aynanın karşısındaki

Gülümseyen sineler arasında o anlam taşımayan suratıyla boşluğa bakıyordu ya da diğerlerine boşluğa bakıyor gibi görünüyordu. Çünkü solmuş göz renkleriyle ışık ona hiç gülmemişti bu yaşamda hiç merceğinden girmemiş, hiç kırılıp renk vermemişti hayatına.
O hiç görmemişti bankta öpüşen sevgilileri, hiç görmemişti trafik lambasının kırmızıdan yeşile döndüğünü, şahit olmamıştı gökkuşağına, hissedememişti diğerleri gibi su ışıltısını, gündüz onu çoktan terk etmişti, yaşamı gecelere mahkûmdu, zindan karanlığında gecelere…
Gökyüzündeki yıldızlar kaymıştı sonsuzluğa, güneş hiç doğmamış, ay yarılıp gitmişti boşlukta, sokak lambaları hep sönük, ses hiçbir şey ifade etmez…
Tavus kuşunun tüyleri yoluk, mum alevi ölü, Kız Kulesi onun için boğazda boğulmuş.
Renkler siyaha yenik…
İfadesiz gül bahçeleri, anlamsız su fıskiyeleri, onun için zifiri karanlıkta sesi ve kokusu olup başka bir şey yer etmeyen oluşlar.
Ve şimdi hayatında görmediği, zihninde canlandıramadığı, güzelliğini tartışılmaz hissettiği birine âşık o. Pır pır yüreğinden kırmızı bir kan geçerken, açık mavi göz renkleri, buğday renkli teni, kumral saçları sıcaklığını hissettirdi ona. Aynanın karşısındaki hiç görmediği birine aşık oldu o.
Hiç görmediği, hiç tanımadığı kendisine…
paylaş:

düşler

Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler, sinesi yapış yapış, elleri tutmaz titrer hep. Her adımında geriye bakar, bıraktıklarına, pişman olur azcık, üzülür belki, dili acır, ağzında buruşukluk.
Kalır bir başına çıktığı macerada, etrafında insan sürüsü, görmez gözleri, hissetmez teni. Okşamaz yüzünü yalamaz rüzgâr, yağmur geçmez onun gittiği yoldan, ardında sırtı dönük şahıslar.
Kalkamaz yerinden istediğinde oturamaz, dalamaz rüyaya, göremez güzellikleri, elleri kavuşmaz birbirine, çamurun kokusunu alamaz.
Düşler içimizi yer, kemirir, bitirir adeta. Uçurur uçurumun kenarından ve çarpar insanı kayalığa, her yer kan.
Koşar sevinçlerin arkasından, zevkleri tadar dünyadaki bütün zevkleri, belki mutlu olur ama çoğu zaman hüsran.
Ölür belki, hissizleştirir kişiyi ama yok olmaz salgın hastalık gibi. Geçer ondan ona hepsine bulaştırır mikrobunu, panzehiri yoktur onun.
O, içimizde belki büyüttüğümüz belki çürüttüğümüz isteklerimizin yokluktan varlığa akışını sağlar fakat yol yakınken dönmek en büyük acıdır sahip olunan için.
Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler ve bir gün elbet bir gün amacına ulaşır ve yalnız kalır.
Özgür ve yalnız…
paylaş:

orospunun namusu

Kurumuş döl kokularını bastırmak için sıkılmış ağır parfüm kokusu var karanlık ama bir o kadar da renkli ışıklarla aydınlatılmış küçük odanın içinde. Komodin ve bir yatak oldum olası, iki ayrılmaz arkadaş gibi yan yana hep, kimse ayırmamış onları Allah’a şükür! Aşıklar birbirlerine sanki, komodin sahibinin sütyen ve dantelli külotlarını saklıyor yıllardır. Zaten ona ait fazla bir mal varlığı yok, pek de çıkmaz odasından ama geleni gideni çok olur, hepsi erkek.
Yatak da her gece kimi zaman gündüz gıcırdar üzerinde tepinenleri ele verircesine. Çok şahit oldu zaten çılgın, ateşli dakikalara, dışarı taşmak isteyen bir o kadar da saniyelere.
Ama hiç gülmedi sahiden orospunun yüzü, bir kere bile olsun. Yapmacık gülücükler atar ona geceleri sahip olanlara. İnişli çıkışlı yatak zevklerinde istemediği azgın erkeklerin kıllı koyunlarında yaşar o. Hayatı bundan ibarettir. Üzerindekiler de ona yalnız birkaç dakika eşlik eder, sonra alıp başını gider.
Namusludur orospu! Namusludur aslında. Pek bilen yoktur, namusun onlar için gizem üçgeninde değil de ağızda, dudaklarda olduğunu.
Hiç kimseye değdirtmez dudaklarını. Belki düşünülmeyecek eylemler yaptırılır dudaklarıyla, ağzıyla lakin hiçbir zaman öpüşmez üzerindeki tepinenle.
Yüzündeki vadileri belli eder spot ışıklar, bir onlar yaşlandırır onu, bir de aşkları. ‘kocacığım’ der o adamlar ‘aşkım’ der.
Bütün olurlar gıcırdayan yatağın üzerinde birbirinin içine girip çıkarlar. İleri geri hareketlerle boşalırlar en sonunda ve hep yüzünü döner yalnızlığa, namusunu korur.
Gizem üçgeninde dolaşanlar da bilmez bunu sanarlar ki girdiğinde oraya kaybolmuştur, gitmiştir namus, yok olmuştur. Bacak arasındadır onların akılları beyinleri boştur. Onlar belden aşağısında namus arayanlardır.
Dışarıya çıkmaz pek orospu ve aralarında birbirlerine ‘oros’ derler. ‘-pu’nun onlar için itilmiş, kakılmış anlamı vardır. Yaşam boyu hayattan silinmiş.
Hiçbirinin namusu gitmemiştir, onlar, ayıplanmışlardır sadece. Tüm hünerlerini göstermeleri onlar için para demektir. Kimi vücudunu kullanır bunun için kimi tecrübesini.
Her karanlık geceye girdiklerinde, güneşi arzularlar gökte karanlığı boğup odalarını doldursun diye. Ve her yeni günde pencereler açılır, akıp gider vajinal kokular camdan, şehrin dumanlı havasına karışır.
Onlar için yeni bir sayfa açılmıştır, beyaz bir sayfa. Fakat kalem onların elinde değildir. Sahipleri gelip, onlar için ne yazacaklarsa durup beklerler onları. Acaba bu gece nasıl bir tat tadacaklar dilleriyle diye.
‘oros’ların da ilk aşkları olmuştur elbet. Dünya küçük bir bakarsın onlardan biri tanıdığıdır yıllar öncesinden, onu seçer ve işini halleder. Kalpleri pislikle doludur onların. Hiç kimse temizlemez çünkü. Onların elleri zaten zincirlidir her zaman. Yardım da dilemezler tanrıdan, hangi yüzle!
Kendilerini sergilemekten başka yeteneği olanlar vardır içlerinde belki. Oya yapanlar mesela. Ne için yapar onu. Kullansın diye mi? Belki gün gelir de atlı prensi onu bu bataklıktan kurtarır. Çok bekler!
Olaylı geceleri de vardır onların, ayda bir karakol ziyaretlerine giderler. Mavi-kırmızı ışıklar onlar için hiç mi hiç yabancı değildir. Asılmalar bile olur. Götünü elleyen polis memurları, elini tutup da sikine bastıranlar, yanağından bir makas alanlar. Onlar alışıktır bunlara, kafaya şapkadan başka bir şey takmazlar.
Ve yine gelirler ekmek teknelerine, kokusuna bile hasret kalırlar nezarethanede kaldıklarında. Hem en azından burası sıcaktır. Ve onları saran güçlü kollar gelir arada bir. Erkek denilen cinsten, sapına kadar. Bazıları ona gerçekten zevk yaşatır ve ardından gelen pişmanlık.
Dedik ya onların da aşkları vardır belki ve çalar onlar için teyplerde acı şarkılar. Hüzünlenirler, gözlerinden namusuna doğru iki damla gözyaşı süzülür, şarkıya eşlik eder gibi:
‘'dünyada yarden datlı var m’ola, var m’ola, var m’ola…’’
paylaş:

gemide

Güneş ay doğduğunda, deniz vuruverdi kıyıya. Yolcular, ellerinde şarap bardaklarıyla limanları gözler, gözleri geceyi içer adeta, gece onları içer. Gemi, denizin canını acıttığını bilmeden, kayıverir gökyüzünde, gökyüzü deniz olur, deniz ayna tutar gökyüzüne.
Dudaklarda yaşlanan sözler, ölümü bekler. Dudaklar şarap bardağını öper, kırmızı süzülüverir. Dudak boyaları boyar bardağı, bardak kırmızıya boyanır, gece siyaha.
Düşünceler masumlaşır gecenin altında, ne masum düşüncelerdir onlar.
Tokuşturulur göbeğinden bardaklar, ses denize çarpar, acı çeken denize. Ay ışığı yankılandıkça dalgalarda, dalgalar sevişir ayla, çocukları olur sudan. Masum düşünceler besler çocukları.
Dışarıdan yavaş görünse de süratle yol alır gemi, sesi çıkar kaptan istediğinde. Yunuslar eşlik eder bazen, bazen yunuslar ses çıkarır gemi sesini duyunca. Fırlasalar aya bile değeceklerdir, yakamozun sahibi aya. Ay ayna olur dünyaya, dünya ayla aydınlanır, yürekler yakamoz.
Gitarın sesi gelir kumsaldan gemiden yükselen sese karışıverir. Müzik sesten ibaret, deniz sudan ve aydan. Ses, deniz kokusunu taşıyan, esen rüzgarda dalgalanan, kızıla boyalı saçlardan geçip kulaklarda konaklar, eskir kulaklarda.
Altın güneşse, ay gümüştür.
Hünerlerini sergiler dans bilenler, adımları birbirine dolanır, gözler bakışlarda kaybolur. Parmaklar okşar sırtları, kollar göz alıcılığıyla savrulur havada, kıvrılıverir, avuç içi önde New York’a açılır bedenler.
Yunuslar gemi trafiğinin durmasını bekler, denizin ortasında kırmızı ışık yanıverir. Süratle yol alan gemi duramaz kırmızı ışıkta, yunusu yaralar ve geçer. Yaralanan yunusun bedduasıyla gemi, buz dağına çarpacağını bilmeden; yolcular öleceklerini bilmeden ilerlerler geminin içinde.
paylaş:

güçsüzüz

Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş. Dilimizde muşmulamsı bir tat bırakan soğuk mu soğuk bir katı.
Parmak ucumuzla siliyoruz karşımızdaki sevgilimizi. Hiç düşünmeden yokluğunu, basit hayatımızda elimizin tersiyle itiyoruz gözlerimizin içtiğini. Varlığında mutlu muyuz ki yokluğunda üzülelim düşüncesiyle arkamızı dönüveriyoruz kolayca. Gözyaşlarımız göl, gözbebeklerimiz büyüyor karanlıkta. Uzaklarda arıyoruz aşkı, aşkı uzaklarda sonsuzda arıyoruz ki gözbebeklerimiz büyüyor. Ya da karanlığın içinde.
Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş.
Anbean, günbegün gözbebeklerimiz, parmak ucumuzla siliverdiğimizi arıyor da nerde buluruz? Kendimiz uçurumun yanında, aranan uçurumun dibinde. Peki neden atlamıyoruz o’na doğru? Kelebek değiliz ki düşeriz, biliyoruz.
Esrik bakışların son durağına koyuyoruz, şehrin sokaklarının bittiği yere o’nu. O kim?
Hani silivermiştik o’nu, hani varlığında mutlu değildik, yokluğunda üzgün değil? Yalan mıymış, dünler gibi? Yarınlar bizim için sonda mıymış?
Anlıyoruz mayhoşluğumuzda, içtikçe dibini görüyoruz bardağın, tek arkadaşımız iki parmağımızın arasında tutup bitmesine izin verdiğimiz sigara oluyor. Bitirsek üzülürüz, bırakıp gitsek pişman. Nerdeyiz biz? Boşluğun hangi şehrinde?
İttik, sildik o’nu.
Peki neden tutamıyoruz göz pınarlarımızı, neden hâkim olamıyoruz ellerimizin titremesine? Zor mu?
Atlıyoruz.
Kelebek değiliz.
Çok yazık bize!
Kendi boşluğumuzda, kendi gözyaşlarımızla boğuluyoruz.
İlerisi çıkmaz sokaklar, denize çıkmayan…
paylaş:

Dünyada Bir Yerdeyim

sorular dönüyor aklımda, cevapsız anlamsız binlerce soru var belleğimi kavrayan, cevap bekleyen, anlam arayan... ölüme davetiye çıkarmış tüm sözlerim... ölüm ne ki, varolamamak mı artık? gülüyorum kendi iç sesime...
Varolabilmek haaa.. Söylesene nedir varolmak? şu dünyaya sonsuz acını verip yok olmaktan başka... Sahte dünyanın bir parçası olmaktan başka... Yani şu mutsuz ve sıradışı devinimin, kendi yarattığımız garip olgunun, düşşel bir yolculuğun anlamsız parçası olmaktan başka...
Biz adını koyuyoruz varlığın, biz yaşatıyoruz tüm düşleri. Adına "dünya" diyoruz, adına "varlık" diyoruz, adına "ölüm" diyoruz, adına "doğum" diyoruz. Her şeyi kendimizce şekillendiriyoruz. Bir vakitten sonra ise inanıyoruz gidişlere, kendi yalanımıza ortak oluyoruz. Oysa ki giden kafamızda bitirdiğimiz an gerçekten gitmiş oluyor...
Sesin geliyor kulaklarıma, hayalin geliyor gözlerime... Seninleyken sensiz olabilmek ne mümkün, seninleyken sensizliğin yalnızlığına dem vurmak... Buralardasın, kendi yarattığım kurgunun en güzel yerindesin... Düşlerin değiyor düşlerime...
paylaş:

Güneşi Tutmak

Aydınlığı aramak, koşar adım yürüdüğün yolların maviye çıktığı yerlerde ulaşmaya çalışmaktır on'a. saklandığın karanlıktan çıktığında yanıbaşında durur o. Yürüdüğün yolların ardından bıraktığın izlerde, seni sen yapan tüm değerlerde...
"Geldim" der; "yakını uzak eden yolları aştım da geldim..." Sığınırsın sıcaklığına bir anne şefkatinde, özgürlüğe süzülen kuşların kanadında o'nu izlersin. Hafif hafif mırıldandığın şarkıyı o'na armağan edersin. Bir güvercin ürkeklikliği sarmışken bedenini; "hep senin için" dersin, "bu koşturmalarım, bu isyanım senin için, sana ulaşmak adına..." O der ki "yorgunum, yoruldum..." O vakit gitmek düşer aklına, o'nu arayanların yanına götürmek istersin o'nu... Ve yelkovan kuşlarının peşi sıra düşersin yollara. Zamanı o'na katarsın o'nu zamana...
Anlarsın, o'nu aramak o'na ulaşmaya çalışmak değilmiş, sadece dikkatlice bakabilmekmiş gözlerine...
paylaş:

gece mor sever

En çarpıcı rengi sever gece hep. Kendine en iyi yakışanı… kendisini en iyi ifade eden, anlam yüklü en çok beğenilen rengi: moru.
Menekşenin zarifliği gibidir mor, sümbül gibi hoş kokar. Kırmızıyla mavinin muhteşem uyumu, kadınla erkeğin birleşimi gibi.
Gökyüzünün maviliğinin içine güneş katarken rengini batarken ufukta. Boyar, ikisini birlikte karıştırır eliyle, okşar onları. Sonsuzlukta kırmızının yakıcılığıyla mavinin rahatlığını buluşturur. Yavaş yavaş yok eder ifadelerini, onlara yeni anlamlar yükler. Artık onların ortak adı mor olmuştur.
Yanan mumun alt kısmıyla, derin suyun dibi gibidir aslında mor. Suyun içine bir tutam alev katmış gibi… ve duyulan ses gibi “cıss” sesi gibi.
Ya da şehrin ta kendisidir mavi, kırmızı da o şehrin kalbi. Renk cümbüşünün asilleridir onlar ve birleşirler geceleri, yaratırlar yeniyi.
İki bedenin tek vücut olduğu anda var olur geceleri mor. Kavurur her yeri. Biraz da serinletir, izleri yok eder, unutturur geçmişi. Acıyı zevke dönüştürür. Güzelle çirkinin ayrımına karışmaz, onları bir yapar. Umuda kapı açar, ışığı dışarı atar, karanlıkta görmeyi sağlar. Adımları yavaştır morun, sakindir. Açık kapı gördü mü girer hemen, kokusuzdur ama hissedilir.
Kadınla erkeğin birleştiği anda doruğa ulaşır mor, yerini bulur.
Onun defterinde aşk yoktur, o sahip olmayı işler eliyle, sahip olmayı…
Geçmez hemen etkisi, soluk soluğa koşulur onunla, hızlanılır, yavaşlanır, zorlar bedeni ulaşır sonunda, ulaşmak istediği yere en sonunda ulaşır.
Kaşık kaşık içirir şaraplar, ağızdan yavaş yavaş taşar sıvı ve boyundan süzülür, açık göğüsleri okşar, meme uçlarından iner aşağı. Kadınla erkeği sever mor, geceyi sever. Gece de onu sever. Her bir gecede yeni yeni vücutlarda dolaşır, onları yorar, yorduğu kadar da hazla doldurur.
İki bedeni kırmızı-mavi boyanın içine sokup çıkarır, boyar ilk önce, öldürür. Sonra dudaklardan üfler nefesini yeniden doğurur hayata, yeniden kalp atışlarını hissettirir.
Mor, geceleyin denize kan damlatmak gibidir. İçinde sahip olunduğu bedenden akan kan tuzlu suyla birleşir, sevişir ve onu oluşturur.
Orman havası gibi girdi mi bedene çıkmaz, yer bulur.
Mor, sevişen herkese sahip olur.
Herkes, sevişirken mora sahip olur.
Mor, hem sahip olur hem de sahip olunur.
paylaş:

çarli'nin melekleri

Telefonuma baktığımda saatin 1.30 olduğunu gördüm. NTV Bilim’den yürüttüğüm resim yandı söndü telefonun ekranında. Okuyanlar bilir, hani şu yüz nakliyle alakalı, ünlü portrelerden parçaların birleşmesiyle oluşmuş resim.
Odada yalnızım bu gece. Zaten sekiz kişilik odada iki kişiydik, diğer vatandaş İstanbul’a gidince yalnızlığımla beraber kalakaldım. Yurdun tam yanındaki halı sahadan sesler duyulur odamdan. Hiç anlamam gecenin bir vakti ne işi var bu insanların halı sahada. Futbol tutkuları ağır basıyor uykudan galiba.
‘gemide’ isimli bir yazı yazıyordum, saat 20.00 civarında. Bitiremedim. Filmle alakası yok, yayınlanırsa görürsünüz zaten. Neden tamamlayamadığımı da bilemiyorum açıkçası. Çok zor geldi. Kelimeleri bir türlü yerli yerine koyamadım. Her zaman olmuyor anlaşılan. Eskiden daha sık yazardım. Yaşlanınca böyle oluyor demek ki. Saçımın beyazlığını söylememe gerek yok zaten.
Gün çok çabuk geçti. Sağ olsun Burcu’nun ders kayıtlarını yapalım derken, sıcaktan bunalmış bir şekilde, gölge aradık her dakika. Çok normal, yaz okulu derdi, sıcak bunaltıcı bir hava, derslerin çakışması… ama ilginç olan, benim işlerimin çabucak hallolduğu, tamamıyla Burcu’nun dertleriyle uğraştığımız halde yorulan nedense Burcu. Sebebi de ata binmekmiş söylediğine göre ama ben gördüm, pek de beceremiyor. Şaka bir yana daha beş ders oldu at sevdası, olacak o kadar Burcu. Parkurlarda görürüz belki. Yine de kolumda çıkarttığı dört parmağının acısı fazlaydı. Her zaman eli ağırdır zaten. Sesleniyorum burcu sana, hatırlat bir ara geberteceğim seni.
Yazı yazarken sigara içme isteği doğuyor bende. Yazan arkadaşlar vardır. Bilirler, belki onlara da oluyordur. Bilimsel bir açıklaması var mı acaba?
Bir de geceleri çikolata gelir aklıma, yine geldi. Ama kantin kapalı ve stoklarımda çikolata yok. Stoklarım demişken daha yeni geldiğim için yurda hiçbir stok yok. Hatta bu gün markete gittiğim halde sabun almayı unutmuşum, ellerimi şampuanla yıkamak zorunda kaldım. Acıklı bir durum bence.
Çikolata deyince aklıma Ayşe geldi. Ayşe ve çikolata ayrılmaz ikili. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ayşe ve yenilebilir her şey. Bu yüzden her zaman derim. Ayşe çok iyi bir tercih yapmışsın gıda mühendisliğini seçerek. Yanlış anlaşılmasın, aşçılık daha iyi olabilirdi. Ben ileride çalışacağı yerde gıdaların tadına bakabilirliliğinden söz ediyorum. Lezzet uzmanı Ayşe. Gıda mühendisliğiyle aşçılığı karıştırmayalım lütfen. Çikolata deyince ikinci olarak bahar aklıma geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kızlarının bıyıklı olduğunu düşünenlere kapak olabilecek güzelliktedir kendisi. Mükemmel insan, kadim dostum.diyetleri meşhurdu onunda, hala meşhurdur. Çikolatalı, elmalı falan. Saygıyla anıyorum.-yaz okulunda başarılar Bahar- Bahar deyince Saniye de geldi aklıma doğal olarak. Lise hayatım geldi aslında. Güzel günlerdi diyorum sadece. Bizim Saniye ile garip zevklerimiz vardı, örneğin oturup otopsi izlerdik. Genetik istiyorduk öss’den önce. Görülüyor ki az çalışmışız-kapasiteden değil bakın, az çalışmaktan- ikimiz de gıda mühendisliğindeyiz. Tek farkla O, İTÜ’de ben Hacettepe’de.-Saniye bizi diskoya götür!-
Kitap okumayı düşünüyorum. Şu an hangi kitabı okuyorsunuz? Ben Yalancı Tanıklar Kahvesi-Vedat Türkali-ni okuyorum. Güzel bir kitap muhtemelen seversiniz. Bu kitaba da Edirne’den Ankara’ya gelirken otobüste başladım. Sardı bir süre sonra. Yüz yirmi sayfa okuduğumda artık şoför koltuğunun üzerindeki saati göremez olmuştum. Galiba artık gözlük kullanmanın vakti geldi. Bir numara miyoptum, iki oldum sanırım.
Ne garip düşünceler geliyor insanın aklına. Normalde olsa ancak hatırlatacak şeyler olduğunda hatırlarım. Lakin bu gece bunları yazdığımdan mıdır bilmiyorum geliverdiler aklıma. Atladım oradan oraya. Bakın oradan oraya atladım derken Sinem geldi aklıma. Yazdığım yazıların planlı yapıldığında daha hoş olacağını söyler durur. Aklıma gelenleri hemen yazdığımdan bağlantısı olmayan paragraflar alt alta gelir, aklıma üstte yazdığımdan bir şey geldiğinde bu sefer bağlantılı paragraflar farklı yerlerde olur. O da bunu savunur hep, beni de uyarır. Ben onu dinler miyim? Tartışılır ama bundan sonra daha dikkatli olacağım Sinem.-yaz okuluna bekliyoruz seni Sinem-kop baba hoş- Sinem deyince Merve akla gelir. Sinem’in oda arkadaşı bizim sınıf arkadaşımız. Onun da İTÜ’ye geçme ihtimali vardı. Allah’a bin şükür caydırdık. Dedik, böyle manyak bir grubu orada bulamazsın. Geçiş isteği olduğundan mıdır nedir 3,60 mı 3,70 mi ortalama yaparak da takdirimizi toplamıştır. Merve değil de başkası yapsaydı, of ne dedikodu yapardık.
Duygu var bir de. Madem anlattık o da kalmasın. Aslında iş Duygu’da. Bir yaş küçük olmasına rağmen bizce on yaş küçük. Dansçıdır aynı zamanda. Grubun maskotu denebilir. Bir de Emre vardır. Eniştemiz olur kendisi. Emre ikiye ayrılır: Duygu varken Emre, Duygu yokken Emre. Duygu varken tüm vatandaşların ağzından ‘Emreee’ çağırışı çıkar. Bir de Burcu’nun ‘Emre bana selam verdi, sana vermedi.’ Diye Duygu’yu kızdırması yok mu? Bitik bir durum. En küfürbazımızdır aynı zamanda. Bir de Sinem ile ikisinin tiki kızları taklit etmesi tartışılmaz en komik program olur yayınlansa. Duygu’nun bir diğer özelliği Asi dizisindeki Asi’nin kızını gebertme isteği. Çoğu zaman o kızın taklidini yapar ve şu sözleri söyler: ‘Ben salak olduğum için, annem bana kuzuyu görebilirsin ama bir ay sonra dedi.’ Ve boğazını tutar. Çünkü o kız Duygu oluvermiştir ve kendini öldürmeye çalışır.
Grupta bu kadar kızın olması, gıda mühendisliğindeki kız oranının %90 olmasından kaynaklanır ki bu da demek oluyor, inek oranı çok yüksek. Ama gruptaki kızlara bakıyoruz. Zehir gibi hepsi maşallah. Nerde parti orada onlar, nerde gezi orada onlar.
Toparlarsak grubumuz ben, Ayşe, Burcu, Sinem ve Merve’den oluşuyor bir de Duygu var tabii. Ama onu gruptan atıp Emre’yi alacağız bu gidişle. Dışlamak güzeldir.
Bu gruptakiler sigara içenler ve içmeyenler olarak ikiye ayrılır. Ben, Burcu, Duygu içen grup Merve, Ayşe, Sinem içmeyen. Bu yüzden çoğu zaman Beycafe’deyizdir. Beycafe’de sigara içilir. Merve, Ayşe ve Sinem’e buradan sevgiler.
Grubun en küfürbazı Duygu sonra Ayşe’dir. Ayşe beni öldürebilir ama öylesin Ayşe kabul et. Yenilebilir varlıklara en düşkün olan Ayşe. –güldüm burada Ayşe-
En sakinimiz Merve ve en çalışkanımızdır aynı zamanda. Örneğin sınavlar açıklanırken bizim notlar yerlerde sürünürken o yüksek alır ve bizden bir alkış kopar. Herkes bize dönüp ‘salak lan bunlar’ gibi bakarlar ama buradan herkese sesleniyorum. ‘hayatımda sizin kadar salaklarını görmedim’ üstüne alınan alınsın. Biz iyiyi grubumuzla. Notların yerlerde süründüğünü söyledim. Ayşe’nin zamanında matematik notunu söylemeden edemeyeceğim. İki. Bildiğimiz birden sonra gelen rakam var ya o işte. Ama bir ayrıntı var. Yirmi beş üzerinden iki. Çarpıyoruz dörtle oluyor sekiz. Tek haneli olan sekiz.-Ayşe’ye sevgiler-
Grubun anası Sinem. Sinem’e şaka yapılmaz, terliği kafanıza yersiniz. Severiz, sayarız. Dallas gibi hatundur. Entrikalar, ihtiras rüzgarları…ne isterseniz onda vardır.
Ben de Çarli oluyorum tabii ki. Bayanlar da meleklerim.
Saat 2.30. böyle işte dostlar. Bir gece 315 nolu odada, yalnız kalınca tabii, hatıralar, yaşananlar, dostlar akla geliyor. Hep güzeldi hayat, bundan sonra da güzel olsun. Anlar kaçıp gider, yakalayabilene helal olsun. ‘Carpe Diem!’
paylaş:

garda

Sonu belli olmayan bir gün daha dünya üzerine düşüverdi semadan, mavi bir gün. Yıpranmış kirpiklerinden süzülen yağmur damlalarıyla pas kokan rayların üzerinde seyre daldı yaşamları.
Devrilmiş bir sandalye, kırık üç bacağı yanında süzülüyordu, süzüldüğü gibi bavullar. Her dönen tekerleğin arasında kum taneleri bırakıveriyordu kendini kırk bir numara ayakkabı izi üzerine. Seslerini duydu kum taneleri, ta uzaklardan gelen kıvrımlı trenin.
Kravat bağlanıvermişti boyna, üzerine tıraş kolonyasının ağır kokusu çöküvermişti. Miş miydi yoksa yor muydu.
Dünyanın çizgilerini görebilmek için yükseldikçe yükselen tütün dumanı, ayrıldığı için üzülmüştü aslında. Genişlemişti bedeni, her adımda sarmıştı bedenleri, çiğerleri yalamıştı.
Yalama şekeri girip girip çıkıyordu bir kızın ağzına, ağzından. Dişlere çarptığında kırılıyordu, belki de ölüyordu.
Gün, oturmuş raylara, trenin içinden geçmesini bekliyordu. O mu geçseydi trenin içinden, tren mi geçseydi günün içinden? Zorlandı karar vermekte.
Etine kadar kesilmiş tırnaklar, acıyordu çocuğun elinde, çocuğun elleri acıyordu. Gerçi çocuğun gözleri de acıyordu.
Rayların ortasına kurulmuş beton yığını gar, ziyaretçileri için ikramlarda bulunuyordu, paralarını aldıkça. Parasız bir şey olunamayacağını aşılıyordu gelip geçen insanlara.
Donuk donuk bakan bakışlar, kimin neresini dikizliyordu?
Etek sarıvermişti kocaman bir götü, göt sarmalanmıştı kırmızı tarafından. Göt, göt olmaktan mutluydu.
İks harfi s ve e harflerinin yanına gelince azdıkça azıyordu. Abazan iks harfi.
Kolonya kokan kravat, kokmak istedi orospu kokusu. Neden kokmak istedi bilemiyordu. Ağzı bozulmuştu onun da, yazık sana kravat.
Çizgiler sevişse meridyenler doğmasaydı.
Ah be göt! Niye bu kadar büyüksün sanki? Deliğin olmuş kara delik.
Tren girdi günün içine, ‘ah’ çekti gün, ne ahtı o ama.
Güller vardı garda. Duruma sahiplenmişlerdi hemen. Durum vahimdi ne de olsa. Vahim durumları güller kurtarırdı.
Duvara çiviyi çakan çekiç, koca kafalıydı anlaşılan, her çaktığında tokluyordu beyni.
Paraglaflar girdi iç içe, gazete kağıdı kıvrıldı köşesinden, tırnaklar kanasa mıydı, bozuk ağızlar sussa mıydı? Bok koktu göt, göt kara delikleri yuttu. Kırmızı, yürü be kırmızı! Gir beyinlere, boya onları.
Yavaşladıkça durdu raylar, döndü tekerlek, zift kokusuna benziyordu osuruğu.
Neden? Neden nedene neden demişler? Nedenlerin nedenleri vardır belki. Gelse bu gece bize nedenler, oturup kahveye karışsa sohbet, kırk yıllık bir neden dinlesek.
Her bir bacak sütun, her bir bacak kıllı. Ayakkabılar, ayaklara kap olmaktan bıkmış, bindiler trene. Çuçufçu amca çufçufunu öttürdü, kamışlara süt yürüdü. Oturdu göt koltuğa, gözler seyre daldı semayı.
paylaş:

istasyonda insanlar

İstasyonda insanlar. Onlarca, yığın yığın. Ellerinde poşetler, valizler. Kalabalık içinde yalnız hissedenler, kimseyi gözü görmeyenler, kimse tarafından farkedilmeyenler, müzik dinleyenler, müzik sevmeyenler, insan sevmeyenler, siyaset bilmeyenler, okurlar, yazarlar,araştırmacılar, bir an önce yuvaya dönmenin heyecanını içinde büyütenler, büyümemişler, yetişkinler,paçaları çamur içindekiler, kızmışlar, küskünler, bir an olsun mutlu olduğunu hatırlayamayanlar, daima üzülmüşler, ot gibi yaşayanlar,gazete okuyanlar, gazeteciler, evinden kaçanlar, problemliler, problemlerini çözmüşler, öğrenciler, memurlar, para kaçıranlar, hortumcular, anneler, bebekler, düşmanlar, yazık etmişler, yazık olmuşlar, kötüler, iyiler,fikirlerini ağız kafesinden dökemeyenler, kovulmuşlar, komşular, sevgililer, sevgiliden yeni ayrılanlar, el ele tutuşanlar, sırt çevirmişler, kopya çekenler, fotoğraf çekenler, gar içindeki lokantada rakı içenler, şarap severler, iddaa oynayanlar, çekiliş çekenler, Ayşeler, Hüseyinler, siyah giyenler, beyaz giyenler, sağda duranlar, solda duramayanlar, solu sevenler, askere gidenler, ağlayanlar, hüzünlüler, beyinsizler, tuzlayıp beyin yiyenler, ingilizce öğrenenler, vizeden batırmış olanlar, diplomasını alıp iş arayanlar, üçüncü sayfadakiler, yıldızlar, venüsler, marslar… hepsi aynı istasyonda, pas kokan bu ıslak mekanda, şemsiyesi olanlar bu kahverengiliğe renk katıp, farklı şeyler düşünüp, bambaşka mekanlara yolculuk edecekler, yarınları olmayanların gözlerinde hissettiklerini beyinlerine son kez kazıyıp, oflayıp puflayanların soluk alışverişleriyle burunlarını kapatıp, farklı amaçlarla hareket edecek, ulaşmak için çıktıkları bu yolda, aynı tıngırtıya katlanıp, koridorlara çıkıp yasak olduğunu bildikleri halde sigara dumanını bu kalabalığın arasına salıp, yavaş yavaş hayatlarından bir anı daha tüketiverecekler. Parmak uçlarından saç teline kadar birbirinden tamamiyle farklı görünen, içlerinde farklı hayatlarını yaşayan bu insanlar, aynı yerde, dilim olarak zamanın aynı anında, aynı mermerlerin üzerinde, aynı havayı tenefüs ederek, aynı treni bekliyorlar. Gidecekleri yerler, gittiklerinde söyleyecekleri ilk heceler, gördükleri kişiler, hissettikleri, hissettirdikleri aynı kendileri gibi birbirinden farklı olacak.

Aynı dünya üzerinde yaşayıp farklılıklarını, bu dünya üzerinde kendi benlikleriyle yokluktan var edip, ölmek son düşündükleri oldukça, yaşayıp gitmek için…
paylaş:

elma

Zamanın birinde elma ağacı varmış, bulutların üzerinden kökleri dünyayı tutan. İyi ki varmış bu elma ağacı, yoksa düşermiş sonsuzluğa dünya. İnsanlar bilmezlermiş bu ağacı ama koca nineler anlatır da anlatırlarmış anbean bu ağacı torunlarına.
Gümüş çekirdekli hurmalar yetişirmiş bu elma ağacında. Muz kokarmış bu gümüş çekirdekli hurmalar, maymunlar gezermiş bu yüzden elma ağacında, dişlerinin arasında tutarlarmış maymunlar, gümüş çekirdekleri. Bu gümüş çekirdekleri satıvermişler bir gün kangurulara, kanguruların cepleri doluvermiş gümüşlerle. Her zıpladıklarında bir gümüş çekirdek düşüvermiş toprağa. Gümüş çekirdeğin düştüğü yerde bitivermiş bir elma ağacı. Bunların boyu daha kısaymış ama yavaş yavaş uzayacaklarmış.
Kısa boylu olanları kıskanan, hurmaları muz gibi kokan ağaç meyve vermiş en tepesinde. Bu meyve kıpkırmızı bir elmaymış. Yokmuş gümüş çekirdeği, kokusu da benzemezmiş muza. Bu meyveyi gören kısa boylu ağaçlar, fesatlıklarından kuruyuvermişler.
Ve bir gün apış arasında üzüm yaprağı olan bir maymun yiyivermiş elmayı. Tanrı da kesivermiş bu ağacın köklerini. Dünya boşluğa düşmüş.
paylaş: