istasyonda insanlar

İstasyonda insanlar. Onlarca, yığın yığın. Ellerinde poşetler, valizler. Kalabalık içinde yalnız hissedenler, kimseyi gözü görmeyenler, kimse tarafından farkedilmeyenler, müzik dinleyenler, müzik sevmeyenler, insan sevmeyenler, siyaset bilmeyenler, okurlar, yazarlar,araştırmacılar, bir an önce yuvaya dönmenin heyecanını içinde büyütenler, büyümemişler, yetişkinler,paçaları çamur içindekiler, kızmışlar, küskünler, bir an olsun mutlu olduğunu hatırlayamayanlar, daima üzülmüşler, ot gibi yaşayanlar,gazete okuyanlar, gazeteciler, evinden kaçanlar, problemliler, problemlerini çözmüşler, öğrenciler, memurlar, para kaçıranlar, hortumcular, anneler, bebekler, düşmanlar, yazık etmişler, yazık olmuşlar, kötüler, iyiler,fikirlerini ağız kafesinden dökemeyenler, kovulmuşlar, komşular, sevgililer, sevgiliden yeni ayrılanlar, el ele tutuşanlar, sırt çevirmişler, kopya çekenler, fotoğraf çekenler, gar içindeki lokantada rakı içenler, şarap severler, iddaa oynayanlar, çekiliş çekenler, Ayşeler, Hüseyinler, siyah giyenler, beyaz giyenler, sağda duranlar, solda duramayanlar, solu sevenler, askere gidenler, ağlayanlar, hüzünlüler, beyinsizler, tuzlayıp beyin yiyenler, ingilizce öğrenenler, vizeden batırmış olanlar, diplomasını alıp iş arayanlar, üçüncü sayfadakiler, yıldızlar, venüsler, marslar… hepsi aynı istasyonda, pas kokan bu ıslak mekanda, şemsiyesi olanlar bu kahverengiliğe renk katıp, farklı şeyler düşünüp, bambaşka mekanlara yolculuk edecekler, yarınları olmayanların gözlerinde hissettiklerini beyinlerine son kez kazıyıp, oflayıp puflayanların soluk alışverişleriyle burunlarını kapatıp, farklı amaçlarla hareket edecek, ulaşmak için çıktıkları bu yolda, aynı tıngırtıya katlanıp, koridorlara çıkıp yasak olduğunu bildikleri halde sigara dumanını bu kalabalığın arasına salıp, yavaş yavaş hayatlarından bir anı daha tüketiverecekler. Parmak uçlarından saç teline kadar birbirinden tamamiyle farklı görünen, içlerinde farklı hayatlarını yaşayan bu insanlar, aynı yerde, dilim olarak zamanın aynı anında, aynı mermerlerin üzerinde, aynı havayı tenefüs ederek, aynı treni bekliyorlar. Gidecekleri yerler, gittiklerinde söyleyecekleri ilk heceler, gördükleri kişiler, hissettikleri, hissettirdikleri aynı kendileri gibi birbirinden farklı olacak.

Aynı dünya üzerinde yaşayıp farklılıklarını, bu dünya üzerinde kendi benlikleriyle yokluktan var edip, ölmek son düşündükleri oldukça, yaşayıp gitmek için…
paylaş:

elma

Zamanın birinde elma ağacı varmış, bulutların üzerinden kökleri dünyayı tutan. İyi ki varmış bu elma ağacı, yoksa düşermiş sonsuzluğa dünya. İnsanlar bilmezlermiş bu ağacı ama koca nineler anlatır da anlatırlarmış anbean bu ağacı torunlarına.
Gümüş çekirdekli hurmalar yetişirmiş bu elma ağacında. Muz kokarmış bu gümüş çekirdekli hurmalar, maymunlar gezermiş bu yüzden elma ağacında, dişlerinin arasında tutarlarmış maymunlar, gümüş çekirdekleri. Bu gümüş çekirdekleri satıvermişler bir gün kangurulara, kanguruların cepleri doluvermiş gümüşlerle. Her zıpladıklarında bir gümüş çekirdek düşüvermiş toprağa. Gümüş çekirdeğin düştüğü yerde bitivermiş bir elma ağacı. Bunların boyu daha kısaymış ama yavaş yavaş uzayacaklarmış.
Kısa boylu olanları kıskanan, hurmaları muz gibi kokan ağaç meyve vermiş en tepesinde. Bu meyve kıpkırmızı bir elmaymış. Yokmuş gümüş çekirdeği, kokusu da benzemezmiş muza. Bu meyveyi gören kısa boylu ağaçlar, fesatlıklarından kuruyuvermişler.
Ve bir gün apış arasında üzüm yaprağı olan bir maymun yiyivermiş elmayı. Tanrı da kesivermiş bu ağacın köklerini. Dünya boşluğa düşmüş.
paylaş:

-miş

Mini minnacıkmış elleri, elleri gibi varmış gözleri. Derin yeşilmiş bir gözü, diğeri maviye çalarmış biraz. Beş yaşında doğmuş, on beş yaşında ölmüş. Tüm yaşadıklarını bu on yılda sürdürmüş. Doğduğunda kelmiş, öldüğünde yere kadar saçı varmış. Bir varmış bir yokmuşlu dünyada yaşaya yaşaya on yıl yaşamış. İstememiş daha sonra ölmek, istememiş daha önce ölmek. Doğarken ayet okunmuş Kur’andan, ölürken de okunmuş.
Küçücük ayakları varmış, ölene kadar aynı ayakkabıyı giymiş, ölünce çıkarmışlar ayakkabılarını. Babası hiç yokmuş, annesi aslında bakireymiş. Abisi varmış, abisinin babası varmış, annesi bakireymiş.
-miş’li zamanda yaşamış hep, -di’li zamana hiç geçememiş. Hiç istememiş evlenmek, doğurmak bir bedeni hiç istememiş. On yaşında ağırlık merkezi değişmiş bedeninin, kan akmış bacak arasından, dünyayı kırmızıya boyamış ama kırmızıyı hiç sevmezmiş.
Annesi gömerken toprağa kırmızı güller serpmiş üzerine ve karnını tutmuş. Bakire anne beş sene sonra tekrar doğurmak için onu başlamış günleri saymaya. Bir, iki, üç, dört, …
paylaş:

pabuç

Gıbgri pabuç yavaş yavaş ilerledi kaldırım taşlarının üzerinde. Yorulup da durduğunda çözülüverdi ipleri. Beyazlığını yavaş yavaş yitiriyordu geçen zaman diliminde, biraz da kokuyordu içi.
Yağlıboya tablo çizdi fırça yardımıyla onu. Resme baktığında duvarda duran başka bir tabloya takılıverdi. Botlar hiç olmadığı kadar eskilikte parıl parıl ışıldıyordu çerçevenin içinde. Bot olsaydı keşke ama doğuvermişti gıbgri, ipli olarak. Ne çıkardı ki bundan sonra karşısına, eskiyip gidecekti tozlu yollarda. Yağmura bile dayanamıyordu. Altı kağıt olmasa da üşüyordu karlı havalarda.
Vitrine geçip bekledi. Hayatın vitrininde yepyeni bir sahip aradı. Ve buldu birini günler geçince, şıp diye uydu numarası sahibinin ayağına. Mutlu olmak için atıldı sokaklara…
paylaş:

otogar

Ve bir nefesle cana kavuşan bedenler, ayrılmak için beklerken hareket saatini otogarda, tüketiyorlardı bilmeden dakikaları, hiç umursamadıkları yaşamlarından. Müziğin senfonisine bırakanlardan kendisini, seyahat yastığı satanlara kadar binlerce bambaşka insan yük olmuştu, her otobüs geçişinde sarsılan otogar binasına. Aslında o, hiç sorgulamadan açıvermişti kapılarını, ısıtıvermişti vücutları. Özlem çekenlere son kez veda, sevdiklerinden ayrılanlara teselli için yıllardır vardı, bundan sonra da olacaktı.
Her on beş dakikada bir uyardı yolcuları, uyardı otobüs kaptanlarını. ‘Sigara içmek yasaktır.’ ‘Güvenliğiniz için aşti logolu taksilere binin.’ İşlem uyguladı hareket saatini geçiren otobüs kaptanlarına. Yıllar yılı süren eylemleri yıllarca sürecekti usanmadan. İnsanlar bıktıkça hayattan, o yine de vazgeçmeyecekti tekrarlamaktan.
Binlerce beden uğurladı, binlerce beden karşıladı durduğu yerde, ulaşmak istedikleri yerlere varmadan yolcular ilk onun havasını çekip bıraktı, onun çayını içti, onun simidini yedi, onun kitabını okudu. Bir kere de arkasına dönüp teşekkür etmedi kimse ama o hiç gücenmedi bu durum karşısında.
Yine de keşke teşekkür etselerdi…
paylaş:

oyuncaklar ve sahipler

Yönlendirilmiş hayatlar var. Yaşamın kıyısına kadar götürülüp, uçurumdan atlatılmaya mecbur bırakılmış, iki kişilikli hayatlar. Her bir yanı mızraklarla çevrili sarp kayalıkların ardına ulaşabilmek için çabalayan yıpratılmış hayatlar. Önüne tüm engeller bir oyunun içindeymişçesine sunulmuş ve bunların arasından yara almadan çıkmak mümkün değilken, nasıl olur, ben neden buradayım sorusunu insana her an sorduran bu oyunu kuranlar, ellerinde purolar oturmuşlar, çaylarını kahvelerini keyifle yudumlarken, oyunun tam ortasında kendini yalnız başına bulmuş yaşamlar, suya doğru hamle yaparlar gırtlaklarını ıslatabilmek için, bu susuzlukta, bu yoksullukta ağır ağır kendi ölümlerinin bir an önce gelmesini dileyerek, umutla bekleyenler, kopup gelenler bağırlarına taş basıp üşürler belki de bu ıssız ve soğuk oyunun ortasında, sırf baştakiler oynattıkları için onları ya da sadece yapacak bir şeyleri olmadığı için var olunana ayak uydururlar kendilerine yapılanlara başkaldırmadan, kendi hallerinden memnun…
Hayat nedir Allah aşkına? Hangi baba yiğit çıkıp da bana hayatın o sözlükte yazan anlamının dışında bir laftan söz edebilir? Ya da bana doğru olan hayatın tanımını yapabilir? Hayat, doğumdan ölüme kadar geçen zaman dilimi, dünya üzerinde geçirdiğin bitirdiğin bir parça süre midir? Nedir o zaman? Ben bilmiyorum, eminim hiç kimse bilmiyor. Önümüze sunulan adı ‘hayat’ bozuntusu olan, bir süre diliminden ibaret meşakkatlilik midir? Neden meşakkatlidir o zaman hayat, onu bu kadar zor duruma sokan kimdir, biz miyiz? Bir oyundan bahsetmiştik, ne oyunmuş babam. Ağır ağır çıkacaksın denmiş bu merdivenleri. Her şiirde bir zorluk, hayattan yılgınlık… Neden bu kadar kısa peki, gerçekten kısa mı? Elli yıl bu kadar kısa mı? On sekiz bin iki yüz altmış iki gün. Başla bakalım birden on sekiz bin iki yüz altmış ikiye kadar. Çok zor saymak, yıldırıcı. Aynı kendisi gibi…
Peki bu kadar zor, bu kadar yıldıran günlerde yaşananlar neden bu kadar değerli bu zaman diliminde? Kolera günlerinde aşk, isyan günlerinde aşk, ne aşklarmış bunlar tanrım, ne günlermiş bunlar. Acınası hayatların içinde anı unutup, ansızlıkta yokluktan var edilen aşkları yaşayanların, gözleri kapalı dinledikleri İstanbul, İstanbul’u dinlemek hem de gözler kapalı. Dışarıdaki olumsuzlukları, havada uçuşan kaldırım taşlarını görmeden, denizin sesinin oralarda bir yerlerde olduğunun bilincinde olmak, ellerinde sevgilinin elleri öylece saatlerce durmak…
Kimdir bu yaşamda bize bu hayatı yaşamayı zorunlu kılan? Kendimiz miyiz, kendimizden başkaları mı? Bu sorular belki de ulaşılması en güç, en zorlu, en yıldırıcı sorular, hayatı anlamaktan sonra.
İki kişiliklidir hayatlar demiştik. Öyle bir beden var ki iki kişilik içine sığabiliyor. Ne hacim be mi demek gerek, kişilikler mi çok zayıf? Kişiliklerin zayıf olması ne güç… Ya da buradaki kişilik sevgilidekinin teki mi ki, sığdırdım iki kalbi tek bedene densin. O mudur yoksa iki kişiliklilik. Değil benim dediğim. Benim dediğim, sözleri yeri gelindiğinde havalarda uçuşup sıkışıldığında susup oturanlar. Ne de dilleri büklüm büklümdür onların. Önlerine bir tas içinde sunulmuş oyuna kafalarını sokarlar köpekler gibi. Yönlendirilmişlerdir işte bunlar. Şerefsizliklerinin yanında iki tutam iki yüzlülük vardır aynı baştaki bize bu oyunları sunanlar gibi. Yazık onlara. Oyuncak bulamamışlardır çocukluklarında, bilyeleri üç parmağının arasına alıp atamamışlardır hedeflerine, çamurun içine düşmemişlerdir sırılsıklam havalarda, dizleri hiç kanamayanlardır onlar. Ellerine geçen insanları oyuncak gibi görüp, kendilerine eğlence kaynağı haline getirenlerdir. Yazıklar olsun onlara, yazıklar olsun onların ellerinde oyuncak olanlara. Hayat işte onlar için zor bizler için yıldırıcıdır aslında. Oyuncak çok dünya üzerinde, iki kollu, iki bacaklı, iki gözlü, beyinsizler çok. Önlerine atılmış ota, yeme koşup, kendilerini ezenler, etraflarına bakınamazlar çünkü göremezler görünen gerçekleri. Saldırırlar önüne gelene, baş gösterenleri zora sokup, yitirirler onları da kendilerini yitirdikleri gibi. Baştakilerin çok oyuncağı var ellerinin altında.
Baştakilere rağmen, baştakilerin oyuncaklarına rağmen, önümüze sunulan oyunlara rağmen hayat güzeldir diyebileni ayakta alkışlıyorum bakın. Ellerimin sesini duyabilen vardır umarım.
Benim kocaman bulduğum, başkalarının kısa bulduğu bu zaman dilimine bir sürü mum dikenler vardır, biri ben olurum, biri siz olursunuz belki. Önüne başını eğenleri dürtüklerseniz, en azından oyuncaklardan birini döndürebilirsiniz hayata. Bedenini ona bahşedebilirsiniz belki.
Tırnaklarınızı geçirdiğiniz hayatı başparmaklarınızın ucuyla silerseniz de tam silin derim. Her parmağınıza baktığınızda ardınızda bıraktığınız anılar gözünüzün önüne bir şimşek gibi çakıvermesin. Yaptınız mı tam yapın, yapamayacaksanız hiç bulaşmayın.
Evet, şimdi yaslanın arkanıza ve dinleyin yaşadığınız şehrin size bağırışını. Ne güzeldir şehri dinlemek, gözlerimiz kapalı. Her ne kadar oyuncakların o cızırtılı sesini duysanız da ağaçların hışırtısını içine yükleyip, yağan yağmurdan üstü başı ıslanmış rüzgârın kulaktaki o uğultusunu beyinde fark edebilmek, ne oyuncakların sesini ne de hayatın zorluklarının sesini başımızda yer etmesini engelleyerek, o duruluğu duymamıza sebep olacak, içimizde mutluluk denen varlığın oluşunu görmemizi sağlayacak.
Hadi bakalım alalım elimize kahveleri, tüttürelim sarma tütünleri, izleyelim hayattaki olan biteni, seyre dalıp uyuyakalalım. Uyanana kadar unutalım her şeyi…
paylaş:

dişinin senfonisi

Yeteneği sönen şairimiz bu gün de bir yaprak solutmuştu benliğinden. Gitgide tükenen ilhamı için dilek dilemekten başka çaresi kalmamıştı perilerden.
Sesler gelirken köpüren sulardan, kulaklarını tıkar oldu şairimiz, acıdı kendine bilmeden, kendi artık o değildi.
Sesler sanki keman gibiydi, her teline dokunuluşunda vücudunu çizen periler vardı, tüyleri köpük köpük denize bulaşmış üzerine akan. Sanki çamur olacakmış gibi kumları vardı aralarda ve deniz kabukları, içlerinde denizin sesi duyulan. Yaladılar akıttıkları kanları içtiler, göğüslerinden süzüldü göbek deliğine doldu kanlar ve sese karıştılar, denizin köpük köpük sesine. Gaydalarda sıra… Her kıvrımında suyun, belirdiler. Uçları göründü, her üflendiğinde sesle kumlar fışkırdı yüzüne şairin. Hepsini sürdüler bedenlerine periler, çamur olmadan aldılar üzerinden şairin. Çekildi küp küp mavi su geriye, belirdi gaydaların altında çürümüş kokulu bir gemi. Akan sular durdu, ayaklandılar sanki birden kaçtılar. Gaydalar sustu kemanlardaydı sıra.
İleri geri gidip gelirken periler uzaklaşmaya başladılar geri doğru, saçları yerde sürünerek, yüzlerinde kum, tüylerinde deniz kabukları, içlerinde deniz sesleri.
Güneş çıkmış gibi kuruyuverdi ortada duran gemi. Kokusu geliyordu yıllanmış tahtaların ve üzerinde kalan balıkların. Onlar da eridi ardından gömüldü geminin içine.
Periler saçlarını arkaya doğru savurdular saçılan kumlarla ve açtılar ağızlarını ve sesler yükseldi kulakları sağır eden. Sanki acı çekiyorlardı.
Karardı gökyüzü aydan başka hiçbir şey yoktu yukarılarda, tanrı yoktu. Işıklar geldi gemiden, periler sustu. Kanatları uçuştu esen rüzgârda, çıplak kaldılar, saçları tel tel yandı.
Göründü kanatlı bir şey geminin içinde, yavaş yavaş yaklaştı ona doğru. Boyu onun iki katıydı, kanatlarını ihtişamlı bir tavus kuşu gibi açmıştı, saçları yıllanmış tahtaları süpürüyordu ve göğüsleri vardı. O bir dişiydi. Çıplaklığı gözlerini yaladı şairin, hiç böyle güzel bir varlık görmemişti.
Geri doğru sendeledi şair, üzerine geldikçe dişi. Ve dişi elini uzattı şaire. Elini tuttu korkarak şairimiz, ilerledi onunla birlikte, durulan suda yüzen gemiye doğru, balıkların kokusunu duydu.
Gaydalar sırasını çoktan almışlardı bu eşlikte, çığlıklar attılar arkalarında kalan periler, birbirlerini yaladılar durmadan, elleriyle oynaştılar, ağızlarından aktı emdikleri kanlar, çıldırdılar.
Arkasına bile bakmadı şair, eli elinde dişinin.
Geminin içine girdiklerinde, sustu gaydalar ve onları çalan siyahlara gömülü cüceler. Kırmızı döşekler vardı yerde, kenarları deniz kabuğu işlemeli. Burası onun şimdiye kadar görmediği güzellikteydi ve gözleri hiç kapanmıyordu bu görsellik karşısında. Rüyada olmadığını çok iyi biliyordu.
Kanatları arkasında dişi, yavaş yavaş götürürken onu ortaya, herkes eğildi karşılarında. O neydi? Bunu istese de hiç öğrenemeyecekti. Belki de ilhamı için gereken bir periydi. Ama onun o olmadığını çok iyi biliyordu. Ve hareket etti gemi, kıyıda kumlar bıraktı ve çıldırmış perileri.
Ve gittikçe gömüldü gemi maviliğe içeriye sular doldu, soğuk. Kanatlarını çırptı dişi, bıraktı onu suyun içinde. Şair boğulacağını düşündü. Sanki suyun içinde değildi fakat her şey pasifleşmişti ve soluk aldıkça ciğerlerine dolan su acıtıyordu bedenini.
‘Yaz’ dedi dişi, benim için bir şeyler yaz. Anlayamadı denenleri şair, sesini ilk kez duyuyordu dişinin. Hayranlığı katlandı kulaklarından geçen sesle. Cüceler tüy getirdiler kanatlarından koparıp.
Şair elini kontrol edemeden izledi. Oturduğu zemine çiziktirdi tüyle cümleleri. Her atışında perilerin çığlıklarını duydu, çiziklerden gelen ışıkla. Ne kendine inanabiliyordu ne de bu olanlara.
Ve bitirdi şiirini anlayamadığı kelimelerle. Yazdıkları sadece çiziklerden ibaretti ama yavaş yavaş çekildi bedeninden mavilikler, memnun olduğunu bildirir gibi. Nefes aldı önce, gırtlağını tuttu, yaşıyordu.
Ve sesini duydu dişinin gaydaların eşliğinde. Hiç böyle bir şey yaratacağını düşünmemişti. Perilerin çığlıklarını bastırdı dişinin sesi kulakları delip geçerek.
Gaydalar hiç susmamak için başladılar senfonilerine…
paylaş:

büyüyebilmek

ne güzel şeydir büyüyebilmek yarabbim. misketlere bakıp içindekilerin nasıl içeriye girdiğini artık keşfedebilmek. sandalyeye binmeden dolaplara ulaşabilmek. arkadaşlarınla vakit geçirdiğinde bir başka eğlenebilmek.
yaşasın kardeşler! büyüdüm ben diyebilmek ne güzel ne içten bir şeydir. mutluluk içten gelen mutluluk... insanlara bir başka açıdan bakıp, farklı yönlerini keşfetmek ne sıcak bir şeydir.
insanın boyunun uzaması, kilosunun artması, yuppi kardeşler!
kocaman dünyaya kollarını kocaman dünya kadar kocaman açabilmek, parmaklarının ulaştığı son noktaya kadar uzanıp ordakine dokunabilmek, sevilmek,sevmek ne güzel bir şeydir.
herkes büyüsün! korkmasın kimse büyümekten, sarkmaktan, eğilmekten, düşmekten...
dizlerime baktığımda kan görmek, ağlamak artık geride kaldı diyebilmek...
büyümek, büyüyebilmek...
paylaş:

ben de yaparım, ben de yazarım

Neden yapamayayım? Benim de iki elim iki burun deliğim yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. İnsan olmak o kadar güç mü? Sahiden mi? Gerçekten mi? Ben yaparım. Olurum insan ama nasıl insan? Ne insanlar var. Onlar gerçekten insan mı? Utandım bak. Olmaz onlar insan. Yazık o zaman ben insan olmayayım, havyam olmak daha güzel.
Neden yazamayayım? Benim de kırk parmağım yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. Yazar o kadar güç mü? Yazık o zaman yazarlara. Kendilerini sırf beğendirmek için mi yazarlar yazarlar. Yazık onlara, çok yazık. İçlerinden gelenleri kağıda dökmek bu kadar mı güç. Bence değil. Ne diyorsunuz, gerçekten mi? Yasaklananlar mı var? Bak ben bilmiyordum. Neden yasaklanmışlar, düşünce suçlusu? O nasıl oluyor? Ben de olayım. Neden olamayayım? Ben de yaparım, ben de yazarım.
Benim fırçam yok mu, ben de olurum ressam sanatçı. Neden? Bak bunu hiç bilmiyordum. Ayıp diye mi? Olmayayım o zaman, ama çok isterdim gördüklerimi çizmek, bombaları çizmek, fuhuşu çizmek, olmaz mı neden? Ben de yaparım, ben de yazarım?
Ben, ben olmak isterim, özüm olarak ben? Neden olamıyormuşum? Benim de beynim, benim de aklım var. İnsanın kendisi olmak o kadar mı zor? Ne kadar? Yazık o zaman bana. Ben, ben olamıyorsam siz olayım. Olmaz mı? Olur neden olmasın? Baksanıza kendinize, benden ne farkınız var. Sizin de iki gözünüz, sizin de ayaklarınız var. Nedenmiş? Olurum ya siz olmak neden korkutucuymuş? Yazık o zaman size.
E, ben ne olayım? Kurt mu olayım, kuzu mu; yazar mı olayım, çizer mi; ben mi olayım, siz mi? Yok ben siz olamam, insan olamam, ölü olamam. Peki ben ne olayım?
İnsan olmak dediniz de, güç dediniz. Siz insan mısınız? Biriniz sağda biriniz solda. Hangisi insan? Yazar dedik olmadı. Hangisi yazar siz mi? Neden? Siz karşı mısınız her şeye? Birbirinize karşıysanız siz nasıl yazarsınız? Hayvan olamazsın dediniz? Sizin gibi mi? Evet ben sizin gibi olamam!
Belki insan olurum. En zorunu seçtim belki ama istediğimde istediğimi yer istediğimde istediğimi içerim. Özgür düşünür, özgür yazarım. Kimseye kendimi ispatlama çabası gütmeden sadece insan olurum, ne sağ olurum ne sol olurum, ne de sizin gibi. Yazık size. Evet ben de yaparım, ben de yazarım ama sizin gibi olamam.
paylaş:

öcünün son istekleri

Yıldızlar yağsın semadan bana doğru, içime işlesin. Gözlerim sizi görmesin asla, yüzünüze iğne işlemeli toprak rengi bir bez bağlayın. Bırakın benim yüzüm açık kalsın, herkes görsün ışıyan gözlerimi onlara doğru.
Bir de gökkuşağı çıksın, aksın yüzünüze geceleyin, altında bir küp altın. Küp kerpiçten olsun, kokusunu duyayım.
Ağacım çınar olsun, meyveleri gümüş çekirdekli hurma olsun. Boğazımdan geçerken tadı kalsın küçük dilimde, biraz da acımtırak. Dişlerimde tutayım çekirdeklerini, dişlerimin arasından sakın almayın onları, onlar hep benimle kalsın. Çınar ağacı göklere kadar uzansın, çıkmak için tahtalardan merdiven yapın.
Tahta çınar ağacından olsun, üzerine binerken gıcırdasın. Gözlerimin öünden geçsin tüm anılar, yağan yıldızlarla aydınlansın.
Ayaklarım çıplak olsun ki yatacağım toprağı son kez ayaklarımın altında hissedeyim. Topraktan merdivene her basışımda beni alkışlayın. Bunu içten yapmayacağınızı ben de çok iyi biliyorum ama siz yine de yapın.
Sakın üzülmesin yakınlarım söyleyin onlara, pek konuşma fırsatımız olmadı lakin her gece yatmadan önce iyi geceler dedim onlara belki duymuşlardır. Bir de ben gittikten sonra söyleyin içi karamel dolgulu çikolata yesinler.
Evet nerde kalmıştık? Ha şey. Merdivenler diyordum. Merdivenler gıcırdasın her bastığımda, sizin duymanıza gerek yok ben duyayım yeter. Bir de bugün Pazar olmasına rağmen siz Perşembe kabul edin, perşembenin tarifi başkadır bende.
Tabiki bitmedi, son istekler çabuk biter mi? Çocuklar da izlesin ölümümü. Annelerine tembihleyin çocuklarına desinler ‘Bak tatlım öcü yok oluyor, artık tek başına yatabilirsin.’
Çınarın yaprakları sarı olsun, mevsim sonbahar olsun isterim. Kar yağdıramazsınız ama üstten bir iki kuru yaprak atabilirsiniz sanırım.
Bir tabak da çilek istiyorum. Hurmaya dilim alışsın ki birden mideme oturmasın.
Gömüleceğim yeri iyi seçin, başında çınar ağacı olsun. Ben çürürken toprakta o büyüsün, dirileşsin.
Bir de beni yıkamayın, kendi kokumla karşılanmak isterim diğer tarafta. Arkamdan da ağlamasınlar söyleyin, balkon camlarındaki menekşeleri sulasınlar. Kaydettiniz mi? İyi.
Hmm bir de… Ben suçsuzum ama siz içinizi ferah tutun. Boynuma urganı geçiren cellada, ben söylerim hazır olduğumda. Denildiği gibi beş iyi, tam gün batarken. Yıldızlar önemli bir ayrıntı benim için.
Tamamdır. Biraz fazla oldu ama ben hazırım asılmaya… Durun durun. Son bir şey: Bir de beni çabuk unutsunlar söyleyin onlara…
paylaş:

yüksel caddesinde hayatı boşlamak

Metronun Yüksel Caddesi çıkışından kendini sokağın olağan akışına bırakanlar, burunlarına gelen limon, baharat, sarımsak ve mısırın buharıyla adeta sarhoş olarak insan kalabalığına doğru yürüdüklerinde, hayat hikâyeleri birbirinden farklı yüzlerce insana çarpmamaya dikkat ederek, usul usul aralarından süzülüp, sokağın sıcaklığını benliklerinde hissederler.
Olgunlardan gelenlerin ellerinde tanesi beş liraya alınmış bir iki kitap bulunan insanlarla Karanfilden gelen insanlar karşılaşıp metrodan çıkanlarla beraber bir nevi derede akıntıya kapılmışçasına Yüksel Caddesine doğru hızlıca sürükleniverirler. Sabahın erken saatlerinde bile ağırladığı yolcu sayısı fazla olan cadde daha ilk saatlerden insanın yüreğini burkan müziklerle dolup, belediyenin mısırcıları ve kestanecilerinden gelen kokularla harmanlanarak, ağaçların hışırdamasına karışıp tüm bedenleri yalayıp geçen rüzgârla yıkanır.
Havanın daha soğuk olduğu bir günde bu caddelerin kesiştiği yerde beklerken soğuğu hissedip atkımla ağzımı kapattım. Dost Kitapevinin önünde birilerini beklerken sigaralarıyla sevişenleri gördüğümden olsa gerek cebimden bir sigarayı dudaklarıma nazikçe yerleştirip arkadaşın her ısrarına rağmen vermediğim üzerinde ‘sex instructor’ yazan çakmakla tutuşturdum.
Her Kızılay’a inişimde uğrarım Dost’a. Önünde kimi zaman punkçı kimi zaman da rapçi gençliğin takıldığı Dost Kitapevi her zaman doludur. İçerdeki çoğu insanın amacı kitaplarla ilgilenmekten çok bir kişiyi beklerken kuru soğuktan korunmak, içerdeki sıcacık havadan faydalanmaktır. Ben yine de ayıp olmasın diye mizah dergilerini gelip buradan alırım. O gün de öyle yaptım.
Gelip geçen insanları izlemekten her ne kadar hoşlansam da bir süre sonra sıkılıp kendimi Dostun o insana güven verip, insanı evinde hissettiren ortamında buluverdim kendimi. Yeni gelen kitapların arkalarını okurken adı ilgimi çekmiş olmalı elimdeki kitaba bakakaldım. Sinestezya isimli kitabın arka kapağındaki açıklamaları iyice okudum ve buradan çıkışta mutlaka Olgunlara uğrayacağıma kendi kendime söz verdim.
Oradan ayrılıp ayım kitapları bölümüne giderken müzik kitapları kısmındaki çocuk ilgimi çekti. Kulağında kulaklıklarıyla açtığı kitaptaki şarkıları dinliyor olsa gerek kitapevinde olduğundan bir haber şarkıya eşlik ediyordu. Hemen yanında elinde bir siyasi kitap bulunan ve sanki herkes görsün diye kitabın üst kapağını üstte tutup eliyle karnı arasına sıkıştırmış vaziyette çocuğu uyardı. Çocuk adamın uyarısına kulak asmadan şarkısına devam edince adam da üstelemeyip kasaya doğru seri adımlarla ilerledi.
Çocuğa yanından geçerken bakıp soğuğun sinsice içeri girip ortamdaki havayla savaştığı kapı önüne gelip oradan ayrıldım.
Karanfilden çıkıp sola saptım. Limon her zamankinden daha kalabalıktı o gün. Her tarafında eldiven, bere, atkı alanlar vardı. Aralarından geçip alt kata indim. Merdivenlerden inerken her biri özenle işlenmiş, her bir yanı el emeğiyle yoğrulmuş binlerce takı, binlerce saat ‘beni al’ der gibiydi.
Geniş film koleksiyonuna sahip filmciden bir film alıp oradan da ayrıldım.
Iron Maiden’ın şarkısını duyduğumda kafamı sallamaya başlayacağım Persepolisti aldığım. Üniversiteye ayak bastığımdan beri izlemek isteyip izleyemediğim filmlerdendi Persepolis ve bu gece bana başka duygular hissetmemi sağlayacaktı.
Sinestezyayı almaya giderken yere serilen posterlere de bakmadan edemedim.
Ta bulutlardan kendini bırakan kar taneleriyle ıslanmaya başlayan posterleri bir çırpıda toplayan adamın ağzından düşen sigara yine sigarayı istememi sağlıyor fakat çok içtiğimin farkına varıp cebimden bile çıkartmıyorum. ‘neden sigara içiyorsun?’ gibi dünyanın en saçma sorusunu da düşünmeden edemiyorum.
Her Olgunlara geldiğimde sadece bakıp giderim dememe rağmen yine üç kitapla Güvenpark’ın yolunu tuttum.
Metrodan karşıya geçmeye çalışırken Dostta gördüğüm kendi iç dünyasında yaşadığını sandığım çocuğu fark ediyorum. Kulağında yine kulaklıkları, kendini yine müziğe kaptırmış, yürüyüp gitti yanımdan. Hayatı boşlamasını kıskandım bir an.
Yürüyen merdivenlerden çıkarken kulaklıklarımı takıp son ses Iron Maiden dinlemeye koyuldum. Cebimden bir sigara çıkarıp bir öncekini aldattığımı bilerek onunla sevişmeye koyuldum. Elimde üç kitap, kulağımda kulaklıklar, dudaklarımda sigara, usul usul yağan karın altında egonun gelmesini beklemeye başladım.
paylaş:

havan ve susam taneleri

Susam gibi hayatlar, ezilmiş hatta yağı çıkarılmış. Teker teker, adımları dikkatli, biniveriyorlar banliyö trenine çekmeceden, sonraki duraklarda inmek üzere. Kimisinin elinde bir kese kâğıdı, içinde kuruyemiş, kimisinin elleri boş, kimisinin elinde diğerinin elleri, üşümüştür diye ağzına yaklaştırıp soluğuyla ısıtıyor, kimisinde satacağı yüz on parçalı iğne takımı, kimisinde don lastikleri, büklüm büklüm yere kadar uzanan, kimisinde kendi elleri, belki yokluk çeken belki de sadece koyacak bir yer bulamadı için.
Tren hareket ettiğinde sarsılıveriyor hepsinin vücutlar, ileri ve geri. Telaşla oturmaları son veriyor bir dakika sonra, oturan oturdu, ayaktakiler çoktan uzanıp tutmuşlar elleriyle plastik tutacakları düşmemek için. Nereye ne için gittiklerini kim bilir ama ortak birkaç yönleri var hepsinin, herkes aynı havayı soluyup, aynı nefesle dolduruyorlar ciğerlerini, herkes aynı tıngırtıyı hissediyor ayakaltlarında, herkes aynı taktık sesini işitiyor kulaklarında.
Ellerinde kese kâğıdı olan kadın başkalarına göstermeden atıveriyor fındıkları, ellerinde diğerinin elleri olan gencin ve elleri diğerinin elleri içinde olan kızın kokuları usul usul yayılıveriyor trenin içine, dediklerini plak gibi tekrar tekrar söyleyen adam geziniyor koridorda iğne satmak için, bir süre sonra herkesin zihnine kazınıveriyor dedikleri:’yüz on parça iğne takımı efendim, sökükler, yamalar için. İthal bunlar efendim tam yüz on parça. Bunu alana Japon yapıştırıcısı hediye, bir lira efendim, bir lira.’ İki üç kişi çıkarıp veriyor bir lira. Yeni paralarında bir asaleti var daha ele alınışlarında göze çarpıveriyor duruşları, süslü püslü bir şey. Parayı verenlerden bir tanesi başlıyor içinden iğneleri saymaya, adamın dediklerine pek inanmış gibi gözükmüyor. Birisinin de adama öyle bir para uzatışı var ki aldın alacağını artık tepemden uç der gibi.
Kapı boyuna geçen saçları dik taranmış çocuk kapının kapanmasına engel olmak istiyor ama kapı çoktan kapanıveriyor. Ağzında sakız seyre dalıyor şehrin gecekondularını.
Gecekonduların bazılarının bacalarından tütüyor sobadan çıkan dumanlar, kömür kokan havanın biraz daha kokmasını sağlayarak. Pencereler önünde perdeler çekili, her gün on beş dakikada bir gecen trenin sesinden bıkmış gibi halleri var.
Kimse kimsenin yüzüne bakmaya cesaret edemiyor, korkudan değil yaptıkları. Kimisinin telefonları çalıyor ara ara, suratlarındaki ifadeler hiç değişmiyor.
Olağan hayatlarından bir gün yine yaşadıkları. Teker teker binip teker teker inmek trenden ve sonrası, gidilen yerler.
Dünya onlar için havan, onlar yaşam için birkaç susam tanesi, kader de dövecek. Teker teker alınıp havanın içine bir bir eziliyorlar hatta yağları çıkarılıyor.
İçlerinde ne kin var ne de nefret yaşama duyulan. Onlar bu monotonluktan memnun gibiler. Biraz genç olanlar bu hayata karşı asi. Onlarında ellerinden bir çare gelmiyor yapacak.
Tren yavaş yavaş ilerlerken bir tarafı küflü bir tarafı parlak rayın üzerinde her durakta birkaç kişiye veda ederken sürüp giden yaşam mücadelesinden bir haber, yoruluyor yaptığı işten ara sıra, hiç kimseye hissettirmeden.
Yerini seçer gibi yanaşıveriyor sağ tarafa, kapılarını bu yolculuğun bir göstergesi gibi hızlıca açıyor. Herkes kalkarken oturduğu yerden ellerinde kese kâğıdı olan kadın trenin durduğundan bir haber bitirme telaşı içinde yedikleri fındıkları. Her ağzını açışında birini atıyor ağız boşluğuna, yarısı dökülmüş dişlerinin arasında ezilen fındıktan farksız havanın içinde ezilen kadın. Küçük bir kızın paltosunu çekiştirmesiyle farkına varıyor çoktan Yeşilköy’ü geçtiğini. Hiç bozuntuya vermeden yerinden kalkıp paytak paytak yürüyerek çıkıyor sirkeci garından. İlk bulduğu çöp kutusuna kese kâğıdını attıktan sonra ilk gördüğü kuru yemişçiye girip bir kese kâğıdı dolusu fındık alıp sirkeci garına geri geliyor. Akbilini deliğe dokundurup turnikeden akıveriyor küf kokan gara. Yerini alıp trenin hareket etmesini beklerken teker teker atmaya başlıyor fındıkları ağız boşluğuna. Ve tren harekete geçiyor. Yüz on parça iğne takımı satan adamın sözlerinden bir haber Yeşilköy durağını kaçırmak üzere oturduğu yerde işine yoğunlaşmış, hayatın akışına kendini bırakıveriyor.
paylaş: