oluyor, zaman duruyordu. Burcu’nun kutsal zopa taşıyıcısı olduğunu o zaman anladık. Eğer kara atlı kukuletalı kara kraliçe kıymetlimizi bizden alırsa, işte o zaman karanlık galip gelecekti. Eğer bizde kalırsa, sadece biz mahvolacaktık. Dünya için kendimizi feda etmiştik.
Geri zekalı olduklarını düşündüğüm diğer bölüm insanları, bize teşekkür etmeliydi. Sizin hayatınızı biz kurtardık ulan.
Neyse aradan midıl ört savaşı falan geçti, ruhları falan topladık, savaşta diğer bölüm insanlarının bizlere yalvaran gözlerle bakması sonucu ‘kurtaralım lan bunları, insancıklar onlar da’ dedik, kurtarmış bulunduk işte. Kurtarmasa mıydık?
Kara atlı kukuletalı kara kraliçeyi yani Duygu’yu başımızdan def etmiştik. Kıymetlimiz, kutsal zopamız bize yardım etmişti. Olan Duygu’ya olmuştu tabii de olsun o kadar. (saygılar Duygu). Neyse olan oldu, kalan kaldı, giden gitti. Aslında kutsal zopanın kıdemi yapı kredi atm’sine gidince anlaşıldı. Zopa taşıyıcısı Burcu bir anda paraya boğulmuştu. Bildiğimiz üzere paralanmıştı. Hayat ne garip, inişler ve çıkışlarla dolu. Çulsuz olan çinçin Burcu, oluvermişti paralı. Burs işte insanı böyle değiştiriyordu. Para elimizin kiridir. Bunu otostop çekerken anladık. Cebi bursla dolan kutsal zopa taşıyıcısı Burcu, önümüzde duran ilk arabayla kıymetlimizi, kutsal zopamızı elinden bırakıvermişti. Biz de yolumuza devam ettik.
Acaba Burcu mu zopayı bırakmıştı, zopa mı onu? Bilemedim ben onu. Belki de ‘nalet’ artık üzerimizden kalkmıştı. Belki de kutsal zopa yeni kurbanlarını çoktan bulmuştu. Neyse.
Bildiğim bir şey var.
Ay nov yu lav mi.
İks oğ iks oğ.
Gossip boy.
paylaş:

yol, kamyon ve çocuklar

Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım olmadığını, yol dediğin upuzun olur, yürü yürü bitmez. Göremezsin sonunu, caddelerde insanlar. Çakıl taşlarından kaldırımlar yaparsın kendine, durup bir saat alırsın köşe başındaki seyyar satıcıdan, parayı verirken elin titrer. Bakarsın zamanda nerdeyiz?
Elinde pamuk şekeri, ağzına burnuna bulaşmış bir kız çocuğu, saçları pamuk şekeri. Tutmuş annesinin elinden, sıkı sıkı kavramış parmaklarını. Kamyon geçer, tozu dumana katar, arkasından söversin kamyonun gelmişine geçmişine. Ne de güzel küfürler ederiz, ucu başkasına dokunan.
Yol değil ki bu. Yol dediğin ayağının altından kayar, düşersin. Sonsuzluğa açılır, balık kokusu gelir sonundan. Yok buralarda pek yol.
Elinde misket, hedefini vurur küçük çocuk. Paçaları dünden kalma çamur. Nerde annesi? Bir ton sopa atsın, eşek sudan gelinceye kadar. Kamyonlar geçer tozu dumana katar, çocuk gözlerini ovuşturur. Ağlar acıdan. Ne de güzel gözyaşlarıdır onlar.
Düştün mü etine batar toprağı, canını yakar. Yol değil ki bu. Yol dediğin zift kokar. Buram buram kırar burnunun direğini, bir de ölü yılan. Hangi kamyon ezdi seni ey yılan?
İki çocuk tutar iki ucundan yılanı, çekiştirirler de bırakmazlar.
Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım. Yol dediğin yorar insanı, kusarsın yürümekten, başına güneş geçer, kavurur da kavurur. Yok burada öyle bir yol. Her adımında zift yapışır ayakkabına, uzar da uzar. Yakar ayağını, vücudunda ter yürür. Kamyon geçer o an, yapış yapış toz olursun. Nerde kaldı o yollar?
Yok! Bu yürüdüğüm yol değil. Yol dediğin yatak olur bedene, sardıkça sarmalar seni. Kolay değildir bitirmek, gittikçe gitmek istersin. Yol, sonunda bittiğini görememektir. Damarlarında buluşturur yol dediğin, caddelerinde seyri sefaya daldırır gözleri. Sarhoş eder anlamadan.
Yol dediğin bitmez, sonunu göremezsin. Her adımında göz pınarların kurur, dilin buruşur ağlamaktan. Sonunda O vardır. Her adımında bir adım daha yaklaşırsın O’na.
Ama yol dediğin sonunu göremediğindir.
paylaş: