Dedemin Günlüğü| Doğuş Serçe



“Birazdan o ışık sönecek Selma, sen gittiğinden beri hep aynı saat, hep aynı dakika da sönüyor. Hiç şaşmadan hem de. Hani rivayetler vardır iyi insanlar öldüğünde başuçlarında yahut odalarında bir saat varsa ölümün geldiği dakika dururmuş. İşte aynı buna benzer bir durum yaşıyor bu lamba da. Bende ilişmiyorum, kimseye şikâyet etmiyorum çünkü biliyorum senin gidişine üzülüyor bu ışık. Başka bir ışığa yaklaştığını biliyor. Geçen gün rakı beyazı o çok sevdiğin çorabın eşini buldum ve hatırladım senin ne kadar küçük ayakların olduğunu ve daha çok üzüldüm. Sen gittiğinden beri çok korktum Selma. Gözlerim bozuldu, kulaklarım ağır işitir oldu, utanarak söylüyorum kimseler duymasın dün altıma kaçırdım. Sen burada olsaydın utanmazdım. İnan, hiç utanmazdım. İnsan hiç canından utanır mı? Aklıma bir sürü şey geliyor sonra. O kadar çok şey geliyor ki oturduğum yerde yoruluyorum. Seni ilk gördüğüm gün geliyor mesela daha doğrusu seni ilk gördüğüm ve âşık olduğum gün. O an Güneş’in, bulutların, kalbimin nasıl devasalaştığı hatırımdan hiç çıkmıyor. Gökyüzünde mutlu bir fırtına patladı ve anında dindi sanki. Ve birbirimize yazdığımız pusulalar, o güzel el yazın, o ince parmakların. Saklıyorum hepsini.”
Elimde dedemin günlüğü, okulun bahçesinde durmuş dedemin o gün gördüğü gökyüzünü görmeye çalışıyorum. Etrafımı izliyorum. Elli sene önce burada karşılaştıklarını biliyorum. Dedemin bu bahçede âşık olduğunu kokluyorum. Belki şu duvarın arkasında belki tam benim oturduğum yerde gördü anneannemi. Dedeme detay vermediği için kızmak istiyorum. Bütün aile dedemin duygusal tarafının tam olarak bende tecelli ettiğini söylüyor. “Ne olurdu” diyorum içimden “Ne olurdu onu tanıyabilseydim.”

İçime içime terliyorum. Nasıl oldu da bizimkiler dedemi böylesine yalnız bıraktı. O evde kim bilir ne kadar ağladı, içi parçalandı ve bunları yazdı. İki sene de yazılmış üç defter hepsi ağzına kadar dolu. Evin çeşitli yerlerinde anneannemin ölümünden sonra aynı şekilde kalmış anılar ve benim bunları göremeyişim. Babamın ahmakça “ Ya hu son zamana doğru ev iyiden iyiye çöp eve dönmüştü. Hatırlıyor musun Ayşe, baban depo olarak kullandığımız o odadan ne var ne yoksa ortalara saçmıştı” deyişi. Annemin hüzünlenmesi. Dedemin vefatından sonra anıların doğru düzgün bakılmadan poşetlenip atılması ve akrabaların tam manasıyla akbaba gibi eve üşüşüp kendilerince işlerine yarabilecek eşyaları yükleyip götürmesi.  

Dalıp gittiğim eskiden beni Aslı’nın sesi kendime getiriyor.

“Haydi derse geç kalacağız.”

“Ben gelmeyeceğim Aslı çıkınca görüşsek.”

“Bizimkilere söz verdim çıkışta. Akşam doğum günü olayları işte biliyorsun. Pastalı, sürprizli doğum günü yapmasınlar diye kendi doğum günü organizasyonumu kendim yapıyorum.”

“İyi bakalım akşam görüşeceğiz nasıl olsa.”

“Aynen, mesaj atarım ne yapacağımızı.”

“Tamamdır.”

Aslı’nın arkasından bakıyorum uzun uzun ve ardından gökyüzüne bakıyorum. Gökyüzü büyümüyor, devasalaşmıyor ama Aslı’yı seviyorum. Belki de dedemin gözleri bende yok. Belki de dedemin baktığı açıdan göremiyorum Aslı’yı ve bir daha kızıyorum. Detay vermediği için…
Okuldan çıkıp hızlıca eve geçmeye çalışıyorum. Yol uzuyor, bitmiyor. Günlüğü bu sefer yalandan açıyorum. Ulaşım araçlarında dedemin tek nüsha, bence eser olan, günlüğünü tüketmek istemiyorum ama günlük, ruhumda derin bir çöküntü oluşturuyor ve beni içine çekiyor. Bu yüzden üç defteri tekrar tekrar okuyorum.

“Hayat çok tatsız Selma, eskisi gibi değil hiçbir şey. Zaten sen gittikten sonra geleceği görme arzusu içimde tükendi. Birden gitti. Hayat dolu ben, içi boşalmış bir ihtiyar olup çıktım. Gün bitsin diye ip çekiyorum. Bazı zaman oluyor ki hiç yataktan çıkmak gelmiyor içimden ama yılların alışkanlığı sabahın kör saati ayakta buluyorum kendimi. Karşı kahveye gidip o pis kahveden yarım yamalak içiyorum. Senin kahven gibi değil bunların yaptığı. Nasıl da benden önce uyanır evi mis gibi kahve kokuturdun. Kahvaltılarımız nasıl da güzel geçerdi, şimdi iki zeytin bir dilim ekmek yetiyor doymama. İnanır mısın bulaşık bile çıkmıyor evde.  Öğlen çabuk geçsin diye bir duble rakı içiyor, eski plakları dinliyorum. Beraber dinlediğimiz plaklara ruhundan kırıntılar sıkışmış, hissediyorum ve akşam oluyor. Artık akşamları hiç sevmiyorum Selma. Yapay ışıkta parlayan gri saçlarını hatırladıkça ağlıyorum. İki duble rakı içiyorum. Büyük siniye koyuyorum hani senin çok sevdiğin, çok az da peynirle beraber. Artık rakı da uyutmuyor beni. Seslice okuduğun kitaplardan birine elimi atıyorum. İlk cümlesinde sesin kulağıma değiyor, kapatıyorum kitabı sesini dinliyorum. Bol bol eski fotoğraflarımıza bakıyorum. Cumbada biraz seni özleyerek, biraz sana küskün uyuyakalıyorum. Gittiğinden beri yatağımıza başımı koyup uyuyamıyorum. Ellerimi değdiriyorum nevresimlere, yastığına. Kalbim sıkışıyor.”

Eve gelip kendimi külçe gibi yatağa bırakıyorum. Cüzdanımı ve telefonumu yatağın yanına bırakabiliyorum yalnızca. Dedemin yazdıkları sadece ruhuma değil bedenime de ağır gelmeye başlıyor. Dört aydır yalnızca dedemin günlüklerini ve birbirlerine yazdıkları pusulaları okuyorum. İçimde dedem ve birbirlerine duydukları aşk yeşeriyor.  Ancak bu aşkı taşıyamıyorum ağır geliyor, Aslı’yı anneannemin kendimi ise dedemin yerine koymaya çalışıyorum. Aslı’nın dört aydır takılı kaldığım bu günlüklere olan ilgisizliğine nefretle bakıyorum ama sonra Aslı’nın bu hikâyede henüz yeri olmadığı için bir şey söyleyemiyorum. Kafamı koyduğum gibi uykuya dalıyorum. Rüyamda metruk bir ev, boş eski koltuk, kararmış bir sini ve kırık bardaklar görüyorum. Evin içinde adım atamıyorum çünkü tetikte bana saldırmayı bekleyen sivri dişli, ağzından salyalar akan iri bir köpek duruyor. Ne ileriye gidebiliyorum ne de geriye. Olduğum yerde kalmışım ama korkmuyorum. Gözlerim birden açılıyor, ağzımda ekşi çok kötü bir tat dolaşıyor.  Terden sırılsıklam olmuşum, yatakta doğruluyor kendime gelmeye çalışıyorum. Rüya, gözümün önünden hızla geçiyor. Gözlerimi ovuşturup telefonu elime alıyorum. Telefonun ışığı gözlerimi yakıyor, birazdan alışacak gözlerim biliyorum o yüzden direniyorum. Saate bakıyorum önce hepi topu üç saat uyumuşum. Aslı’nın mesajına bakıyorum ardından.

“Sekiz gibi Pervaz Bar’da buluşuyoruz. Ardından Moda Sahil’e geçeceğiz. Biliyorum bara gelmek istemeyeceksin ama gel lütfen.”

Başparmağımla dokunmatik ekrana dokunuyor ve ekranı yukarı doğru kaydırıyorum, üç gün önceki konuşmamızdan kalan bir mesajı tekrar okuyorum.

“Bu arada babam pikap alacakmış bana annemden öğrendim, eski kafa ama hoşuma gitti.  Değişmiyor adam her sene antika eşyalar alıyor.”

Aklım karışıyor aniden. Duraksıyorum. Telefonu elimden usulca bırakıyorum. Ağzım yarı açık kalıyor. Ayağa kalkıp dolabımın üzerindeki ayakkabı kutusunu indiriyorum. Masaya koyuyor ve titreye titreye içindeki kâğıtları çıkartıyorum.

Avuçlarım sızlıyor, kulaklarımda uğultular dolaşıyor. Aradığım kâğıdı buluyorum, Anneannemin o temiz el yazısı karşımda duruyor.

“Biliyor musun babam bana gramafon alacakmış öyle mesudum ki, anlatamam. Geçen sene bozulmuştu alamamıştık yenisini.”

Ardından dedemin günlüğüne dönüyorum. Dedemin üçüncü günlüğünde yani ölümüne ramak kala yazdığı günlükte aldığı plaktan ve alınmayan gramafondan bahsediyor. Hediye ettiği plağı ancak evlendiklerinde dinleyebildiklerinden ve o günün nasıl hüzünlü, nasıl neşeli, nasıl duygusal, nasıl coşkulu geçtiğinden bahsediyor.

Önce defteri masaya bırakıyorum ardından pusulalar elimden ağaçtan kopan sonbahar yaprakları gibi kopup masaya dökülüyor. Kalbim sıkışıyor, bedenim heyecandan ha patladı ha patlayacak vaziyette hazırlanıyor. Aklımda, dilimde, gözlerimde hep aynı soru dolaşıyor. Elimde Aslı’ya hediye olarak aldığım plak, hafif tebessüm, yoğun heyecanla Pervaz Bar’a aynı soruyu tekrarlayarak giriyorum.

“Ya o pikabı almazsa?”

 Fotoğraf:http://www.yutmografim.com/2013/05/
Yazan: Dogus Serçe
Etiket :

Yankı

Kemiklerim kırıldı ve yüzüm,
Yine gergilere tutturulmuş bir deri parçası,
Yine içimde parçalanmış bir insan parçası,

Yorgunum;
Aynı taşlarla yıkılıp yıkılıp yeniden inşa olmaktan,

Koca deryada bir salsız kalmaktan,
Ters düz edilip alabora olmaktan,
Anlamsızlık içinde boğulmaktan,

Yılan gibi kıvrılıp insan doğmaktan,
Çocukken koca adam olmaktan,
Adamken adam bulamamaktan,
Yaşarken ölü olmaktan,

Söndürülemeyen bir yangın olmaktan,
Yanarken solmaktan,
Sonsuz bir yankı olmaktan,
Olmakla olmamaktan,

Yorgunum.

Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması | Doğuş Serçe



Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması


Akıl, zamanın ve insanın dengesiz iç gerçekliğidir. İşlevi olmayan bir toz taneciğiyim ben. Bütün işlevleri içinde biriktiren.  Saatleri, aklımı, geçmişi, şimdiyi aynı potada eriten görkemli bir karamsarlığım. İnsan ilişkilerinin yabancısı, listelenmiş fobiler bütünüyüm. Birini sevmek yetmez. Sevdiğim birini içimde öldürmenin ve mucizeyle onu yeniden diriltmiş olmanın tam ortasında şaşkınlıklar içerisindeyim. Arkama bakıyorum. Öngördüğüm her şeyin aslında geçmişin hissiyatlı çirkin yüzü olduğunun az evvel farkına varıyorum ve bu hiç kolay olmuyor.

Tanrım, korkunç çığlıklar atıyorlar. Aklıma yerleşen senaryolar, içine düştüğüm vahim durumlar, unutulmaya tam yüz tutacakken unutulmamış yüzlerce mesafe aklımda geziniyor. Yüzümün kızarması bundan, yüzlerinin kızarmaması umurlarında olmamamdan.

Geçmiş, kapatılması gereken bir gayya kuyusudur. Yaşadığını merak eder, bir daha, bir daha, bir daha yaşamak istersin. Biliyorum yaşadım! Boğuldum, uçamadım. Arkamda bıraktığımı zannettiğim geçmiş önümde yürüyordu. Boynu, sırtı, saçları, kalçaları, ayakları bana aitti. Hiç uyanamayacak olmanın eşsiz erdemine, önüme geçmişi katarak yürüyor, yaklaşıyordum. Yapılan her yanlışı siliyordum, yaptığım hiçbir yanlış silinmiyordu.

İtibarı için yaşayan herkesin anlayabileceği tek durum vardı. Dönmek. Dünya’da dönüp dolaşıp farklı zamanda aynı yerde durabilme sancısı. Kimsenin anlayamayacağı o refleksif hareketler. Kırılmış kalplerin zaman sayesinde keskin yerlerinden arınması, uyanış, geçmişe nefretle bakış, anne özlemi, mastürbasyon nefesleri, sinir sebepli titremeler, aynı yerde durmanın vakurluğu ve utancı, salağa yatma ve bu yatıştan uyanamama durumu.

Masanın üstü, defter ve kitap, bayat simit, sarı bez, üç tabak birinde meyveler, tuzluk, işlenmiş yer fıstığı, tam buğday ekmeği, Fanta ve Tuborg, bozuk kulaklık, kirli bir sütlaç kabı, küllük, iki cüzdan, aklım ve zamanım ve geçmişim ve ellerim ve kalbim ve sabahın sekizi.

Takıntı, aynı şarkının farklı durumları yiyip bitirmesi durumudur. Birazdan ilk vapur seferi kalbimden kalkacak dönüp dolaşıp aynı iskeleye yaklaşacak. Çok kötü durumda olduğum bir gece hiç unutamadığım o rüyayı görmüştüm. Her insanın yaşadığı yıllar toplamında bazen kötü olmaya hakkı vardır. O rüya şuydu ya da şuna benziyordu; ben yani rüyanın başkahramanı elimde yepyeni bir bıçakla sevdiklerimin geçmişinden parçalar kesiyordum. Kestiğim onlarca parça vardı ve ortalıkta tek damla kan yoktu. Sevdiğim onlarca insan geçmişlerinin o sığ, o düzensiz, o bedbaht kısımlarından kurtulduklarında tüy gibi hafifliyor fakat teşekkür bile etmeden benden uzaklaşıyordu. Ben ise onlardan kopardığım bütün parçaları yiyip, öğütemeyip kusuyordum. Sonra uyandım. Aklımın ertesi gün nasıl dolu olduğunu anladım. Boşaltmam lazımdı, boşalıp yeniden dolmam lazımdı.

Baş tanrı Zeus, kızı Athena’yı kafasının içinden çıkartmış. Athena, Zeus’un 
kafasının içinde gelişip olgunlaşmış ve dışarıya çıkmış. Hephaistos elindeki baltayla yarmış Zeus’un kafasını ondan korka korka.  Tanrı Zeus neredeyse onu öldürecek olan baş ağrılarına dayanamayıp -ki Zeus ölümsüzdür-. “Hephaistos" demiş. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum. '' Tanrı’nın kafasında olgunlaşan Tanrıça kim bilir neler biliyordu? Belki de Zeus’un düşündüğü her şeyi belleğine kaydediyordu. Ve şimdi benim de kafamda bir yumru var. Olgunlaşan, büyüyen, düşündüğüm her şeyi duyan bir bebek var. Kafamı yarmak, içindeki geçmişi çıkartmak istiyorum. Ve evet, geçmiş benim tek çocuğum kafamın içinde, biliyorum orada bir yerde. Ama neden ben? Ben bir tanrı değilim. Aslına bakılırsa ben biri bile değilim. Söylesene Zeus neden ben?

Bugün, dünden kalanlar ve yarına taşınacak olandır. Ben bugünümü yıllardır sırtımda taşıyorum ve bunu dünleri toplaya toplaya yapıyorum. “Tahmin et” diyorum kendime. “Tahmin et bu nasıl acı veriyor ve beni ne kadar mutlu ediyor.” Geçmişime ithaflı bir küfür mektubu yollamak istiyorum. Bana acı verenlere beni mutlu edenlere, bir deklarasyon yayımlamak istiyorum. Ve evet ben hala isimsiz mektuplar yolluyorum. Ancak bu mektupların hiçbir zaman yerine ulaşmayacağını biliyorum. Gönderdiklerim belli, mezar taşlarına isimleri kazılı olanlar mektubun alıcıları.

Yarın pembe pijamalarıyla uyanan kadın, şişmiş gözleriyle bana bakacak ve kahve isteyecek. Dün bunu taşıdım, bugün bunu biriktirdim ve bu sahnenin hayalini kurabilmek için nasıl mücadeleler verdim. Şimdi görenler, tanıyanlar beni çıplak ellerimle bu durumun hayalini kurabilmek için kaç kişiyi öldürdüğümü bilmeyecek.

Sabah dokuz. Annemi aramak istiyorum, arayıp “Anne bu sefer başardım, hayal kurdum ve gerçekleşmesi olağan bir hayal. İnan bana, istersen gelip gör. Evet, anne iyiyim ben, beni merak etme. Haydi görüşürüz” demek istiyorum.

İtibar, o da ne? Ne kadar itibarın varsa at çöpe. Taşıma onu, yapma. Uzat ayaklarını, sahi en son ne zaman uzattın ayaklarını? Bugün işe geç kal. Okula gitme. Bugün ayaklarını uzat Güneş’e kadar uzat ki ayakların ısınsın. Bugün uzat ki yarın yürüyebilesin. İtibarı için yaşayan herkes mutsuzluğa, geçmiş takıntısı ve saplantısına mahkumdur. Mahkum olma, kurtul itibarından. Sırtında taşıdığın her şeyin ne kadar hafiflediğini göreceksin. 

Düşündüm, Üzüldüm, Ağladım, Küfrettim, Boş verdim.

  Düşündüm, çok uzun süre düşündüm.Bir  yargıya varamayacağımı bile  bile düşündüm.Hiç bi' yargıyı umursamayarak düşündüm.Ağaç köklerinin erişemediği kadar derin,hiç bir çığlığın duyulmayacağı kadar uzaklara dalarak düşündüm.Ankaray'ın son metro kabininde kafasını cama yaslayıp karanlığı izleyen adamlar mı mutsuzdur,Kadıköy-Beşiktaş vapurunda denize gözleriyle bedeninden daha güzel  dalan kadınlar mı?

  Üzüldüm, kimseye anlatamayacak kadar üzüldüm.Ayaklarımı sürüye sürüye,insanların yüzüne bakmadan yürüyecek kadar üzüldüm.Kimseyi düşünemeyecek hale gelene kadar üzüldüm.Sokak köpeklerine adını soracak kadar,kaldırım taşlarının çizgilerini sayacak kadar,rakı kadehlerinin dibini yüzümü ekşitmeden içecek kadar üzüldüm.Tertemiz beslenen sevgilerin boşa çıkıp sahipsiz kalışına,sadakatlerin şeytanla aldatılışına,kahve diplerinin kalışına,acı dolu bakışlara,ağlamaklı konuşlara...

 Ağladım, kafamı duvara vura vura ağladım.Sesim kısılana kadar ağladım.Lanet edemedim,kendime bile acıdım zarar  veremedim öylesine ağladım.Gözyaşlarımı toplasam bardaklar  dolardı,dolsa da bi' boka yaramayacağına ağladım.Düşmüştüm sarhoş yürürken dizim acımıştı onu bahane ettim ağladım.Neşet ne kadar sevmiş Leyla'yı dedim oturdum ona da ağladım.Acılı kalışlara,güvensizliklere,bitmişliklere,hiçliklere,yağmur damlalarının cama değişine,havada kaybolan sigara dumanına,zamanla silinen anılara,unutulamayan acılara..

 Küfrettim, içim tertemiz olana kadar.Ciğerlerimdeki acı bitene kadar,ruhum rahatlayana kadar küfrettim.Çok azını içimden,bir sürü de dışımdan ettim.Terbiyesiz diyenler oldu onlara da ettim.Terk edenlere,karısını dövenlere,sebepsiz gülenlere,yalandan ağlayanlara,kendini sıkıp ağlamayanlara,bulup da bunayanlara,ayağıma takılanlara,elimden kayanlara,kayan yıldızlara...


 Boşverdim.En son boşverdim.Kendime kadar boşverdim.Bir sürü soru sordular kağıtlar dolusu.O kağıtları da boş verdim.Boşluğu bile boşverdim.Boşa giden emekleri boşverdim.Düşünmeyi de üzülmeyi de ağlamayı da boşverdim.Boş kalan kadehleri,gerçekleşmeyecek hayalleri,hem gidenleri hemde gelenleri,sevenleri sevilenleri,ihtiyaçları ve istekleri,söylenenleri ve söylediklerimi,ciddiyeti ve gülünçleri,üzüntüleri,hisleri...
Yazan: Ulaş Bora Aktaş
Etiket :

Üsküdar'da Pazar Sabahı, Öğleni, Öğleden Sonrası


Galata Kulesi’ni görüyorum, Topkapı Sarayı’nı görüyorum, adını ve önemini pek bilmediğim onlarca yapıyı görebiliyorum. Denizi görüyor, gemileri görüyor, şaşkın şaşkın bakınıyorum. Aslında aklımın alamadığı o yerdeyim. Kafamı kaldırınca gördüğüm güzellik bana büyük suçlar işlettirecekmiş gibi hissediyorum. Üsküdar’da küskün ve güneşli bir pazar sabahında kafamın içindeki çaresizlikle oturuyorum. İçimi titreten endişeler bütünü ve benim hala anlamadığım korkunç koruma içgüdüm en nihayetinde sokaklarda bırakıyor beni. Kapıları çarpıp çıkamıyorum, suratıma kapanan kapıların etkisine kapılmışım çaresizlik içinde dönüp usul usul çıkıyorum, atıyorum kendimi Marmara Denizine ama almıyor deniz bedenimi o da yorgun ve ağzına kadar dolu. Beni yerleştirecek bir yer bulamıyor içinde. “Kusura bakma” diyor. “Sorun değil bro başka zaman artık” diyorum. Yılbaşı çok yakın, doğum günüm yakın kendimi daha önce hiç görmediğim çaresizlikler içinde görüyorum. Çünkü bu sene doğum günümü hatırlıyorum.

Yan masamda bir aile oturuyor. Anne, baba ve down sendromlu çocukları. Anne ile babanın hüznünün kokusunu alabiliyorum. Çocuğun söylediği, anlattığı her şeyi pür dikkat dinliyor bazen gülüyor, bazen kızıyorlar. Ama gözlerinin içine saplanmış o hüzün hiç değişmiyor.  Düşünmeden edemiyorum, düşünmeden nasıl edeceksin yan masanda böylesi bir gerçeklik varken. Ailenin çaresizliğinin yanında benim çaresizliğim mukayese edilebilir mi? Elbette edilemez. Biraz daha baksam çevremdeki diğer insanlarında çaresizliklerini görebilirim ancak bunu görmekten çok korkuyorum. Kafamı kaldırıp bakmıyorum insanlara. Çünkü biliyorum çaresiz insanların ortak noktaları çaresizliklerini gizlemeye çalışmaları ve bunda hiç başarılı olamamaları.

Üsküdar’dayım. Sevgilim iki sokak yukarıda oturuyor. Evinden yanıma gelmesi beş dakika ya sürer ya sürmez. Ama gelmiyor ama gelsin istiyorum. Gözlerim bir sağa devriliyor bir sola. İnsanlar, arabalar geçiyor. Ağaçlar yaprak döküyor, yan masamdaki aile kalkıyor, evlerin perdeleri bir bir pazar sabahına açılıyor, deniz dalgalarını ardı sıra kıyılara yolluyor, vapurlar sürekli sefer yaparak bir o tarafa bir bu tarafa insan taşıyor, iki hırsız boş olduğuna emin oldukları üç evi sırayla soyuyor, annem iki defa arıyor ama yok sevgilim gelmiyor.

Elinde sepetle çiçek satan bir abla denizi gören yere oturmuş sigara içiyor fakat denize bakmıyor. Deniz umurunda değil. Oturduğu yerin yanında kök salmış orta yaşlı ağaca bakıyor. Yanına gideyim bir çiçek alayım diye düşünüyor, sonra vazgeçiyorum. Sevdiğim kadınla aramızdaki problemleri çiçekle çözebileceğimi hiç ama hiç zannetmiyorum.

Yorgun gözlerime güneş gözlüğümü geçirdiğimde bir çeşit trans haline geçiyorum. Sanki çevremden soyutlanıyorum. Sanki herkesi görüyor ama kimseye gözükmüyorum. Güneş gözlüğümü severim, çıplak gösteren gözlük bir güneş gözlüğüm iki.

Sigara içen çiçekçi abla kalktı yerine iki kişi oturdu. Kısa kol bluz, küt kızıl saçlar bu kesinlikle kadın. Deri ceket, kot pantolon, kirli sakal bu kişi de kesinlikle erkek. Yan yana oturuyor ve denizi izliyorlar. Bende onları izliyorum. Ben onları izlerken adam kalkıp yakındaki çay ocağından iki çay söylüyor. Adama böyle bir şey yapmasını söyleyen kesinlikle kadın. Adam diye başladığım izlenimlerime herif diye devam edeceğim çünkü herif telefonunu çıkartıp telefonuna bakıyor. Eminim okuması gereken tweetleri vardır. Herif pek umurumda değil zaten benim ilgimi asıl celbeden kadın. O belediye bankında oturuşundan, ellerini başının üzerine bağlayıp denizi izleyişinden, ayaklarını karnına çekip yanındaki herife bakışından onun farklı biri olduğunu sezebiliyorum. Kadın fotoğraf çekmek istiyor, bedenini yanında duran herife yaslayıp belediye bankının kol koymak için yapılan kısmına ayaklarını uzatıyor. Fotoğraftan sonra aynı pozisyonda kalıyor. Kadının yüzüne bütün dikkatimi toplayıp bakıyorum ve o an kadını tanıdığımı anlıyorum. Bir cumartesi akşamı tanışıp pazar sabahı görüşmemek üzere evinden ayrılmıştım. Ama Üsküdar buluşturuyor insanları. Bir tek sevgilim gelmiyor. Arabalardan biri park yerine girerken başka bir arabaya çarpıyor hasarsız bir kaza, aklımda yer edinmiş kadınlardan birisi sevgilisiyle manzaranın keyfini çıkartıyor arkasından oturan benden habersiz, yaşlı Üsküdar çiftleri güneşli havadan faydalanmak için kolkola sokaklarda geziyor, Gülhane Parkı’nda bir çocuk bütün enerjisiyle oyunlar oynuyor, saatler geçiyor, en az on kadın şu an kocasından, babasından, sevgilisinden şiddet görüyor ama yok sevdiğim kadın gelmiyor.

“Sen” diyorum kendime, kendimle konuşurken sen diye hitap ederim.
“Sen kendini dövüp hastaneye giden ve darp raporu alan adamsın. Sen Ali Kemal Efendi, korkundan gidemiyorsun iki sokak ötede hasta yatan sevgilinin yanına, götün uyuşana kadar burada oturman bundan, sen Ali Kemal sen manyak bir herifsin, çocukken annenin çalıştığı hastanenin morguna girdiğinde içinde yeşeren huzuru hatırlamıyor musun? Gizlediğin onlarca şeyin altında kalıyorsun işte. Gizlediğin her şey üzerine geliyor. Her vapura binişinde atlamak isteğinin verdiği korkuyu gizlemek için bile ‘deniz beni kabul etmiyor’ diyorsun. Kafanın içine yaptığın her gezintide kendini anlaşılmaz problemlerle baş başa buluyorsun. Ne yapacaksın Ali Kemal, çocukken gizli gizli beslediğin o tek gözü kör kedi gibi seni bir yere saklamalarını ve beslemelerini mi bekleyeceksin? Sen kedi değilsin Ali Kemal kimse sen üşüme diye sana ev yapmaz, cebinden yemek çıkartıp karnını doyurmaz. Sen karton kutuya sığamazsın Ali. Sen bir liralık mamalarla doyamazsın Kemal.”

Çoğu zaman kendimle ağır konuşurum. Bu genetik bir şey herhalde çünkü ailemin hepsinde mutsuzluğa genetik yatkınlık var. “Öyle şey olur mu lan” diyor dilim ama ezan okunuyor, içim kendime ettiğim küfürlerle doluyor. “Bugün” diyorum. “Bugün her şeyi unutup hiç bilmediğim bir yere mi gitsem? Hayatımı değiştirecek insanla, babam yerine koyacağım insanla bugün mü tanışsam? Yeminimi bozup çocukluğumun üzerine ekmek kırıntıları serpip, geçmişe mi dönsem? Alalım başımızı gidelim Ali Kemal. Karton kutularda da yatarız, kuru ekmekle de doyarız. Karar verdim Ali, bu sefer ciddiyim Kemal ebedi istiharatgahımız olacak mezarlıklardan birini seçelim ve ona yerleşelim. Sen ey Ali Kemal kalk daha öleceğiz.”                  


Ama sevgilim hala gelmiyor. Ben tek başıma konuşup duruyorum. İnsanların bazıları bana bakıyor, bir yere gittiğim yok burada duruyorum. Ama sevgilim hala gelmiyor.


Yazan: Dogus Serçe

yok olacak olmanın verdiği haz

Nemlenmiş gözlerini gözlerime dikti. Sahra çölü gibi uçsuz bucaksız ve bir o kadar da kuru, kurak olan içimde, belki bir vaha bulmak, belki de gözleriyle yağmur olup yağmak istiyordu.
Belki yağmur olup yağabileceği kurak bir toprak bulduğuna seviniyor ama buna da inanmak istemiyordu. Öyle ya..

Derken yüzüne donuk bir ifade kondu, aniden yüzünü çevirdi ve sağ gözünden bir damla yaş kaydı yanaklarına. 




Düşüncelerim vakumlanır gibi tek bir noktada toplandı;

Bir ceylan son nefesini verirken sıcak kanı aslanın dişlerine bulaştı,
Bir asker düşmanının şakağına silahını ateşledi,
Bir genç gece kondu mahallesinde uyuşturucu komasına girdi,
Tam bu sırada; biri doğdu, biri öldu,
Güneş doğdu, ay söndü; öyle ya..

Tam bu sırada; binlerce iyi ya da kötü şeyin aynı anda olduğunu ve benim aynı anda hem en kötüsünü, hem en iyisini yaşadığımı düşündüm.

Kafamda şimşekler çaktı, acele lafa girdim, parmaklarım şakaklarına uzanırken. Baş parmağımla göz yaşının izini sildim. Dilimin ürettiği cümlelerin farkında olduğumu sanmıyorum..

Ne eksiği, sanmıyorum, ne de aslından iki kerte fazlası,
Kusursuzluğun ötesinde bir an doğdu saniyelerin içinden,
Zaman kusurlarıyla içinde boğuldu,

Bir büküldü, bir doğruldu,
Sanmıyorum ki anlatabileyim.

Anlıyorum. Güneşli günlerin de neden geceyle sonlanmak zorunda olduğunu,
Güzel sözlerin sonuna neden üç nokta vurulduğunu,

Anlıyorum şimdi. İçimi bir boşluk doldurmuş, tırmalıyor kaburgalarımı. Bir daha bahar gelmeyecek gibi hissediyorum. Kurumuş yaprakların düşmeyeceklerini görüyorum dallarından.

Bir daha, hiç bir bebek ağlayarak doğamayacak, ağlamak bizlere mahsusmuş gibi hissediyorum. 

Anlıyorum, lanetimmiş bu benim, anlamak. Hissediyorum.

Sizler için Ay'ın şu kavisli hareketi idi batış.
Biz gecenin bir vakti, kavissiz, düz sokaklarda batıyorduk mahallelerin huzuruna.

Ay bizim için adeta çakılmak üzre olan bir nükleer roketti ve biz ağır ağır düşüşünü beklerken, yok olacak olmanın verdiği hazla seyrederdik onu,
Son ana dek yaşardık sonumuzu.

Başlangıç-1

Bir başlangıç veriyorum şimdi size;

Türk Dil Kurumunun seçme kelimeleri gelmiyor şimdi aklıma. Bilinçli olarak; İbrahim'in putları kadar devrik cümleler kurmak, kuşlara yem atan herhangi bir adam gibi, insanların önüne ilgilenecekleri şeyleri atmak istemiyorum. Tam şu an, ana karamdan bir buz kütlesi kopuyor içimde tüm gürültüsüyle. Eğer bu ihtişamlı gürültünün anlatılabileceğine inansaydım, denerdim.

Çatırtılar

**************

Kafka, Samsa olarak, bir hamam böceği olarak, nasıl açabildi gözlerini o odada bilemiyorum. Kendisinin toplum için bir çirkinlik olduğuna nasıl inandırdılar onu, eğer bilseydi ki hamam böcekleri arasında bir asker karınca olduğunu, olduğumuzu, ne düşünürdü, bilmiyorum.

Neden uğraştı bu kadar içini anlatmak için kendi kendine. Neden ispat etmek zorunda hissetti kendini kendine?

Kafka, öyle bir kitap yazdı ki ben bizzat okurken şöyle hissediyorum: Sanki gizli bir yer altı örgütünün üyesiyim ve değerli bir mensup, bir tutsak, sadece örgüt üyelerinin anlayabileceği şifreli bir yardım mesajı gönderiyor, kendi içinde sıkışıp kalmış, kurtarın beni diyor ve onu kurtarmak için elimizden hiç bir şey gelemez.

Acı.
Yazan: alperen

sor



Sor!
Nedir çare?

Gece uyanmadan, gün uyumadan derin derin; sor!

Sorun ey yüreğimdeki biçare, bencil duygular, nedir diye bu telaşın?

De!

Bekledin yıllarca nedir bu gün ile yarışan teleşın, de!

Deyin hastalıklı duygular telaşlanma diye!

Çelin çelimsiz aklımı, kışkırtın beni aklıma karşı..

Çare üretmeli bu dil,

Ellerim garip! 

Bağrım yanarken hırıltılarla, nasıl olur da soğuk duyarlar;
tenim de bi garip?

Ellerim bile dost değil size biçare duygularım,
Olsalardı da yapışırlardı boğazıma, korkarım,

Çare bu değil,
Çare üretmeli bu dil..

Ey bilinmezlik,
Garip bu menen sessizlik,
Durur, durur ve durur da çınlar kulaklarımda delilik,
Mukayyet ol, ellerim bir garip..

Vakit dar,

Daralıyor duvarlar sanki acele kazılmış bir mezar,
Yağmurlu mu dersin toprak? 
Yoksa tükürüklerimi çekti de mi böyle ıslak?

Anlatacak vakit yok,
Sor telaşımı senden de kaçayım.

Yetişmem gerek oyuna,
Sahne bitiyor, inecek perde, 
Saklama kendini oyunun sonuna.
Yazan: alperen

Yakaza 1

Birkaç özel şeyle başlamak istiyorum; izninizle: Bekleme! Ne birkaç cümle sonrasında, ne birkaç satır aşağısında. Ne de ansızın bir gece yarısında, bekleme!

Teşekkürler.

***

Uzun zamandır korkuyorum,
hayal gücümün beni bırakıp gittiğinden,
kelimelerin artık benim için kusursuz dizilmeyişinden,
artık hiç bir şeyi eskisi gibi görmeyişimden.
Kısaca; çok korkuyorum.

Bir kadehin üzerindeki tek bir parmak izi kadar can sıkıcı şu sıra hayat.
Her şey rutine bağladı. Uzaktan belki her şey rayında gibi yorumlanabilir ama ben keşifsiz, detaysız yaşayamıyorum. Kurcalayacak akıllara ihtiyacım var. Kont Drakula kadar susamış vaziyetteyim.

Kendim için kısır olan bu zamanda sürekli avunuyorum. Bahaneler üretiyorum. Acayip şeyler düşünüyorum. Yani afilli cümleler kurmak yerine neden kimse notalara yeni bir anahtar eklemiyor gibi şeyler geliyor aklıma. Bir reklam vardı eskiden, bir çoğunuz hatırlarsınız: babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi, diyen meraklı bir kızın gözünden görüyorduk her şeyi. Kendimi biraz da ona benzetiyorum şu sıra. Hem ölümüne yoğun geçen iş hayatım hem karma karışık olan genel hayatım zihnimi değiştiriyor sanırım. Ve genel olarak da alışmışlık var bence. Yani artık yeni şeyler yazmadıkça yazasım da gelmiyor. Belki bir tutukluk yaşıyorum, bilemiyorum. Gerçi şimdi yazdıkça ardı da geliyor ama konuyu şuraya bağlayacaktım: Bir yerde okumuştum sanırım. Rüya günlüğü tutmak zihin ve yazmak açısından önemli bir jimnastik olabiliyormuş. Özellikle kafa karıştırıcı rüyaları not tutmak önemliymiş. E' bende de çok var bunlardan. Biraz süsleyerek yazayım dedim. Buyrunuz:

***************


Yakaza-1

Karanlık, viran bir kulübede gözlerimi açtım. Bir şeyler arıyorum. Ne olduğu belli değil. Dışarı çıkıyorum. Kulübe uç bir bir noktada. Sol tarafım çamurdan bir nehir ama akmıyor. Uzun ağaçlar sık bir şekilde her yerdeler. Patika bir yol, aşağı doğru uzanıyor. Aradığım şeyi bulmak için aşağı doğru yürüyorum. Burası sanki cennetin kıyamet sonrası hali gibi. Her şeyin bir zamanlar muazzam güzellikte olduğunu görebiliyorsunuz ama şu an kasvet ve kötü bir enerji her yeri sarmış vaziyette. Patikadan devam ettikçe sağdan çatal şeklinde, kısmen geldiğim yöne başka bir patika tırmanıyor. Aradığım şey orada gibi ama patikaya girmemi engelleyen görünmez bir duvar var. Aşağı doğru devam ediyorum..

Kendimi bir aşağı, bir yukarı koştururken buluyorum. Aynı patikayı defalarca geçiyorum ve her inip çıkışımda arkamda çoğalarak gelmeye devam eden kötü bir enerji var. Mümkün oldukça arkama bakıyorum. Yine sanki çamurdan, bir bebeğin yüzü gibi tombul, yuvarlak suretler görüyorum. Kimisi bağırıyor gibi, kimisi gülüyor, kimisi de ağlıyor gibi, aslında çok belli belirsiz. Ama her hangi bir ses çıkmıyor.

Uzun süre patikada mekik dokuduktan sonra arkamdaki enerji o kadar büyüyor ki, kendi meziyetimle değil, enerjinin beni itmesiyle o giremediğim patikaya düşüyorum. Koşar adımlarla tırmanıyorum. Uyandığım kulübeye benzer bir kulübe. Aynı olması muhtemel. Hızlıca kapıyı açıp içeri dalıyorum. 

Devasa bir enerji. Aslında görebiliyor olmama rağmen ne olduğunu fiziksel olarak anlatmak mümkün değil. Kulübenin tamamını kaplamış, giriş bölümünü kapatmış kötü bir enerji. Geri dönmek mümkün değil. Kulübede kalmak mümkün değil. Solumda ulaşabileceğim bir kapı var. Bir nefeste kendimi kapıdan dışarı atıyorum. 

Akıl almaz ferahlıkta bir çöl. Yer ile göğün arası o kadar açık ki kendimi bir karınca gibi hissediyorum. Önümde büyük bir kalabalık. Sanki mahşer alanı. Karşılıklı iki tepe ve her iki tepede de aynı büyüklükte bir kalabalık var. İlginç olan herkes üç boyutlu birer gölge gibi simsiyah. Kalabalığı yararak tepede ilerliyorum. Geldiğim yerin aksine burada kimsenin umrunda değilim. Bağrışmalar sağır edecek düzeyde. Ufuk diye bir şey olmadığını söyleyebilirim. Sağ tarafa doğru bakıyorum. Alabildiğine uzaktan gerçekte olamayacak hızla bir gemi geliyor. Öyle hızlı ki saniyeler içinde iki tepenin, iki grubun arasına oturuyor. Ve işte tam o sırada ahşap geminin bir çivisinden bile daha küçük olduğumu fark ediyorum. Aslında gemi ve çöl mü büyük yoksa geriye kalan her şey mi küçük emin olamıyorum. Geminin burnu göğü aşmış vaziyette.
Ve bir beyazlık kaplıyor her yeri.

Israrla çalan bir telefon ile kendime geliyorum. Geminin önünde, yerdeyim. Eski tip bir telefon çalmaya devam ediyor. Elimi uzatsam gemiye dokunabilecek mesafedeyim önce telefonu açmak istiyorum. 

Açıyorum. Telefonu kulağıma koyduğumda bir ses bana şöyle söylüyor: Bir tek siz mi hayatta kaldınız?!!

SON
Yazan: alperen

Belki de Rakı İçme Zamanı Gelmiş

Sesini son duyduğum andan itibaren yaklaşık 31 gün 22 saat geçmiş. Hayır, konuşmadığımız anların matematiğini tutmuyorum tabii ki. O kadar aşık değilim diyemem ama henüz o kadar paranoyak olmadım. 

Otuz iki gün; elindekileri kaybetmek için uzun süre, bir şeyleri kazanmak için yetmez. Çünkü bu siktiğimin dünyasında kolay kazanmayı sadece doğuştan şanslılar biliyor. Olmayan adaletin olması gerektiğinden bahsetmeyeceğim ama sanırım dokunuyor biraz. Dokunuyor derken senin dokunuşların gibi değil, gerçekten dokunuyor. İçindeki şefkati göstermek için sokak kedisine şöylece bir parmaklarının ucunu değdirip sonra elini ıslak mendille silmen gibi değil. Kirli bir dokunuş bu, acıtırcasına, kanatırcasına…

Kronometreyi sıfırlamak için arasam seni, biliyorum her zamanki gibi neşeli açarsın telefonu. Ben sitem ettikçe ne kadar yoğun olduğunu anlatıp dil ucuyla özür dilersin. Sonra bana nasıl gittiğini sorarsın. Merak ettiğinden değil, sadece konuyu değiştirmek için. Ben de afili cümlelerle aslında son konuştuğumuzdan beri hayatımda hiçbir bokun değişmediğini anlatırım. Birkaç dakika sürer bu parçaladığım edebiyat. Sonra boğazım düğümlenerek ben sana sorarım nasıl gittiğini. O meşhur çocuğu anlatacağını bilirim çünkü. İlişkinizin olmazlarını anlatıp ne düşündüğümü sorarsın. Her ilişkide olan şeyler, büyütme bu kadar deyip geçiştiririm. Hemen ardından da eklerim, gittiği yere kadar gider sıkma canını. O orospu çocuğunun yaptıklarını tasvip ettiğimden değil ama sana göre değil o diyemem. Aranızı bozup benim kollarıma çağıramam seni. Belki de bu yüzden sen denemeye ben yenilmeye mahkumuz. Her neyse, telefonu kapatırken teşekkür edersin aradığım için. Telefonu kapattıktan sonra ben telefonu kalbime götürürüm, sen ıslak mendille silersin.

Bu yazı nereye doğru gidiyor bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, tek kullanımlık siktirboktan bir ıslak mendil insanın içini temizlemiyor. Sanırım çok zaman oldu ve ben özledim. Belki de rakı içme zamanı gelmiş. 

Deliler Koğuşu - I



Soğuk bir sonbahar güneşinde hafifçe sallandığımızı ve uyukladığımızı hatırlıyorum, son yağmurlar da yağmak üzereydi aslında. Sırf buza ve ayaza kesmiş bir kışa girmeden önce son bahar yağmurları yavaş yavaş terk etmekteydi çorak ve sessiz dünyamızı. Sessiz dünyamıza özenip biz daha da sessizleşmiştik  sanki. Bulutlar daha bir karanlık sokaklar daha bir ıssız olmuştu bu günlerde. Biz de zamanla biraz daha gömülmüştü kendi içsel ve aylak dünyamıza.

Günlerimizi neredeyse hiç bir şey yapmadan geçiriyorduk. Ben gündüzleri puro içiyor akşamları ise babamdan yadigar porto şarapları eşliğinde kitaplarıma gömülüyordum. Hiç bilmediğim ve öğrenmek için çaba göstermediğim İspanyolca kitaplara vermiştim kendimi. Hiç bir şey anlamadan okumak ve sadece seslerin dizilişini takip etmek, böylesi daha mutluydu benim için. Okuduğunu anlamdan geçirilen bir akşam, düşüncelere boğulup bayılana kadar sarhoş olmaktan daha yararlı bir eylem olarak hayatımda yer bulmaya başlamıştı. Aslında bakarsan diğerlerine göre daha iyi gidiyordum. Üç bilinmeyenli denklemleri çözmek için aklının bir kısmından vazgeçmiş, sıfır ile bir arasındaki sonsuz boşlukta hayatını kaybetmiş Lucia vardı bir de. Kendisi zamanında Viyana Üniversitesinde matematik öğrencisiymiş.  Fakat zamanla yaşamaya mı küsmüş, matematiğe mi soğumuş bilmem kendini usulca koyvermiş biraz biraz.. Elinde boş bir votka şişesiyle gelmişti buraya ve o zamanlar üzerinde çalıştığım bir hayattan ötekine atlama teorimde ki hataları bir bir çözüvermişti. O zamandan beri benimde sayılarla olan yakınlığım azalmıştı. Son zamanlarda bana zamanda yolculuk yaptıran sularla kafayı bozmuştum. Düşünerek baktığın zaman hayatını kitleyen fakat zamanı uzatan su birikintilerinden bahsediyorum. Bir çok su birikintisinde kaybettiğim hayatlarla boğuşmaya başlamıştım. Sonuncusunda yakılan bedeninden geriye sadece külleri kalan eski bir kuklanın hayaletiyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Ruhu, caddenin ortasında biriken su kütlesinde bir anda belirmiş ve son nefesime kadar ondan kaçmama sebep olmuştu. Neden kaçtığımı nereye kaçtığımı ve niçin kaçtığımı bilmiyordum. Tek hatırladığım güzel bir kızın kenarda bana bakıp gülmekten kıçını yırttığı. Neden bunu yapıyordu bilmiyorum, o esnada tek düşündüğüm durup dururken canlanan bir su birikintisinden kaçmaktı ve bunu yaparken genç ve güzel bir kızın sizi izlemesi bazen gururunuzu zedeleyebilir.

Ne olmuş yani biz deliysek, deliysek biz n'olmuş yani? Hem ben deli değildim ki zaten, en başlarda bana bipolar bozukluk tanısı koymuşlardı, su birikintisinden kaçtığım günleri takiben şizofreni daha uygun buldular diye hatırlıyorum. Hem ne olmuş yani su birikintilerinden kaçıyorsam, dünyada binlerce insan korktukları için yaşıyorken ben korktuğum için bu boktan yere tıkılıyorum sebebi ise korkularımın diğerlerine göre daha değersiz olması. Sizin korkularınızla ben dalga geçiyor muyum ? Soruyor muyum size neden hiç sevmediğiniz bir işte 20 yıldır çalışmaktan bıkmadığınızı ayrılmaktan neden bu kadar korktuğunuzu? Size soruyor muyum çocuklarınızın geleceği konusunda neden bu kadar endişeli olduğunuzu? Hiç sordun mu size neden yaşayamadığınızı? Yaşamaktan neden bu kadar korktuğunuzu siz hiç kendinize sordunuz mu? Bir günlüğüne bile olsa neden mutsuz olduğunuzu sordunuz mu hiç kendi kendinize ? Ve bunu değiştirmek için bir şeyler yaptınız mı? Ben sizi tıkadım mı hiç saçma sapan bir dört duvarın arasına? Hayır !!! Öyleyse ben neden buradayım, su birikintilerinde yaşayan bir hayalet görmek beni sizden daha aptal bir insan mı yapar? Sayıların arasında kendine yer bulamayan Lucia biraz da sarhoş olmaya karar verdiyse onu yargılayacak olan beyin siz misiniz? Ne var beyninizde ? Dogmatik bir tanrının sonsuz evreninde ona taptığınız için götünüzde boncukla yıllarca keyif yapacağınıza mı inanıyorsunuz? Sizi siz yapan boktan beyninizi bir gün bile kullanmazken bir yerlerde ödül sahibi olmayı mı bekliyorsunuz?

Neyse, dediğim gibi sonbaharın son günleri de akıp gidiyordu. Yan tarafta biraz ötede üstünde çatıdan bozma ufak bit tentesi olan şirin bir okul vardı. Aslında tam olarak okul denemez, ufak ve hareketli çocukların kendilerinden vazgeçirilmeye zorlandığı bir işkence kurumu desem daha doğru bir açıklama olur. Genelde burada başarısız olan çocukları da bizim aramıza gönderirlerdi. Size esas bahsetmek istediğim çocuk James bu okuldan bizim tarafa aktarılanlardan. Kendisi 5 yıl o küçük ve şirin tenteli okuldan başarısız olunca bizim tarafa geçmeye hak kazanmış.
Kafasında küçüklüğünden kalma bir yanık izi ve gökyüzünü kıskandıracak mavilikte gözleriyle kendine has bir görünüşü olan James'le bizim tarafa ayak bastığı ilk günden itibaren sıkı bir dostluk kurmuştuk. Ben ona su birikintilerinden türeyen çılgınlıkları anlatırdım o da  bana gelmiş geçmiş en büyük ruh hastalarına(!) taş çıkartacak ailesinden bahsederdi.


coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.