Dedemin Günlüğü| Doğuş Serçe



“Birazdan o ışık sönecek Selma, sen gittiğinden beri hep aynı saat, hep aynı dakika da sönüyor. Hiç şaşmadan hem de. Hani rivayetler vardır iyi insanlar öldüğünde başuçlarında yahut odalarında bir saat varsa ölümün geldiği dakika dururmuş. İşte aynı buna benzer bir durum yaşıyor bu lamba da. Bende ilişmiyorum, kimseye şikâyet etmiyorum çünkü biliyorum senin gidişine üzülüyor bu ışık. Başka bir ışığa yaklaştığını biliyor. Geçen gün rakı beyazı o çok sevdiğin çorabın eşini buldum ve hatırladım senin ne kadar küçük ayakların olduğunu ve daha çok üzüldüm. Sen gittiğinden beri çok korktum Selma. Gözlerim bozuldu, kulaklarım ağır işitir oldu, utanarak söylüyorum kimseler duymasın dün altıma kaçırdım. Sen burada olsaydın utanmazdım. İnan, hiç utanmazdım. İnsan hiç canından utanır mı? Aklıma bir sürü şey geliyor sonra. O kadar çok şey geliyor ki oturduğum yerde yoruluyorum. Seni ilk gördüğüm gün geliyor mesela daha doğrusu seni ilk gördüğüm ve âşık olduğum gün. O an Güneş’in, bulutların, kalbimin nasıl devasalaştığı hatırımdan hiç çıkmıyor. Gökyüzünde mutlu bir fırtına patladı ve anında dindi sanki. Ve birbirimize yazdığımız pusulalar, o güzel el yazın, o ince parmakların. Saklıyorum hepsini.”
Elimde dedemin günlüğü, okulun bahçesinde durmuş dedemin o gün gördüğü gökyüzünü görmeye çalışıyorum. Etrafımı izliyorum. Elli sene önce burada karşılaştıklarını biliyorum. Dedemin bu bahçede âşık olduğunu kokluyorum. Belki şu duvarın arkasında belki tam benim oturduğum yerde gördü anneannemi. Dedeme detay vermediği için kızmak istiyorum. Bütün aile dedemin duygusal tarafının tam olarak bende tecelli ettiğini söylüyor. “Ne olurdu” diyorum içimden “Ne olurdu onu tanıyabilseydim.”

İçime içime terliyorum. Nasıl oldu da bizimkiler dedemi böylesine yalnız bıraktı. O evde kim bilir ne kadar ağladı, içi parçalandı ve bunları yazdı. İki sene de yazılmış üç defter hepsi ağzına kadar dolu. Evin çeşitli yerlerinde anneannemin ölümünden sonra aynı şekilde kalmış anılar ve benim bunları göremeyişim. Babamın ahmakça “ Ya hu son zamana doğru ev iyiden iyiye çöp eve dönmüştü. Hatırlıyor musun Ayşe, baban depo olarak kullandığımız o odadan ne var ne yoksa ortalara saçmıştı” deyişi. Annemin hüzünlenmesi. Dedemin vefatından sonra anıların doğru düzgün bakılmadan poşetlenip atılması ve akrabaların tam manasıyla akbaba gibi eve üşüşüp kendilerince işlerine yarabilecek eşyaları yükleyip götürmesi.  

Dalıp gittiğim eskiden beni Aslı’nın sesi kendime getiriyor.

“Haydi derse geç kalacağız.”

“Ben gelmeyeceğim Aslı çıkınca görüşsek.”

“Bizimkilere söz verdim çıkışta. Akşam doğum günü olayları işte biliyorsun. Pastalı, sürprizli doğum günü yapmasınlar diye kendi doğum günü organizasyonumu kendim yapıyorum.”

“İyi bakalım akşam görüşeceğiz nasıl olsa.”

“Aynen, mesaj atarım ne yapacağımızı.”

“Tamamdır.”

Aslı’nın arkasından bakıyorum uzun uzun ve ardından gökyüzüne bakıyorum. Gökyüzü büyümüyor, devasalaşmıyor ama Aslı’yı seviyorum. Belki de dedemin gözleri bende yok. Belki de dedemin baktığı açıdan göremiyorum Aslı’yı ve bir daha kızıyorum. Detay vermediği için…
Okuldan çıkıp hızlıca eve geçmeye çalışıyorum. Yol uzuyor, bitmiyor. Günlüğü bu sefer yalandan açıyorum. Ulaşım araçlarında dedemin tek nüsha, bence eser olan, günlüğünü tüketmek istemiyorum ama günlük, ruhumda derin bir çöküntü oluşturuyor ve beni içine çekiyor. Bu yüzden üç defteri tekrar tekrar okuyorum.

“Hayat çok tatsız Selma, eskisi gibi değil hiçbir şey. Zaten sen gittikten sonra geleceği görme arzusu içimde tükendi. Birden gitti. Hayat dolu ben, içi boşalmış bir ihtiyar olup çıktım. Gün bitsin diye ip çekiyorum. Bazı zaman oluyor ki hiç yataktan çıkmak gelmiyor içimden ama yılların alışkanlığı sabahın kör saati ayakta buluyorum kendimi. Karşı kahveye gidip o pis kahveden yarım yamalak içiyorum. Senin kahven gibi değil bunların yaptığı. Nasıl da benden önce uyanır evi mis gibi kahve kokuturdun. Kahvaltılarımız nasıl da güzel geçerdi, şimdi iki zeytin bir dilim ekmek yetiyor doymama. İnanır mısın bulaşık bile çıkmıyor evde.  Öğlen çabuk geçsin diye bir duble rakı içiyor, eski plakları dinliyorum. Beraber dinlediğimiz plaklara ruhundan kırıntılar sıkışmış, hissediyorum ve akşam oluyor. Artık akşamları hiç sevmiyorum Selma. Yapay ışıkta parlayan gri saçlarını hatırladıkça ağlıyorum. İki duble rakı içiyorum. Büyük siniye koyuyorum hani senin çok sevdiğin, çok az da peynirle beraber. Artık rakı da uyutmuyor beni. Seslice okuduğun kitaplardan birine elimi atıyorum. İlk cümlesinde sesin kulağıma değiyor, kapatıyorum kitabı sesini dinliyorum. Bol bol eski fotoğraflarımıza bakıyorum. Cumbada biraz seni özleyerek, biraz sana küskün uyuyakalıyorum. Gittiğinden beri yatağımıza başımı koyup uyuyamıyorum. Ellerimi değdiriyorum nevresimlere, yastığına. Kalbim sıkışıyor.”

Eve gelip kendimi külçe gibi yatağa bırakıyorum. Cüzdanımı ve telefonumu yatağın yanına bırakabiliyorum yalnızca. Dedemin yazdıkları sadece ruhuma değil bedenime de ağır gelmeye başlıyor. Dört aydır yalnızca dedemin günlüklerini ve birbirlerine yazdıkları pusulaları okuyorum. İçimde dedem ve birbirlerine duydukları aşk yeşeriyor.  Ancak bu aşkı taşıyamıyorum ağır geliyor, Aslı’yı anneannemin kendimi ise dedemin yerine koymaya çalışıyorum. Aslı’nın dört aydır takılı kaldığım bu günlüklere olan ilgisizliğine nefretle bakıyorum ama sonra Aslı’nın bu hikâyede henüz yeri olmadığı için bir şey söyleyemiyorum. Kafamı koyduğum gibi uykuya dalıyorum. Rüyamda metruk bir ev, boş eski koltuk, kararmış bir sini ve kırık bardaklar görüyorum. Evin içinde adım atamıyorum çünkü tetikte bana saldırmayı bekleyen sivri dişli, ağzından salyalar akan iri bir köpek duruyor. Ne ileriye gidebiliyorum ne de geriye. Olduğum yerde kalmışım ama korkmuyorum. Gözlerim birden açılıyor, ağzımda ekşi çok kötü bir tat dolaşıyor.  Terden sırılsıklam olmuşum, yatakta doğruluyor kendime gelmeye çalışıyorum. Rüya, gözümün önünden hızla geçiyor. Gözlerimi ovuşturup telefonu elime alıyorum. Telefonun ışığı gözlerimi yakıyor, birazdan alışacak gözlerim biliyorum o yüzden direniyorum. Saate bakıyorum önce hepi topu üç saat uyumuşum. Aslı’nın mesajına bakıyorum ardından.

“Sekiz gibi Pervaz Bar’da buluşuyoruz. Ardından Moda Sahil’e geçeceğiz. Biliyorum bara gelmek istemeyeceksin ama gel lütfen.”

Başparmağımla dokunmatik ekrana dokunuyor ve ekranı yukarı doğru kaydırıyorum, üç gün önceki konuşmamızdan kalan bir mesajı tekrar okuyorum.

“Bu arada babam pikap alacakmış bana annemden öğrendim, eski kafa ama hoşuma gitti.  Değişmiyor adam her sene antika eşyalar alıyor.”

Aklım karışıyor aniden. Duraksıyorum. Telefonu elimden usulca bırakıyorum. Ağzım yarı açık kalıyor. Ayağa kalkıp dolabımın üzerindeki ayakkabı kutusunu indiriyorum. Masaya koyuyor ve titreye titreye içindeki kâğıtları çıkartıyorum.

Avuçlarım sızlıyor, kulaklarımda uğultular dolaşıyor. Aradığım kâğıdı buluyorum, Anneannemin o temiz el yazısı karşımda duruyor.

“Biliyor musun babam bana gramafon alacakmış öyle mesudum ki, anlatamam. Geçen sene bozulmuştu alamamıştık yenisini.”

Ardından dedemin günlüğüne dönüyorum. Dedemin üçüncü günlüğünde yani ölümüne ramak kala yazdığı günlükte aldığı plaktan ve alınmayan gramafondan bahsediyor. Hediye ettiği plağı ancak evlendiklerinde dinleyebildiklerinden ve o günün nasıl hüzünlü, nasıl neşeli, nasıl duygusal, nasıl coşkulu geçtiğinden bahsediyor.

Önce defteri masaya bırakıyorum ardından pusulalar elimden ağaçtan kopan sonbahar yaprakları gibi kopup masaya dökülüyor. Kalbim sıkışıyor, bedenim heyecandan ha patladı ha patlayacak vaziyette hazırlanıyor. Aklımda, dilimde, gözlerimde hep aynı soru dolaşıyor. Elimde Aslı’ya hediye olarak aldığım plak, hafif tebessüm, yoğun heyecanla Pervaz Bar’a aynı soruyu tekrarlayarak giriyorum.

“Ya o pikabı almazsa?”

 Fotoğraf:http://www.yutmografim.com/2013/05/
Yazan: Dogus Serçe
Etiket :

Yankı

Kemiklerim kırıldı ve yüzüm,
Yine gergilere tutturulmuş bir deri parçası,
Yine içimde parçalanmış bir insan parçası,

Yorgunum;
Aynı taşlarla yıkılıp yıkılıp yeniden inşa olmaktan,

Koca deryada bir salsız kalmaktan,
Ters düz edilip alabora olmaktan,
Anlamsızlık içinde boğulmaktan,

Yılan gibi kıvrılıp insan doğmaktan,
Çocukken koca adam olmaktan,
Adamken adam bulamamaktan,
Yaşarken ölü olmaktan,

Söndürülemeyen bir yangın olmaktan,
Yanarken solmaktan,
Sonsuz bir yankı olmaktan,
Olmakla olmamaktan,

Yorgunum.

Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması | Doğuş Serçe



Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması


Akıl, zamanın ve insanın dengesiz iç gerçekliğidir. İşlevi olmayan bir toz taneciğiyim ben. Bütün işlevleri içinde biriktiren.  Saatleri, aklımı, geçmişi, şimdiyi aynı potada eriten görkemli bir karamsarlığım. İnsan ilişkilerinin yabancısı, listelenmiş fobiler bütünüyüm. Birini sevmek yetmez. Sevdiğim birini içimde öldürmenin ve mucizeyle onu yeniden diriltmiş olmanın tam ortasında şaşkınlıklar içerisindeyim. Arkama bakıyorum. Öngördüğüm her şeyin aslında geçmişin hissiyatlı çirkin yüzü olduğunun az evvel farkına varıyorum ve bu hiç kolay olmuyor.

Tanrım, korkunç çığlıklar atıyorlar. Aklıma yerleşen senaryolar, içine düştüğüm vahim durumlar, unutulmaya tam yüz tutacakken unutulmamış yüzlerce mesafe aklımda geziniyor. Yüzümün kızarması bundan, yüzlerinin kızarmaması umurlarında olmamamdan.

Geçmiş, kapatılması gereken bir gayya kuyusudur. Yaşadığını merak eder, bir daha, bir daha, bir daha yaşamak istersin. Biliyorum yaşadım! Boğuldum, uçamadım. Arkamda bıraktığımı zannettiğim geçmiş önümde yürüyordu. Boynu, sırtı, saçları, kalçaları, ayakları bana aitti. Hiç uyanamayacak olmanın eşsiz erdemine, önüme geçmişi katarak yürüyor, yaklaşıyordum. Yapılan her yanlışı siliyordum, yaptığım hiçbir yanlış silinmiyordu.

İtibarı için yaşayan herkesin anlayabileceği tek durum vardı. Dönmek. Dünya’da dönüp dolaşıp farklı zamanda aynı yerde durabilme sancısı. Kimsenin anlayamayacağı o refleksif hareketler. Kırılmış kalplerin zaman sayesinde keskin yerlerinden arınması, uyanış, geçmişe nefretle bakış, anne özlemi, mastürbasyon nefesleri, sinir sebepli titremeler, aynı yerde durmanın vakurluğu ve utancı, salağa yatma ve bu yatıştan uyanamama durumu.

Masanın üstü, defter ve kitap, bayat simit, sarı bez, üç tabak birinde meyveler, tuzluk, işlenmiş yer fıstığı, tam buğday ekmeği, Fanta ve Tuborg, bozuk kulaklık, kirli bir sütlaç kabı, küllük, iki cüzdan, aklım ve zamanım ve geçmişim ve ellerim ve kalbim ve sabahın sekizi.

Takıntı, aynı şarkının farklı durumları yiyip bitirmesi durumudur. Birazdan ilk vapur seferi kalbimden kalkacak dönüp dolaşıp aynı iskeleye yaklaşacak. Çok kötü durumda olduğum bir gece hiç unutamadığım o rüyayı görmüştüm. Her insanın yaşadığı yıllar toplamında bazen kötü olmaya hakkı vardır. O rüya şuydu ya da şuna benziyordu; ben yani rüyanın başkahramanı elimde yepyeni bir bıçakla sevdiklerimin geçmişinden parçalar kesiyordum. Kestiğim onlarca parça vardı ve ortalıkta tek damla kan yoktu. Sevdiğim onlarca insan geçmişlerinin o sığ, o düzensiz, o bedbaht kısımlarından kurtulduklarında tüy gibi hafifliyor fakat teşekkür bile etmeden benden uzaklaşıyordu. Ben ise onlardan kopardığım bütün parçaları yiyip, öğütemeyip kusuyordum. Sonra uyandım. Aklımın ertesi gün nasıl dolu olduğunu anladım. Boşaltmam lazımdı, boşalıp yeniden dolmam lazımdı.

Baş tanrı Zeus, kızı Athena’yı kafasının içinden çıkartmış. Athena, Zeus’un 
kafasının içinde gelişip olgunlaşmış ve dışarıya çıkmış. Hephaistos elindeki baltayla yarmış Zeus’un kafasını ondan korka korka.  Tanrı Zeus neredeyse onu öldürecek olan baş ağrılarına dayanamayıp -ki Zeus ölümsüzdür-. “Hephaistos" demiş. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum. '' Tanrı’nın kafasında olgunlaşan Tanrıça kim bilir neler biliyordu? Belki de Zeus’un düşündüğü her şeyi belleğine kaydediyordu. Ve şimdi benim de kafamda bir yumru var. Olgunlaşan, büyüyen, düşündüğüm her şeyi duyan bir bebek var. Kafamı yarmak, içindeki geçmişi çıkartmak istiyorum. Ve evet, geçmiş benim tek çocuğum kafamın içinde, biliyorum orada bir yerde. Ama neden ben? Ben bir tanrı değilim. Aslına bakılırsa ben biri bile değilim. Söylesene Zeus neden ben?

Bugün, dünden kalanlar ve yarına taşınacak olandır. Ben bugünümü yıllardır sırtımda taşıyorum ve bunu dünleri toplaya toplaya yapıyorum. “Tahmin et” diyorum kendime. “Tahmin et bu nasıl acı veriyor ve beni ne kadar mutlu ediyor.” Geçmişime ithaflı bir küfür mektubu yollamak istiyorum. Bana acı verenlere beni mutlu edenlere, bir deklarasyon yayımlamak istiyorum. Ve evet ben hala isimsiz mektuplar yolluyorum. Ancak bu mektupların hiçbir zaman yerine ulaşmayacağını biliyorum. Gönderdiklerim belli, mezar taşlarına isimleri kazılı olanlar mektubun alıcıları.

Yarın pembe pijamalarıyla uyanan kadın, şişmiş gözleriyle bana bakacak ve kahve isteyecek. Dün bunu taşıdım, bugün bunu biriktirdim ve bu sahnenin hayalini kurabilmek için nasıl mücadeleler verdim. Şimdi görenler, tanıyanlar beni çıplak ellerimle bu durumun hayalini kurabilmek için kaç kişiyi öldürdüğümü bilmeyecek.

Sabah dokuz. Annemi aramak istiyorum, arayıp “Anne bu sefer başardım, hayal kurdum ve gerçekleşmesi olağan bir hayal. İnan bana, istersen gelip gör. Evet, anne iyiyim ben, beni merak etme. Haydi görüşürüz” demek istiyorum.

İtibar, o da ne? Ne kadar itibarın varsa at çöpe. Taşıma onu, yapma. Uzat ayaklarını, sahi en son ne zaman uzattın ayaklarını? Bugün işe geç kal. Okula gitme. Bugün ayaklarını uzat Güneş’e kadar uzat ki ayakların ısınsın. Bugün uzat ki yarın yürüyebilesin. İtibarı için yaşayan herkes mutsuzluğa, geçmiş takıntısı ve saplantısına mahkumdur. Mahkum olma, kurtul itibarından. Sırtında taşıdığın her şeyin ne kadar hafiflediğini göreceksin. 

İdol Sineması

 





        sigara, alevler içinde ki ruhumun dumanını gizlemek için bir araç. sırlarımı örten bu şehir aydınlığına gizlenmiş karanlık, caddeler boyunca dolu bu kalabalık, bu vitrinler sonbahar modasına uygun, mazgallar kaldırımın altında ki büyük hapis.. hepsini usulca geçen ben.

       minik ve kirlenmiş barlara dolu büyüyen açlığımla, camilerden,
kiliselerden, sinagoglardan, iş merkezlerinden ve home-office'lerden geçiyorum. oysa hiç bir köprüden dönmek niyetinde bulunamayacak bir parça zaman, çıkmaz sokağa girerse ne olur. ki derin düşünülmüşlükler mutlaka bir sabaha doğru bulunur. ya da sıçarken.

ilk sinemaya gidişimde, bir biletçi kızın leylak kokusuyla doldurduğu girişin, nehir gibi derin izler bıraktığı bir aşk yaşamıştım. bazen onun sevdiğini tahmin ettiğim bir filme iki defa bilet alırdım. bazen günde 3 filme bilet alır, bir kaç defa da romantik bir filme aldığım bir çift biletin tekini orada bırakmış gibi yapardım. her zaman arkamdan seslendi. yani fazlaca utangaçtım. ve insan utangaç olunca, tıpkı tembel olduğunda, yapması gereken acil bir iş çıktığında yaptığı gibi, farklı yöntemler uygularmış. öğrendiğim yegane bu farklı bakış açısı, utangaçlığımı kaybettiğim zaman geçmişte kaldıysa da, bir resimde, bir şiirde ya da yakın bir ölümde kendini sıkça gösterdi.

kızın yüzünün her ayrıntısı, kumrallığı, bazen gözlerinin birinde milim fazla ya da diğerinde milim eksik kaçmış rimeli, ince ve yaya benzeyen dudaklarına yerleştirilmiş bir okun izini andıran dudaklarının ortasında ki kıvrım.. her ayrıntıyı hatırlamama rağmen, gözlerinin rengi bir türlü aklıma gelmiyor ki, gözlerinin içine bakacak kadar bakışlarımı dikmediğimi zannediyorum. ve onu görmek için geldiğimi anlasın diye günde bir kaç defa merhabalaştığım sinema yolu (evimden çıkıp otobüsle iki durak gittiğim, eski pansiyon, sırasıyla umut pastanesi, gökkuşağı kıraatnesi ve işbirlik çini, çimlere basmayın tabelası ve idol sinemasının bulunduğu yol), filmlere gitmesem de, anlamasın diye geç çıktığım gerçeğiyle yüzüme yüzüme değil karnıma bazen de sırtıma vuruyordu. o filmlere gerçekten gitseydim, zihnimde, hayatımın akışını değiştirebilecek kadar ivme kazanabilirdi sinema. peki ben ne yaptım, o araları doldurmak için kitap okudum. düşünüyorum da, sinemaya sürekli elinde kitapla gelen kişi, onun zihninde mutlaka ilginç bir yer edinmiş olmalı. zaten kitabın kazandırdığı ivme de, yatay giden hayatıma, dikine yollar çizince, zaman ve uzay, hayatın falanları filanları, benim için birer uzaklıktan ibaret olmaya başladılar.

yaz bittiğinde kız da gitti. bende sinema yolundan geçmedim bir daha. dünya zaten olduğundan daha da küçülünce, bende bir elimi cebime koyup yazar oldum. zaten iki de bir azan hayal gücüm, başına 'y' koyupta yazan olunca, dünya iyice küçüldü, ve gömlek cebime de onu yerleştirdim. artık hayatın karanlıklarından, mühürlü dehlizlerin içinde ki canavar çığlıklardan, umutsuzluğumun beleş yatağında, kendimi küçümseyince bütün insanlığı küçümsemeye hakkım olduğuna inanarak ve hatta onunla sevişerek, onu içime alarak, yatay düzlemin derinliklerini keşfetmeye başladım. çünkü ruhumun ve varlığımın yazı bitmişti. bende mutluluk yolundan geçmedim bir daha.









Düşündüm, Üzüldüm, Ağladım, Küfrettim, Boş verdim.

  Düşündüm, çok uzun süre düşündüm.Bir  yargıya varamayacağımı bile  bile düşündüm.Hiç bi' yargıyı umursamayarak düşündüm.Ağaç köklerinin erişemediği kadar derin,hiç bir çığlığın duyulmayacağı kadar uzaklara dalarak düşündüm.Ankaray'ın son metro kabininde kafasını cama yaslayıp karanlığı izleyen adamlar mı mutsuzdur,Kadıköy-Beşiktaş vapurunda denize gözleriyle bedeninden daha güzel  dalan kadınlar mı?

  Üzüldüm, kimseye anlatamayacak kadar üzüldüm.Ayaklarımı sürüye sürüye,insanların yüzüne bakmadan yürüyecek kadar üzüldüm.Kimseyi düşünemeyecek hale gelene kadar üzüldüm.Sokak köpeklerine adını soracak kadar,kaldırım taşlarının çizgilerini sayacak kadar,rakı kadehlerinin dibini yüzümü ekşitmeden içecek kadar üzüldüm.Tertemiz beslenen sevgilerin boşa çıkıp sahipsiz kalışına,sadakatlerin şeytanla aldatılışına,kahve diplerinin kalışına,acı dolu bakışlara,ağlamaklı konuşlara...

 Ağladım, kafamı duvara vura vura ağladım.Sesim kısılana kadar ağladım.Lanet edemedim,kendime bile acıdım zarar  veremedim öylesine ağladım.Gözyaşlarımı toplasam bardaklar  dolardı,dolsa da bi' boka yaramayacağına ağladım.Düşmüştüm sarhoş yürürken dizim acımıştı onu bahane ettim ağladım.Neşet ne kadar sevmiş Leyla'yı dedim oturdum ona da ağladım.Acılı kalışlara,güvensizliklere,bitmişliklere,hiçliklere,yağmur damlalarının cama değişine,havada kaybolan sigara dumanına,zamanla silinen anılara,unutulamayan acılara..

 Küfrettim, içim tertemiz olana kadar.Ciğerlerimdeki acı bitene kadar,ruhum rahatlayana kadar küfrettim.Çok azını içimden,bir sürü de dışımdan ettim.Terbiyesiz diyenler oldu onlara da ettim.Terk edenlere,karısını dövenlere,sebepsiz gülenlere,yalandan ağlayanlara,kendini sıkıp ağlamayanlara,bulup da bunayanlara,ayağıma takılanlara,elimden kayanlara,kayan yıldızlara...


 Boşverdim.En son boşverdim.Kendime kadar boşverdim.Bir sürü soru sordular kağıtlar dolusu.O kağıtları da boş verdim.Boşluğu bile boşverdim.Boşa giden emekleri boşverdim.Düşünmeyi de üzülmeyi de ağlamayı da boşverdim.Boş kalan kadehleri,gerçekleşmeyecek hayalleri,hem gidenleri hemde gelenleri,sevenleri sevilenleri,ihtiyaçları ve istekleri,söylenenleri ve söylediklerimi,ciddiyeti ve gülünçleri,üzüntüleri,hisleri...
Yazan: Ulaş Bora Aktaş
Etiket :

Görünmezin Ölümü




Hep aynı. Her zaman. Oysa perdeyi tam kapatsam. Güneş o dikdörtgen köşeden gözlerini gözlerime dikemeyecek. Onun için görünmez olacağım. Üzerine boşaldığı bu insanlardan değil. Sokakta ki, parkta ki, balkonda ki, kıyıda ki, denizde ki, hapishanede ki, hastanede ki...
Karanlığın içinde uyumaya devam etmek.

Nemli, kuru, sert, yumuşak topraklı mezarlar bile taşıyor güneşin izlerini. Çıtırdayarak büyüyen ot parçası, gövdesinden toprağın altına uzanan sıcak hikâyelerle tutsak ediyor ölüleri. Kalkıyorum. Gıcırdayarak esniyor yatağımda, aramızda, ince kumaş bezden başka bir şey olmayan, yaşlı yaylar.

İşemeye gidiliyor, el yüz yıkanıyor, kahvaltı ediliyor. Bir karar verdim. Artık gideceğim. Güneş görmeyen, yatağı gıcırdamayan bir yere. Bu ezberlenilen şehri terk edeceğim. Artık yaşayamam. Artık olmaz.
            
        Dışarı attım kendimi. Yanıma aldığım iki kitapla küçük odaya girdim. "Bir bilet." , "Nereye?". Güzel soru. "Neresi var?" . Adam başını kaldırıp bir saniyelik şaşırdı. Birini tanır gibi oldu. "Size bilet veremeyiz.". Neden gitmek istiyordum unuttum.Niye, dedim."Niçin" demek istiyordum oysa. Sanki niçin dersem, birden ortalık siyah beyaz kesilecek, sevdiğim kadın kapıdan girip "ben yaşıyorum" diyecek, sarılıp gideceğiz gibi. "Talimat böyle". Acımayla,nefretle söyledi. Netti, arkasından gelecek herhangi bir soruya, cevap şansı tanımamıştı. Çıktım. Koştum. Gardayım. Kitaplarım nerede? Parayı kadının önüne koydum.

-Bir bi..
-Yer kalmadı size.
-Daha nereye gideceğimi bile bilmiyorsunuz!
-Size yer yok.

Bunalmıştım. Defolup gidemiyordum. Eziliyorum. Direneceğim. "Niçin?" dedim, hiçbir şey olmadı. "Gitmemeniz için.". Koştum. Koştum. Koştum. Her oksijen zerresi,soluk borumdan içeri dolan jilet parçaları gibi, bir şeyleri parçalıyor, öyle çıkıyordu. Gitmeliyim. Kaçmalıyım. Niye? Gidip bir yerlerde kahve içerek neden kendime gelmiyorum. Neden yıllardır değişmeyen bu devinimi, bir sabah yarı uykulu alınmış bir kararla, yok etmeye çalışıyorum. "Uykulu değilim ben!" diye bağırdım. İnsanlar baktı. Bir şey söylemediler. Hemen işlerine, güçlerine, içlerine döndüler. İnsanlar hep bakarlar. Kıyıya vardım.iskeleye yanaşmış süslü bir tekne, geziden şimdi getirdiği kafileyi indiriyordu. Adama, sımsıkı tuttuğumdan büzülmüş paraları uzattım.

-Beni..... Götür...., dedim nefes nefese.
-Olmaz.
Kısa kollu gömleğinin yakalarına sımsıkı tutundum. Turistler bize bakıyordu. "GÖTÜR!". Üzerimizde ki iki martı,çığlıkları kesip, yapay yelken direklerine kondu. Beni izliyorlardı.
- Neden gidiyorsun, kal, yaşamına devam et, işine devam et, evlen, öl, öl, öl.
Gitmek istiyorum, beni öldürüyor, eziyor, ırzıma geçiyorsunuz.
-Bu kentten ayrılamazsın. Alış. Çocuk yap. Birinin adı Samsa, diğerinin Fitnat olsun. Buradasın artık. Kabullen lütfen. Bizimle kal..

         Arkamdaki ihtiyar bağırdı -BİZİMLE KAL-, turistler bağırdı -BİZİMLE KAL-, martılar bağırdı -BİZİMLE KAL-. Biletçi, gar, binalar bağırdı -BİZİMLE KAL!- Koştum. Bütün kent arkamdaydı. Kaçamayacaktım. Beni parçalayacak, beni bu şehrin her zerresine karıştıracaklardı. Artık buraya ait olacaktım. Koştum. 

         Dairemin bulunduğu binaya girdim. Benim katı geçtim. Arkamdaki basamaklar hınca hınç doluydu. İnsanlar düşenleri ezip geçiyor, topuklarımdan yakalamak istiyorlar. Çığlıkları damarlarımdan içeri sızıyor, en derin korkularım, zihnimden dışarı uzun tırnaklarını çıkarıyorlar. Korkuyorum! Korkuyorum!

         Çatıya çıktım. Arkamda ki tahta kapının kilidini çektim. Nefes almak. Sanki yıllardır nefes almıyorum. Bir süre yalnızım. Kapıya vuruyorlar. Yürüyüp en kenara geliyorum. En sağda küçük turuncu çatılı evler, arkalarında yemyeşil bir yatak gibi ağaçlar. Sonra önümden akıp giden gri binalar nehri. Karşımda, Deniz! Mavi, güzel, beyaz köpükleriyle, beyaz martılarıyla, beyaz ufkuyla.Ne yapıyorum? Baksana ne kadar yüksek, geri çekilmeliyim. Evime dönmeli, gazetemi okumalıyım. Sırtımın ağrısından sızlanmalıyım. SUS! Ben bu olamam. Ben böyle yaşayamam. Yaşarsın. Hayır, seni dinlemeyeceğim. Ne olur gel, beraber, gözlerimiz kuruyana kadar kalalım bu şehirde.-BİZİMLE KAL-. Sen, ben değilsin. Anlıyorum artık. Beni de onlardan biri yapacaktın. Hayır! Şimdi bırakacağım kendimi. Lütfen! Beraber gideceğiz. Onlardan biri olmayacağız.

Bıraktım...Kapattım gözlerimi...
Bu güneşin bile olmayacağım...Beni göremeyecek...

Ben görünmezim..
Ben görünmezim..


BOŞLUKTA


   

  Y'nin bilekleri kuş kanadı kadar ince. Bacakları floresan lambası gibi kırılgan birer çubuk. Y, 23 yaşında bir hafiflikten ibaret. Zayıf bile değil, neredeyse iki boyutlu bir uzlam. Y doğduğunda üç buçuk kiloydu.
   Üç katlı bina yüksekliğine ulaşan ince tahtalı meyve kasalarının üzerinde durmak için kırk kilo kadar olmanız gerekiyordu. Yoksa "boşluğa çıkma" dedikleri kırık bir tahta, sizin beton zeminde izdüşümünüzü çıkarırdı. Şef -ki şu an en iyi tahminle yüz on kiloydu ve bir fıçıya benziyordu- sürekli sandalyesinden ilk "boşluğa çıkması" nı 43 yaşında yaşadığını bağırarak anlatır, işçileri gaza getirmeye çalışırdı. Fakat herkes onun patronun kayın biraderi olduğundan orada çalıştığını bilirdi. Y, zayıflığıyla çalışabileceği tek işe sıkı sıkıya tutunmuş, bunun gerçek güç olduğunu kavramış ve histerik biçimde başka bir şey düşünmeyen zihninin atılganlığıyla, varlığı için çalışıyordu. Varlığı bile tam olmaktan uzaktı. Yarım bir adamın düşüncelerini taşıyordu. Aynı anda hem böğürtlenleri, hem geri kalan bütün hayatı geçiyordu gözlerinden. Hayatı yarımdı.
   Daha dün, aralarında ki tek Yahudi, en sessiz olanı, bir taş gibi betona düşmüş, çıkardığı ses bile en az kırk üç kilo olduğunu haykırmıştı. Geçen hafta aldığı zammı yanlış değerlendirmişti anlaşılan. Y artık başka birinden sigara çalmalıydı.
   Tam o anda, yani sigarasını düşünürken, yani başkasının sigarasını, ilk esneyiş ve çıtırdayışını hissetti. Kıpırdarsa, sağ ayağının altından ki tahta kırılacak, dengesini kaybedip bir kaç santim uzaklıktaki boşluktan aşağıya düşecekti. Manavdan bebeğine artık, bazen dayak yediği, bazen göz yumulduğu böğürtlen hırsızlığı bitecekti. Bir kaç böğürtleni yüzüne bulaştırmadan yiyemeyen minik için, manav hiç bir zaman polise haber vermemiş, yine de bazı şeylerin acısını böğürtlenden çıkarır gibi Y’nin gözü önünde ezmişti. Küçük kız bütün gece ağlamış, Y onun yanı başında, ellerindeki mor ize sessizce gözyaşlarını akıtmıştı. 
  Y her şeyini, ne kadar acı sığdırabileceğimizi tahmini imkansız gibi görünen bir kaç saniyeye sığdırdı. Herkesin dikkati -şef dahil- yavaş yavaş Y’ye odaklandı. İş durdu. Meraklı gözlerin fısıldaşmaları, artık onun kendilerinden olamayacağı konusunda fikirlerini yanlarındakine aktarıyor, bazıları böyle bir suçun cezasının ölüm olması gerektiği konusunda şiddetli tartışmalara giriyordu. Y ellerinde ki iki kasayı kıpırdatmadan bırakmayı denedi. Çıtırdayış, kaval kemiğinden anında sulanan gözlerine ulaştı. Derinlerinde ki karanlık kuyulardan, korkularının uzun tırnakları, aklının aydınlığına çıkıyordu. Tek yol vardı. Titremesini durdurmaya çalışarak, herkesin bakışları altında, ellerinde ki iki kasayı fırlatıp öne doğru attı bedenini. Kasalar bir kaç saniye sonra aşağıda paramparça olurken, kendini tahtaların ortasında, ardında bıraktığı kırık bir "boşa çıkma"yla buldu. Ahşabın kıymıklı kokusu burnunu yalarken, derin bir nefesi ciğerlerine doldurdu. Kalkmak için bacaklarında ki damarlarda dolaşan ateşin dinmesini bekledi. İçlerinden biri onu aşağı atmayı bile düşündüyse de, çoğu sağ kaldığından memnun ama bu hareketinin ona pahalıya mal olacağını bildiğinden acıyarak baktılar.
   Aşağı indiğinde şef onu küçümseyen gözlerle karşıladı. Ayağa kalkabilse, kıpkırmızı ve yağlı alnında biriken öfkeyi üzerinde patlatacağını belli ediyordu. Eline biraz para verdi, geri kalanını da kırılan kasalar yüzünden kestiğini belirtti. Yatay düzlemle imtihanını, doğumundan itibaren peşini bırakmayan, zihninin ortasında ki karanlık bir çekirdeğin bile, binlerce ton ağırlığında olduğu keşfi engellemişti. Belki de böğürtlenlerden fazlasını düşünmüş, yıldırım hızında akan bir fikir, onu ağırlaştırmıştı. Oradan çıkarken, artık gücünü kaybetmiş bir melek gibi, cennetten kovulduğunu hissetti sadece.
   Yolda uzun uzun düşündü Y, cebinde ki madenileri terlemiş avucunda metalik sesiyle hissederek. Zihni bomboş, altından akan zeminin görüntüsü, bir film gibi yansıyordu kafatasının içinde. Yıkılmış bir binaya benziyordu üzerinde ki elbiseleriyle beraber yürüyüşü. Hatta her adımında yıkılmaktaydı daha da fazla. Manavın önünde bir saniye durakladı. Adam onu elinde kırık bir parça demirle bekliyordu. Ağarmış sakallı yüzü gerildi, gülümseye dönüştü. Demiri avuçlarına bir kez vurdu. Y önüne dönüp yürümeye devam etti. Ne kadar dipte olabileceğini düşündü. Hep düşeceğim daha derin bir yer mutlaka vardır, dedi. Mutlaka dibi milyon yıldan daha eskidir hatta yoktur.
   Gündüz vaktiydi daha. Gün dahi yarımdı. Yarım bırakılacak bir hayat vardı en gerçek yaşam oydu. Seçeneği vardı, ölmek uzaktı. Ölmek elindeydi. Her saniyesi bin fişekli duygularıyla geçti. Fitilini güneş yaktı, ay gözlerine oturdu.
   Eve girdikten sonra, dökülmüş sıva parçalarına basıp, kapısı sağlam tek odaya girdi. Gün içinde kontrole gelen kadın, borcun biriktiğine dair mektubu bebeğin yanına bırakmıştı. Adam uyuyan kızın başına eğilip, yumuşak kafasına ıslak bir öpücük kondurdu. Saçlarını okşayarak uzun uzun baktı, gözleri doldu. Avuçlarına koyduğu parmağını sımsıkı tutan yavru, ara ara minicik göğsünü titreterek uyumaya devam ediyordu. "Ne garip cennetin küçücük şeylerde kendini bulması. Cehennemin büyüklüğündeki doymazlık." Kenardaki kararmış yastığı yavaşça eline alan Y, çocuğun yüzüne bastırdı. Biraz mırıldandı bebek, çok çırpınmadı. Hareketleri kesildikten sonra bile, yüzüne bakmaya korktuğu için, bir süre daha yüzünde tuttu. Yastığı çektiğinde, bebek, ağzının kenarında ki morarmış çeperle sanki böğürtlen yemiş gibi, uykusu hiç kesilmemiş gibi duruyordu. Bir kez daha öptü. 
Karanlık nedir Y’ye sormalı.
   Saatlerce oturdu başında. Sanki uyanmasını bekliyordu. Sanki ona getiremediği böğürtlenler için ağlamasını bekliyordu. Sonra kapının önüne çıktı. Yarı dalgalı sarı sokak ışığının kendisini aydınlatmasına izin verdi. Şaşırarak durdu sonra. Karanlıklar içinde bir anlık, beyaz bir yüzde gülümsemeyle, karısını gördüğünü sandı. Ona doğru yürüdü. Bacasından kıvılcımlar saçarak gelen öfkeli trene doğru yürüdü, yürüdü.

Üsküdar'da Pazar Sabahı, Öğleni, Öğleden Sonrası


Galata Kulesi’ni görüyorum, Topkapı Sarayı’nı görüyorum, adını ve önemini pek bilmediğim onlarca yapıyı görebiliyorum. Denizi görüyor, gemileri görüyor, şaşkın şaşkın bakınıyorum. Aslında aklımın alamadığı o yerdeyim. Kafamı kaldırınca gördüğüm güzellik bana büyük suçlar işlettirecekmiş gibi hissediyorum. Üsküdar’da küskün ve güneşli bir pazar sabahında kafamın içindeki çaresizlikle oturuyorum. İçimi titreten endişeler bütünü ve benim hala anlamadığım korkunç koruma içgüdüm en nihayetinde sokaklarda bırakıyor beni. Kapıları çarpıp çıkamıyorum, suratıma kapanan kapıların etkisine kapılmışım çaresizlik içinde dönüp usul usul çıkıyorum, atıyorum kendimi Marmara Denizine ama almıyor deniz bedenimi o da yorgun ve ağzına kadar dolu. Beni yerleştirecek bir yer bulamıyor içinde. “Kusura bakma” diyor. “Sorun değil bro başka zaman artık” diyorum. Yılbaşı çok yakın, doğum günüm yakın kendimi daha önce hiç görmediğim çaresizlikler içinde görüyorum. Çünkü bu sene doğum günümü hatırlıyorum.

Yan masamda bir aile oturuyor. Anne, baba ve down sendromlu çocukları. Anne ile babanın hüznünün kokusunu alabiliyorum. Çocuğun söylediği, anlattığı her şeyi pür dikkat dinliyor bazen gülüyor, bazen kızıyorlar. Ama gözlerinin içine saplanmış o hüzün hiç değişmiyor.  Düşünmeden edemiyorum, düşünmeden nasıl edeceksin yan masanda böylesi bir gerçeklik varken. Ailenin çaresizliğinin yanında benim çaresizliğim mukayese edilebilir mi? Elbette edilemez. Biraz daha baksam çevremdeki diğer insanlarında çaresizliklerini görebilirim ancak bunu görmekten çok korkuyorum. Kafamı kaldırıp bakmıyorum insanlara. Çünkü biliyorum çaresiz insanların ortak noktaları çaresizliklerini gizlemeye çalışmaları ve bunda hiç başarılı olamamaları.

Üsküdar’dayım. Sevgilim iki sokak yukarıda oturuyor. Evinden yanıma gelmesi beş dakika ya sürer ya sürmez. Ama gelmiyor ama gelsin istiyorum. Gözlerim bir sağa devriliyor bir sola. İnsanlar, arabalar geçiyor. Ağaçlar yaprak döküyor, yan masamdaki aile kalkıyor, evlerin perdeleri bir bir pazar sabahına açılıyor, deniz dalgalarını ardı sıra kıyılara yolluyor, vapurlar sürekli sefer yaparak bir o tarafa bir bu tarafa insan taşıyor, iki hırsız boş olduğuna emin oldukları üç evi sırayla soyuyor, annem iki defa arıyor ama yok sevgilim gelmiyor.

Elinde sepetle çiçek satan bir abla denizi gören yere oturmuş sigara içiyor fakat denize bakmıyor. Deniz umurunda değil. Oturduğu yerin yanında kök salmış orta yaşlı ağaca bakıyor. Yanına gideyim bir çiçek alayım diye düşünüyor, sonra vazgeçiyorum. Sevdiğim kadınla aramızdaki problemleri çiçekle çözebileceğimi hiç ama hiç zannetmiyorum.

Yorgun gözlerime güneş gözlüğümü geçirdiğimde bir çeşit trans haline geçiyorum. Sanki çevremden soyutlanıyorum. Sanki herkesi görüyor ama kimseye gözükmüyorum. Güneş gözlüğümü severim, çıplak gösteren gözlük bir güneş gözlüğüm iki.

Sigara içen çiçekçi abla kalktı yerine iki kişi oturdu. Kısa kol bluz, küt kızıl saçlar bu kesinlikle kadın. Deri ceket, kot pantolon, kirli sakal bu kişi de kesinlikle erkek. Yan yana oturuyor ve denizi izliyorlar. Bende onları izliyorum. Ben onları izlerken adam kalkıp yakındaki çay ocağından iki çay söylüyor. Adama böyle bir şey yapmasını söyleyen kesinlikle kadın. Adam diye başladığım izlenimlerime herif diye devam edeceğim çünkü herif telefonunu çıkartıp telefonuna bakıyor. Eminim okuması gereken tweetleri vardır. Herif pek umurumda değil zaten benim ilgimi asıl celbeden kadın. O belediye bankında oturuşundan, ellerini başının üzerine bağlayıp denizi izleyişinden, ayaklarını karnına çekip yanındaki herife bakışından onun farklı biri olduğunu sezebiliyorum. Kadın fotoğraf çekmek istiyor, bedenini yanında duran herife yaslayıp belediye bankının kol koymak için yapılan kısmına ayaklarını uzatıyor. Fotoğraftan sonra aynı pozisyonda kalıyor. Kadının yüzüne bütün dikkatimi toplayıp bakıyorum ve o an kadını tanıdığımı anlıyorum. Bir cumartesi akşamı tanışıp pazar sabahı görüşmemek üzere evinden ayrılmıştım. Ama Üsküdar buluşturuyor insanları. Bir tek sevgilim gelmiyor. Arabalardan biri park yerine girerken başka bir arabaya çarpıyor hasarsız bir kaza, aklımda yer edinmiş kadınlardan birisi sevgilisiyle manzaranın keyfini çıkartıyor arkasından oturan benden habersiz, yaşlı Üsküdar çiftleri güneşli havadan faydalanmak için kolkola sokaklarda geziyor, Gülhane Parkı’nda bir çocuk bütün enerjisiyle oyunlar oynuyor, saatler geçiyor, en az on kadın şu an kocasından, babasından, sevgilisinden şiddet görüyor ama yok sevdiğim kadın gelmiyor.

“Sen” diyorum kendime, kendimle konuşurken sen diye hitap ederim.
“Sen kendini dövüp hastaneye giden ve darp raporu alan adamsın. Sen Ali Kemal Efendi, korkundan gidemiyorsun iki sokak ötede hasta yatan sevgilinin yanına, götün uyuşana kadar burada oturman bundan, sen Ali Kemal sen manyak bir herifsin, çocukken annenin çalıştığı hastanenin morguna girdiğinde içinde yeşeren huzuru hatırlamıyor musun? Gizlediğin onlarca şeyin altında kalıyorsun işte. Gizlediğin her şey üzerine geliyor. Her vapura binişinde atlamak isteğinin verdiği korkuyu gizlemek için bile ‘deniz beni kabul etmiyor’ diyorsun. Kafanın içine yaptığın her gezintide kendini anlaşılmaz problemlerle baş başa buluyorsun. Ne yapacaksın Ali Kemal, çocukken gizli gizli beslediğin o tek gözü kör kedi gibi seni bir yere saklamalarını ve beslemelerini mi bekleyeceksin? Sen kedi değilsin Ali Kemal kimse sen üşüme diye sana ev yapmaz, cebinden yemek çıkartıp karnını doyurmaz. Sen karton kutuya sığamazsın Ali. Sen bir liralık mamalarla doyamazsın Kemal.”

Çoğu zaman kendimle ağır konuşurum. Bu genetik bir şey herhalde çünkü ailemin hepsinde mutsuzluğa genetik yatkınlık var. “Öyle şey olur mu lan” diyor dilim ama ezan okunuyor, içim kendime ettiğim küfürlerle doluyor. “Bugün” diyorum. “Bugün her şeyi unutup hiç bilmediğim bir yere mi gitsem? Hayatımı değiştirecek insanla, babam yerine koyacağım insanla bugün mü tanışsam? Yeminimi bozup çocukluğumun üzerine ekmek kırıntıları serpip, geçmişe mi dönsem? Alalım başımızı gidelim Ali Kemal. Karton kutularda da yatarız, kuru ekmekle de doyarız. Karar verdim Ali, bu sefer ciddiyim Kemal ebedi istiharatgahımız olacak mezarlıklardan birini seçelim ve ona yerleşelim. Sen ey Ali Kemal kalk daha öleceğiz.”                  


Ama sevgilim hala gelmiyor. Ben tek başıma konuşup duruyorum. İnsanların bazıları bana bakıyor, bir yere gittiğim yok burada duruyorum. Ama sevgilim hala gelmiyor.


Yazan: Dogus Serçe

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.