yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Köşe Başlarını Kaybedenler Tutmuş



Rutinliğinden bahsetmek bile istemediğim sıradan bir gün daha.Fazla sıradan,yine kafamızda boktan düşünceler yine hava karanlık olsa da gün bitse tripleri yaşıyorum.Yo yo 65 yaş üstü emekli falan değilim henüz 19 yaşındayım.Yine dersane çıkışı,boktan kalabalık cadde.Yol kenarlarında çakma saat,tesbih ve erik tezgahları.Gürültüden nefret ettiğim şu anlarda seçim arabaları işime gelmiyor açıkçası.Geçiçi sağırlık yaşamak için çok doğru zaman açıkçası.

 “Seçim arabalarını,seyyar satıcıları falan siktir et de sen ne olacaksın?” diyorum kendime.Siyasetçi mi olsam düşüncesi daha kafamdan bile geçmeden; kendi hayatına yön vermekten aciz ve bu yönü verirken arnavut kaldırımlarda ayağı takılarak yürüyen bi adam olduğumu hatırlıyorum.Fazla gülünç.Gülümsüyorum.Sokak serserileri bakıyor yüzüme “sen kime gülüyosun lan?” çıkacak ağızlarından.Ha çıktık ha çıkacak.Teğet geçiyorum dayak yemeyi tam da çam ağaçlarının yanında kalan şadırvanın yanında.

 Sokaktaki insanlara bi bakıyorum kaldırıp kafamı.Esnaf sıkılmış tam da dükkanda ağır ağır kafasını çıkarıyor tül takılmış kapılardan.Öyle yaz geliyor yavaştan sinek dolmaya başlar dükkana.Banka çalışanları çok resmi ve donuk gelmiştir.O sıcağa rağmen ceketlerinin önünü daha açmadan sigara içiyorlar kapı önünde acele acele.N’oldu birader ne bu acele? Ekonomi mi batacak siz bi sigaralık kalksanız bilgisayarların başından.Hem ne o kravatlar boğulacaksınız.Sigaradan ölmeseniz kravat boğacak zaten.İdam ipi hak getire! Hemen kendime pay çıkarayım o işte bana göre değil fazla resmi benim kadar gevşek bi adama.

 Çok şükür geldik çay ocağına.Cami dibindeki banklar ve iskemlelerle dolu sakin yer.Küçük çırağa işaret parmağımla 1 çayı işaret ediyorum.Çokta konuşasım yok açıkçası.Konuşsam zaten şiir okuyasım gelir.Ne diyeyim ki şimdi.”İçimde firar etmek fikri aç bir kurt gibi dolaşıyor.Beni bu bahar vururlarsa şaşma” desem “Çayını iç efendi gibi siktir git”gibisinden bakacak belli.Hala ben ne olacağım ve ne olduğumu tartışıyorum kendimle.Gölgedeki iskemlenin birine oturuyorum.Hepsi boş zaten ihtiyarlar cami dibine çekmiş kirli beyaz sandalyeleri.”Ohh kemiklerim ısındı valla güneşte” nidaları aldı ortalığı.

 Çay geldi.Şekersiz.Dumanı üstünde yeni demlenmiş.Bankın kenarında bi’ adam.Zayıf çelimsiz üstünde hep o grimsi ceket.Eskimekten ne renk olduğunu anlatamayacağım bi pantolon.Kirli sakallar.Zayıflıktan dışarı çıkmış çene hatları.Ve bu bakımsızlığa istinaden geriye taranmış saçlar.Bi’ boya sandığı vardı adamın.Ama daha başında oturduğunu görmedim adamın.Gelen kafasına göre ayakkabısını siler giderken “Borcumuz kaç kuruş” dediğinde “Amaaan siktir et” dediğini duymuştum bi’ kaç kez.Hayatı siktir etmişti belli 25 kuruşun peşine düşmeyecekti.

 Muhabbetleri dinledim bir süre kimi para kaybetmekten yakınıyordu,kimi babasının ölmesinden.Kimi hanımının terk edip gittiğinden,çocuklarının bakmadığından,çalıştığı işten...Ben ders çalışmaktan şikayetçiydim,banka çalışanları bilgisayar başında oturmaktan,ihtiyarlar soğuktan mutsuzdu,inşaatta çimento taşıyanlar sıcaktan.Hep vardı bi mutsuzluk,memnuniyetsizlik…Tam değil ama ne derler ona…Hepimiz..Hepimiz kaybetmişiz lan işte diyorum.Onla yetinmiyorum tabi Mahmut abi “bi çay daha” da diyorum üstüne! Sen ne arıyorsun ulan ne olacağını,ne olduğunu diyorum.Esnaftan bankacıya yaşlıdan gence hepimiz fiyakalı birer kaybedeniz işte.Kimi babasını kaybetmiş kimi karısını,kimi işini,kimi gençliğini,kimi benliğini.Hepimizden çalınmış işte bi’ şeyler fazla zorlamaya gerek yok..Kaybetmenin yaşı mı var hem!? İhtiyarlar güneşte bekliyor ölmeyi,ben gölgede.

 Anlayınsana ulan işte! Köşe başlarını kaybedenler tutmuş diyorum! Eğitim diye gençliğini kaybedenler dersane köşelerini,beyaz gömlek idam ipi kravata mahkumlar banka köşelerini,emekliler ve işsizler kahvehanelerin köşelerini!Bu bankın köşesini de ben tuttum işte.Ayakkabı boyacısı da öteki ucunda.O kalksa kim bilir başka biri neyi kaybetmiş olacak.Acaba ben daha neler kaybedeceğim? Bende mi yaşlanınca güneşte oturup kemiklerim ısınsın diyeceğim.Kaybetmek altın kural mı bu hayatta.Hepimiz mi beceriksiziz.Neyse siktir et diyorum küflü bir lirayı masanın üzerine bırakırken.Bugün düşündün yeterince.
.En azından yerini buldun.Her köşeyi tutmuş kaybedenlerden belki de en fiyakalısı sen oldun.

paylaş:

Hiç Kimse Olamamışken

Şimdi sana bunları Norveç'te balıkçıların evine döndüğü bir sahilden yazıyorum çocuk. Beraber uzun zaman geçirdik, nelerden vazgeçtik neleri hak ettik, kimi sevdik kimi kaybettik sen hepsini biliyorsun çocuk. Giderken mutlu olanlar vardır çocuk, geri dönmek uğruna hayatlarını sererler çamurlu yollara. Fakat ne geri dönebilirler nede ileri gidebilirler. Hiçbir sikim de yapamazlar yani anlayacağın.

Burada içebilirsin çocuk istemediğin kadar çok içebilirsin. Yıldızlar sonsuz boşlukta parıldayan bir çakmak alevi gibi gözlerini alır ve vücudunu yırtarcasına bir ayaz alıverir benliğini. Sonsuz bir oyunun ortasında çıkmayı bekler gibi hissedersin bazen. Fakat sonunu getiremediğin oyunları hatırla çocuk. Bu oyunun sonu yoktur aslında. Yalnız yenilmeyi beklersin, kimse gelip öldürmez de seni. Unuttuklarını hatırlarsın, karanlıkta bıraktığın beyaz bir el hatırlarsın, midende alev alan yarısı içilmiş çamurla bezenmiş ufak bir votka şişesini hatırlarsın sonra. Sonsuz bir karamsarlık sarmış senin içini çocuk. Ben değilim bu karanlıkta boğulan, emsalsiz ıstıraplara kendi elleriyle ulaşmış adam ben değilim. Hiç bir zaman da olmadım çocuk. Sensiz kendi umarsızlığından verilmiş kararların sorumlusu. Ben yaşamak isterken kendini zehirle dolduran, kaderini asılsız yargılara hapseden, ay ışığında köpürmüş denizin dalgasında kaybettiklerini hatırlayan sensin. Ben değilim çocuk, değilim!

Loş bir odada karanlıkta dans eden bir masa hatırlıyorum. Henüz sadece okumayı sevdiğin yazarların kitaplarını kurcalarken buluyorum seni. Neden buradasın, kimi bekliyorsun, sönük bir gece yarısı telaşı içerisindesin sanki. Olmak istediğin insana yaklaşırken kendine uzaklaşan bir maymun gibi dolanıyorsun etrafta, ipinden tutan birileri olmaksızın koşuşturmaktasın. Benliğin sana uzaklaşırken yalnızlığın yaklaşmakta ve geri dönmenin ilerlemekten daha zor olduğunu asla tahmin edemeyeceğin bir yolun başlangıcında öylece oturmaktasın çocuk. Geri dön çocuk, lütfen..

Dönemezsin bilirim, ne sevenin kaldı ne gidecek bir yerin. Neden bu kadar çok içiyorsun diyordu çok uzaklardan bir hatıra.Karanlık sokakta bir torbacının hatırası canlanıyor beynimde, sanki ben değilde o uyuşuyormuş gibi çocuk. Sanki durup dururken bir anda beyinlerimiz yer değiştirmiş gibi.. Sanrım gerçekliği çoktan kaybettim ben.  Hayalimde ki ben acaba aslında gerçek ben olabilir miydi? Sanki gerçek ve hayal bir olmuş, durmaksızın beynime tecavüz ediyor. Hayaller gerçeklerden daha çok acı verebilir miydi çocuk? Hani acı olan gerçekti.. Ha siktirin oradan. Esas acı verici olan kendi ellerimizle kaybettiklerimizdir. Bir insana kendinden daha fazla kim acı çektirebilir, söyle bana? Kim seni kendinden daha çok tutsak edebilir, kim zihnine ve düşüncelerine senden daha çok gem vurabilir? Ve kim seni hayat denen bilinmezin içinde bu denli yalnızlığa mahkum edebilir? Kendinden başka..kim?

O değil de, çok uykum geldi çocuk saat kaç? Sanki aylardır güneş görmemiş gibiyim, sanki aylardır akşamdan kalmayım da güneş doğsa uyusam rahatlayacağım. Acaba herkes gibi Güneş'te bizden bıkmış olabilir mi? Zaten yine sırf tohum vermiş, meret patır patır patlıyor ağzımızda yüzümüzde.. Bir daha görürsem kendi torbasında boğacağım o iti.. Neyse dolapta birer bira daha kalmış olmalı. Onunda beraber içeriz diye ayırmıştım çocuk anlarsın ya..Anlaşıldı bu saatten gayri kimse gelmeyecek. Sonuncuları gerçek olan hayallerimiz yerine hayallerimizde kaybolan gerçekliğimize içelim, gelmişine geçmişine de bir güzel sövelim. Yıldızların bu denli telaşsız oluşlarına bakacak olursak, sabahın olmasını biz daha çok bekleriz. Bütün unuttuklarımızı tek tek hatırlamaya başlarsak bizi kim hatırlayacak? Terk edenler de terk edilenler kadar hatırlanmayı hak etmiyor mu çocuk? İşte hep bu tohumlar, hep bunlar öttürüyor beni yuvasından düşmüş bir kuş gibi.

Ömrümüz sona yaklaşırken anlıyorum ki aslında bütün acılar daha yeni başlıyormuş. Esas acı veren ise anılarında bile yalnız olmakmış. Her gün soruyorum kendime neden bu ızdırabı artık bitirmiyorsun  diye.. Bıkmadın mı kendine ve tanıdığın herkese yalan söylemekten, bıkmadın mı her gün yalandan hayatını yalan hayallerle süslemekten. Çek tetiği bitsin gitsin ne var ne yoksa diye kaç kere gaza getirdim kendimi. Kaç kere votka şişesinde kendimi boğmak istedim, ama hiç bir şey o kadar kolay ve acısız bitmiyor çocuk. Herkesin kendi payına düşeni yaşadığı bu düzen de, biz yabancı olduğumuz bir gerçeklikte tanıdık çaresizliklere hapsolmuşuz. Yaşayamıyorken, ölüme yasaklanmışız.. Gözlerimde 25 yaşım ve onun  upuzun siyah saçları dans ederken bir bir buz dağı büyük bir gürültüyle batıyor.. Küresel ısınma diye geçiriyorum içimden..














paylaş:

Karanlık

Gülüşünü resmedebilir miyim? Bakışlarını anlatabilir miyim? Karanlığı betimleyebilir miyim?
Var oluşumuzdu karanlık. Doğduk ve ışıkla tanıştık. İnsanlar gördük yüzlerini anımsadık. Sesler duyduk, ton ton ayırdık her birini. Binalar inşa ettik. Notalar yazdık. Göremediğimiz fakat hissettiğimiz şeyleri anlatma çalıştık. Resimler yaptık. Yanlızlığımızı, aşkımızı, hüznümüzü anlatmak istedik. Işık her şeyimizdi. O olmadan ne yazabiliyor, ne resmedebiliyor, ne de inşa edebiliyorduk. Göremediklerimizden, bilmediklerimizden korktuk. Ve bilmediklerimiz karanlıktaydı. Korktuk karanlıktan. Anlatamadığımız karanlığın gücünden, bilinmezliğinden ve gerçekliğinden korktuk. Varlığının kaçınılmazlığı öylesine güçlüydü ki öfkelendik, düşman bildik. Oysa her gece onunla seviştik, uyuduk. Başkalarının yanında yapamadıklarımızı karanlıkta yaptık. Ağladık gözlerimizi kapattık. Güldük yeniden ışıkla barıştık. Sırnaşık bir ilişkiydi zaten..
Evrenin başlangıcı karanlık olduğu gibi her insanın doğumu da karanlıkla başladı..
Çok uzun zamandır seni anlatmak adına yazıyorum. Fakat yazdıklarımı okudukça kelimelerin kifayetsiz kalışı karşısında şaşkınlığa boğuluyorum. Boğuldukça daha çok yazıyorum. Seni kelimelerle anlatamamak, anlatamadığım fakat sen ve sana olan sevgim kadar varlığına inandığım şeyleri arama eylemine götürdü beni. Bulabildiğim tek şey ise koca bir karanlık. Gözlerimi kapatıyorum ve tam karşımda. Varlığı inkar edilemez. Ellerimi uzatıyorum fakat dokunamıyorum. Anlatmak istiyorum ama uzun çıldırışlar sonrasında bir araya getirebildiğim tek şey, karanlık ve boşluk… 
paylaş:

Bir Melek Uyurken

Güldürümedik çocuk olmadı, minik bir hayatı canlandıramadık ellerimizde. Çok kırdık çok yıprandık uğraştık damarlarını yardık kalbinden astık kafasını kemirdik bu aşkın.  Hayata küsük yaşarken rastladığımız bir cinayete, göz göre göre önce şahit, sonra kurban ettik sevgilimizi.

Neden çocuk neden olamadık biz gibi, birlikteliğin teni gibi tende duran bir ter tanesi, damarda sızlayan bir yara gibi, neden birleşemedik kabuk tutrar gibi. Sevmek dersen hayatımın sonuna kadar uğruna ölürüm çocuk. Sanır mısın ki bu başka bir amaçsız bedenin sıcaklığında kaybolacak bir yangındır. 5 bin dereceyim, kalbim kaynıyor beynim patlıyor çocuk. Olmasını istedim olmasını istiyorum ve yıllar geçtikten sonra dahi olmasını isteyeceğim.

Kirpiklerinden süzülen damlalar öksüz bir çocuk gibi vururken toprağa, paramparça olan her damla için bir kez daha asmak istedim kendimi onun o beyaz boynuna. Her asmak isteyişimde de daha çok sevdim her sevdiğimde daha çok incittim çocuk!!!

Var mdıır bu hastalığın bir kurtuluşu? Hayata suç atmak çok kolay çocuk, sevdiğin insanı incityorsan önce kendinden iğreneceksin. Ellerimizle boğmuyor muyuz aslında hayallerimizdeki deniz kızını? Deniz kızından da dem vurduk ya çocuk, napacağız biz böyle bilmiyorum. Acaba yavaş yavaş kaybolsak unutturur muyuz çektirdiğimiz acıları? Yavaş yavaş silinsek karanlığın çehresinde, bizi affeder misin yine bir kadeh şarapla, ellerimizi tutar mısın? Yalnız sen kalsan bu sessiz çığlığımda, inanır mısın seni gerçekten sevdiğime, inanır mısın?

Biz bir kaç karakter bir arada aynı vücutta tek bir ruhla sevdik seni.Hepimiz çok sevdik. Aramızda kalsın ama en çokta ben sevdim seni. Parıldayan bir elmasın o en nadide ışımalarında çok ufak ama eşsiz bir parlaklıkta yakaladım seni ve önce ışığım oldun yol gösterdin, sonra pahabiçilmezim oldun, seni astım boynuma, uyuttum.

Sen uyurken izledim seni en çokta uyurken izledim zaten ve izlerken uyudum ki, uyandığımda da izledim. İzlerken aşık oldum gözlerinin kapalı güzelliğine, her açıldığında beni benden alışına hayret ettim. Var mıydı böyle bir güzellik dünya üzerinde umarsızca merak ettim. O anda fark ettim , gözlerinde kaybolan gecenin benim için koca bir hayat olduğunu.



paylaş:

Kısa Kısa

     Şimdi burada yazılanların bir manası olduğuna inanlar var ya, öncelikle onlara kibarca bir siktir çekip sonra yazımıza başlayalım. Hayatında attığın onbinlerce adımdan hangi birinde bir mantık var da, buraya gelmiş kendine bir anlam bulmaya çalışıyorsun lan ayyaş demezler mi adama?

     Okuyacaksın ve geçeceksin esasen böyle şeyleri fazla uzatmaya gerek yok. Mantık mi istiyorsun al; içiyoruz hemde bolca, sonra yazıyoruz sonra tekrar içiyoruz, içtikçe yazıyor yazdıkça içiyoruz. Bir nevi Bukowski sendromu bizimkisi. Yazarken dikkat ettiğim tek şey capslock tuşu. O da el alışkanlığı. Yoksa senin okuyupta ne anladığın zerre umurumda değil. Bunu bil ona göre okuyacaksan oku, rencide olduysan dakikasında siktir git. Ha bir de gün gelir fonda Deep Purple çalar gün gelir Müzeyyen, pek ortası olmaz anlayacağın.  Ortası olan insanlara anlatamam hikayelerimi anlatsam da tuhaf gelir muhtemelen, şu yan yatmış dünyanın dahi ortası kalmadı, benim neden olsun ki?

     Sallanan bir tekneden kayıp düşen bir balıkçı gibi düşmek istiyorum hayatının içine ve vurmak istiyorum alnının ortasına. Uyan artık ölmek için uyuduğun uykundan iki dakika hayatını korkmadan yaşa diye. Ey eksik daşşak, ey eğri burun.. Sınırları kendine sen koyuyorsun esasen ama farkında değilsin. Ne parası ne zamanı engel değil şu hayatı gerçekten yaşamana, hissetmek bir kuşun kanat çırpışını sana uzak değil, aç gözlerini koca bir siktir çek ve yaşa. Çünkü buna bir çözümün yok, öyle de yaşayacaksın böyle de yaşayacaksın kimse sıkıldı diye ölmüyor bu siktiğimin dünyasında.  Sike sike yaşıyor. Madem yaşıyorsun hakkını ver, mesela yaşama hakkı elinden alınmış çocuklar için yaşa, vurulup düşmüş, ekmek çaldığı için hapse atılmış, tecavüze uğramış, hayatı gasp edilmiş tüm çocuklar için yaşa! Yaşa ve öl.  Zombi gibi yarım bir hayatı yaşayıp, ruhu olmayan bir bedeni çürütmektense hayalleri uğruna çürüyen bir bedene adım at.

   Sev bazen, hemde çok sev. Bazen nefret et ve hiç yeri değilken bas kahkahayı. Hisset yaşamın özgür nefesini önce bedeninde sonra özünde. Sen bunun için varsın ve her ne kadar kendini bilmediğin varlıkların solumadığın havaların tesiri altında gibi düşünsende, kaderini kontrol eden yine sensin. Eğer birilerine söveceksen önce kendine söveceksin. Nefes alıp verdikçe yaklaştığın ölüme aslında doğumdan itibaren kardeşsin.

    Ölümle arandaki tek engel hayat ve bu hayatta er yada geç birini seveceksin. 'Hangimiz Sevmedik' ki..? Çok sevmeyeceksen hiç sevmeyeceksin esasen, eğer seviyorsan etrafındaki herşey ve herkes buna değer olmalı. Beraber geçirdiğin her an pırlanta kadar değerli olmalı. Olmalı ki gün gelir de kaybedersen o çok sevdiğin insanı üzüldüğüne değsin..Ölüm yada ayrılık vuku bulduğunda gözyaşların pınar olsun utandırsın seni ve hayattan soğutsun. O kadar çok sev ki onsuz hayat seni kollarında boğsun... Bu sevgi senin şu eşşek ziki karakterine bir anlam bulsun.

     Sonsuz insanın yaşadığı şu dünyada sonsuz aşklar, sonsuz kaybedişler ve sonsuz acılar yaşanmıştır. Bir kaç yüzyıl daha yaşanacak gibi duruyor. Yani bunun bir sonu olmayacak.  Votka her zaman eksik kalacak, gülümsemeler er geç bir gün solacak, hayaller başka baharlara kalacak, gazetelerde okunan başarı öykülerinin arasında senin dillere destan başarısızlık öykün yer almayacak.
Bunu bile bile, göz göre göre yaşayacaksın ki adaletini sevdiğimin dünyasında gülüşümüz sonsuza kadar çınlasın, çınlasın ki her gülüş, yaşamasını bilmeyenlere arsız bir rehber olsun.


paylaş:

Mutsuz Dostlara Sesleniş : İlk Yoklama.

-Uykusuz kalmışlar?
+Burda!
-Kaybedenler?
+Burda!
-Genç ölmek isteyenler?
+Maalesef hala burada!

 Yoklama tamam. Artık konuşabiliriz. Hem de en açık ve net şekilde.Çünkü hayatın bize kaybettireceği tüm değerleri beceriksizce kaybettik ve kazandıracakları artık pek de umrumuzda değil. Belki de ölümü kokladık genç yaşta hem de rengarenk açmaya mahkum üzüntüleri köklerine çekilmiş çiçeklerin açtığı baharlar boyunca.

 Şunu baştan söyleyeyim suçlayacak hiç bir şeyimiz, hiç kimsemiz yok. Rutubetli duvarlarımız, bitmiş biralarımız, sonuna kadar bizi zehirleyen izmaritlerin doldurduğu kül tablalarımız, küfredilecek bir geçmişimiz ve en kıymetlisi odalar dolusunca yankı yapan kusursuz zariflikteki yakamızı son düğmesi iliklenmiş bir gömlek gibi sıkan yalnızlığımız.
 Kaybetmeye teoride başladık dostlarım! Okula başladığımızda üç yanlışın bir doğruyu götüreceğinden bahsettiler ama bunun sadece kağıt üzerinde olduğunu,şu hayatta en ufak hatalarımızda boynumuza kadar boka batacağımızı,herhangi bir yanlışın tüm doğrularımızı götüreceğinden falan bahsetmedi kimse.Haksız mıyım ama? Siz söyleyin yahu nereden bilebilirdik ki?

Teoriden pratiğe geçişte birinci adım olarak insanlara güvendik dostlarım. Güvendiğimiz her insan pisliği elimize, yüzümüze bulaştırmamıza; girdiğimiz dikenli çalıların batmasına,bizi bağlayan halatların dolaşmasına yardımcı olduğu için onlara ayrıca teşekkür ediyoruz. (İyi bok yediler çünkü aferin onlara!) Anlattığımız her sorunu çözümsüz kılan;sevgimizi,güvenimizi boşa çıkaran,en gizli sırlarımızı bile halka şölenlerle dağıtan ve sonunda bizi umutsuz,yalnız,içine kapanık,hoyrat bireyler haline getiren bu "naçizane orospu çocuklarına" sonsuz teşekkürler!
  
Ve gelelim işin son ve en karmaşık bölümü olan ikinci adıma. Artık ağlamamk için dişlerini sıkan, ağlasa da evde yalnız da olsak duyulmaması için kafamızı yastığa basan, kalabalık caddelerde yürürken tiksintili ve tedirgin bir ifade takınmış, karanlığa saygısızlık etmemek adına geceleri uyu-ya-mayan sokak köpeklerine selam veren, yolları kırık adamlara dönüştük. Her melodisi mutsuzluk kokan müzikler dinleyip,her satırı ruhumuza dokunan kitaplarda kaybolup, felsefesinden ve etkisinden günlerce çıkamadığımız filmler izledik biz. Haksız mıyım dostlarım!? Hiç anlatmadınız mı dertlerinizi sizler soğukta üşümüz en az sizin kadar yalnız sokak köpeklerine,sahip olacak hiç bişeyiniz kalmayınca doldurmadınız mı ciğerlerinize gökyüzünü!? Sizde söyleyin hadi yaptık bunları hepimiz yaptık...

 Bakın ne güzel başardık! Üniversite okumak gibi düşünün yahu teoriyi hazırlık sınıfı, bir ve ikinci adımı ise okuduğumuz bölüm.İçtiğimiz litrelerce şarap ve doldurduğumuz küllükler yalnızca eğitim araç gereçleri,düşüp bocalamaktan kanrevan içinde kalan ruhumuz ise eğitimin uygulamalı kısmı.

  Ee dostlarım son bi' şey söyleyeyim. Umarım karşılaşırız köhne barların kırık sandalyelerinde;sahillerin en sessiz, en soğuk kayalıklarında; bakıp gülümsediğimiz uçurum kıyılarında;rüzgarda sigara yakmak için pustuğumuz arnavut kaldırımlarda...
  Nasılsa hepimiz farkındayız bir arada da olsak öğrendik biz adımız gibi: "Yalnızlığa ve sessizliğe ortak olamayacağız asla!"



paylaş:

Tıkırtı

Başını ağır ağır yastığa koydu. Bunu öyle ağır bir hareketle yaptı ki kaburgalarının altında bir meteor çukuru gibi duran karnı titredi, bacak kıvrımları kasıldı. Kendini öylece bırakmak yerine; sanki özel bir şey yapıyormuş gibi özenle davrandı. Başı koltuğun kolçağına kavuşana kadar kasılma ve titremeleri bitmedi ve sonrasında ciğerlerine nasıl çektiğini bilmediğim nefesini yine aynı ağırlıkla bıraktı.
Bir acısı mı vardı? Sormak için yeltendim ama sonra vazgeçtim. Bozmak istemedim halini.
Ben odanın bir ucunda masada oturuyordum. O ise diğer ucunda koltuğa uzanmıştı. Tek ışık kaynağımız iki duvar arasında bırakılmış garip bir boşluktan sızıyor ve vücuduna vuruyordu. Kolçak yüzüne gelecek ışığı kesmiş, yüzünü gölgede bırakmıştı. Loş bir ışıktı. Kutu gibi olan küçük salonun karşımda duran duvarının ortasındaki garip oyuktaydı. Işığı bana kadar ulaşamıyordu. Garip oyuğun üzerine, kendisi kadar garip olan bir tablo asılmıştı. Replika gibi durmuyordu. Tabloda çeşit çeşit, özenle hazırlanmış yemekler bembeyaz servis tabaklarında ve bir çeşit pazar tezgahında duruyorlardı. Ve yanlarında kare şekillerini yitirmiş ve beyazlığı kaçmış fiyat plakaları vardı. Plakalar tahta saplara tutturulmuş, fiyatlar çirkin bir yazıyla ve mavi bir kalemle yazılmıştı. Tezgahın arkasında kıvrak hareketlerle yemekleri gösteren bir tezgahtar mavi, kirli önlüğüyle göğsüne kadar resmedilmişti. Tablonun sağında ve solunda gelip geçen insanlar gibi duran çok gerçek dışı renklerle resmedilmiş bulanıklıklar vardı ve görüntüde sırıtıyorlardı. Büyükçe bir tabloydu. Oyuktaki ışıksa tezgahtaki bir çeşit deniz mahsulünden yapılmış yemeği aydınlatıyordu.
Bu küçük salondaki bütün duvarların çıplak olduğunu da fark edince Tablo gerçekten ilgi çekici duruyordu. Kalkıp gördüklerimi bir de yakından incelemek istedim. Fakat ani hareket etmiş olmalıyım ki ürküp yerinden sıçradı ve gözlerini gözlerime dikerek tabloya dokunmamamı, yoo, dokunmayı bir kenara bırak ona yönelmemin bile kapı dışarı edilmem için yeterli olduğunu söyledi.
Çocuk kaldı olduğu yerde. Fakat gözlerini tablodan almadı. Kadın ayağa fırladı ve eliyle çocuğun yüzüne doğru bir hareket yaptı masayı göstererek yerine geçmesini söyledi. Çocuk yüzünün önünden geçen eli umursamadı. Tablo artık onun için kışkırtıcıydı. Bir adım daha attı gözlerini gelip geçen insan figürleri üzerinde gezdirdi.
Önemsizdi şu an.
Önemsizdi kapı dışarı olması. Kalacağı sokaklardan artık İstanbul beyfendilerinin geçmeyecek olması. Önemsizdi artık hayal ettiği gibi Chicago’ya gitse bile artık o 40′lardaki müziklerin çalmadığını biliyor olması. Önemsizdi İrlandanın artık McCourt’un yaşadığı İrlanda olmaması. Önemsizdi her şey. Çocuğu önemsizlik kaplamıştı, sarım sarım sarmıştı etrafını.
Tablodaki ıstakozun gözleri parıldıyordu. Istakoz için önemsizdi artık servis tabağında bekliyor olması. Önemsizdi tezgahtarın onu ucuz sözlerle pazarlamaya çalışması. Gözleri birbirine gömülüyordu çocukla ıstakozun.
Tablodaki siluetler odanın içine kaydılar. Çocuk bir roma büstü gibi durup duruyordu tablonun önünde.  Siluetler tüm kışkırtıcılığı ile geçiştiler çocuğun yanından. Sarıldılar kadının çıplak bedenine. Kadın tüm öfkesiyle bağırıp orada durmayacağını söylemeye devam ediyordu çocuğa ve tamamen kafayı yemiş haldeydi. Istakoz bir hamlede tabaktan sıçradı sokağa, sonrasındaysa tablodan salona. Ayağının ahşap zemine vuran sesleri, eklemlerinden çıkan çıtırtılar iç kıvrandırıyordu. Tahammülü zor bir manzara çocuğun etrafında cereyan ediyordu. Kadının bedeni neredeyse siluetlerle kaplanmış, odanın içiyse pazar alanına dönmüş, tüm gürültüsüyle tablo odaya doluşuyordu.
Istakoz çocuğun küçük bedenini bir hamlede kıskaçlarıyla kavradı ve az önce kadının yattığı koltuğun üzerinden, oradan da dar koridora geçti. Eklemleri çıtırdadı ıstakozun, duvarları takırdadı koridorun ve ıstakoz eğile büküle çıkardı çocuğu apartmanın için. Akıl almaz bir hızla merdivenleri inmeye başlamışlardı.

Gözlerimi yavaşça araladım. Otopark veya benzeri bir yerdeydim. Birinci veya ikinci katta olmalıyım ki yapının yan tarafından sokak lambalarını görüyordum. Benimle aynı hizadaydılar ve sokak gürültüsü net duyuluyordu. Üşüyordum. Garip bir kabustan uyanmıştım ve nerede olduğumu bilmiyordum. Bir kaç adım atıp lambaların aydınlattığı sokağı seyrettim. Arabalar gelip geçiyor ve genel bir gürültü sürüyordu. Başımı kaldırdım, yukarıda gece bütün bir şehri teğet geçiyordu. Rüzgar esiyor, ay parıldıyordu. Korna sesleri, arabaların motorları, belki bir kaç gülüşme sesi bile duymuş olabilirim. Birden arkamdan o iç kıvrandırıcı bükülmeleri, çıtırtıları duydum. Her şey çirkinleşti. Zihnim büzüştü, kemiklerim bir ağırlıkla ezildi. Dizlerim görevlerini unuttular.
paylaş:

İnsan

Ne yazık ki insan,
Dünya'nın görkemli tahtına oturan 
En berbat hayvan.
Ve çarpık gözleriyle eski bir saat kulesini andıran
Bu kör,
Bu sağır,
Bu yabancı,
Bu zamansız canlı artığı
Yakmaktadır kendi krallığını.
Hangi rüya?
Hangi gün?
Hangi endişe?
Bizi kurtaracak 
Ve adımızı yeniden onurlandıracak. 
Yağmur yağıyor
İki bin yıl önce ve
iki bin yıl sonraki gibi.
Her zaman
Her şeyin ortasında kalan insan,
Kendi ölümünü buldu
Henüz hayattan bir şey anlamadan.
paylaş:

kalan giden benim

Her şey, her şeyin güzel olduğu bir sabah başladı. Ev birden kalabalıklaştı ve birden boşaldı.. Tipik bir felaket senaryosu sonrası, taziyeleri karşılar gibi. O'ndan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Yaptığımız planlar, sadece plan olarak kaldı.  Nadasa bıraktığım tutkum gün yüzüne çıkma yasağı olan bir günde sersem bir kurşunla kendini yok etti. Ve o gidince,  televizyonda hiç düzelmeyecek olan ülkenin gündemini tartışan kravatlı adamlar arasından kravatsız adamı her sözünde onaylamaya devam ettim. Günler büyük bir sessizlikle ayı doldurmaya devam etti.  Bense o ayın tam ortasında kendimi bitirmeye...


Hangi ülkenin diline ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyla başlıyor günüm. Piyanoyla başlıyor şarkı yumuşak tuşelerle... Daha sonra piyanoyu çalan adam naifliğini kaybediyor. Daha sert  dokunuşlar  ile devam ediyor. Zenci olduğunu düşündüğüm bir başka adam sözlerini söylemekte. Her şey güneş doğmamış bir sabahın ortasındaymış gibi sanki. Dokunaklı ve ihtişamsız.  Şarkı yarıda kesiliyor. Saat başı ne de olsa. Ülkenin gündemi daha önemli. Düzgün konuşan bir spiker bir nehir gibi okuyor önündeki metni. Ülkenin gündemi nasıl olsa. Uzun ve bitmeyecek gibi. Bir kaç çocuk ölüyor. Bir kaç yolsuzluk haberi. Her cumartesi evlatlarının, kocalarının kemikleri için eylem yapan kadınlar. Ve bir kaç sıradan kaza. Bilanço ağır. "Saat başında tekrar karşınızda olacağız." cümlesiyle bitiyor. Sonra İngilizce bir  şarkı başlıyor. Fazla ukala bir tavırla. Çok beğenilmiş bir şarkı gibi sanki. Yarıda kesilmeyeceğinden emin devam ediyor kasetin şeridindeki yolculuğuna. Şarkı bitiyor. Bu sefer ben  yarım kalıyorum. Omzumdaki ağrı yarım kalıyor. Baş ağrısı yarım kalıyor. Yarım saat önce içilmiş ağrı kesici görevini yarıda kesiyor. Hep yarım kalıyorum. Rüyalar, yemekler, dualar , küfürler. Bilanço ağır. Gözümden düşen birkaç damla yaş nem oluveriyor suratımda. Göğsümün ortasına düşemeden... Yarıda kalıyorum. Ettiğim küfürlerin, büyük bir heyecanla hazırladığım yemeğin yarısında kalmaktan daha değişik bir hal ile. Zihnim tutukluluk yapıyor ve hatırlamıyorum. Her zaman hatırlamak istediklerimi hatırlayamıyorum. Belki bunu bile bile yapıyorum.  Geçmişle yaşamayı öğrenmek mi daha ağır yoksa geçmişi silmeye çalışıp kaybetmek mi ?  Kendini kaybetmek mi daha zor, yoksa günün birinde kendini nerede bulacağını bilemeyeceğin bir ruh halinden sıyrılıp kurtulmak mı ? Bunlar hep zihnimde.  Zaman durursa bizde durur muyuz diyorum. Durur muyuz? Bekler mi bizi yaşam ? Yoksa kayalıklardan düşerken parçalanan ellerimiz mi iyileşir bu zamanda ? Deklanşörler katilim olmayı kesip zamanı kaydeden kadim dostlar olur mu günün birinde ? Kim verebilir bunu cevabını? Kimse veremez tabi.


Öğlene kurulan saatlerin ciddiyetsizlikleri içerisinde geçiyor zaman.  Bir şeyleri değiştirmiyorsa akması saçma olan zaman ! Birbirini büyük bir uyumsuzlukla tamamlamaya çalışan aylar. Hepsi geçiyor sırayla. Ağustos'da kurduğun ve  Eylül'de suyunu çekmeye devam turşular var hayatımın bir köşesinde. Balkonun bir köşesinde tad almayı bekleyen bir tepsi salça. Her balkona çıkışımda okşadığım ve günün birinde bir yemeğe ödül olarak koyacağım fesleğen. Ve bir gazete kağıdının üzerinde kuruyup, kavrulmayı bekleyen ıslak kabak çekirdekleri.  Modası geçtiği halde  bir zamanlar atmaya kıyamadığın envai çeşit çiziğin işgal ettiği masadaki vazo. Ve tüm bunların ortasında ikili koltukta zor durumda olan bir cenin gibi kıvrılıp can çekişen ben. Alt kattaki günün yirmi dört saati ağlayan bebeğin sesi dışında sesleri duymamak. Arada sırada çıkılan bana göre uzun bazılarına göre uzun olmayan sokak gezintileri. Çoğu zaman bir merdivenin en üst basamağında bir kaç bira ve sigara ile savuşturulan dertler arasında sıkışıp kalmışlık hissi. Ve rüyada görülen sen. Yarım kalan sen. Mor şal. Yarım kalan rüya. Ettiğim küfürler bile yarım.


Sokağa çıkmanın iyi geleceği düşüncesiyle atlıyorum sokağa. Oğullarını, kocalarını , kayıp olanlarını arayan kadınların arasından süzülüyorum.  Her cumartesi, yarım kalan bir kavganın diğer roundlarına çıkan kadınların arasından tüm gençliğimle ve sarhoşluğumla süzülüyorum.  İstediklerinin birkaç parça kemik olduğunu bilen kadınların. Haklı olduklarını düşünüyorum kadınların.  Her türlü psikopatlığa ve caniliğe ahlaki kılıflar uyduran devletin öldürdüğü adamların çocukları ve kocaları olduğunu bildiğim kadınların. Çokça  yürüyorum bugün . Olması gerektiğinden fazla eve dönerken güzargahı uzatmak adına her gün otobüs beklediğin durakta bir sigara yakıyorum. Sigaraya çok ama çok erken başlamış kırık bir piç gibi, yavaş yavaş içiyorum. Bacaklarım boşalıyor. Binalar çok iğrenç.  Sigarayı yere bırakıyorum. Üzerine basmadan. Her gün beklediğin durakta. Ben bekliyorum. Senin beklediğim otobüs geliyor. Benim beklediğim  gelmiyor. Küfürler ile aptal bir gülümsemeyle uzaklaşıyorum.

Her şey çok güzel  olacak diyor kırık bir piç. Yüzüne takındığı aptal bir gülümsemeyle...  Mayıs kuşları, bahar dalgaları, sahildeki insanlar. O kadar güzel olacak ki körkütük içine düşeceksin hayatın.  Kötülüğün farkında olmayacaksınız diyor.  Katran gibi kahvelerin, nikotini zehirleyen sigaraların, uzağında. Her şey çok güzel olacak diyor piç bir sigara daha yakıp bacak bacak üstüne atmaya hazırlanırken.


Bir rüya daha görüyorum. Saçlarının rengini artık karıştırıyorum. Ne giydiğini kestiremeyecek kadar körkütük sarhoşum. Rüyada sarhoş olmak ne ilginç şey. Susuyorsun. Bende susmayı düşünüyorum.
Bildiğim bütün aşk şarkılarını söylemek, şiirleri dökmek istiyorum önüne.  Gözlerinin içine bakarak devam ediyorum. Böylesine bir çaresizliğin içerisinde olmak terletiyor bu nemli rüyada. Yüzünde kelebekler uçuşuyor. Gözlerinde *balıklar yüzüyor. Masada duran kahve  her zamanki içtiğimden tatlı. Ağzımda bıraktığı o yapışkan iğrenç tada rağmen konuşmaya devam ediyorum. Bileğini bükerek dudağının sağından tüten sigara dumanına bakarak...  Aklıma gelecek olan ilk şiirin dizelerinde boğmak istiyorum seni.  Tüylerinden kalkan saflığın, gözlerindeki acınası bakışın içerisinde. "Söylemen gerekmiyor." diyorsun.  "Söyleyecek bir şey yoksa söylemeye de gerek yok." Bir baraj kapağı misali kopuyor zihnimden sözcükler. Ben en sadesini, en klişesini, en çok söyleneni ve en çok maruz kalınanı seçiyorum. "Ben en çok... " diyorum. Yarım kalıyorum. bağıramıyorum.  Bu yakıyor canımı. Susmayı geçiriyorum aklımdan. Susup zehir etmemeyi güzel Kasım'ı. En güzel gecelerden birini. Konuşsam ne söyleyeceğim sanki ?  Sana  adanan şiirlerden, hikayelerden başka. Ne diyebilirim ?  Ne diyeceğimi bilsem her şey daha kolay olurdu. Şaşkınlıkla uyanıyorum. Aklımdan atamıyorum saatlerce. Yeni bir kağıda düşüyorum ilk dizeyi. Başını omzuma koyup    saçlarındaki kızıla dalamamışken neye yarar  kimsenin ilk dizesini bile bilmediği şiirler?. Kucağına uzanıp gözlerindeki balıklara bakarak okuyamadığım sözcükler ?  Zihnime baskın yiyorum bunları düşünürken. Çok kayıplı bir gece baskını. Her şey şimdi olandan daha farklı olsaydı ne değişirdi diye soran bir baskın. Kayalıklarda , gediklerde vuruyorlar genç çocukları.  Hepsinin son sözü bambaşka !
Çaresizliğin içerisinde çareler arıyorum. Kalan da giden de benim !
 Boka saran çaresizliklerin. Büyük çaresizliklerin. Eminim içinden çıkalamayacak kadar büyük çaresizliklerin. Ne mümkün olmaya and içmiş çarelerin.



paylaş:

Tellibağ Mucizesi


“Artık yazamıyorum” dedim.
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir teselli cümlesi, bir umut ışığı, ruhumun ateşini söndürecek güzel cümleler dökülsün istiyordum dudaklarından. Yalan söylesin istiyordum. Elleri ellerime uzandı.
“Boşver, zaten kötü yazıyordun belki böylesi senin için daha iyidir” dedi.
Geçmişimin ayna gibi kırıldığını, etrafa saçıldığını hissettim. Küçük bir çocuk gibi gözlerim doldu. Ben ondan teselli beklerken o saldırıya geçmiş ve beni yıkmıştı.
“Öyle deme” dedim. “Hepsi mi kötüydü?”
“Açıkça söylemek gerekirse gerçekten kötüydü. Senin yazdıklarını herkes yazabilir. Aşk acısı, ayrılık, saçma sapan cinayetler, anlamsız ve gereksiz diyaloglar. Hiç mi kitap okumuyorsun sen?”
“Bunu bu kadar sert söylemek zorunda mısın?”
“Birinin bunları söylemesi gerekiyor. Kendini kaptırıp boşuna üzülüyorsun. Yazdıklarının arasında iyi bir şeyler olsaydı gönderdiğin yayınevlerinden biri muhakkak kabul ederdi. Ama kabul etmediler.”
“Onlar edebiyat baronları. Bütün köşe başlarını tutmuşlar.”
“Bayılıyorum bu lafına, onlar edebiyat baronlarıymış. Ne baronu, onlar sadece editör. Gelen dosyaları inceliyorlar iyi bir şey bulurlarsa değerlendiriyorlar. Hepsi bu.”
“Neyse bu konuşmayı fazla uzatmayalım. Birkaç işim var onları halletmem gerekiyor sonra devam ederiz.”
“Peki, sen bilirsin. Akşam sana geleyim mi?”
“Bu akşam olmaz. Başka zaman.”
“Bu konuştuklarımızı da yazacak mısın?”
“Artık yazamıyorum dedim ya hem neyini yazacağım kötü bir yazar olduğumu mu?”
Cevap vermesini beklemeden kalktım masadan. Canımı sıkmıştı. Bir an önce evime ulaşıp ağlamak istiyordum. Sevdiğim kadının beni bu şekilde eleştirmesi canımı yakmıştı. Eve gidip ağlamadan,sinirlerimi oynatmadan önce Migros’a girdim ve indirime girmiş Tellibağ şarabından üç tane aldım. Ben şahsıma yapılmış her eleştiriyi, her olumsuz düşünceyi bünyesinden, zihninden, içinden kolay kolay çıkarabilen biri değildim. İnat etmiştim. Söylediği sözler için pişman edecektim onu. Bir çeşit hırs dolaşıyordu içimde. Ruhum insanları yanıltmak, benim için söyledikleri lafları yedirmek üzerine hareket eden intikamcı bir ruh olmuştu.
Yazmak sevdiğim kadının bana söylediklerinden sonra benim için yaşamak ve ölmek arasındaki ince çizgi olmuştu. Son kez deneyecektim. Ve yine reddedilirsem kendimi öldürecektim.  Bilgisayarı açtım ve karşısına oturdum. Aldığım Tellibağ şarabının birincisi biterken kelimeler kafamda dolaşıyordu. Parmaklarım harflerin üzerinde gezindi ve yazmaya başladım.
“Zamanı eritip kuma dönüştüren, camın içine koyan ve adına kum saati diyen adamı tanıdım. Yüzyıllar önce ölmesi gereken bu adam bendim ve geçmişimi hatırlamaya yeni yeni başladım.”
İkinci Tellibağ şişesinin bitişiyle beraber kafamı masaya koydum ve uyudum. Sabah uyandığımda yazdıklarımı okudum. Objektif olabilmek için tekrar tekrar okudum. Hiç fena değildi. Ve fena olmadığı kanaatine vardığım an yazmamın formülünü çözdüm. Günde iki şişe Tellibağ bana yazma gücü veriyordu. Telefonumu kapattım. Ev arkadaşımı uyandırdım ve bütün paramı, kredi kartımı verdim. Ona ne yapacağını, beni hayatta tutacak kadar yiyecek alması gerektiğini, evden ne zaman çıkacağımın belli olmadığını anlattım. “Tamam” dedi. Her gün eve gelirken iki şişe Tellibağ ile gelecekti. Yumurta, makarna, ekmek ve kahve alacaktı. Para bittiğinde ailemi arayacak ve para isteyecekti. Sigara içmediğim halde bir karton sigara istedim. Şaşırdı ama bir şey söylemedi.               
İkinci gece heyecanlandım. Ellerim titremeye başladı. Ara verip bir sigara yaktım. Öksürdüm. Sigarayı kül tablasına koydum ve dumanın odaya yayılışını izledim. Ve kelimeler tekrar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Ellerim harflere bastıktan sonra irademi kaybediyordum. Dökülüyordu her şey. Ve bayılana kadar kazıyordum aklımın içine saklanmış kelimeleri. Sabah uyandığımda yazdıklarıma bakınca hiç fena değil diyordum.
Tam altmış günün sonunda elimde bir kitap dosyası vardı. Bitmişti. Altmış günde bir kitap yazmıştım. Odanın çeşitli yerlerinde sayısı yüz yirmiyi bulan Tellibağ şişesi vardı. Dosyanın üzerinde hiçbir oynama yapmadan, tekrar okumadan, sadece okuyacak editöre ufak bir not yazarak yayınevine gönderecektim. Aklımda tek bir yayınevi vardı. Bana cevap dahi vermemişlerdi. Kızgındım onlara bu yüzden sadece onlara gönderecektim.
“Editöre not,
Bu dosyayı da kabul etmezsen senin amına korum.”
Notum çok netti. Yayınevine dosyayı postalayıp beklemeye başladım. On ikinci gün mail üzerinden cevap geldi. Editör numarasını göndermişti. Telefonumu açıp aradım. Kim olduğumu söyleyince kitabı beğendiğini fakat neden öyle bir not bıraktığımı anlamadığını söyledi. Basıp basmayacaklarını sordum. “Basacağız gelin yüz yüze konuşalım” dedi. “Basılmasını istemiyorum” dedim ve telefonu suratına kapattım. İçim rahatlamıştı. Not defterime kurşun kalemle yazdığım intihar mektubumu yaktım ve dışarıya çıktım. Edebiyat baronunu, kötü yazdığımı söyleyen sevgilimi yenmiştim. Kazanmıştım. Bu bana yeterdi.  


paylaş:

Zaman



Çok zaman geçmişti üstünden. Bütün tepkilerimi, hislerimi, bana dair ne varsa her şeyi yitirmiştim. Çok zaman geçmişti üstümden. Ben onun nabzını ölçmek için tenine dokunduğumda kalbimin ritmini bulmuştum. Mavi duvarlar- özellikle mavi duvarlar- üstüme yıkılmıştı. Düşünüyordum yaşadıklarımızın hangisi kıyamet alameti hangisi normal şeylerdi? Ayrımını bir türlü yapamadığım, hayatımın merkezini bir türlü bulamadığım zamanlarında üstünden çok geçti.

Uzayan sakallarımın altına sakladığım çenem her hareketinde hüzünlü bir titremeye maruz kalıyordu. Ağzımdan dökülen kelimeleri masalarda unutuyordum. Hayalin ve daha çok hayalin ortasında sıkışıp kendimi izliyordum.  Bombalar düşüyordu, düşündüğüm her yere. Yumruk yumruğa boğuşuyordu geçmişim kendisiyle. Koşar adım dolaşıyordum sokakları. Geride bıraktığım ne varsa peşimden geliyordu. Kafamı kaldıramıyor, kaldırmaya çalıştığımda ise gözlerim körleşmişçesine kararıyordu. Kokusunu alıyordum sonbaharın. Burnumun deliklerini yakarak ilerliyordu beynimin bir yerlerine.

Büyülenmiş gibi hissediyordum. Sigaraların biri bitip biri yanıyor ve ciğerlerine çektiği dumanı suratıma üflüyordu. Suratıma beton gibi vuran o dumanların içinde boğuluyor ve kendimi her seferinde başka bir masalın kahramanı olarak görüyordum. Zihnim bana ucuz şakalar yapıyordu. Zihnim benimle durmaksızın oynuyordu. Damarlarımda büyük bir acı dolaşıyor, dolaşımını tamamladığında ise kulaklarımdan akıyordu.

Biliyordum çok zaman geçmişti ve akıp giden her dakika o zamana ekleniyordu. Kendimi zincirlerle oturduğum yere bağlamıştım. Sesimin titreyen tarafını saklamak için bağıra bağıra konuşuyordum. Her şeye rağmen geçiyordu zaman. İçtiğim kahveye zamanı bandırıp yesem de, geçiyordu. Üstelik ne kadar zaman yesem doyamıyordum.

Ben zihnimde, beynimin kıvrımlarında ve bedenimde bunları yaşarken hayat devam ediyordu. Boşluğa göz kırpıyordum. Karanlık boşluklarda gözlerimi yerinden çıkartıyor ve fırlatabildiğim en uzak yere fırlatmaya çalışıyordum. Olmuyordu. Gözlerimin düştüğü yere koşuyor ve tekrar atıyordum. Her atışımda gözlerim biraz daha ağırlaşıyordu. Bir müziğin ritmine kapılıp gitmiştim. Sonsuz boşlukta ve sonsuz karanlıkta insanın sadece kulaklarına ihtiyacı oluyordu.

Bir otobüsün camına kafasını dayamış olarak buldum onu. Uzak bir yere gidiyordu. Başını yavaşça camdan kaldırdım. Yanına oturdum. Başını ellerimin arasına aldım. Burada bitsin istiyordum hikaye ama zaman geçiyordu. İki elimin arasında küçülen yüzüne baktım. Gözlerimin yerinde olmayışı onu korkutmuştu. Bu korkuyu duyabiliyordum. Yaklaştım yüzüne. Burunlarımız birbirine değdi. Başımı eğip dudaklarını öptüm. Karşılık vermedi üstelik zamanda geçiyordu. Kalktım. Zaman kulaklarımın duyabildiği kadar uzaklıkta ufak ufak eriyordu. Otobüsten indim. Kafasını cama dayadı. Bitiyordu her şey, bu sefer gerçekten bitiyordu.
Otobüs hareket etti. Saatimin saniyelerini dinliyordum. Yavaşlıyordu. Otobüs bağıra bağıra gitmişti. Saatim durmuş ve zaman kaybolmuştu.

Bitsin diye uğraştığım her şeyin ortasında kalmış ve bitince pişman olmuştum. Gençlik, yaşamın korkunç telaşını beraberinde getirirken yaşlılık, ölümün insana sunduğu en büyük hediyeydi. Peki yılların tam ortasında oturup ölümü düşünmek neydi? Ve en önemli soru, ölmek nasıl bir şeydi? Tadı nasıldı, kokusu nasıldı,son saniyesinde ne yaşanırdı?

Benim ihtiyacım olan, yardımı lazım olan bütün insanlar öldü ya da bana öyle geldi. Bilmiyorum. Öyle çok zaman geçti ki üstünden, neyin gerçek, neyin ölü, neyin doğru olduğunu anlayamıyorum. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin anlamak istiyor insan, Dünya'nın bütün bilgilerini anlamak ve içine hapsetmek istiyor. İnsan kendini içine hapsetmek istiyor. Kapıları dışarıdan kapatacak birine ihtiyaç duyuyor.Hepimizi gayya kuyularının içine fırlatacak biri lazım. Hepimizi yakacak ve hepimizden biri olmayacak tek kişi. Ölüm onun yaşamının doğal sonucu olmayacak tek kişi. 

Her şey bittikten sonra göz çukurlarıma üç sigara bastım. Saatimin camını kırıp içindekileri kalbime sapladım. Bir Azeri ezgisini kulaklarıma damlatıp yürüdüm. Yaşını sadece parmaklarıyla gösteren ve bunu göstermeyi ailesinden öğrenen küçük bir çocuk gibi.

paylaş:

İKİ DUDAK ARASI

Güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Et sote yaptım, yanına marketten meze aldım bir de 35'lik. Sadece rakının yanında güzel besleniyordum.  Yalnız içmenin pek tadı yoktu ama kimseyi istemiyordum yanımda. Rakı sofrasına ikinci sınıf aşk muhabbetlerinin meze olmasını kabullenemiyordum. İlla bir şey konuşulacaksa daha ciddi meseleler konuşulmalıydı sofrada. Ülkenin gidişatı, yaşadığımız toplumun gösteri toplumuna dönüşmesinin nedenleri, okumanın git gide değersizleştirilmesi, mutluluk, kader, din gibi kavramlar...
Bugün susacaktım. İçinden hiç çıkamayacağım hadiseleri düşünüp nedenlerini arayacak, belki bir çözüm üretecek, belki de girdiğim uçsuz bucaksız düşünce girdabında boğulacaktım. Bir duble doldurup yavaşça içerken aklıma çok kullandığımız bir deyim geldi. Birilerinin iki dudağı arasında kalmak...
Kadere, alınyazısına bu kadar gönülden inanan bir toplumun böyle bir deyim üretmesi gerçekten bir ironiydi. Belki de tanrı, bir insanın iki dudağı arasında kalmayı yazmıştı kaderlerine. Yoksa hiçbir şekilde yazgıya inanan bir insan böyle bir deyim kullanamazdı, kullanmamalıydı.
Bana gelecek olursak kadere inanmadığım kadar inanıyordum bu deyime. Kendi çabasıyla bir yerlere gelmeye çalışanların birçoğunun başına gelen bir şeydi bir insanın iki dudağı arasında kalmak. Elbette bundan daha iyi bir sistem üretilebilirdi fakat bu ülkede işler böyle yürüyordu. Nefesi kuvvetli insanlar birilerinin kulağına bir şeyler fısıldar, bu fısıltının gücüyle birileri işinden olur, birileri zengin olur, her ne bok olacaksa bu fısıltıyla olur.
Tanrıya inanan insanlar da tanrının iki dudağı arasındadır. Tanrı isterse olur, tanrı istemezse yaprak bile düşmez. Aslında acı gerçek budur. Karakterimizin, kimliğimizin, yapabileceklerimizin  hiçbir önemi yok. Hepimiz iki dudak arasındayız.
Rakımdan bir yudum daha alıyorum, bir sigara yakıyorum.  Sanırım insanın iki dudağı arasına en çok yakışan şeyi buluyorum. En ucuzundan bir sigara...
Şerefinize!







paylaş:

Yarım Kalan Hikaye

Hayatımın büyük bir kısmı boş vakitlerimi nasıl dolduracağımı düşünerek geçti. Yirmi dört saatin yetmediğini söyleyen insanlardan olmadım hiç. Bir anda yıllar sonrasına gitsem yaşayamadığım anlar için üzülmezdim. Bir an hariç...
18 Eylül... Sonbaharın dibine kadar yaşandığı bir gün. Yağmur dışarı çıkanları cezalandırırcasına yüzüne vuruyor insanın. Elimde valizimle 20.50'de kalkacak olan  Hatay uçağına yetişmeye çalışıyorum. Söğütlüçeşme durağında metrobüsten inip yağmura meydan okurcasına rıhtımdan kalkacak havaalanı otobüsüne koşar adımlarla ilerliyorum. Tamamen ıslanmış vücudumda sırtımdaki terin sıcaklığıyla yağmurun soğuk suyunu ayırt edebiliyorum. Kalkmadan hemen önce yakalıyorum otobüsü. Sırılsıklam, yorgun ve otobüsü yakalamanın verdiği mutlulukla biniyorum otobüse. Boş olan arka koltuklara doğru ilerlerken tek başına oturan güzel bir kız dikkatimi çekiyor. Gözlerinin içine bakıyorum, bir an göz göze geliyoruz, yanından geçip en arkaya oturuyorum. Yol boyunca onu izliyorum. Yolculuğun sonlarına doğru karşısında oturan kadının yanına geçiyor, yarım oturarak bir şeyler konuşuyor. Beli açılıyor o sırada. Benim karşımda oturan çocuğun oraya doğru baktığını görüyorum, işine bak diyerek sert bir şekilde uyarıyorum. Kısa bir zaman sonra otobüs havaalanına varıyor. İlk ben iniyorum otobüsten. Bir sigara yakıyorum. Gözlerim otobüsün kapısında, inmesini bekliyorum. Bir şey yapacağımdan değil, sadece bekliyorum işte. Bir kere daha göz göze gelme ihtimalinden başka bir şey değil beklediğim. Herkes indikten sonra telaşla iniyor otobüsten. 
''Yardım eder misiniz, otobüste bir kadın fenalaştı.'' diye haykırıyor. 
Ağzımdaki sigarayı atıyorum. 
''Tabii, hemen bakalım.'' diyorum. Nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum ama yardımı isteyen o ise ne istediğinin hiçbir önemi yok. Biraz tereddütle otobüse doğru hamle yaparken:
''İstersen sen valizimi al, ben yardım edeyim.'' diyor. 
Valizini alıp bekliyorum. Az sonra fenalaşan kadıncağızla birlikte otobüsten iniyorlar. Onun da valizini ben alıyorum, havaalanına doğru ilerliyoruz. Giriş kapısında doktor çağırmalarını istiyoruz güvenlikten. 
''Sağlık hizmeti ücretli.'' cevabını alıyoruz.
Cebimdeki para muhtemelen karşılamaz ama nasıl olsa bir çaresine bakarız diye düşünüp paranın önemli olmadığını söylüyorum. 
''Hastanın yakını mısınız?'' diye soruyor güvenlik görevlisi. 
''İnsanız.'' diyorum. 
Hasta kadının kimliğini aldıktan sonra onu güvenliklere emanet edip check-in işlemlerini tamamlamak için güvenlik kapısından geçiyoruz. İkisinin birden 21.00 Ankara uçağında olduğunu öğreniyorum. Bir yandan aynı uçakta olmadığımıza üzülüyor, bir yandan da kadıncağızın emin ellerde olduğuna seviniyorum. Benim uçağımın saatini soruyor, 20.50 olduğunu söylüyorum. 
''Yetişemezsen çok üzülürüm.'' diyor. 
Onların check-in işlemlerini yaptıktan sonra kendi işlemim için yanından ayrılmak zorunda kalıyorum. Bir an önce işlemleri tamamlayabilirsem on dakikamın kalacağını hesaplıyorum kafamda. Giderken, tekrar geleceğim yanınıza diyorum, gülümsüyor. Bileti aldığım şirketin check-in sırasına gittiğimde çok kalabalık olduğunu görüyorum. İki seçeneğim var. Ya onu bir daha görebilmek için uçağı kaçıracağım ya da sırada bekleyip son anda uçağa yetişeceğim. Ah! yanımda biraz daha param olsa diyorum, bir sonraki uçakla dönerim. Uçağı kaçırmayı göze alamıyorum, on beş dakika sırada bekliyorum. İşlem bittiğinde Hatay uçağı yolcularına son çağrı duyurusu yapılıyor. Koşar adımlarla havaalanında bir tur atıyorum fakat göremiyorum onları. Uçağa biniş kapılarına gidiyorum, orada da yoklar. Çaresiz uçağa gidiyorum. 
Kaç yaşında, adı ne, nelerden hoşlanır, hiçbir bilgim yok. Belki bir şekilde tanışmayı başarabilsem hiçbir şey olmayacaktı, belki de ondan hoşlanmayacaktım, bilmiyorum. Sadece, başkalarının gözlerinde göremediğim, adını bilmediğim ama beni derinden etkileyen bir ışıltıyı, eğer bir mucize olmazsa bir daha karşılaşmayacağım bir insanın gözlerinde görmek; yaşama olan inancımı benden alıyor. 
İhtimalleri düşünüyorum. Evden daha erken çıksam başka bir otobüse binecektim, karşılaşamayacaktım. Otobüse yetişemesem, yine karşılaşamayacaktım. O kadın fenalık geçirmese, onu tanıma fırsatı bulamayacaktım. Sanki Tanrı bir şekilde onu tanımamı istemiş, fakat tanışmamızı istememiş. 
Şu anda ne hissettiğimi kelimelere dökemiyorum. Sabahattin Ali'den bir alıntıyla bitiriyorum.
''Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun:
'Napalım, kısmet değilmiş...' ''
Sonra

paylaş:

unutma çocuk! hedefteyiz.

uyumanın korkutucu olduğu vakitler çocuk!..


korkutucu olanlar ne kabuslar, ne de düşler.

korkutucu olan çocuk, korkutucu olan, bir daha uyanamamak ve savunmasız bırakman kendini.

yapma çocuk! vakit uyuma vakti değil.
planların var senin. düzülü düzenlerde kurduğun oyunların var senin.
unutma çocuk! bırakma savunmasız kendini. unutma sırt sırta verdiklerini.

şimdi vakti değil rahat koltuklara yaslanmanın, kolçaksız taburelerde otururuz biz; unutma çocuk! sınırlarda geçer bizim hayatlarımız. nasıl yaşarız bilmeyiz sonsuz uçurumların eşiğinde bir ömür, nasıl bir maharetle yürürüz o çizgide sarsılmadan, vazgeçmeden, biteceği yere dek. şimdi siktir et ötesini berisini çocuk! ince ince işlenmiş bir dantela bizimkisi. her bir motifin ayrıdır hikayesi, unutma çocuk! unutma hikayeleri, nereden geldiğimizi. kat etmedik onca yolu boşuna, şimdi uyuma çocuk!

boşuna değil endişelerin ama yapma çocuk!
dinlenmek için henüz erken, yapma! yolun sonuna az kalmışken.
vazgeç telkinlerinden. bir tel örgüdür seninkisi, bellidir hali çaresi!

biz günah keçileriyiz çocuk!
biz ötedeki adamlarız!
biz hedefte olanlarız!
hedefte biz varız. kendi isteğimizle buradayız; değil mi çocuk?

bir sözümüz var çocuk kendimize, birbirimize.. unutma çocuk!
Unutma hedefteyiz!

paylaş:

İntihar Üzerine


Bugün intihar etmeyi düşünüyorum. Dün de düşündüm, ondan önceki günlerde de...


İntihar etmek için yüzlerce nedenim var ama burada sizlere bu nedenleri tek tek yazmak zorunda değilim. Yazsam anlar mısınız, onu da bilmiyorum.

Canıma kıymayı göze alacak cesaretim olmadığı için kendimden nefret ediyorum. İyice kafayı çekip yaşamıma son vermeyi düşünüyorum, kendimde bulamadığım cesareti alkolde aramayı gururuma yediremiyorum. 

Sonra, binlerce sperm hücresi arasında yumurtayı bulan sperm olmama şaşırıyorum. Hiçbir şey için yarışmadım ki bu hayatta, dünyaya gelmek için yarışayım. Bir anlık zevkin kurbanı olmayı içime sindiremiyorum.

Doğmayacak çocuklarıma söz veriyorum; sizin dünya cehennemine gelmemeniz için elimden geleni yapacağım, diyorum. 

Tanrı'ya kızıyorum. Kaderime böyle saçma şeyler üzerine kafa yoracağımı da yazdığı için. Tanrı'yı alt etmenin yollarını arıyorum. Bir fikir geliyor aklıma. Dünyadaki bütün insanlar aynı anda intihar etmeli diyorum. O zaman Tanrı bir daha insan yaratmaz. Sonra insanın bencilliği aklıma geliyor, bu fikre inancımı yitiriyorum. 

Bugün intihar etmeyi düşünüyorum. Yarın da düşüneceğim, yarından sonraki günlerde de... 

Bir gerçeği yüzüme vuruyorum. İntihar düşünülerek yapılacak bir eylem değildir. Anlık, düşünmeden, sessizce... 










paylaş:

yirmi bir

Yirmi bir el ateşlenmiş bu namlu, yirmisi ıska biri isabetmiş. Sadece, biri vurmuş hedefini. Sadece biri kavuşabilmiş hedefine.
Geç fark ettim, vurulan benmişim! Sadece biri vurmuş tazecik bedenimi. 
Baktım ki yirmi bir yaşında bir delikanlı olmuşum. Çok zaman aldı, yirmi bir yılda ancak olmuşum; beden ölümüm gerçekleşmiş, düşündüklerimle yaşıyormuşum. Varlığıma gönül koymuş, dilimle arayı bozmuşum. Kafası bozuk, asabi olmuşum.
İçinde yaşadığımız yüzyıl kadar yaşlı ve yorgunum.
Kelimeler kadar kısıtlıyım. Cümleler kadar bitik. Çöl kadar susuz.
Sonsuzum, sonsuz.
Yok mu gecesiz bir gök, bitmeyen bir gün? Yağmursuz bir kır, rüzgarsız bir tepe, acısız yazılacak bir kaç söz?
Yok mu? 
Öyleyse boş ver; nasılsa anlatamadıklarım kadar varım. Boşluklar kadar dar.
Boş ver düşünme. Uyku gelince bir bank bile olur yar.
Soyut düşler, sessiz imdatlar, kesintisiz kabuslar. 
Rüyalar da kalır uykusuz.
Sonsuzum ben, sonsuz.

paylaş:

akla mektup

Yine kaldık baş başa.. İçim dışım bir olduğum o dar, basık an.

Nasıl başlasam ki? Sevgili günlük mü demeli? Bir dost hatıratı gibi değerli dostum diye mi başlamalı? Yoksa gözden ırak bir sevgiliye abartılı sözlerle mi?Bilmiyorum nasıl başlamalı.

Yine bekliyorum işte. Neyi anlatmalıyım aslında onu da bilmiyorum. Bildiğim her şeyi sen de biliyorsun zaten. Bu yalnız bekleyişleri sen de olmasan kaldıramam sanırım.

Aklım, çoğu kez aldanıyorum oyunlarına, güveniyorum çılgınlıklarına, uyuyorum sana. Kaptırıyorum kendimden bazı şeyleri umutla senin uyuştuğuna. Uyuşturma düşüncelerimi onunla, özgür bırak beni!

Daha yaşayacağım onlarca yıl var önümde bir başıma, prangalı dört duvar arasında ev diye bildiğimiz, özgürlük yiyenlerin midesinde yaşanacak yıllarım var daha, bırak beni!

Yalnız geçirecek yıllarım, iyileşecek hastalıklarım var benim. Dönüp dönüp aynı noktada duracağım sonsuz oyunlarım var benim hayat dediğimiz, özgür bırak beni! 

Ve tekrar tekrar; olmayacak sabahlarım var benim, her gece, bu gün de geçse bitecek dediğim; ve sonra; sızdığım gündüzlerin öncesinde astığım sarhoşluklarım var benim, ayılacak sabahlarım var benim, özgür bırak beni!

Vursan duymayacağım anlarım var benim, bırak beni!
Ulaşacak hedeflerim, büyüyecek hırslarım var benim, özgür bırak beni!

Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki.. Serbest bırak ellerimi! Dökmem gereken devasa bir içim var, sayfalara sığmayan, kadehlere dolmayan, dudaklarına dokunulmayan, bedenimden taşan.. Bir içimlik rakı var şişenin dibinde, birazdan suyla boğulacağının bilincinde..

Ahh, düşünüyorum LED'lere bakıp çürüyen beyinleri. Kıskanıyorum kulaklara varan dudakları.. Doğan gün ile batacak güneş arası gibi belirli bir şey değil bu, anneyle rahimdeki bebek arasındaki kordon kadar hayati ama dışarıdan gözükmeyen bir şey, fizikselliğin ötesinde bir şey var anlatmak istediğim, sayfalar sürecek..

Gece kamçılanıyor, dört nala sürüyor karanlığa..

paylaş:

VEDA

Bugün büyük bir ihtimalle hiç okumayacağın, okusan bile benim yazdığımı hiç bilmeyeceğin bir veda mektubu yazıyorum sana. Evet, vermeyeceğim bu mektubu. Değmezsin çünkü. Tamam yalan söylemeyeceğim, değersin ama bunu sana söylemek zorunda değilim.

Hiçbir şey söylemek zorunda değilim. Bu sert görünen adamın bunları yazarken gözlerinin dolduğunu bilmemelisin mesela. Ya da günlerdir elimde telefonu alıp, ezbere bildiğim numaranı yazıp yazıp sildiğimi söylememeliyim sana. Sürekli şikayet ettiğin uyku düzenimi, ararsan telefona cevap verebileyim diye düzelttiğimi de öğrenmemelisin. Uyku hapı kullanıyorum uyuyabilmek için ama olsun. Zaten sen hep sonuçlarla ilgilenirsin. Düzelttim işte, artık geceleri uyuyorum. Hiç sorunum yokmuş gibi, mutluymuş gibi, dünya denilen bu bok çukurunda her şey yolundaymış gibi uyuyorum.  Arada üç beş hap fazladan alıp ebediyen uyumak da aklımdan geçmiyor değil ama ölürsem kendini suçlarsın diye bu düşünceyi şimdilik aklımdan çıkarıyorum.

Suçlamıyorum seni, yerinde olsaydım ben de benimle bir gelecek hayal etmezdim. Başarısız, sorumsuz, kaybedeceği baştan belli olan biriyle kim bir gelecek hayal edebilir ki? Sadece kızıyorum, aşık oldum yalanına sığınıp beni olduğum gibi kabul edeceğini söylediğin için… Yalana gerek yoktu, birkaç ay takılırız deseydin de olurdum seninle. Şimdi dönsen ve birkaç gün sadece desen yine olurum.  Nedenini sorma, ben de bilmiyorum...

Sakın suçlama kendini, bana kötü bir şey yapmadın. Sen hayatıma girmeden önce de böyleydim ben. Ölmek için yaşayan biriydim. Sen hayatıma girince biraz temiz hava aldım. Sen gidince yine kirlendi hava, yine nefes almak zorlaştı. Bilmiyorum, belki kısa bir süreliğine bir nebze olsun hayatımı iyileştirdiğin için minnettar olmalıyım sana, belki de her şeyin kötü gitmesine alışmışken iyi bir şeyler olacağına inandırıp kafamı karıştırdığın için kızmalıyım. Aslında bunları düşünmemek en doğrusu ama beni bilirsin işte…

Sen, hiçbir şey söylemeden gidince kendimce sana veda etmek istedim. Senin söylemeye cesaret edemediğin, davranışlarınla belli ettiğin şeyi ben söylüyorum şimdi. Artık hayatımda sen yoksun! Tamam yalan söylemeyeceğim, varsın ama bunu sana söylemek zorunda değilim.
paylaş:

Ne Kaybedersin?

Bir şeyi yapmak isteyip de yapacak cesareti kendimde bulamadığımda; mesela bir kıza çıkma teklif edeceğimde ya da bir insana hoşuna gitmeyecek şeyler söylemek istediğimde kendime hep aynı soruyu sorarım.
‘‘Ne kaybedersin?’’

Bu soru beni yüreklendirir, silahı ateşlemeden önce parmağımdaki güç olur. Kendimden emin olmadan basarım tetiğe. Sonrası muamma… Ya hedefi vururum ya da attığım kurşun geri tepip beni yaralar. Her iki ihtimalde de sonuçlarla ilgilenmem. Ne oldu da kazandım ya da neden kaybettim diye düşünürüm. Kazanmak için birilerine yaranmaya çalıştım mı? Yalan söyledim mi? Kendimden ödün verdim mi? Bu soruların cevabını veririm kendime. Her zaman dürüst olamıyor insan, kendine bile. Kötü niyetli olmasa bile yalan söylediğim olmuştur. Kişiliğimden de ödün verdiğim olmuştur; mesela normalde hayatta izlemeyeceğim, hatta izleyenleri ağır bir biçimde eleştirebileceğim yapış yapış duygusallık içeren, gerçekle ilgisi alakası olmayan romantik bir filme sırf bir başkası istediği için gittiğim olmuştur. Hayır desem, bencil olurum diye avutmuşumdur kendimi. Burada cevaplayamadığım bir soru var. Kendinden ödün vermemek için bencil olmak mı gerekiyor? Cevap evetse, üzgünüm ama zaman zaman kendinden ödün veren biriyim. Son olarak birine yaranmaya çalıştım mı? Benim için iyi olanı sona saklarım hep. Büyük bir gururla hayır diyebilirim. Bu, zaman zaman başarısızlığımda bir etken olsa da vicdanım rahat. Hoş, yaşadığımız dönemde kişinin vicdanlı olmasının bir boka yaradığı söylenemez. Böyle bir dönemde yaşamak bir boka yarıyor mu, bunu da sonra yazarız.

Sonuçta, geride bıraktığım yirmi üç yıla dönüp baktığımda kaybettiklerim de olmuştur kazandıklarım da. Öyle büyük zaferler elde ettiğimi hatırlamıyorum, hepsi küçük şeylerdi. Yenilgilerimse hep büyük oldu. Ne kaybedersin diyerek yola çıktım ve ağır mağlubiyetler aldım. İnsanın kaybedecek bir şeyinin olmaması bugüne kadar söylenen en büyük yalanlardan biri. Hiçbir şey kaybetmese bile yeniden bir şeylere başlama isteğini yitiriyor insan.
paylaş:

Arzuhalci

Uyunur mu bu gece? Uyuyamaz Çocuk bu gece, aklımda yine O sessiz hece.

Arzuhalcimi kaybettim. Kaybolmayan ifadeler, sözcüklerdi musibetim. Bir Jack’le yetinemedim, yine kendimi kaybettim. Hapsettim fikirlerimi sensiz ifadelere, sözcükler de kurtaramadı, Çocuk biçare.

Hikaye ya bu; Vurdum kadehi masaya. Dedim; getirin o Arzuhalciyi buraya. Oturttular yanıma. Tutuşturdular eline bir kalem, dolma. Kalem dolma ama henüz dolmamış. Açtı Arzuhalci bağrımı, bir daldırdı kalemi yüreğime, ki hiç sorma.

Yürek ya bu; acıdı elbet. Bastım  bir kara nara. Devirdim kadehi gırtlağa. Arzuhalci güldü halime, söylendi derdime. Dedi; öyle haykırdın ya, yürek de ağladı ya, bu kalemle ne yazsam karşısındakini dize getirse gerek, ama önce söyle ki ne yazmam gerek?

Ağlatmak mı gerek? Güldürmek mi gerek? Dedim; Bırak aksın mürekkep, nasıl gelirse öyle gerek. Önce kasketini çıkardı masaya, düzeltti gözlüğünü nizamla, sonra başladı yazmaya bir hışımla.

Dedim; Kendini yorma, mürekkebi alıkoyma, öfkenle eğlence bulma, O gözler bakacak buna, sakın ola ki mürekkepten fazlasını koyma. Ha! Bir de halini hatırını sorma.

Arzuhalci başladı tekrar yazmaya. Mürekkep neyse o, ne eksik, ne fazla.

Mürekkep de “O” ya; bitmiyor illet. Değil ki, ömür gidişli dönüşlü bir bilet. Akreple yelkovan kaçışıyor. Arzuhalci öyle bir terliyor ki sanki cehennem ateşi. Kalem öyle bir yazıyor ki sanki söndürecek ateşi..


Resim @Goce88
paylaş: