otogar

Ve bir nefesle cana kavuşan bedenler, ayrılmak için beklerken hareket saatini otogarda, tüketiyorlardı bilmeden dakikaları, hiç umursamadıkları yaşamlarından. Müziğin senfonisine bırakanlardan kendisini, seyahat yastığı satanlara kadar binlerce bambaşka insan yük olmuştu, her otobüs geçişinde sarsılan otogar binasına. Aslında o, hiç sorgulamadan açıvermişti kapılarını, ısıtıvermişti vücutları. Özlem çekenlere son kez veda, sevdiklerinden ayrılanlara teselli için yıllardır vardı, bundan sonra da olacaktı.
Her on beş dakikada bir uyardı yolcuları, uyardı otobüs kaptanlarını. ‘Sigara içmek yasaktır.’ ‘Güvenliğiniz için aşti logolu taksilere binin.’ İşlem uyguladı hareket saatini geçiren otobüs kaptanlarına. Yıllar yılı süren eylemleri yıllarca sürecekti usanmadan. İnsanlar bıktıkça hayattan, o yine de vazgeçmeyecekti tekrarlamaktan.
Binlerce beden uğurladı, binlerce beden karşıladı durduğu yerde, ulaşmak istedikleri yerlere varmadan yolcular ilk onun havasını çekip bıraktı, onun çayını içti, onun simidini yedi, onun kitabını okudu. Bir kere de arkasına dönüp teşekkür etmedi kimse ama o hiç gücenmedi bu durum karşısında.
Yine de keşke teşekkür etselerdi…
paylaş:

oyuncaklar ve sahipler

Yönlendirilmiş hayatlar var. Yaşamın kıyısına kadar götürülüp, uçurumdan atlatılmaya mecbur bırakılmış, iki kişilikli hayatlar. Her bir yanı mızraklarla çevrili sarp kayalıkların ardına ulaşabilmek için çabalayan yıpratılmış hayatlar. Önüne tüm engeller bir oyunun içindeymişçesine sunulmuş ve bunların arasından yara almadan çıkmak mümkün değilken, nasıl olur, ben neden buradayım sorusunu insana her an sorduran bu oyunu kuranlar, ellerinde purolar oturmuşlar, çaylarını kahvelerini keyifle yudumlarken, oyunun tam ortasında kendini yalnız başına bulmuş yaşamlar, suya doğru hamle yaparlar gırtlaklarını ıslatabilmek için, bu susuzlukta, bu yoksullukta ağır ağır kendi ölümlerinin bir an önce gelmesini dileyerek, umutla bekleyenler, kopup gelenler bağırlarına taş basıp üşürler belki de bu ıssız ve soğuk oyunun ortasında, sırf baştakiler oynattıkları için onları ya da sadece yapacak bir şeyleri olmadığı için var olunana ayak uydururlar kendilerine yapılanlara başkaldırmadan, kendi hallerinden memnun…
Hayat nedir Allah aşkına? Hangi baba yiğit çıkıp da bana hayatın o sözlükte yazan anlamının dışında bir laftan söz edebilir? Ya da bana doğru olan hayatın tanımını yapabilir? Hayat, doğumdan ölüme kadar geçen zaman dilimi, dünya üzerinde geçirdiğin bitirdiğin bir parça süre midir? Nedir o zaman? Ben bilmiyorum, eminim hiç kimse bilmiyor. Önümüze sunulan adı ‘hayat’ bozuntusu olan, bir süre diliminden ibaret meşakkatlilik midir? Neden meşakkatlidir o zaman hayat, onu bu kadar zor duruma sokan kimdir, biz miyiz? Bir oyundan bahsetmiştik, ne oyunmuş babam. Ağır ağır çıkacaksın denmiş bu merdivenleri. Her şiirde bir zorluk, hayattan yılgınlık… Neden bu kadar kısa peki, gerçekten kısa mı? Elli yıl bu kadar kısa mı? On sekiz bin iki yüz altmış iki gün. Başla bakalım birden on sekiz bin iki yüz altmış ikiye kadar. Çok zor saymak, yıldırıcı. Aynı kendisi gibi…
Peki bu kadar zor, bu kadar yıldıran günlerde yaşananlar neden bu kadar değerli bu zaman diliminde? Kolera günlerinde aşk, isyan günlerinde aşk, ne aşklarmış bunlar tanrım, ne günlermiş bunlar. Acınası hayatların içinde anı unutup, ansızlıkta yokluktan var edilen aşkları yaşayanların, gözleri kapalı dinledikleri İstanbul, İstanbul’u dinlemek hem de gözler kapalı. Dışarıdaki olumsuzlukları, havada uçuşan kaldırım taşlarını görmeden, denizin sesinin oralarda bir yerlerde olduğunun bilincinde olmak, ellerinde sevgilinin elleri öylece saatlerce durmak…
Kimdir bu yaşamda bize bu hayatı yaşamayı zorunlu kılan? Kendimiz miyiz, kendimizden başkaları mı? Bu sorular belki de ulaşılması en güç, en zorlu, en yıldırıcı sorular, hayatı anlamaktan sonra.
İki kişiliklidir hayatlar demiştik. Öyle bir beden var ki iki kişilik içine sığabiliyor. Ne hacim be mi demek gerek, kişilikler mi çok zayıf? Kişiliklerin zayıf olması ne güç… Ya da buradaki kişilik sevgilidekinin teki mi ki, sığdırdım iki kalbi tek bedene densin. O mudur yoksa iki kişiliklilik. Değil benim dediğim. Benim dediğim, sözleri yeri gelindiğinde havalarda uçuşup sıkışıldığında susup oturanlar. Ne de dilleri büklüm büklümdür onların. Önlerine bir tas içinde sunulmuş oyuna kafalarını sokarlar köpekler gibi. Yönlendirilmişlerdir işte bunlar. Şerefsizliklerinin yanında iki tutam iki yüzlülük vardır aynı baştaki bize bu oyunları sunanlar gibi. Yazık onlara. Oyuncak bulamamışlardır çocukluklarında, bilyeleri üç parmağının arasına alıp atamamışlardır hedeflerine, çamurun içine düşmemişlerdir sırılsıklam havalarda, dizleri hiç kanamayanlardır onlar. Ellerine geçen insanları oyuncak gibi görüp, kendilerine eğlence kaynağı haline getirenlerdir. Yazıklar olsun onlara, yazıklar olsun onların ellerinde oyuncak olanlara. Hayat işte onlar için zor bizler için yıldırıcıdır aslında. Oyuncak çok dünya üzerinde, iki kollu, iki bacaklı, iki gözlü, beyinsizler çok. Önlerine atılmış ota, yeme koşup, kendilerini ezenler, etraflarına bakınamazlar çünkü göremezler görünen gerçekleri. Saldırırlar önüne gelene, baş gösterenleri zora sokup, yitirirler onları da kendilerini yitirdikleri gibi. Baştakilerin çok oyuncağı var ellerinin altında.
Baştakilere rağmen, baştakilerin oyuncaklarına rağmen, önümüze sunulan oyunlara rağmen hayat güzeldir diyebileni ayakta alkışlıyorum bakın. Ellerimin sesini duyabilen vardır umarım.
Benim kocaman bulduğum, başkalarının kısa bulduğu bu zaman dilimine bir sürü mum dikenler vardır, biri ben olurum, biri siz olursunuz belki. Önüne başını eğenleri dürtüklerseniz, en azından oyuncaklardan birini döndürebilirsiniz hayata. Bedenini ona bahşedebilirsiniz belki.
Tırnaklarınızı geçirdiğiniz hayatı başparmaklarınızın ucuyla silerseniz de tam silin derim. Her parmağınıza baktığınızda ardınızda bıraktığınız anılar gözünüzün önüne bir şimşek gibi çakıvermesin. Yaptınız mı tam yapın, yapamayacaksanız hiç bulaşmayın.
Evet, şimdi yaslanın arkanıza ve dinleyin yaşadığınız şehrin size bağırışını. Ne güzeldir şehri dinlemek, gözlerimiz kapalı. Her ne kadar oyuncakların o cızırtılı sesini duysanız da ağaçların hışırtısını içine yükleyip, yağan yağmurdan üstü başı ıslanmış rüzgârın kulaktaki o uğultusunu beyinde fark edebilmek, ne oyuncakların sesini ne de hayatın zorluklarının sesini başımızda yer etmesini engelleyerek, o duruluğu duymamıza sebep olacak, içimizde mutluluk denen varlığın oluşunu görmemizi sağlayacak.
Hadi bakalım alalım elimize kahveleri, tüttürelim sarma tütünleri, izleyelim hayattaki olan biteni, seyre dalıp uyuyakalalım. Uyanana kadar unutalım her şeyi…
paylaş:

dişinin senfonisi

Yeteneği sönen şairimiz bu gün de bir yaprak solutmuştu benliğinden. Gitgide tükenen ilhamı için dilek dilemekten başka çaresi kalmamıştı perilerden.
Sesler gelirken köpüren sulardan, kulaklarını tıkar oldu şairimiz, acıdı kendine bilmeden, kendi artık o değildi.
Sesler sanki keman gibiydi, her teline dokunuluşunda vücudunu çizen periler vardı, tüyleri köpük köpük denize bulaşmış üzerine akan. Sanki çamur olacakmış gibi kumları vardı aralarda ve deniz kabukları, içlerinde denizin sesi duyulan. Yaladılar akıttıkları kanları içtiler, göğüslerinden süzüldü göbek deliğine doldu kanlar ve sese karıştılar, denizin köpük köpük sesine. Gaydalarda sıra… Her kıvrımında suyun, belirdiler. Uçları göründü, her üflendiğinde sesle kumlar fışkırdı yüzüne şairin. Hepsini sürdüler bedenlerine periler, çamur olmadan aldılar üzerinden şairin. Çekildi küp küp mavi su geriye, belirdi gaydaların altında çürümüş kokulu bir gemi. Akan sular durdu, ayaklandılar sanki birden kaçtılar. Gaydalar sustu kemanlardaydı sıra.
İleri geri gidip gelirken periler uzaklaşmaya başladılar geri doğru, saçları yerde sürünerek, yüzlerinde kum, tüylerinde deniz kabukları, içlerinde deniz sesleri.
Güneş çıkmış gibi kuruyuverdi ortada duran gemi. Kokusu geliyordu yıllanmış tahtaların ve üzerinde kalan balıkların. Onlar da eridi ardından gömüldü geminin içine.
Periler saçlarını arkaya doğru savurdular saçılan kumlarla ve açtılar ağızlarını ve sesler yükseldi kulakları sağır eden. Sanki acı çekiyorlardı.
Karardı gökyüzü aydan başka hiçbir şey yoktu yukarılarda, tanrı yoktu. Işıklar geldi gemiden, periler sustu. Kanatları uçuştu esen rüzgârda, çıplak kaldılar, saçları tel tel yandı.
Göründü kanatlı bir şey geminin içinde, yavaş yavaş yaklaştı ona doğru. Boyu onun iki katıydı, kanatlarını ihtişamlı bir tavus kuşu gibi açmıştı, saçları yıllanmış tahtaları süpürüyordu ve göğüsleri vardı. O bir dişiydi. Çıplaklığı gözlerini yaladı şairin, hiç böyle güzel bir varlık görmemişti.
Geri doğru sendeledi şair, üzerine geldikçe dişi. Ve dişi elini uzattı şaire. Elini tuttu korkarak şairimiz, ilerledi onunla birlikte, durulan suda yüzen gemiye doğru, balıkların kokusunu duydu.
Gaydalar sırasını çoktan almışlardı bu eşlikte, çığlıklar attılar arkalarında kalan periler, birbirlerini yaladılar durmadan, elleriyle oynaştılar, ağızlarından aktı emdikleri kanlar, çıldırdılar.
Arkasına bile bakmadı şair, eli elinde dişinin.
Geminin içine girdiklerinde, sustu gaydalar ve onları çalan siyahlara gömülü cüceler. Kırmızı döşekler vardı yerde, kenarları deniz kabuğu işlemeli. Burası onun şimdiye kadar görmediği güzellikteydi ve gözleri hiç kapanmıyordu bu görsellik karşısında. Rüyada olmadığını çok iyi biliyordu.
Kanatları arkasında dişi, yavaş yavaş götürürken onu ortaya, herkes eğildi karşılarında. O neydi? Bunu istese de hiç öğrenemeyecekti. Belki de ilhamı için gereken bir periydi. Ama onun o olmadığını çok iyi biliyordu. Ve hareket etti gemi, kıyıda kumlar bıraktı ve çıldırmış perileri.
Ve gittikçe gömüldü gemi maviliğe içeriye sular doldu, soğuk. Kanatlarını çırptı dişi, bıraktı onu suyun içinde. Şair boğulacağını düşündü. Sanki suyun içinde değildi fakat her şey pasifleşmişti ve soluk aldıkça ciğerlerine dolan su acıtıyordu bedenini.
‘Yaz’ dedi dişi, benim için bir şeyler yaz. Anlayamadı denenleri şair, sesini ilk kez duyuyordu dişinin. Hayranlığı katlandı kulaklarından geçen sesle. Cüceler tüy getirdiler kanatlarından koparıp.
Şair elini kontrol edemeden izledi. Oturduğu zemine çiziktirdi tüyle cümleleri. Her atışında perilerin çığlıklarını duydu, çiziklerden gelen ışıkla. Ne kendine inanabiliyordu ne de bu olanlara.
Ve bitirdi şiirini anlayamadığı kelimelerle. Yazdıkları sadece çiziklerden ibaretti ama yavaş yavaş çekildi bedeninden mavilikler, memnun olduğunu bildirir gibi. Nefes aldı önce, gırtlağını tuttu, yaşıyordu.
Ve sesini duydu dişinin gaydaların eşliğinde. Hiç böyle bir şey yaratacağını düşünmemişti. Perilerin çığlıklarını bastırdı dişinin sesi kulakları delip geçerek.
Gaydalar hiç susmamak için başladılar senfonilerine…
paylaş:

büyüyebilmek

ne güzel şeydir büyüyebilmek yarabbim. misketlere bakıp içindekilerin nasıl içeriye girdiğini artık keşfedebilmek. sandalyeye binmeden dolaplara ulaşabilmek. arkadaşlarınla vakit geçirdiğinde bir başka eğlenebilmek.
yaşasın kardeşler! büyüdüm ben diyebilmek ne güzel ne içten bir şeydir. mutluluk içten gelen mutluluk... insanlara bir başka açıdan bakıp, farklı yönlerini keşfetmek ne sıcak bir şeydir.
insanın boyunun uzaması, kilosunun artması, yuppi kardeşler!
kocaman dünyaya kollarını kocaman dünya kadar kocaman açabilmek, parmaklarının ulaştığı son noktaya kadar uzanıp ordakine dokunabilmek, sevilmek,sevmek ne güzel bir şeydir.
herkes büyüsün! korkmasın kimse büyümekten, sarkmaktan, eğilmekten, düşmekten...
dizlerime baktığımda kan görmek, ağlamak artık geride kaldı diyebilmek...
büyümek, büyüyebilmek...
paylaş:

ben de yaparım, ben de yazarım

Neden yapamayayım? Benim de iki elim iki burun deliğim yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. İnsan olmak o kadar güç mü? Sahiden mi? Gerçekten mi? Ben yaparım. Olurum insan ama nasıl insan? Ne insanlar var. Onlar gerçekten insan mı? Utandım bak. Olmaz onlar insan. Yazık o zaman ben insan olmayayım, havyam olmak daha güzel.
Neden yazamayayım? Benim de kırk parmağım yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. Yazar o kadar güç mü? Yazık o zaman yazarlara. Kendilerini sırf beğendirmek için mi yazarlar yazarlar. Yazık onlara, çok yazık. İçlerinden gelenleri kağıda dökmek bu kadar mı güç. Bence değil. Ne diyorsunuz, gerçekten mi? Yasaklananlar mı var? Bak ben bilmiyordum. Neden yasaklanmışlar, düşünce suçlusu? O nasıl oluyor? Ben de olayım. Neden olamayayım? Ben de yaparım, ben de yazarım.
Benim fırçam yok mu, ben de olurum ressam sanatçı. Neden? Bak bunu hiç bilmiyordum. Ayıp diye mi? Olmayayım o zaman, ama çok isterdim gördüklerimi çizmek, bombaları çizmek, fuhuşu çizmek, olmaz mı neden? Ben de yaparım, ben de yazarım?
Ben, ben olmak isterim, özüm olarak ben? Neden olamıyormuşum? Benim de beynim, benim de aklım var. İnsanın kendisi olmak o kadar mı zor? Ne kadar? Yazık o zaman bana. Ben, ben olamıyorsam siz olayım. Olmaz mı? Olur neden olmasın? Baksanıza kendinize, benden ne farkınız var. Sizin de iki gözünüz, sizin de ayaklarınız var. Nedenmiş? Olurum ya siz olmak neden korkutucuymuş? Yazık o zaman size.
E, ben ne olayım? Kurt mu olayım, kuzu mu; yazar mı olayım, çizer mi; ben mi olayım, siz mi? Yok ben siz olamam, insan olamam, ölü olamam. Peki ben ne olayım?
İnsan olmak dediniz de, güç dediniz. Siz insan mısınız? Biriniz sağda biriniz solda. Hangisi insan? Yazar dedik olmadı. Hangisi yazar siz mi? Neden? Siz karşı mısınız her şeye? Birbirinize karşıysanız siz nasıl yazarsınız? Hayvan olamazsın dediniz? Sizin gibi mi? Evet ben sizin gibi olamam!
Belki insan olurum. En zorunu seçtim belki ama istediğimde istediğimi yer istediğimde istediğimi içerim. Özgür düşünür, özgür yazarım. Kimseye kendimi ispatlama çabası gütmeden sadece insan olurum, ne sağ olurum ne sol olurum, ne de sizin gibi. Yazık size. Evet ben de yaparım, ben de yazarım ama sizin gibi olamam.
paylaş:

öcünün son istekleri

Yıldızlar yağsın semadan bana doğru, içime işlesin. Gözlerim sizi görmesin asla, yüzünüze iğne işlemeli toprak rengi bir bez bağlayın. Bırakın benim yüzüm açık kalsın, herkes görsün ışıyan gözlerimi onlara doğru.
Bir de gökkuşağı çıksın, aksın yüzünüze geceleyin, altında bir küp altın. Küp kerpiçten olsun, kokusunu duyayım.
Ağacım çınar olsun, meyveleri gümüş çekirdekli hurma olsun. Boğazımdan geçerken tadı kalsın küçük dilimde, biraz da acımtırak. Dişlerimde tutayım çekirdeklerini, dişlerimin arasından sakın almayın onları, onlar hep benimle kalsın. Çınar ağacı göklere kadar uzansın, çıkmak için tahtalardan merdiven yapın.
Tahta çınar ağacından olsun, üzerine binerken gıcırdasın. Gözlerimin öünden geçsin tüm anılar, yağan yıldızlarla aydınlansın.
Ayaklarım çıplak olsun ki yatacağım toprağı son kez ayaklarımın altında hissedeyim. Topraktan merdivene her basışımda beni alkışlayın. Bunu içten yapmayacağınızı ben de çok iyi biliyorum ama siz yine de yapın.
Sakın üzülmesin yakınlarım söyleyin onlara, pek konuşma fırsatımız olmadı lakin her gece yatmadan önce iyi geceler dedim onlara belki duymuşlardır. Bir de ben gittikten sonra söyleyin içi karamel dolgulu çikolata yesinler.
Evet nerde kalmıştık? Ha şey. Merdivenler diyordum. Merdivenler gıcırdasın her bastığımda, sizin duymanıza gerek yok ben duyayım yeter. Bir de bugün Pazar olmasına rağmen siz Perşembe kabul edin, perşembenin tarifi başkadır bende.
Tabiki bitmedi, son istekler çabuk biter mi? Çocuklar da izlesin ölümümü. Annelerine tembihleyin çocuklarına desinler ‘Bak tatlım öcü yok oluyor, artık tek başına yatabilirsin.’
Çınarın yaprakları sarı olsun, mevsim sonbahar olsun isterim. Kar yağdıramazsınız ama üstten bir iki kuru yaprak atabilirsiniz sanırım.
Bir tabak da çilek istiyorum. Hurmaya dilim alışsın ki birden mideme oturmasın.
Gömüleceğim yeri iyi seçin, başında çınar ağacı olsun. Ben çürürken toprakta o büyüsün, dirileşsin.
Bir de beni yıkamayın, kendi kokumla karşılanmak isterim diğer tarafta. Arkamdan da ağlamasınlar söyleyin, balkon camlarındaki menekşeleri sulasınlar. Kaydettiniz mi? İyi.
Hmm bir de… Ben suçsuzum ama siz içinizi ferah tutun. Boynuma urganı geçiren cellada, ben söylerim hazır olduğumda. Denildiği gibi beş iyi, tam gün batarken. Yıldızlar önemli bir ayrıntı benim için.
Tamamdır. Biraz fazla oldu ama ben hazırım asılmaya… Durun durun. Son bir şey: Bir de beni çabuk unutsunlar söyleyin onlara…
paylaş:

yüksel caddesinde hayatı boşlamak

Metronun Yüksel Caddesi çıkışından kendini sokağın olağan akışına bırakanlar, burunlarına gelen limon, baharat, sarımsak ve mısırın buharıyla adeta sarhoş olarak insan kalabalığına doğru yürüdüklerinde, hayat hikâyeleri birbirinden farklı yüzlerce insana çarpmamaya dikkat ederek, usul usul aralarından süzülüp, sokağın sıcaklığını benliklerinde hissederler.
Olgunlardan gelenlerin ellerinde tanesi beş liraya alınmış bir iki kitap bulunan insanlarla Karanfilden gelen insanlar karşılaşıp metrodan çıkanlarla beraber bir nevi derede akıntıya kapılmışçasına Yüksel Caddesine doğru hızlıca sürükleniverirler. Sabahın erken saatlerinde bile ağırladığı yolcu sayısı fazla olan cadde daha ilk saatlerden insanın yüreğini burkan müziklerle dolup, belediyenin mısırcıları ve kestanecilerinden gelen kokularla harmanlanarak, ağaçların hışırdamasına karışıp tüm bedenleri yalayıp geçen rüzgârla yıkanır.
Havanın daha soğuk olduğu bir günde bu caddelerin kesiştiği yerde beklerken soğuğu hissedip atkımla ağzımı kapattım. Dost Kitapevinin önünde birilerini beklerken sigaralarıyla sevişenleri gördüğümden olsa gerek cebimden bir sigarayı dudaklarıma nazikçe yerleştirip arkadaşın her ısrarına rağmen vermediğim üzerinde ‘sex instructor’ yazan çakmakla tutuşturdum.
Her Kızılay’a inişimde uğrarım Dost’a. Önünde kimi zaman punkçı kimi zaman da rapçi gençliğin takıldığı Dost Kitapevi her zaman doludur. İçerdeki çoğu insanın amacı kitaplarla ilgilenmekten çok bir kişiyi beklerken kuru soğuktan korunmak, içerdeki sıcacık havadan faydalanmaktır. Ben yine de ayıp olmasın diye mizah dergilerini gelip buradan alırım. O gün de öyle yaptım.
Gelip geçen insanları izlemekten her ne kadar hoşlansam da bir süre sonra sıkılıp kendimi Dostun o insana güven verip, insanı evinde hissettiren ortamında buluverdim kendimi. Yeni gelen kitapların arkalarını okurken adı ilgimi çekmiş olmalı elimdeki kitaba bakakaldım. Sinestezya isimli kitabın arka kapağındaki açıklamaları iyice okudum ve buradan çıkışta mutlaka Olgunlara uğrayacağıma kendi kendime söz verdim.
Oradan ayrılıp ayım kitapları bölümüne giderken müzik kitapları kısmındaki çocuk ilgimi çekti. Kulağında kulaklıklarıyla açtığı kitaptaki şarkıları dinliyor olsa gerek kitapevinde olduğundan bir haber şarkıya eşlik ediyordu. Hemen yanında elinde bir siyasi kitap bulunan ve sanki herkes görsün diye kitabın üst kapağını üstte tutup eliyle karnı arasına sıkıştırmış vaziyette çocuğu uyardı. Çocuk adamın uyarısına kulak asmadan şarkısına devam edince adam da üstelemeyip kasaya doğru seri adımlarla ilerledi.
Çocuğa yanından geçerken bakıp soğuğun sinsice içeri girip ortamdaki havayla savaştığı kapı önüne gelip oradan ayrıldım.
Karanfilden çıkıp sola saptım. Limon her zamankinden daha kalabalıktı o gün. Her tarafında eldiven, bere, atkı alanlar vardı. Aralarından geçip alt kata indim. Merdivenlerden inerken her biri özenle işlenmiş, her bir yanı el emeğiyle yoğrulmuş binlerce takı, binlerce saat ‘beni al’ der gibiydi.
Geniş film koleksiyonuna sahip filmciden bir film alıp oradan da ayrıldım.
Iron Maiden’ın şarkısını duyduğumda kafamı sallamaya başlayacağım Persepolisti aldığım. Üniversiteye ayak bastığımdan beri izlemek isteyip izleyemediğim filmlerdendi Persepolis ve bu gece bana başka duygular hissetmemi sağlayacaktı.
Sinestezyayı almaya giderken yere serilen posterlere de bakmadan edemedim.
Ta bulutlardan kendini bırakan kar taneleriyle ıslanmaya başlayan posterleri bir çırpıda toplayan adamın ağzından düşen sigara yine sigarayı istememi sağlıyor fakat çok içtiğimin farkına varıp cebimden bile çıkartmıyorum. ‘neden sigara içiyorsun?’ gibi dünyanın en saçma sorusunu da düşünmeden edemiyorum.
Her Olgunlara geldiğimde sadece bakıp giderim dememe rağmen yine üç kitapla Güvenpark’ın yolunu tuttum.
Metrodan karşıya geçmeye çalışırken Dostta gördüğüm kendi iç dünyasında yaşadığını sandığım çocuğu fark ediyorum. Kulağında yine kulaklıkları, kendini yine müziğe kaptırmış, yürüyüp gitti yanımdan. Hayatı boşlamasını kıskandım bir an.
Yürüyen merdivenlerden çıkarken kulaklıklarımı takıp son ses Iron Maiden dinlemeye koyuldum. Cebimden bir sigara çıkarıp bir öncekini aldattığımı bilerek onunla sevişmeye koyuldum. Elimde üç kitap, kulağımda kulaklıklar, dudaklarımda sigara, usul usul yağan karın altında egonun gelmesini beklemeye başladım.
paylaş:

havan ve susam taneleri

Susam gibi hayatlar, ezilmiş hatta yağı çıkarılmış. Teker teker, adımları dikkatli, biniveriyorlar banliyö trenine çekmeceden, sonraki duraklarda inmek üzere. Kimisinin elinde bir kese kâğıdı, içinde kuruyemiş, kimisinin elleri boş, kimisinin elinde diğerinin elleri, üşümüştür diye ağzına yaklaştırıp soluğuyla ısıtıyor, kimisinde satacağı yüz on parçalı iğne takımı, kimisinde don lastikleri, büklüm büklüm yere kadar uzanan, kimisinde kendi elleri, belki yokluk çeken belki de sadece koyacak bir yer bulamadı için.
Tren hareket ettiğinde sarsılıveriyor hepsinin vücutlar, ileri ve geri. Telaşla oturmaları son veriyor bir dakika sonra, oturan oturdu, ayaktakiler çoktan uzanıp tutmuşlar elleriyle plastik tutacakları düşmemek için. Nereye ne için gittiklerini kim bilir ama ortak birkaç yönleri var hepsinin, herkes aynı havayı soluyup, aynı nefesle dolduruyorlar ciğerlerini, herkes aynı tıngırtıyı hissediyor ayakaltlarında, herkes aynı taktık sesini işitiyor kulaklarında.
Ellerinde kese kâğıdı olan kadın başkalarına göstermeden atıveriyor fındıkları, ellerinde diğerinin elleri olan gencin ve elleri diğerinin elleri içinde olan kızın kokuları usul usul yayılıveriyor trenin içine, dediklerini plak gibi tekrar tekrar söyleyen adam geziniyor koridorda iğne satmak için, bir süre sonra herkesin zihnine kazınıveriyor dedikleri:’yüz on parça iğne takımı efendim, sökükler, yamalar için. İthal bunlar efendim tam yüz on parça. Bunu alana Japon yapıştırıcısı hediye, bir lira efendim, bir lira.’ İki üç kişi çıkarıp veriyor bir lira. Yeni paralarında bir asaleti var daha ele alınışlarında göze çarpıveriyor duruşları, süslü püslü bir şey. Parayı verenlerden bir tanesi başlıyor içinden iğneleri saymaya, adamın dediklerine pek inanmış gibi gözükmüyor. Birisinin de adama öyle bir para uzatışı var ki aldın alacağını artık tepemden uç der gibi.
Kapı boyuna geçen saçları dik taranmış çocuk kapının kapanmasına engel olmak istiyor ama kapı çoktan kapanıveriyor. Ağzında sakız seyre dalıyor şehrin gecekondularını.
Gecekonduların bazılarının bacalarından tütüyor sobadan çıkan dumanlar, kömür kokan havanın biraz daha kokmasını sağlayarak. Pencereler önünde perdeler çekili, her gün on beş dakikada bir gecen trenin sesinden bıkmış gibi halleri var.
Kimse kimsenin yüzüne bakmaya cesaret edemiyor, korkudan değil yaptıkları. Kimisinin telefonları çalıyor ara ara, suratlarındaki ifadeler hiç değişmiyor.
Olağan hayatlarından bir gün yine yaşadıkları. Teker teker binip teker teker inmek trenden ve sonrası, gidilen yerler.
Dünya onlar için havan, onlar yaşam için birkaç susam tanesi, kader de dövecek. Teker teker alınıp havanın içine bir bir eziliyorlar hatta yağları çıkarılıyor.
İçlerinde ne kin var ne de nefret yaşama duyulan. Onlar bu monotonluktan memnun gibiler. Biraz genç olanlar bu hayata karşı asi. Onlarında ellerinden bir çare gelmiyor yapacak.
Tren yavaş yavaş ilerlerken bir tarafı küflü bir tarafı parlak rayın üzerinde her durakta birkaç kişiye veda ederken sürüp giden yaşam mücadelesinden bir haber, yoruluyor yaptığı işten ara sıra, hiç kimseye hissettirmeden.
Yerini seçer gibi yanaşıveriyor sağ tarafa, kapılarını bu yolculuğun bir göstergesi gibi hızlıca açıyor. Herkes kalkarken oturduğu yerden ellerinde kese kâğıdı olan kadın trenin durduğundan bir haber bitirme telaşı içinde yedikleri fındıkları. Her ağzını açışında birini atıyor ağız boşluğuna, yarısı dökülmüş dişlerinin arasında ezilen fındıktan farksız havanın içinde ezilen kadın. Küçük bir kızın paltosunu çekiştirmesiyle farkına varıyor çoktan Yeşilköy’ü geçtiğini. Hiç bozuntuya vermeden yerinden kalkıp paytak paytak yürüyerek çıkıyor sirkeci garından. İlk bulduğu çöp kutusuna kese kâğıdını attıktan sonra ilk gördüğü kuru yemişçiye girip bir kese kâğıdı dolusu fındık alıp sirkeci garına geri geliyor. Akbilini deliğe dokundurup turnikeden akıveriyor küf kokan gara. Yerini alıp trenin hareket etmesini beklerken teker teker atmaya başlıyor fındıkları ağız boşluğuna. Ve tren harekete geçiyor. Yüz on parça iğne takımı satan adamın sözlerinden bir haber Yeşilköy durağını kaçırmak üzere oturduğu yerde işine yoğunlaşmış, hayatın akışına kendini bırakıveriyor.
paylaş:

çalınan renkler

Her yerdeler. Arkamda, sağımda, solumda, bu ne?
Ellerindeki de ne öyle sanki gitar ama daha büyük çello desem onun kadar da değil. Neden beni takip ediyor bunlar neden? Ben size ne yaptım? Yeter!
Uzun tırnaklarının içleri pislik içinde. Sanki toprak kazımışlar gibi kimisi de kırık ama hepsi morumsu bi renge sahip. Çürümüşler mi bunlar? Etleri parçalanmış yer yer vücutlarında. Dilleri sivri.
Kıyafetlerine toprak bulaşmış, çürük kokusuyla küf kokusunu alır gibiyim. Konuşmuyorlar. Kim olduklarını bilmiyorum. Sayıları üç gibi ama sanki arkalarında birini saklıyorlarmış gibi. Kestirip atamıyorum, yaklaşıyorlar.
Ayaklarında hiçbir şey yok. Her yere basışlarında parmak aralarından fışkıran toprak ay ışığıyla kıvam bulup gözüme takılıyor. Huzur var içimde nedense. Kendimde değilim sanki bu ben değilim. O zaman ben kimim?
Gözleri yok sanki. Boşluklarında koyuluk var ama bana baktıklarını biliyorum. Usul usul yaklaşıyorlar. Nefes alışlarını hisseder oldum. Kaçmak istesem de kaçamayacağımı bilir gibiyim. Neden içimde korku yok.
Kollarında bacaklarında derin kesikler var. Ara ara kesiklerden sızmış gibi duran kurumuş bir sıvı görüyorum.
Ellerindekileri yavaş yavaş boyunlarının altına götürüyorlar. Elleri hiç görmediğim zariflikte. Korkarak bakıyorlar çalacakları şeye. Duruyorlar. Yavaşça gezdirmeye başlıyorlar yayları tellerin üzerinde. Ses beliriveriyor. Hayatımda hiç duymadım bu kadar hissedilir bir ses. Sanki ordan çıkmıyor da uzaklardan kutuplardan gelirmiş gibi soğuk bir o kadar içi yakan yoğunluğu var, kulaklarım sertleşiyor sanki.
Tıslamayı duyuyorum. Bu onlardan gelmiyor, daha sessiz daha içten ve kormadan sesini yükseltiyor. Arkalarındaki. Bu nerden çıktı şimdi?
İçimde yavaş yavaş korku belirtisi duyar gibiyim. Çenem titremeye başlıyor, dilim düğüm düğüm, parmak uçlarımdan ruhum çekilir gibi, göz bebeklerim küçülüyor, görememeye başlıyorum.
Birden çaldıkları şeyi ellerinden bırakıp arkadan gelenin etrafına toplanıyorlar, adımları dikkatli, yumuşak. Ellerini ona doğru uzatıyorlar, başları öne eğik. Dokunmalarına izin verir gibi bir hareket yapıyor ortadaki ve diğerleri dillerini çıkarıp adeta sevişiyorlar. Elleri hiç olmadığı kadar uzun, dikkatli bir şekilde okşamaya başlıyorlar merkezdekini. Her yerini gözümün önünde yokluyorlar, tüm uzuvlarını, girintilerini. Bana bakarak zevkten dört köşe olurlarken, ben tek başıma hissedip kendimi, usulca yok oluyorum sanki hayattan. Allah’ım bu ne?
Bulutların arkasından kendini gösteren ayın ışığı vurduğunda bedenlerine renklerinin hiç görmediğim soluklukta olduğunu fark ediyorum, kendimin bile hiç bu kadar canlı renklerde olduğumu fark etmeden. Ben hep saydam olduğumu düşünürdüm yanılmışım.
O kadar çok canım çekiyor ki aralarında olmayı bunun için sahip olduğum her şeyi hiç düşünmeden tabaklarına bir besinmiş gibi sunabilirim. Vücudumdaki kasılmalar yüzünden ağırdan bir titreme halinde geliyor iç yiyiş. Midem de bi boşluk, sanki acıkıyorum. Önümde sevişmeleri beni mahvediyor. Takadim kalmadı artık. Yeter!
Birden sesime kulak verip, bendeki arzuyu fark ediyorlar ama bana hissettirdikleri sanki daha öncesinde de fark etmiş oldukları. Sırf beni çılgına çevirsinler diye bunları yaptıklarını sezinler gibiyim.
Ellerine yine o tanımlayamadığım aletleri alıyorlar ve bu defa kendilerinden emin ve kendilerine güvenir bir şekilde. Hiç korkmadan hızlı hızlı sürtmeye başlıyorlar yayları tellere. Merkezdeki dişi dini dışarı çıkarıp bana gösteriyor ve tıslamasını o içten nefes alışını hissediyorum.
Her tele dokunuşlarında vücudumdan bir yer açılıyor. Acısını beynimin içinde hissediyorum. Ben çığlık attıkça onlar daha da hızlanıyorlar, baş dişi daha çok tıslayıp nefes alış verişi daha da belirginleşiyor. Adım atmak istedikçe onlara doğru, hiç korkmadan devam ediyorlar bedenimden bir parça koparan senfonilerine. Her yaramdan akan kanla boyanıyor bedenim adeta ısınıyorum kanımla.
Ay ışığının aydınlattığı suratlarımız bir bir siliniyor sanki ışık huzmesi altında. Soluklaşıyorum. Göz boşluklarım karanlığa bürünüyor, ellerimden akan etin yavaş yavaş kururken ben renksizleşip, onlar benim bütün renklerimi benden çalıyorlar. Kıyafetleri topraktan arınıp güzelleşirken benimkiler çürümeye başlıyor. Küf kokusunu genizlerimde hissediyorum. Zafer çığlıkları atar gibi yalanmaya başlıyorlar yine ben gözler önünde zombileşirken. Adımlarım pasifleşiyor.
Yüzüme bile bakmadan çabucak yok oluveriyorlar.
Arkama baktığımda benliğimin çoktan kaybedildiğini biliyorum çaldıkları aletleri yerde teker teker süzerken. Birini alıp yoluma koyuluyorum soluk bedenimle.
Bana yaklaşan birilerini görüyorum, beni fark etmiyorlar bile. Elimdeki aleti boyun altıma koyup başlıyorum teker teker dökülen senfonime…
Donuklaşıyorlar…
paylaş:

dün

Bugün günlerden ne? Hatırlayamıyorum. Ama dün perşembeydi...
Perşembe günlerin en güzeli, perşembe günlerin en çirkini, perşembe adını hatırlayamadığım günlerin en asili. Her şey dün gerçekleşti hayatımda, her şey dün yaşandı ve bitti benim için. Ben dün doğdum, ben dün öldüm.
Acıdım kendime dün, kızdım, kırıldım. Dün kendimden utandım, vazgeçtim kendimden, korktum, bıktım.Tabutumu dün gömdüler içinde ben. Sardılar kefene çörekotu döktüler üzerime, kapadılar beni o sessiz denilen gemiye.
Taşıdılar ilk önce beni sonra attılar yere.
Başkaları yıkadı beni dün, her yerimi gördüler belki de tiksindiler.Ellerinde eldiven, sabunu sert sert sürterek kaynak suyu bedenime döktüler. İyice çitileyince hortumla soğuk su tuttular üzerime üşüdüm. Ardından kuruladılar beni.
'Helal olsun' seslerini duydum hep bir ağızdan. Kendimi aralarında yalnız hissettim, kalkmak istedim kalkamadım yattığım yerden. Hava yok burda nefes alamıyorum dedim, onlar konuşmaya devam ettiler.
bedenimi saran sadece bez parçası çıplağım dedim, utandım kendimden.
Aslında insanların içinde pek de üzünç duygusu yok. Akıllarında benim kesik bileklerim.
Zihinlerinde benim kansız bedenim.
Bugün günlerden ne? Hatırlayamıyorum. Ama dün perşembeydi...
paylaş:

tarlada çamur

Sessizliği bozan bir çığ gibi düştü yeryüzüne yağmur. İnsanları silmek için bu hayattan belki.
Yavaş yavaş süzüldü yanaklardan ulaşmak için toprağa karışmak çamur olmak için. Kopkoyu karanlıklarda aydınlık bir yüz aradılar, yalamak için, buldular kimisini, bazısı hiç okşayamadı öyle bir ten. O tenlerki pürüzsüz bir sütun gibi; kimisioymalı taştan bir duvar: Hep yere dönük, içlerinde utanç. Gözleri hep yumuk ışığından yoksun, cezaevi bekcisi gibi.
Kırılgan yüreklerine koydukları iki damla sabır taşıyor akan zamanın içine karışıyor, yağmura. Gecenin moru içinden ayrılıyor kırmızıyla mavi, alev gibi yakıyor heryeri. Utanç bitiyor kıskançlık ölüyor. Yağmur siliyor bütün dertleri, kederleri.
Kokusu, direğini kırıyor burnun, yıkıveriyor, toz taşa karışıyor. Çırpılıyor dans edercesine, zihne o çiziliyor, açık bir renk ve eşsiz bir koku.
Düşünceler patlıyor gözlerde, kan süzülüyor oluk oluk gözbebeklerinden, ağız içine dolyor ve mideye ulaşıyor. İnsan kendi kendini yiyor tuzlayıp, içini kemiren farelerle insanların hayatlarında.
Hıçkıramıyor bile sessizlikte tam bir kütüphane ortamı, duvarlar sarı boyalı. Ses sonsuzlukta var olup bitmişlikte yok oluyor yüreklerimizle birlikte.
Yağmur siliyor hayatları yavaş yavaş bu yaşamdan. Durmuyor yelkovan kovalıyor dakikaları.
Midem şişiyor patlayacak gibi...
Kırmızı bulaşır olursa eylem, maviye yer kalmaz süpürür onu.
Acıyla mutluluk yağan yağmurda akıp gider.Hissizleşiriz.
Izgaralar çıklık atıyor, boğuluyorum diye ama yağmur bu bulutlar hep ağlar. Küçük bir kız çocuğunun elinden şekeri alındığında gösreceği ilk tepki gibi.
Kızgın kor tanelerini soğuk buz tabakasına attığında kimin savaşı bu, kim kazanacak gibi bir şey aslında. Buz eriyip su mu olacak, ateş sönüp kül mü?
Yağmur aklımızı karıştırıyor, karıştırdı da.
Aslında yağmur bizi seviyor; sevmese okşar mı saçımızı, yıkar mı yüzümüzü?
Sorun bizi seven şey karşısında göstereceğimiz sonsuz ilgide bitiyor galiba.
Şimdi hep beraber söyleyelim:
'Yağ yağ yağmurcuk, tarlada çamurcuk
Ver Allahım ver, allı pullu yağmurcuk...'
paylaş:

yıllar kadar

"Banliyö trenlerinin Sirkeci Garı'na yaklaştığı ayakaltlarındaki kıpırtıdan belli olduğu sırada yüreklerimiz rayların dışa bakan tarafları kadar paslanmıştı yağan yağmurdan.Bir kadın o anda elini kaldırıp güvercinlere yem atarken yine güneş ışığını mahrum bıraktı sağ gözünden.Ellri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar aktı.Yere düşen her bir yem tanesini gursağına indirme çabası gösteren güvercinlerin kanat hareketleri,sinenin dalgalı suya yansıması gibi kuru bir şekilde aksedildi Sultanahmet'in önündeki yıllar kadar eski taşlara.Karalar çoğaldı yerde,bir bütün olup varoldu grimsilik ve gagaların yıllar kadar eski taşlara çarpma sesi.Elleri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar ak kadın için o gün ömrünün elli yedi yılından farksız sayılmazdı:Hergün yaptığı gibi divanından kalkmış.giyinmiş,bir omuzuna yem bidonunu,diğer omzuna yıllar kadar dökük taburesini asmış ve şaşmayan noktasında yerini çoktan almıştı.Ama ayaklarının altında banliyö trenlerinin tıngırtısını emen bazı insanlar için hayat hiç olmadığı kadar yavan,hiç olmadığı kadar sıradan değildi o gün.Kırılmış kiremitli gecekonduların camlarını tangırdattı banliyö treni,içinde bin bir türlü insan,hayatları akan raylar üzerinde kıvrak;amaçları,güvercinler için atılan yere düşmekte pek de zorlanmayan yemler kadar farksızdı:geçinip gitmek.Ayaklarının altından banliyönün geldiğini oluşturduğu tıngırtıdan anlayan adam aldığı yıllar kadar koyu jetonu yerine attı ve o üç çubuğun içinden kayıverdi banliyöler diyarına,o farklı günde herkesle beraber.Elinde yıllar kadar yıpranmış çantası,cebinde bir delik yavaş yavaş çıktı üç basamağı ve ulaştı o pas kokan yuvaya.İleri doğru yürüdü,boş bir yer aradı ve buldu yıllar kadar uzun sakallı bir adamın yanında.Oturdu usulca,pantolonunu hafif yukaru çekerek ve göründü gerçek.Protez bacakları can yaktı oturduğu yerde.O farklı bir günde farklı insanlarla hayatı farklılaştırmak için geldi Sirkeci Garı'na ve şimdi-belki ulaşır belki ulaşamaz amacına-yolculuk yapacak zindanlar yanından akan rayların üzerinde,biri ona in artık diyene kadar.Sağ gözünü güneş ışığından mahrum bırakan kadın yaş döktü bilmeden yere düşen herbir taneyle tek gözünden,ovuşturmak için sol elini kullandı,yüzünün sol tarafına dokunmadan..." diyerek yazdığı yazısını bıraktı yazar,koyduğu kalem tıkırtı çıkararak yuvarlandı masadan ve yazısındaki gibi aksiyle buluştu zeminde,gölgesi ilk öce büyük sonra küçülerek.Ve yazar yola çıktı gün yüzü göstermek için bedenine.Sirkeciye geldi,sütun gibi uzanan saatte zaman dokuzu daha on beş geçiyordu.Takılmamak için kargaşada insanların ayaklarına adımlarına bakarak,usul usul yürümeye koyuldu.Sağdan indiğinde trenden,sağ taraftaki trenin sol camına yaslanmış sakalım yıllar kadar uzun bir adam gördü yanı boş.Yutkundu.Yürümeye devam ederken yazdıklarını gerçekten yazıp yazmadığını düşündü durdu.Bilinçaltı onun için oyunlarından en zorunu mu seçmişti yoksa sadece gördüklerinden senaryolar mı üretiyordu?Simitçilerden gelen ılık kokularla boğaz köprüsünü yalayıp gelen rüzgar karıştı nefesinde.Yağmurun izleri silinmemişti ayaklar altında.Yüksek topuklu kadınların topuklarının girdiği arnavut taşı aralarında hala varlığını südürüyordu yıllar kadar yük taşıyan bulutların yaşları.Fıskıyelerin fışırtısı deldi kulakları inceden;medeniyetler çatışması yaşayan manzara arasında sıkışmış fıskıyelerin sesi.Yavaş yavaş yürüdü zaten yıllar kadar koca bir ömürde hep yavaş yürümüştü.Geçerken ottan duvarların arasından beneklendi bedeni atılan yemlerin gölgeleriyle,yıllar kadar çoktular.Ve kafasını çevirdi.Elleri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar ak olan kadın sağ elini yukarı kaldırıp fırlatmıştı yıllar kadar çok yemi sinesi yansımakta olan kuşlara,sağ gözünü güneş ışığından mahrum bırakarak...Yutkundu...
paylaş: