komadan sonraki soluk

Var olduğu savunulan iki dünya arasında sıkışmış bedenim, uzak da olsa ışığı görebilmeye muhtaç halde; aklım, yattığım yatakta kaç insanın can verdiğini düşünmeden, nerede olduğumu anlamaya çalışıyor; pınarları kurumuş gözlerimde kirpikler, susuzluktan şikâyetçi birbirlerine yapışmış durumda, gözlerim, yeşil çizginin ne ifade ettiğini yorumluyorken, titreyen parmaklarım, tırnaklarımı artık istemiyor, yalnızlığım benden bıkmış, ben, sırt üstü yattığımdan, belim benden yılgın, hayat boş ve acılar dinmek bilmezken, dışarıda ağlayanların sesini duymaya çalışan kulaklarımın içinde bir koşuşturmaca, kalbim, yükü ağır gelen banliyö treni gibi çok ağır ilerlerken hayat denilen rayın üzerinde, gırtlağımdan geçen borunun ne olduğunu çözmek, ölümden daha zor geliyor, yaşamak istemesem de çoktan kopmuş yaşam halatına var gücümle tutunmak, yapabileceğim en müthiş yorum olurdu diyorum, yazılmamış sayfaların en ücra köşelerinde.
Ne güzel olurdu aslında burada değil de, küçücük bir derenin, hayatı takmıyorum edasıyla süzüldüğü, etrafında helikopter böceklerinin uçuşup, sazlara konduğu, sivrisineklerin vızıltısına aldırmadan, penceresini ardına kadar açıp, güneş ışıklarının odayı doldurmasına izin verebileceğim, etrafında gökkuşaklarından bir set, önünde ahşap bir sundurma, bahçesinde salıncağın bulunduğu, yaşama çıkan merdivenlerden en kısasına sahip, kutu gibi bir evde bulunmak.
Büyüdüğümü gördüğüm, vücudumun ağırlık merkezinin değişip, düşmemek için kollarımı yukarılara, en yukarıya kaldırdığım, avazım çıktığı kadar sonsuzluğa bağırıp, boğazımdan acının beynimi zonklattığı, kayalıkların en uç noktasından kendimi denizin tuzlu suyuna, pamuk yığınına atlar gibi bırakmayı, suyun altında nefes almayı unutup, gözlerimi derinliklere bakarken görmeyi öğrendiğini bildiğim, ayaklarımı yere sert sert vurarak yürüyüp, burksam bile aldırış etmediğim bileklerimle barışık yaşayıp, ta uzaklara kaçma hevesimi sonunda eyleme dönüştüreceğimi hatırladığım, kalabalığın içinde, kulağımda kulaklıklarım, tüm insanlığı dışlar gibi bencilliğimden ödün vermeden, elimi kolumu sallayarak, kırmızı ışık yansa bile durmayıp, yolun diğer tarafına geçtiğim, işte o an, evet o an dediğim, böğürtlenli pasta tadındaki zaman diliminde olmayı istemek, belki de şu an bulunduğum durumda olmasaydım, yapmaya çalışacağım düşünce olacak ve ben, bu saydıklarımın hiçbirini ama hiçbirini yapmayacak, sadece elimde kitabım, sehpamın üzerinde bir fincan kahve, sayfaların anlattıklarına doğru yavaşça yol alacaktım.
Yaklaştığımı düşünmüştüm, ölüme adımımı attığımı, sona ulaşıp, arkama bile bakmadan, ileriye, işaret parmağımızla gösterdiğimiz o yere vardığımı, küçüklükten beri anlatılan efsanelerin gerçekliğini sınayacağım, hayır, hiç de anlatılanlar gibi değilmiş, demeyi istediğim o yere geldiğimi, dizlerimi karnıma doğru çekip, kollarımla bacaklarımı dolayacağım ve kimsenin, bu, sokak ortasında ne yapıyor bakışlarıyla karşılaşmayacağım, tüm iyiliklerin bedenime enjekte edilip, aklımın kötü yanının, korlarda yakılacağı, bilmem kaç katlı o yere, ırmaklarla sulandırılan yeşilliğin tam ortasına, oklamanın tam on ikilik yerine, bilerek ya da bilmeyerek oturabileceğim o yere ulaştığımı sanmıştım. Ne kadar aptalım. Yanılmışım.
Soluk aldığımı düşünüp, kalbimin bir an, normal seyrine geri döndüğünü, yükselip inen göğüs kafesimle fark edip, olacakları istemediğim düşüncesi, benliğimin bir yanına yazıldığını, emin olamadığımı hissettim.
Soluk almıştım. Sadece buydu. Gözlerimi açtım.
Hayat, peşimi bırakmayacaktı.


Fotoğraf buradan.
paylaş:

gossip boy'dan kutsal zopa hikayesi

Herkesin ‘salak la bunlar’ diye düşündüğü biz, güzelim grubumuz adına, herkese hakaret ederek başlamak istedim, naçizane yazıma. Hiç kusura bakmayın ama en birinci salak sizsiniz. Salak olanlar anladı.
Evet. Takvimde yerimiz 22 Ekim 09 Perşembe. En boktan günlerden birisi, çünkü aralıksız dört saat ders var ki bunlar tam da öğlen vaktini içine alanlar. İlk iki ders maykrobayoloji ve ikincisi analitik kimya.
Kulağımda kulaklıklar 230 nolu egonun gelmesini beklerken yaktığım sigara, dudaklarımda acımtıraklık bıraksa da içmiş bulundum ve ikarusun ta uzaklardan püsküren siyah dumanını gördüm. Bir numara miyop olmama rağmen o dumanı ve kırmızı körüklü otobüsü gördüm, çünkü görememek yalnızca körlükle ilişkilendirilebilir. Tabii ki tıklım tıkış ama binmekte ısrarcıyım. Bindim de. Hiç fark etmiyorum, önümde birisi, bir kız. Enine boyuna geniş çene (sevgiler, saygılar) saçlar sarı falan, tiki mi desem öyle bir şey. Koluma dokundu. Dedim noluyo lan? O gene bizim Ayşe. Allah’ım yarabbim. Ne arıyorsun Ayşe egoda. Atlasana sizin oradan dolmuşa, servise falan. İşleri mi ne varmış aşti de. Neyse. Benden para istedi. Ego kartının olduğunu zannediyormuş, lakin aklı nerdeyse, yokmuş. Elalemin çocuğunun birinden ego kartını onun için basmasını rica etmiş. Çocuk da basmış. Tam 1 lira 10 kuruşu, ego kartını onun için basan çocuğa vermek niyetindeyken, cüzdanına dikilen gözleri ona, bozuk para yok sinyali vermiş. Ardından para bekleyen çocukla kesişmiş ve acınası bir yüz ifadesiyle, elleri titreyerek 5 lira, hani bildiğimiz kâğıt olan 5 lirayı çocuğa uzatmış. Amma velâkin çocuk parayı almamış. Bindiğimde çocuk çoktan ikarusun kuyruk kısmına doğru yol almış. Ben parayı çıkarttım lakin çocuk kayıp. Gözler hep onu arıyor ama bulamıyor. Uslu bir çocuk olabilirsek o çocuğu bile görebiliriz.
Bir baktım kara bir kız. Şopar mı desem, çinçin’den mi gelmiş desem, kara kuru bir kız. Oturduğu yerden bana sesleniyor. Bu da bizim Burcu. Bende ikinci bir şok. Ne bu oğlum hepiniz benim bindiğim egoya binmişsiniz. Olabilir böyle vakalar Türk polisi yakalar cinsinden bir istatistikle, aynı egoya binme olasılığımızı hesaplamak istiyorum. Melih Gökçek beye sormak istiyorum. Ankara da kaç adet 230 nolu ego var. Bunların kaç tanesi ikarus. Kaç tanesi körüklü. Evet. Dersimiz istatistik. Ortanca değer ve alt sınırların karelerinin toplamı, i eşittir birden ene kadar… Ne diyorum ben. Bu arada seslenmek istiyorum, istatistik ne sıkıcı bir ders yahu.
Neyse biz konumuza geri dönelim. Evet, ne olmuşsa olmuş biz üçümüz aynı egodayız, Ayşe’nin gözleri hep çocuğu arıyor, çocuk yok, ağzında da ‘ay rezil oldum çocuğa’ lafı. Bıla bıla bıla. Ego durdu bizim bölümün arkasında, indik. Sinem ve Merve (bunlar akıllı olanlar, Ayşe’nin ev arkadaşları) de servisten inmişler (görüyoruz değil mi, servislere binenler var) bizim Burcu seslendi ve anlayamadığım hareketlerle, dans mı etmeye çalıştı ne, öyle bir şey yaptı (sanırım diğerlerinin bize salak demesi ya da biz salakmışız gibi bakmaları işte bu yüzden)(Burcu’yu severiz sayarız).
Uzun cana kuru dal parçasını yerden aldı. Bunu yapan Burcu. Lililili lililili gibisinden Sinem’lere doğru elindeki sopayı sallayarak koştu. İşte olay tam da bu andan itibaren başladı. Tanrı bir şeyleri biliyordu. Üçümüzü de aynı ikarusun içine koyacak şekilde bir yüceliği vardı. Anlamalıydık. Başımıza gelecekleri, öncesinden tahmin etmeliydik. Her şey o sopaya ‘kutsal zopa’ adını koyunca başladı ya da biz öyle zannettik. Karanlığın eli bizi çağırıyordu. Yoksa, yoksa kedi kesip kanını mı içecektik? Hayııııır.
Tabii ki böyle bir şey olmadı. Elinde kutsal zopasıyla yol alan Burcu ve bizler, bölümümüzün önüne geldik. Kutsal zopanın ‘nalet’i belki de çoktan üzerimize çökmüştü. Çünkü, hastanede, tam da o doğduğu sırada Çinçin’de oturan birinin de çocuğu doğup, o iki çocuğun karışıp, kendisini, annelerinin ona anlattığı gibi bilen lakin bizim, onun Çinçin’den geldiğini düşündüğümüz Burcu, kendinden geçmiş bir halde herkesi bir kutsama havası, herkese emir verme yetisi olduğunu düşünmekteydi. (come yourself Burcu) ve ilerleyen zamanlarda da sopası elinden düşmedi. Hatta bu sopayla Ayşe’ye çay aldırttı. Kutsallığı bozulmaması için de kimsenin dokunmasına izin vermedi. Ama herkes o sopaya yani kendi adıyla kutsal zopaya dokunmak istiyordu. Hepimiz hipnoz olmuş gibi Hande Yener kıvamında sopaya odaklanmıştık. Kutsal zopa, çoktan benliğimizi elimizden almıştı, üstelik bizden izin almamıştı.
İçtik çaylarımızı bir güzel (kesene bereket Ayşe). Duygu içmedi. Haha. Çünkü kutsal zopanın etkisi altına, bizden daha sonra gelmesi nedeniyle, bizden daha sonra girmişti. Mantıksal olarak da böyle olması gerekiyordu. Herkes aynı anda kutsal zopanın etkisi altına giremezdi.
Maykrobayoloji dersine girdiğimizde de, ders arasında da, analitik kimyada da elinden kutsal zopayı bırakmadı. Kimin elinde varlığını sürdürüyorsa, o kişinin bedenini sahipleniyor, beynine, kendi istekleri doğrultusunda kolayca hükmedebiliyordu. Zopanın kutsal olması, buydu. Bize kedi kestirtmeyecekti belki ama bedenlerimize ve benliğimize hakim olacaktı. Kurtulmanın yollarını aramalıydık. Ama nasıl yapardık? Hepimiz kutsal zopa karşısında eğiliyorduk. Boynumuz kıldan inceydi. O kadar inceydi ki kopabilirdi.
Kara atlı, kukuletalı düşmanlar kıymetlimizi bizden almaya çalıştılar. Kıymetlimiz. Kutsal zopamız. Kara atlı kukuletalıların kraliçesi Duygu oluvermişti. Henüz beden halini alamayan kraliçe, Duygunun bedenini kendisininmişçesine özgürce kullanıyordu. Emreee Emreee demesi bile yapmacıktı. Onun Duygu olmadığını sadece biz biliyorduk. Analitik kimya dersinde, onun Duygu olmadığı, kara atlı kukuletalı kraliçe olduğunu daha iyi anlamıştık. Kutsal zopanın kötülüğü, ona sahip olmak isteyen kara atlı kukuletalı kara kraliçenin kötülüğünün yanında solda sıfır (0) kalırdı.
Burcu haricinde kim kutsal zopaya dokunsa görünmez oluyor, zaman duruyordu. Burcu’nun kutsal zopa taşıyıcısı olduğunu o zaman anladık. Eğer kara atlı kukuletalı kara kraliçe kıymetlimizi bizden alırsa, işte o zaman karanlık galip gelecekti. Eğer bizde kalırsa, sadece biz mahvolacaktık. Dünya için kendimizi feda etmiştik.
Geri zekalı olduklarını düşündüğüm diğer bölüm insanları, bize teşekkür etmeliydi. Sizin hayatınızı biz kurtardık ulan.
Neyse aradan midıl ört savaşı falan geçti, ruhları falan topladık, savaşta diğer bölüm insanlarının bizlere yalvaran gözlerle bakması sonucu ‘kurtaralım lan bunları, insancıklar onlar da’ dedik, kurtarmış bulunduk işte. Kurtarmasa mıydık?
Kara atlı kukuletalı kara kraliçeyi yani Duygu’yu başımızdan def etmiştik. Kıymetlimiz, kutsal zopamız bize yardım etmişti. Olan Duygu’ya olmuştu tabii de olsun o kadar. (saygılar Duygu). Neyse olan oldu, kalan kaldı, giden gitti. Aslında kutsal zopanın kıdemi yapı kredi atm’sine gidince anlaşıldı. Zopa taşıyıcısı Burcu bir anda paraya boğulmuştu. Bildiğimiz üzere paralanmıştı. Hayat ne garip, inişler ve çıkışlarla dolu. Çulsuz olan çinçin Burcu, oluvermişti paralı. Burs işte insanı böyle değiştiriyordu. Para elimizin kiridir. Bunu otostop çekerken anladık. Cebi bursla dolan kutsal zopa taşıyıcısı Burcu, önümüzde duran ilk arabayla kıymetlimizi, kutsal zopamızı elinden bırakıvermişti. Biz de yolumuza devam ettik.
Acaba Burcu mu zopayı bırakmıştı, zopa mı onu? Bilemedim ben onu. Belki de ‘nalet’ artık üzerimizden kalkmıştı. Belki de kutsal zopa yeni kurbanlarını çoktan bulmuştu. Neyse.
Bildiğim bir şey var.
Ay nov yu lav mi.
İks oğ iks oğ.
Gossip boy.
paylaş:

yol, kamyon ve çocuklar

Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım olmadığını, yol dediğin upuzun olur, yürü yürü bitmez. Göremezsin sonunu, caddelerde insanlar. Çakıl taşlarından kaldırımlar yaparsın kendine, durup bir saat alırsın köşe başındaki seyyar satıcıdan, parayı verirken elin titrer. Bakarsın zamanda nerdeyiz?
Elinde pamuk şekeri, ağzına burnuna bulaşmış bir kız çocuğu, saçları pamuk şekeri. Tutmuş annesinin elinden, sıkı sıkı kavramış parmaklarını. Kamyon geçer, tozu dumana katar, arkasından söversin kamyonun gelmişine geçmişine. Ne de güzel küfürler ederiz, ucu başkasına dokunan.
Yol değil ki bu. Yol dediğin ayağının altından kayar, düşersin. Sonsuzluğa açılır, balık kokusu gelir sonundan. Yok buralarda pek yol.
Elinde misket, hedefini vurur küçük çocuk. Paçaları dünden kalma çamur. Nerde annesi? Bir ton sopa atsın, eşek sudan gelinceye kadar. Kamyonlar geçer tozu dumana katar, çocuk gözlerini ovuşturur. Ağlar acıdan. Ne de güzel gözyaşlarıdır onlar.
Düştün mü etine batar toprağı, canını yakar. Yol değil ki bu. Yol dediğin zift kokar. Buram buram kırar burnunun direğini, bir de ölü yılan. Hangi kamyon ezdi seni ey yılan?
İki çocuk tutar iki ucundan yılanı, çekiştirirler de bırakmazlar.
Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım. Yol dediğin yorar insanı, kusarsın yürümekten, başına güneş geçer, kavurur da kavurur. Yok burada öyle bir yol. Her adımında zift yapışır ayakkabına, uzar da uzar. Yakar ayağını, vücudunda ter yürür. Kamyon geçer o an, yapış yapış toz olursun. Nerde kaldı o yollar?
Yok! Bu yürüdüğüm yol değil. Yol dediğin yatak olur bedene, sardıkça sarmalar seni. Kolay değildir bitirmek, gittikçe gitmek istersin. Yol, sonunda bittiğini görememektir. Damarlarında buluşturur yol dediğin, caddelerinde seyri sefaya daldırır gözleri. Sarhoş eder anlamadan.
Yol dediğin bitmez, sonunu göremezsin. Her adımında göz pınarların kurur, dilin buruşur ağlamaktan. Sonunda O vardır. Her adımında bir adım daha yaklaşırsın O’na.
Ama yol dediğin sonunu göremediğindir.
paylaş:

kuzgun

Kalbi o kadar ağırdı ki doğar doğmaz annesinin canını almıştı, cinsel organdan çıkmak yerine karnı deşip geçerken. Bir canavarın dünyaya geldiğini düşünen baba sigarası sönmeden diğerini yakarken kanlı sıcak su dökülüverdi ebe kadının elinden, iki parmak arasındaki sigaraya tutunamayan küllerin üzerine. Parmak aralarında annesinin bağırsaklarını tutan, daha dünyanın yuvarlak olduğunu bile bilmeyen bebek gözünü şekli hakkında yorum yapamadığı bu dünyaya açtığında, başındaki bezi saçı üzerine sıkı sıkı sarmış, bir gözü diğerinden farklı kadını gördü, elleri kanlı.
İçeride nelerin döndüğüne bir anlam veremeyen babanın imdadına gökte süzülen yıldızlar yetişse de onun görecek ne gözü kalmıştı ne de içecek bir sigarası. Yanında sadece uçuşup sümüklerine yapışan sinekler bir de karısının yere dökülen suyunu yalayan komşunun köpeği vardı. Köpek hırlamaya başladığında tüm sinekler bir şeyden kormuşçasına uçuşuverdiler, kuyruğunu iki arka bacağının arasına sıkıştırıp kaçan köpeği kovalar gibi. Ebe kadın babanın yanına geldiğinde, elindeki çarşafın arasında bir gözü diğerinden farklı olan küçük bebek büyük kafasını çevirdi babasına doğru ebe kadının kucağında, tam da babası ebe kadının iki gözünün de aynı olduğunu görüp apış arasındaki aletinden sidiğini salınca. Babanın gözlerindeki şaşkınlık pantolonundan süzülen sıvıdan daha dikkat çekiciydi. Ortalıkta ne vızıldayan sinek ne de hırıldayan köpek vardı, yere dökülen kanlı sudan da kötü kötü kokular yükseliyordu.
Ebe kadının memeleri arasından nefes almaya çalışan bir gözü doğduğu anki gibi olmayan büyük kafalı küçük bebek ciğerlerini yakan havadan bir haber gülümseyip duruyordu bademciklerine kadar uzanan dilini devirerek. Koşarak kapıdan içeri girdiler, memeleri hoplayan bir gözüyle diğer gözü arasında fark olmayan ebe kadınla gözleri kadının gibi olmayan büyük kafalı küçük bebek. Kulaklarında memeleri hoplayan kadının kaburgalarını kırmayan çalışan kalbin sesi vardı.
Dilini devirerek gülmeye çalışan kafası kendisinden büyük olan bebek, ebe kadının kocasının kıyafetlerini yırtarcasına çıkardığını izledi tek gözüyle, diğer gözüne inen perdenin farkında olmadan. Ebe kadının kocasının aletine küçücük ellerini sürttüğünü, bütün gece boyunca yorulmadan inleyerek birbirlerinin üzerlerinde hopladıklarını ve bu olaydan sonra ilk üç gün kan işeyeceğini hatırlayacaktı yıllar sonra.
Yaşamı tek gözü ve kısmen çalışan aletiyle doğduğu gün onu evlat edinen ebe kadının yanında geçti o güne kadar. Ebe kadının sonradan azgınlaşmış kocasının öldüğü o gün, anne diye bildiği o kadın kocasının cansız bedenine dokunmasını istediğinde, arkasına bile bakmadı gören tek gözüyle. Çekip gitti. Vücudunda ona bahşedilen tüm uzuvları yavaş yavaş teker teker kaybedeceği aklının değil bir ucundan diğer hiçbir ucundan bile azıcık da olsa geçmemişti. Kader denilen kara sayfalara bıçakla kazılmış romanda o, sonu hayırlı vesilelere yorumlanmayan başkarakteri oynayacaktı.
Yazıktı ona, bilemedi doğduğu gün babasının ona ‘canavar’ dediğini, göremedi hiçbir zaman normal insanlar gibi yaşamı, annesine ‘anne’ diyemedi, mutluluk denilen hislerden en koyusunu çözemedi çözemediği hayatında, arkadaşlık kavramı ona hiç olmadığı kadar uzak, o karanlığa hiç olmadığı kadar yakın…
Sapkınlığımızın mükâfatı cehenneme bile gitmek istese de uzaklaşamadı bir an önce ayrılmak istediği dipsiz kuyudan, kör kütük sarhoş dünyadan.
Her dokunduğu eksik yaratılmışlara mutluluk getirirken, kendisini incitti bilerek, yaşadığı anlar kadar çok dokunuşta canını acıtan duygularla yaşamaya alıştı alışamasa da, incinmenin ayak bileğinde aşil’i oynadı dualardan sıkılıncaya kadar. Uzun uzun altını çizdi yarısına kadar yenmiş kirli tırnaklarıyla oturduğu yerlerde, kendini tanılayan toprak ananın yüzündeki endişenin. Ve kendine tahammül edemediği bir gün dokunuşlarının gerçek hediyelerini, temastan sonra körelen uzuvlarını tuttu. Doğduğu gün bademciklerine kadar uzanan dili bu sefer gülümsemek için devrilmedi ağzının içinde, adeta gırtlağını beraberinde sürükleyen bir parça gibiydi, kerpetendi. Kopan cinsel organından fışkıran kan kadar olmasa da en az onun kadar kan fışkırmıştı kulak zarının delinişinin sebebi çığlıklarla yırtılan boğazından. Yaşama tutunmak için annesinin karnından çıkan küçük bebeği ve ilk üç gün işenen kanı hatırladı buz misali donuklaşan benliğinin bir yanlarında. Babasının kan çanağı gözlerinin açılmışlığını gördü kâbuslarındakiler gibi. Yuvalarından fırlamaya çalışan yuvarlakların kendi gören tek özünün içine baktığı çivilendi kalbinin bir odacığına, sıkıştı kalbi avucunun içinde sıkışan cinsel organı gibi. Eli yavaş ve dikkatli yaşam filmini izleyemeyen soluk gözünün önüne gitti, kanlı parmaklarını toprağı oyar gibi soktu göz yuvasının içine. Geçmişine dair tüm hatıralarını kopardı vücudundan anlarda. Acı denen gerçeklik, kalbinden pompalanan kanla ulaşması gereken yerlere ulaştığında, yaşayan gözünden süzüldü beraberinde yaşla. Var olmuştu.
Tutunamayıp akan suların içinde sürüklenen yaprağa benzetti kendini, derenin içine girdiğinde. Elleri sadece kendisini iyileştiremiyordu. Dokunmak sadece onda çalışmıyordu anlaşılan. Anlaşılan kendisine dokunamıyordu diğerlerine donduğu gibi. Aksedildiğinde canavarlaşan bedeni akan suyun üzerine babasının geleceği gördüğünü düşündü çalışan beyniyle.
O kimdi ki? Adı neydi? Hafıza elinin arasından süzülen su misali akıverdi akan kanlarla beraber bedeninden. Ne kadar yaşardı daha?
O kimdi ki? Tanrının verdiği eksiklikleri o nasıl verebilirdi? Günahkâr mıydı? Değiş tokuş yapılır mıydı uzuvlar? O yapmamıştı. Ebe kadın öldüğünde cehennemin dibini boylayacaktı. Kırmızı, kan kırmızısı cehennemi. Ya da bize öğretilenlerin dışında mavi soğukluğu… Tanrı denen varlık onu da alsaydı yanına şu an, affedebilirdi O’nu.
Ormanın içine süzüldü, insanlardan uzak çok uzak bir yer aradı. Bacaklarından süzülen kana bakılırsa ne kadar yaşardı ki daha. Sadece bekledi. Bir gün, iki gün, üç gün… Ölmüyordu. Bedenini kasıp kavuran acı her geçen saniye daha da artıyordu. Acı dindiricisini bulmalıydı. Kalbini durdurmalıydı. Acıyı pompalayan o küçük şeyin canını almalıydı.
Kopardığı kol kalınlığında dal parçasını sivriltedurdu acılarının ona verdiği kuvvetle. Biteceği an için tanrıya şükretmekten başka çaresi var mıydı ki yaşadığı bu zamana kadarkilerle beraber. Bittiği takdirde O’nu affetmek yapacağı ilk iş olacaktı varsa eğer diğer yaşam. Kendisine verilmeyen ikinci şansı o tanrıya verecekti.
Sivri ucu gök kubbeye bakacak şekilde iyice soktu toprak ananın kalbine dal parçasını. ‘…ist’lerden birini seçti kendisine.
Şarap tadında kokunun arasında düşerken sivri dal parçasının üzerine benliğine kazınmış tüm acılar teker teker siliniverdi kendisine ‘kuzgun’ adını koyarken. Düşerken tüm denizkızlarının boğucu çığlıklarını hissetti teninde ve gardını aldığında hayata karşı sonu bilinmeyene doğru yolcuğun bu karamsarlıktan daha karanlık olmayacağını diledi son isteği üzerine. Huzur, istediği tek histi. Ne görmek, ne duymak, ne sevişmek, hiçbiri ama hiçbiri ona huzur kadar doyurucu gelmemişti. Düşmek… Kaburgaların kırılması, hiç olmadığı kadar açık görmek, huzurun bedene yayılması…
Semada bir kuzgun kanatlarını sonsuzluğa çırparken o çoktan tanrıyı affetmişti.
paylaş:

aynanın karşısındaki

Gülümseyen sineler arasında o anlam taşımayan suratıyla boşluğa bakıyordu ya da diğerlerine boşluğa bakıyor gibi görünüyordu. Çünkü solmuş göz renkleriyle ışık ona hiç gülmemişti bu yaşamda hiç merceğinden girmemiş, hiç kırılıp renk vermemişti hayatına.
O hiç görmemişti bankta öpüşen sevgilileri, hiç görmemişti trafik lambasının kırmızıdan yeşile döndüğünü, şahit olmamıştı gökkuşağına, hissedememişti diğerleri gibi su ışıltısını, gündüz onu çoktan terk etmişti, yaşamı gecelere mahkûmdu, zindan karanlığında gecelere…
Gökyüzündeki yıldızlar kaymıştı sonsuzluğa, güneş hiç doğmamış, ay yarılıp gitmişti boşlukta, sokak lambaları hep sönük, ses hiçbir şey ifade etmez…
Tavus kuşunun tüyleri yoluk, mum alevi ölü, Kız Kulesi onun için boğazda boğulmuş.
Renkler siyaha yenik…
İfadesiz gül bahçeleri, anlamsız su fıskiyeleri, onun için zifiri karanlıkta sesi ve kokusu olup başka bir şey yer etmeyen oluşlar.
Ve şimdi hayatında görmediği, zihninde canlandıramadığı, güzelliğini tartışılmaz hissettiği birine âşık o. Pır pır yüreğinden kırmızı bir kan geçerken, açık mavi göz renkleri, buğday renkli teni, kumral saçları sıcaklığını hissettirdi ona. Aynanın karşısındaki hiç görmediği birine aşık oldu o.
Hiç görmediği, hiç tanımadığı kendisine…
paylaş:

düşler

Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler, sinesi yapış yapış, elleri tutmaz titrer hep. Her adımında geriye bakar, bıraktıklarına, pişman olur azcık, üzülür belki, dili acır, ağzında buruşukluk.
Kalır bir başına çıktığı macerada, etrafında insan sürüsü, görmez gözleri, hissetmez teni. Okşamaz yüzünü yalamaz rüzgâr, yağmur geçmez onun gittiği yoldan, ardında sırtı dönük şahıslar.
Kalkamaz yerinden istediğinde oturamaz, dalamaz rüyaya, göremez güzellikleri, elleri kavuşmaz birbirine, çamurun kokusunu alamaz.
Düşler içimizi yer, kemirir, bitirir adeta. Uçurur uçurumun kenarından ve çarpar insanı kayalığa, her yer kan.
Koşar sevinçlerin arkasından, zevkleri tadar dünyadaki bütün zevkleri, belki mutlu olur ama çoğu zaman hüsran.
Ölür belki, hissizleştirir kişiyi ama yok olmaz salgın hastalık gibi. Geçer ondan ona hepsine bulaştırır mikrobunu, panzehiri yoktur onun.
O, içimizde belki büyüttüğümüz belki çürüttüğümüz isteklerimizin yokluktan varlığa akışını sağlar fakat yol yakınken dönmek en büyük acıdır sahip olunan için.
Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler ve bir gün elbet bir gün amacına ulaşır ve yalnız kalır.
Özgür ve yalnız…
paylaş:

orospunun namusu

Kurumuş döl kokularını bastırmak için sıkılmış ağır parfüm kokusu var karanlık ama bir o kadar da renkli ışıklarla aydınlatılmış küçük odanın içinde. Komodin ve bir yatak oldum olası, iki ayrılmaz arkadaş gibi yan yana hep, kimse ayırmamış onları Allah’a şükür! Aşıklar birbirlerine sanki, komodin sahibinin sütyen ve dantelli külotlarını saklıyor yıllardır. Zaten ona ait fazla bir mal varlığı yok, pek de çıkmaz odasından ama geleni gideni çok olur, hepsi erkek.
Yatak da her gece kimi zaman gündüz gıcırdar üzerinde tepinenleri ele verircesine. Çok şahit oldu zaten çılgın, ateşli dakikalara, dışarı taşmak isteyen bir o kadar da saniyelere.
Ama hiç gülmedi sahiden orospunun yüzü, bir kere bile olsun. Yapmacık gülücükler atar ona geceleri sahip olanlara. İnişli çıkışlı yatak zevklerinde istemediği azgın erkeklerin kıllı koyunlarında yaşar o. Hayatı bundan ibarettir. Üzerindekiler de ona yalnız birkaç dakika eşlik eder, sonra alıp başını gider.
Namusludur orospu! Namusludur aslında. Pek bilen yoktur, namusun onlar için gizem üçgeninde değil de ağızda, dudaklarda olduğunu.
Hiç kimseye değdirtmez dudaklarını. Belki düşünülmeyecek eylemler yaptırılır dudaklarıyla, ağzıyla lakin hiçbir zaman öpüşmez üzerindeki tepinenle.
Yüzündeki vadileri belli eder spot ışıklar, bir onlar yaşlandırır onu, bir de aşkları. ‘kocacığım’ der o adamlar ‘aşkım’ der.
Bütün olurlar gıcırdayan yatağın üzerinde birbirinin içine girip çıkarlar. İleri geri hareketlerle boşalırlar en sonunda ve hep yüzünü döner yalnızlığa, namusunu korur.
Gizem üçgeninde dolaşanlar da bilmez bunu sanarlar ki girdiğinde oraya kaybolmuştur, gitmiştir namus, yok olmuştur. Bacak arasındadır onların akılları beyinleri boştur. Onlar belden aşağısında namus arayanlardır.
Dışarıya çıkmaz pek orospu ve aralarında birbirlerine ‘oros’ derler. ‘-pu’nun onlar için itilmiş, kakılmış anlamı vardır. Yaşam boyu hayattan silinmiş.
Hiçbirinin namusu gitmemiştir, onlar, ayıplanmışlardır sadece. Tüm hünerlerini göstermeleri onlar için para demektir. Kimi vücudunu kullanır bunun için kimi tecrübesini.
Her karanlık geceye girdiklerinde, güneşi arzularlar gökte karanlığı boğup odalarını doldursun diye. Ve her yeni günde pencereler açılır, akıp gider vajinal kokular camdan, şehrin dumanlı havasına karışır.
Onlar için yeni bir sayfa açılmıştır, beyaz bir sayfa. Fakat kalem onların elinde değildir. Sahipleri gelip, onlar için ne yazacaklarsa durup beklerler onları. Acaba bu gece nasıl bir tat tadacaklar dilleriyle diye.
‘oros’ların da ilk aşkları olmuştur elbet. Dünya küçük bir bakarsın onlardan biri tanıdığıdır yıllar öncesinden, onu seçer ve işini halleder. Kalpleri pislikle doludur onların. Hiç kimse temizlemez çünkü. Onların elleri zaten zincirlidir her zaman. Yardım da dilemezler tanrıdan, hangi yüzle!
Kendilerini sergilemekten başka yeteneği olanlar vardır içlerinde belki. Oya yapanlar mesela. Ne için yapar onu. Kullansın diye mi? Belki gün gelir de atlı prensi onu bu bataklıktan kurtarır. Çok bekler!
Olaylı geceleri de vardır onların, ayda bir karakol ziyaretlerine giderler. Mavi-kırmızı ışıklar onlar için hiç mi hiç yabancı değildir. Asılmalar bile olur. Götünü elleyen polis memurları, elini tutup da sikine bastıranlar, yanağından bir makas alanlar. Onlar alışıktır bunlara, kafaya şapkadan başka bir şey takmazlar.
Ve yine gelirler ekmek teknelerine, kokusuna bile hasret kalırlar nezarethanede kaldıklarında. Hem en azından burası sıcaktır. Ve onları saran güçlü kollar gelir arada bir. Erkek denilen cinsten, sapına kadar. Bazıları ona gerçekten zevk yaşatır ve ardından gelen pişmanlık.
Dedik ya onların da aşkları vardır belki ve çalar onlar için teyplerde acı şarkılar. Hüzünlenirler, gözlerinden namusuna doğru iki damla gözyaşı süzülür, şarkıya eşlik eder gibi:
‘'dünyada yarden datlı var m’ola, var m’ola, var m’ola…’’
paylaş:

gemide

Güneş ay doğduğunda, deniz vuruverdi kıyıya. Yolcular, ellerinde şarap bardaklarıyla limanları gözler, gözleri geceyi içer adeta, gece onları içer. Gemi, denizin canını acıttığını bilmeden, kayıverir gökyüzünde, gökyüzü deniz olur, deniz ayna tutar gökyüzüne.
Dudaklarda yaşlanan sözler, ölümü bekler. Dudaklar şarap bardağını öper, kırmızı süzülüverir. Dudak boyaları boyar bardağı, bardak kırmızıya boyanır, gece siyaha.
Düşünceler masumlaşır gecenin altında, ne masum düşüncelerdir onlar.
Tokuşturulur göbeğinden bardaklar, ses denize çarpar, acı çeken denize. Ay ışığı yankılandıkça dalgalarda, dalgalar sevişir ayla, çocukları olur sudan. Masum düşünceler besler çocukları.
Dışarıdan yavaş görünse de süratle yol alır gemi, sesi çıkar kaptan istediğinde. Yunuslar eşlik eder bazen, bazen yunuslar ses çıkarır gemi sesini duyunca. Fırlasalar aya bile değeceklerdir, yakamozun sahibi aya. Ay ayna olur dünyaya, dünya ayla aydınlanır, yürekler yakamoz.
Gitarın sesi gelir kumsaldan gemiden yükselen sese karışıverir. Müzik sesten ibaret, deniz sudan ve aydan. Ses, deniz kokusunu taşıyan, esen rüzgarda dalgalanan, kızıla boyalı saçlardan geçip kulaklarda konaklar, eskir kulaklarda.
Altın güneşse, ay gümüştür.
Hünerlerini sergiler dans bilenler, adımları birbirine dolanır, gözler bakışlarda kaybolur. Parmaklar okşar sırtları, kollar göz alıcılığıyla savrulur havada, kıvrılıverir, avuç içi önde New York’a açılır bedenler.
Yunuslar gemi trafiğinin durmasını bekler, denizin ortasında kırmızı ışık yanıverir. Süratle yol alan gemi duramaz kırmızı ışıkta, yunusu yaralar ve geçer. Yaralanan yunusun bedduasıyla gemi, buz dağına çarpacağını bilmeden; yolcular öleceklerini bilmeden ilerlerler geminin içinde.
paylaş:

güçsüzüz

Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş. Dilimizde muşmulamsı bir tat bırakan soğuk mu soğuk bir katı.
Parmak ucumuzla siliyoruz karşımızdaki sevgilimizi. Hiç düşünmeden yokluğunu, basit hayatımızda elimizin tersiyle itiyoruz gözlerimizin içtiğini. Varlığında mutlu muyuz ki yokluğunda üzülelim düşüncesiyle arkamızı dönüveriyoruz kolayca. Gözyaşlarımız göl, gözbebeklerimiz büyüyor karanlıkta. Uzaklarda arıyoruz aşkı, aşkı uzaklarda sonsuzda arıyoruz ki gözbebeklerimiz büyüyor. Ya da karanlığın içinde.
Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş.
Anbean, günbegün gözbebeklerimiz, parmak ucumuzla siliverdiğimizi arıyor da nerde buluruz? Kendimiz uçurumun yanında, aranan uçurumun dibinde. Peki neden atlamıyoruz o’na doğru? Kelebek değiliz ki düşeriz, biliyoruz.
Esrik bakışların son durağına koyuyoruz, şehrin sokaklarının bittiği yere o’nu. O kim?
Hani silivermiştik o’nu, hani varlığında mutlu değildik, yokluğunda üzgün değil? Yalan mıymış, dünler gibi? Yarınlar bizim için sonda mıymış?
Anlıyoruz mayhoşluğumuzda, içtikçe dibini görüyoruz bardağın, tek arkadaşımız iki parmağımızın arasında tutup bitmesine izin verdiğimiz sigara oluyor. Bitirsek üzülürüz, bırakıp gitsek pişman. Nerdeyiz biz? Boşluğun hangi şehrinde?
İttik, sildik o’nu.
Peki neden tutamıyoruz göz pınarlarımızı, neden hâkim olamıyoruz ellerimizin titremesine? Zor mu?
Atlıyoruz.
Kelebek değiliz.
Çok yazık bize!
Kendi boşluğumuzda, kendi gözyaşlarımızla boğuluyoruz.
İlerisi çıkmaz sokaklar, denize çıkmayan…
paylaş:

Dünyada Bir Yerdeyim

sorular dönüyor aklımda, cevapsız anlamsız binlerce soru var belleğimi kavrayan, cevap bekleyen, anlam arayan... ölüme davetiye çıkarmış tüm sözlerim... ölüm ne ki, varolamamak mı artık? gülüyorum kendi iç sesime...
Varolabilmek haaa.. Söylesene nedir varolmak? şu dünyaya sonsuz acını verip yok olmaktan başka... Sahte dünyanın bir parçası olmaktan başka... Yani şu mutsuz ve sıradışı devinimin, kendi yarattığımız garip olgunun, düşşel bir yolculuğun anlamsız parçası olmaktan başka...
Biz adını koyuyoruz varlığın, biz yaşatıyoruz tüm düşleri. Adına "dünya" diyoruz, adına "varlık" diyoruz, adına "ölüm" diyoruz, adına "doğum" diyoruz. Her şeyi kendimizce şekillendiriyoruz. Bir vakitten sonra ise inanıyoruz gidişlere, kendi yalanımıza ortak oluyoruz. Oysa ki giden kafamızda bitirdiğimiz an gerçekten gitmiş oluyor...
Sesin geliyor kulaklarıma, hayalin geliyor gözlerime... Seninleyken sensiz olabilmek ne mümkün, seninleyken sensizliğin yalnızlığına dem vurmak... Buralardasın, kendi yarattığım kurgunun en güzel yerindesin... Düşlerin değiyor düşlerime...
paylaş:

Güneşi Tutmak

Aydınlığı aramak, koşar adım yürüdüğün yolların maviye çıktığı yerlerde ulaşmaya çalışmaktır on'a. saklandığın karanlıktan çıktığında yanıbaşında durur o. Yürüdüğün yolların ardından bıraktığın izlerde, seni sen yapan tüm değerlerde...
"Geldim" der; "yakını uzak eden yolları aştım da geldim..." Sığınırsın sıcaklığına bir anne şefkatinde, özgürlüğe süzülen kuşların kanadında o'nu izlersin. Hafif hafif mırıldandığın şarkıyı o'na armağan edersin. Bir güvercin ürkeklikliği sarmışken bedenini; "hep senin için" dersin, "bu koşturmalarım, bu isyanım senin için, sana ulaşmak adına..." O der ki "yorgunum, yoruldum..." O vakit gitmek düşer aklına, o'nu arayanların yanına götürmek istersin o'nu... Ve yelkovan kuşlarının peşi sıra düşersin yollara. Zamanı o'na katarsın o'nu zamana...
Anlarsın, o'nu aramak o'na ulaşmaya çalışmak değilmiş, sadece dikkatlice bakabilmekmiş gözlerine...
paylaş:

gece mor sever

En çarpıcı rengi sever gece hep. Kendine en iyi yakışanı… kendisini en iyi ifade eden, anlam yüklü en çok beğenilen rengi: moru.
Menekşenin zarifliği gibidir mor, sümbül gibi hoş kokar. Kırmızıyla mavinin muhteşem uyumu, kadınla erkeğin birleşimi gibi.
Gökyüzünün maviliğinin içine güneş katarken rengini batarken ufukta. Boyar, ikisini birlikte karıştırır eliyle, okşar onları. Sonsuzlukta kırmızının yakıcılığıyla mavinin rahatlığını buluşturur. Yavaş yavaş yok eder ifadelerini, onlara yeni anlamlar yükler. Artık onların ortak adı mor olmuştur.
Yanan mumun alt kısmıyla, derin suyun dibi gibidir aslında mor. Suyun içine bir tutam alev katmış gibi… ve duyulan ses gibi “cıss” sesi gibi.
Ya da şehrin ta kendisidir mavi, kırmızı da o şehrin kalbi. Renk cümbüşünün asilleridir onlar ve birleşirler geceleri, yaratırlar yeniyi.
İki bedenin tek vücut olduğu anda var olur geceleri mor. Kavurur her yeri. Biraz da serinletir, izleri yok eder, unutturur geçmişi. Acıyı zevke dönüştürür. Güzelle çirkinin ayrımına karışmaz, onları bir yapar. Umuda kapı açar, ışığı dışarı atar, karanlıkta görmeyi sağlar. Adımları yavaştır morun, sakindir. Açık kapı gördü mü girer hemen, kokusuzdur ama hissedilir.
Kadınla erkeğin birleştiği anda doruğa ulaşır mor, yerini bulur.
Onun defterinde aşk yoktur, o sahip olmayı işler eliyle, sahip olmayı…
Geçmez hemen etkisi, soluk soluğa koşulur onunla, hızlanılır, yavaşlanır, zorlar bedeni ulaşır sonunda, ulaşmak istediği yere en sonunda ulaşır.
Kaşık kaşık içirir şaraplar, ağızdan yavaş yavaş taşar sıvı ve boyundan süzülür, açık göğüsleri okşar, meme uçlarından iner aşağı. Kadınla erkeği sever mor, geceyi sever. Gece de onu sever. Her bir gecede yeni yeni vücutlarda dolaşır, onları yorar, yorduğu kadar da hazla doldurur.
İki bedeni kırmızı-mavi boyanın içine sokup çıkarır, boyar ilk önce, öldürür. Sonra dudaklardan üfler nefesini yeniden doğurur hayata, yeniden kalp atışlarını hissettirir.
Mor, geceleyin denize kan damlatmak gibidir. İçinde sahip olunduğu bedenden akan kan tuzlu suyla birleşir, sevişir ve onu oluşturur.
Orman havası gibi girdi mi bedene çıkmaz, yer bulur.
Mor, sevişen herkese sahip olur.
Herkes, sevişirken mora sahip olur.
Mor, hem sahip olur hem de sahip olunur.
paylaş: