çalınan renkler

Her yerdeler. Arkamda, sağımda, solumda, bu ne?
Ellerindeki de ne öyle sanki gitar ama daha büyük çello desem onun kadar da değil. Neden beni takip ediyor bunlar neden? Ben size ne yaptım? Yeter!
Uzun tırnaklarının içleri pislik içinde. Sanki toprak kazımışlar gibi kimisi de kırık ama hepsi morumsu bi renge sahip. Çürümüşler mi bunlar? Etleri parçalanmış yer yer vücutlarında. Dilleri sivri.
Kıyafetlerine toprak bulaşmış, çürük kokusuyla küf kokusunu alır gibiyim. Konuşmuyorlar. Kim olduklarını bilmiyorum. Sayıları üç gibi ama sanki arkalarında birini saklıyorlarmış gibi. Kestirip atamıyorum, yaklaşıyorlar.
Ayaklarında hiçbir şey yok. Her yere basışlarında parmak aralarından fışkıran toprak ay ışığıyla kıvam bulup gözüme takılıyor. Huzur var içimde nedense. Kendimde değilim sanki bu ben değilim. O zaman ben kimim?
Gözleri yok sanki. Boşluklarında koyuluk var ama bana baktıklarını biliyorum. Usul usul yaklaşıyorlar. Nefes alışlarını hisseder oldum. Kaçmak istesem de kaçamayacağımı bilir gibiyim. Neden içimde korku yok.
Kollarında bacaklarında derin kesikler var. Ara ara kesiklerden sızmış gibi duran kurumuş bir sıvı görüyorum.
Ellerindekileri yavaş yavaş boyunlarının altına götürüyorlar. Elleri hiç görmediğim zariflikte. Korkarak bakıyorlar çalacakları şeye. Duruyorlar. Yavaşça gezdirmeye başlıyorlar yayları tellerin üzerinde. Ses beliriveriyor. Hayatımda hiç duymadım bu kadar hissedilir bir ses. Sanki ordan çıkmıyor da uzaklardan kutuplardan gelirmiş gibi soğuk bir o kadar içi yakan yoğunluğu var, kulaklarım sertleşiyor sanki.
Tıslamayı duyuyorum. Bu onlardan gelmiyor, daha sessiz daha içten ve kormadan sesini yükseltiyor. Arkalarındaki. Bu nerden çıktı şimdi?
İçimde yavaş yavaş korku belirtisi duyar gibiyim. Çenem titremeye başlıyor, dilim düğüm düğüm, parmak uçlarımdan ruhum çekilir gibi, göz bebeklerim küçülüyor, görememeye başlıyorum.
Birden çaldıkları şeyi ellerinden bırakıp arkadan gelenin etrafına toplanıyorlar, adımları dikkatli, yumuşak. Ellerini ona doğru uzatıyorlar, başları öne eğik. Dokunmalarına izin verir gibi bir hareket yapıyor ortadaki ve diğerleri dillerini çıkarıp adeta sevişiyorlar. Elleri hiç olmadığı kadar uzun, dikkatli bir şekilde okşamaya başlıyorlar merkezdekini. Her yerini gözümün önünde yokluyorlar, tüm uzuvlarını, girintilerini. Bana bakarak zevkten dört köşe olurlarken, ben tek başıma hissedip kendimi, usulca yok oluyorum sanki hayattan. Allah’ım bu ne?
Bulutların arkasından kendini gösteren ayın ışığı vurduğunda bedenlerine renklerinin hiç görmediğim soluklukta olduğunu fark ediyorum, kendimin bile hiç bu kadar canlı renklerde olduğumu fark etmeden. Ben hep saydam olduğumu düşünürdüm yanılmışım.
O kadar çok canım çekiyor ki aralarında olmayı bunun için sahip olduğum her şeyi hiç düşünmeden tabaklarına bir besinmiş gibi sunabilirim. Vücudumdaki kasılmalar yüzünden ağırdan bir titreme halinde geliyor iç yiyiş. Midem de bi boşluk, sanki acıkıyorum. Önümde sevişmeleri beni mahvediyor. Takadim kalmadı artık. Yeter!
Birden sesime kulak verip, bendeki arzuyu fark ediyorlar ama bana hissettirdikleri sanki daha öncesinde de fark etmiş oldukları. Sırf beni çılgına çevirsinler diye bunları yaptıklarını sezinler gibiyim.
Ellerine yine o tanımlayamadığım aletleri alıyorlar ve bu defa kendilerinden emin ve kendilerine güvenir bir şekilde. Hiç korkmadan hızlı hızlı sürtmeye başlıyorlar yayları tellere. Merkezdeki dişi dini dışarı çıkarıp bana gösteriyor ve tıslamasını o içten nefes alışını hissediyorum.
Her tele dokunuşlarında vücudumdan bir yer açılıyor. Acısını beynimin içinde hissediyorum. Ben çığlık attıkça onlar daha da hızlanıyorlar, baş dişi daha çok tıslayıp nefes alış verişi daha da belirginleşiyor. Adım atmak istedikçe onlara doğru, hiç korkmadan devam ediyorlar bedenimden bir parça koparan senfonilerine. Her yaramdan akan kanla boyanıyor bedenim adeta ısınıyorum kanımla.
Ay ışığının aydınlattığı suratlarımız bir bir siliniyor sanki ışık huzmesi altında. Soluklaşıyorum. Göz boşluklarım karanlığa bürünüyor, ellerimden akan etin yavaş yavaş kururken ben renksizleşip, onlar benim bütün renklerimi benden çalıyorlar. Kıyafetleri topraktan arınıp güzelleşirken benimkiler çürümeye başlıyor. Küf kokusunu genizlerimde hissediyorum. Zafer çığlıkları atar gibi yalanmaya başlıyorlar yine ben gözler önünde zombileşirken. Adımlarım pasifleşiyor.
Yüzüme bile bakmadan çabucak yok oluveriyorlar.
Arkama baktığımda benliğimin çoktan kaybedildiğini biliyorum çaldıkları aletleri yerde teker teker süzerken. Birini alıp yoluma koyuluyorum soluk bedenimle.
Bana yaklaşan birilerini görüyorum, beni fark etmiyorlar bile. Elimdeki aleti boyun altıma koyup başlıyorum teker teker dökülen senfonime…
Donuklaşıyorlar…
paylaş:

dün

Bugün günlerden ne? Hatırlayamıyorum. Ama dün perşembeydi...
Perşembe günlerin en güzeli, perşembe günlerin en çirkini, perşembe adını hatırlayamadığım günlerin en asili. Her şey dün gerçekleşti hayatımda, her şey dün yaşandı ve bitti benim için. Ben dün doğdum, ben dün öldüm.
Acıdım kendime dün, kızdım, kırıldım. Dün kendimden utandım, vazgeçtim kendimden, korktum, bıktım.Tabutumu dün gömdüler içinde ben. Sardılar kefene çörekotu döktüler üzerime, kapadılar beni o sessiz denilen gemiye.
Taşıdılar ilk önce beni sonra attılar yere.
Başkaları yıkadı beni dün, her yerimi gördüler belki de tiksindiler.Ellerinde eldiven, sabunu sert sert sürterek kaynak suyu bedenime döktüler. İyice çitileyince hortumla soğuk su tuttular üzerime üşüdüm. Ardından kuruladılar beni.
'Helal olsun' seslerini duydum hep bir ağızdan. Kendimi aralarında yalnız hissettim, kalkmak istedim kalkamadım yattığım yerden. Hava yok burda nefes alamıyorum dedim, onlar konuşmaya devam ettiler.
bedenimi saran sadece bez parçası çıplağım dedim, utandım kendimden.
Aslında insanların içinde pek de üzünç duygusu yok. Akıllarında benim kesik bileklerim.
Zihinlerinde benim kansız bedenim.
Bugün günlerden ne? Hatırlayamıyorum. Ama dün perşembeydi...
paylaş:

tarlada çamur

Sessizliği bozan bir çığ gibi düştü yeryüzüne yağmur. İnsanları silmek için bu hayattan belki.
Yavaş yavaş süzüldü yanaklardan ulaşmak için toprağa karışmak çamur olmak için. Kopkoyu karanlıklarda aydınlık bir yüz aradılar, yalamak için, buldular kimisini, bazısı hiç okşayamadı öyle bir ten. O tenlerki pürüzsüz bir sütun gibi; kimisioymalı taştan bir duvar: Hep yere dönük, içlerinde utanç. Gözleri hep yumuk ışığından yoksun, cezaevi bekcisi gibi.
Kırılgan yüreklerine koydukları iki damla sabır taşıyor akan zamanın içine karışıyor, yağmura. Gecenin moru içinden ayrılıyor kırmızıyla mavi, alev gibi yakıyor heryeri. Utanç bitiyor kıskançlık ölüyor. Yağmur siliyor bütün dertleri, kederleri.
Kokusu, direğini kırıyor burnun, yıkıveriyor, toz taşa karışıyor. Çırpılıyor dans edercesine, zihne o çiziliyor, açık bir renk ve eşsiz bir koku.
Düşünceler patlıyor gözlerde, kan süzülüyor oluk oluk gözbebeklerinden, ağız içine dolyor ve mideye ulaşıyor. İnsan kendi kendini yiyor tuzlayıp, içini kemiren farelerle insanların hayatlarında.
Hıçkıramıyor bile sessizlikte tam bir kütüphane ortamı, duvarlar sarı boyalı. Ses sonsuzlukta var olup bitmişlikte yok oluyor yüreklerimizle birlikte.
Yağmur siliyor hayatları yavaş yavaş bu yaşamdan. Durmuyor yelkovan kovalıyor dakikaları.
Midem şişiyor patlayacak gibi...
Kırmızı bulaşır olursa eylem, maviye yer kalmaz süpürür onu.
Acıyla mutluluk yağan yağmurda akıp gider.Hissizleşiriz.
Izgaralar çıklık atıyor, boğuluyorum diye ama yağmur bu bulutlar hep ağlar. Küçük bir kız çocuğunun elinden şekeri alındığında gösreceği ilk tepki gibi.
Kızgın kor tanelerini soğuk buz tabakasına attığında kimin savaşı bu, kim kazanacak gibi bir şey aslında. Buz eriyip su mu olacak, ateş sönüp kül mü?
Yağmur aklımızı karıştırıyor, karıştırdı da.
Aslında yağmur bizi seviyor; sevmese okşar mı saçımızı, yıkar mı yüzümüzü?
Sorun bizi seven şey karşısında göstereceğimiz sonsuz ilgide bitiyor galiba.
Şimdi hep beraber söyleyelim:
'Yağ yağ yağmurcuk, tarlada çamurcuk
Ver Allahım ver, allı pullu yağmurcuk...'
paylaş:

yıllar kadar

"Banliyö trenlerinin Sirkeci Garı'na yaklaştığı ayakaltlarındaki kıpırtıdan belli olduğu sırada yüreklerimiz rayların dışa bakan tarafları kadar paslanmıştı yağan yağmurdan.Bir kadın o anda elini kaldırıp güvercinlere yem atarken yine güneş ışığını mahrum bıraktı sağ gözünden.Ellri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar aktı.Yere düşen her bir yem tanesini gursağına indirme çabası gösteren güvercinlerin kanat hareketleri,sinenin dalgalı suya yansıması gibi kuru bir şekilde aksedildi Sultanahmet'in önündeki yıllar kadar eski taşlara.Karalar çoğaldı yerde,bir bütün olup varoldu grimsilik ve gagaların yıllar kadar eski taşlara çarpma sesi.Elleri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar ak kadın için o gün ömrünün elli yedi yılından farksız sayılmazdı:Hergün yaptığı gibi divanından kalkmış.giyinmiş,bir omuzuna yem bidonunu,diğer omzuna yıllar kadar dökük taburesini asmış ve şaşmayan noktasında yerini çoktan almıştı.Ama ayaklarının altında banliyö trenlerinin tıngırtısını emen bazı insanlar için hayat hiç olmadığı kadar yavan,hiç olmadığı kadar sıradan değildi o gün.Kırılmış kiremitli gecekonduların camlarını tangırdattı banliyö treni,içinde bin bir türlü insan,hayatları akan raylar üzerinde kıvrak;amaçları,güvercinler için atılan yere düşmekte pek de zorlanmayan yemler kadar farksızdı:geçinip gitmek.Ayaklarının altından banliyönün geldiğini oluşturduğu tıngırtıdan anlayan adam aldığı yıllar kadar koyu jetonu yerine attı ve o üç çubuğun içinden kayıverdi banliyöler diyarına,o farklı günde herkesle beraber.Elinde yıllar kadar yıpranmış çantası,cebinde bir delik yavaş yavaş çıktı üç basamağı ve ulaştı o pas kokan yuvaya.İleri doğru yürüdü,boş bir yer aradı ve buldu yıllar kadar uzun sakallı bir adamın yanında.Oturdu usulca,pantolonunu hafif yukaru çekerek ve göründü gerçek.Protez bacakları can yaktı oturduğu yerde.O farklı bir günde farklı insanlarla hayatı farklılaştırmak için geldi Sirkeci Garı'na ve şimdi-belki ulaşır belki ulaşamaz amacına-yolculuk yapacak zindanlar yanından akan rayların üzerinde,biri ona in artık diyene kadar.Sağ gözünü güneş ışığından mahrum bırakan kadın yaş döktü bilmeden yere düşen herbir taneyle tek gözünden,ovuşturmak için sol elini kullandı,yüzünün sol tarafına dokunmadan..." diyerek yazdığı yazısını bıraktı yazar,koyduğu kalem tıkırtı çıkararak yuvarlandı masadan ve yazısındaki gibi aksiyle buluştu zeminde,gölgesi ilk öce büyük sonra küçülerek.Ve yazar yola çıktı gün yüzü göstermek için bedenine.Sirkeciye geldi,sütun gibi uzanan saatte zaman dokuzu daha on beş geçiyordu.Takılmamak için kargaşada insanların ayaklarına adımlarına bakarak,usul usul yürümeye koyuldu.Sağdan indiğinde trenden,sağ taraftaki trenin sol camına yaslanmış sakalım yıllar kadar uzun bir adam gördü yanı boş.Yutkundu.Yürümeye devam ederken yazdıklarını gerçekten yazıp yazmadığını düşündü durdu.Bilinçaltı onun için oyunlarından en zorunu mu seçmişti yoksa sadece gördüklerinden senaryolar mı üretiyordu?Simitçilerden gelen ılık kokularla boğaz köprüsünü yalayıp gelen rüzgar karıştı nefesinde.Yağmurun izleri silinmemişti ayaklar altında.Yüksek topuklu kadınların topuklarının girdiği arnavut taşı aralarında hala varlığını südürüyordu yıllar kadar yük taşıyan bulutların yaşları.Fıskıyelerin fışırtısı deldi kulakları inceden;medeniyetler çatışması yaşayan manzara arasında sıkışmış fıskıyelerin sesi.Yavaş yavaş yürüdü zaten yıllar kadar koca bir ömürde hep yavaş yürümüştü.Geçerken ottan duvarların arasından beneklendi bedeni atılan yemlerin gölgeleriyle,yıllar kadar çoktular.Ve kafasını çevirdi.Elleri yıllar kadar çizik,tırnakları yıllar kadar kırık,saçları yıllar kadar ak olan kadın sağ elini yukarı kaldırıp fırlatmıştı yıllar kadar çok yemi sinesi yansımakta olan kuşlara,sağ gözünü güneş ışığından mahrum bırakarak...Yutkundu...
paylaş:

ucuz

Hayatın ağzımda karamel tadı bıraktığı bir günde ellerim ayrılıyor birbirinden ve akıyor düşlerim yere,toprağa karışıyor,çamur oluyor,karış karış yeryüzüne seriliyor.Çekiyor ruhumu bedenimden birlikte götürüyor kendinle.Kanımı emiyor,bir damla bile bırakmıyor.
Zamanından sapma yapmış iğde çiçeklerinin dansı bu,çürümüş dut kokularıyla;keskin,insanı sarhoş eden.
Ve ellerim açılıyor,kenetlemek istiyorum onları ama ne çare dökülüyor,savruluyor herbiri sevinçlerimin,çığlıklarımın.
Utanç kaplıyor içimi,kemiriyor ordayken kalbimi.
İki yanımda şimdi,parmak uçlarımdan damlıyor şapır şapır yağmur,şimşekler çakıyor vücudum,boynum sıkılıyor,daralıyor,nefes alamıyorum,şahdamarım çıkıyor.Ellerim terkediyor birbirini,kayıyor arasından ellerimin dünya,masmavi,yere çarpıyor,zıplıyor,tutamıyorum.Sonsuzlukta sonsuz oluyor,erişemiyorum.
Yanağıma damlıyor bir şey,yukarı bakıyorum,bulutlardan kan yağıyor,saçımı ıslatıyor,gözümün içine giriyor,kırmızı görüyorum hayatı,kan kırmızı.
Etrafımda dönüyor her şey,keman çalan dişiler.Her tele dokunuşlarında bedenimden bir yer yara olup açılıyor,kan fışkırıyor,birkaç saniye içinde bedenimde olmayan kan beni ikinci kez yalnız bırakıyor.
Ellerimden akıyor zaman,engel olamıyorum.Bir sinek gibi eziliyorum herkesin önünde,suç benim üzerime yıkılıyor.Dilimin ucunda bir kesik gibi canımı yakıyor hepsi,hayat,yaşam,hatıralar,mutluluklar...
Ellerimden kayıp gidiyor ellerin sadece kokun kalıyor bende,bir tek o kalıyor bana muhtaç,bir tek bende değer buluyor,bir tek bende nefes alıyor, bir tek bende can veriyor.
Kulağımda ayak seslerin,kaçışın,kovalanışın.
Zihnimde sırtın ve onu okşayışım.
Tutuyorum sonunda kurtulmak istiyor benden,sıkı sıkı tutuyorum.Yavaş yavaş süzülüyor parmak aralarımdan kan,çamura karışıyor.Kalbine tırnaklarımı sokuyorum.Çünkü bir tek bende can veriyor...
Ve hayatın ağzımda şarap tadı bıraktığı bir günde düşlüyorum ikimizi.
Şarap en ucuzundan,aynı sen gibi...
paylaş:

eylem olarak müzik

Yaşam denilen serüvende bazen öyle anlar gelir ki hayattan, kurulu düzenden uzaklaşmak ister insan. Kendine saklanacak, onu koruyacak bir delik, bir sığınak bulmak ister. Arkasına saklanacağı bir duvar örer elleriyle kafasını boşaltıp, sonsuzlukta var olmak için.
İşte müzik de bu duvarlardan biridir. Cinsi ne olursa olsun ölmek isteyip yeniden yaşamın kopuk halatlarına bağlanmak, milyonlarca insanın bulunduğu meydanın ortasında herkesi yok edip sadece benliğini ortaya koymak istediğinde, içindekiyle tek başına kalmak için güzel bir dayanaktır.
Uçurumdan kendini bırakan kelebeğin nasıl kayalıklara çarpmayacağı belliyse müziğin de insanı hayattan sileceği o kadar bellidir.
Müzik öyle bir şeydir ki insan, onunla adeta bütünleşir, insanın dış dünyasını kaplayarak insan içine dolup insana huzur verir.
Günümüzde insanoğlu, müziği çeşitli oluşumla katmış, onunla sevgili olmuş hatta müziği bir hayat tarzı haline getirmiştir ki müzik için bu, bir onurdur. Giyilen baştan aşağı siyah kıyafetler, garip tüylü tokalarla ayaklara takılan tozluklar, mavi renkli bol, düşük bel jeanler, kemer yerine takılan uzun zincirler, kollara takılan tasmalar ve yahut zarif suitler, yıllanmış kumaş pantolonlar, uzun sivri burunlu ayakkabılar, klasik siyah kravatlar… Çeşit farklı olsa da insanı ne şekilde etkilediği bir türden diğerine değişiklik göstermez. İster arabesk olsun, punk olsun, ister metal olsun, rock olsun, klasik olsun, halk müziği ya da pop olsun, insan birazcık bu hayattan uzaklaşıp, kendini farklı bir boyutta var etmek için müziğin kulaklarından girip beynine işlemesini ister.
Hayattaki zor durumlar, idamlar, suikastlar, devrim, aşk, ölüm, sevgi, politika, devlet gibi birbirinden farklı ama insan hayatında yer etmiş konuları işler müzik ya da sadece huzru.
Dünü bugününden kısa, bugünü gelecekten daha parlak, sevgilisini yeni aldatmış, karısını yeni gömen, üzerinde sigara söndürülen, hapse girmiş, sadece yazmak isteyen veya devrim yapmak isteyen insanların yazılarıyla bütünlük kazanan müzik, insanların basitçe söylemek istediğini dışarı vurmasıdır aslında.
Büyük bir konserin içinde saçlarını ileri geri savuran kızla, orkestrayı daha iyi görebilmek için balkondan yer ayırtmış takım elbiseli adamın ya da oturmak için çok geç kalmış, ellerinde kitaplarla ayakta durmayı beceremeyen ama kulağıyla müziği keşfe dalmış öğrencinin hissettikleri pek de farklı sayılmaz. Tümü, biran olsun rahatlamak, kafasındakileri bir kenara itip anın tadını çıkarmak ya da gözlerini kapatıp uyumak istemek gibi eylemleri gerçekleştirme isteğidir.
Farklı şekillerde de oluşturulabilir gerçek müzik: koridorda sessizliği yıkıp geçen mini etekli kadının topuklarının çıkardığı ses, sigaradan bıyıkları sararmış simit satan amcanın bağırması, ormanda koşarken kuş cıvıltılarına karışan dalın çıtırdama sesi, yayın adeta eti kesen bir jilet gibi tellere sürtünmesi, uzun siyah boyalı tırnakların elektro gitara değdiğindeki ses, gece elbiseli şişman kadının ellerini açıp haykırması, bebek odasından gelen ninni, şairin şiiri, mazlumun ağıtı, kavga edenlerin feryadı, otobüslerin gürlemesi, neşterin kemiğe değmesi, suyun yere çarpması, alarmın ötmesi, bunların hepsi müziktir kanımca. Aslında müzik, seslerin ne sırada geldiğidir kulağa.
Senfoni orkestraları her zaman konserini verirler dünyaya seslerini yazdırmış isimlerin. Bu bir kandırmacadır. Onlar da bilirler ki bir sesin tekrardan yaratılamayacağını. Ses öyle bir şeydir ki kimisi için gürültü, kimisi için müzik.
İster gürültü olarak görülsün ister şaheser olarak, müzik insan yaşamında yer etmiş ruhu oradan oraya sürükleyen bir eylemdir.
paylaş: