porno | irvine welsh

Post-punk vardı, bol bol eroin, bol bol tütün vardı, kıyak mekânlarda orgazmdan daha iyi zirveler vardı, beynimizin içine sokulmaya çalışılan piyasa ve harcamaya zorunluymuşuz gibi hissettiren düzenin içinde alışveriş çılgınlığı vardı. Trainspotting’in içinde kafa çocuklar, Spud, Begbie, Renton, Sick Boy, Tommy vardı, canki kankalar vardı, biz vardık. Ama zaman durduğu yerde durmadı ve düzen çoktan yeni nesillere kucak açmaya başladı.
Welsh’in Trainspotting’in devamı niteliğinde aynı zamanda tek başına da değerlendirilebilecek eseri Porno’da o sıkı dostlar gene var. Farklı olan ise bir devrin bitip yeni birinin çoktan başlamış olduğu. Artık punk çok da bir şey ifade etmiyor, eroin zaten aşırı dozdan kullanıcılarını seyreltmiş vaziyette, damardan uyuşturucu almak demode olmuşken kokain bir şahane. Amsterdam maceralarını da unutmamak gerek.
Hal böyle olunca o pek sıkı arkadaşların serüveni biraz farklı bir şekle bürünür. Neticede artık piyasa değişmiş, imaj çağı meydanlarda boy gösterir olmuştur. Para kazanmak da hem o kulüp havalarını yaşamak, tuvaletlerde kokain çekmek ve arada hap atmak için gereklidir.
Sick Boy ve ekibi meniden çevrilmeyen sayfaları olan dergilerin çoktan çağının geçmesinden faydalanarak porno sektörüne adım atma kararı alır. Ellerinde oynayacak vatandaş da vardır, porno sektörünü ileri götürecek yenilikçi beyinler de. Neticede hızlı akan bir çağ boy göstermiş, insanlar kendilerini tatmin etmek için kolay bir yol olarak pornoyu seçmişlerdir. Çarpıcı bir seks sahnesini en ateşli bir şekilde çek, paranın adına ne dersen de.

Irvine Welsh aynı Trainspotting’te olduğu gibi mükemmel bir kirlenmiş dünya, popüler kültür eleştirisi yapıyor Porno’da. Kıvanç Güney çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıkan roman türü sevenler için eğlenceli bir eser.

hafiyenin el kitabı | jedediah berry


Kapıyı aralayıp içeriği girdiğinizde uyuyan kişinin yanına oturup aklınızdan geçenleri kişinin arkasını sıvazlarken anlatırken birden size doğru dönen yatan kişinin aslında siz olduğunu gördüğünüzde, işte o zaman garip bir rüya yahut vücudunuzdan çıkan ter yoğunluğuna bağlı olarak kâbus olarak nitelendirebilirsiniz bu durumu. Tabii bu haliyle gerçekleşenin düş olduğunu anlamak çok da zor değil, neticede aksinizi görmek gerçekliği bir anda yok eder, peki ortalıkta sizden başka siz yoksa her an için uyanık olduğunuzun nasıl farkına varırsınız?
Bazen de uyanıp aklınıza oturan görüntülerin rüya esnasında mı yoksa uyumadan önce mi gerçekleştiğini çözemeyiz, bu acaba kendi hayal ürünümüz olabilir mi?
Hafiyenin El Kitabı, tam anlamıyla bu konuya değinmese de olay örgüsünün ardında bu olayın bulunduğu bir kitap.
Kitabın başkarakteri, titiz, işini iyi yapan Charles Unwin, efsane dedektif Sivart’ın kâtibi. Sivart şimdiye kadar çözülmez denen tüm olayları çözmüş, işinde mükemmelliği konuşturmuş vs. Ortadan kaybolmasıyla karakterimiz Unwin terfi sayesinde kâtiplikten dedektifliğe geçiş yapar. Tabii o kadar dikkatli ve titizdir ki severek yaptığı işini doğru şekilde yapmıyorum mu acaba diye de aklından geçirmiyor değildir.
Olay neredeyse yağmurun hiç durmadığı bir kentte geçer geçmesine de Unwin’in kitapta ya da kısacası gelecekte aklımızın bir köşesine kazınacağını ve benzer bir olgu gördüğümüzde/duyduğumuzda üzerine muhabbetler açmamızı sağlayacak özelliği bahsi geçen iklim şartlarında bile ulaşım aracı olarak kullandığı bisikleti ve kuru kalmasını sağlayan şemsiyesi.
Terfiden sonra elinden düşürmediği şemsiyesi ve çevirdiği her pedalla şimdiye kadar mükemmel haliyle kabul edilmiş ve çözülmüş gibi görünen olayların aslında hiç de göründüğü gibi olmadığını keşfeden karakterimiz, Sivart’ı aramak için çıktığı yolculukta haddinden çok yorulacağının da farkına varıyor. Neticede koskoca bir kurum ve alakasız sonuçlar. İşin içine bir de hayal dünyası, düş dedektifliği, uyurgezerlik ve gerçeğin hangisi olduğu konusunda karar verememe girince ortaya okunası bir kitap çıkıyor. Ona bu dedektifçilik oyunundan çok daha fazlası olan durumda yardımcı olacak tek nesne ise bizim de aynı zamanda okuduğumuz Hafiyenin El Kitabı.
Pimpirikli bir kişinin acayip düzen içerisinde süregelen hayatının örüldüğü bir ipliğin kaçtığını bir düşünün, çorap söküğü muhabbetleri ve arapsaçına dönen bir olay. İçinden çıkılmaz bir kaos ortamı. Tabii doğru ipliği doğru zamanda tutmanın da getiriliri yok değil.
Jedediah Berry’nin ilk kitabı olan bu eser Siren Yayınları’ndan Algan Sezgintüredi çevirisiyle çıkmış, 2009 yılında Dashiell Hammett ve 2010 yılında William L. Crawford Ödülü’nü almış.
Kitabın Goodreads sayfasına, Siren Yayınları’nın takip etmekten keyif aldığımız –ki kendilerini sadece kendi yayınlarını tanıtan sıradan bir blog olarak görmeyin, bir bakın- blogu Sirenin Sesi’nde kitap hakkındaki tüm paylaşımlara ilgili yerleri tıklayarak ulaşabilirsiniz.
İyi okumalar.

Yazan: tunalızade gürkan efendi

tepedeki ev | shirley jackson


Tepelerin üzerinde sessizce yükselmesinin yanında akıl sağlığının da yerinde olmadığı bir ev düşünün, karanlığın içinde tek başına, yaşamdan uzak ve yaşanan olaylardan ötürü efsanelere ve ateş başı korku muhabbetlerine konu olmuş bir yapı, Tepedeki Ev.
Shirley Jackson’ın klasik diyebileceğimiz kitabı Tepedeki Ev için korku yazarı Stephen King, “Tepedeki Ev’e adım atmak, bir delinin zihnine adım atmak gibi… Ürkmeye başlıyorsunuz.” Demiş ki kendisi ve Neil Gaiman gibi isimleri etkilediği söylenebilen Shirley Jackson’ın bu kitabı aynı zamanda The Wall Street Journal tarafından “Gelmiş geçmiş en iyi perili öykü” olarak nitelendirilirken beyaz perdeye de iki defa uyarlanmıştır.
Akıl sağlığının yerinde olmadığından bahsettik, King de zaten bir delinin zihninden örnekleme yapmış, kitapta da eve adım atanların akıl sağlığını koruyacaklarından pek şüpheli bahsediliyor.
Felsefe ve antropoloji doktoru olan John Montague bu ev hakkında araştırma yapmak isteyince birkaç aylığına bu evi kiralar ve birkaç gençle birlikte evde inceleme yapmak ister. Amacı da kuşkusuz ‘perili’ olarak addedilen bu evdeki gizemli hareketlerin/olayların sebeplerin inceleyip sonrasında bunun etkilerini de inceleyip ortaya bir eser çıkarmak. Tabii bu sayede de bilim dünyasında önemli bir koltuğa oturacak ve an itibari ile çektiği sıkıntılardan kurtulacak.
 Yardımcı olarak gelenlerden biri de Elenor, tabii kitap bu kadın üzerine de diğerlerin daha çok duruyor. Kendisi yıllarca yatalak annesine bakmış biri, ablasından ve ablasının ailesinden de nefret ediyor, annesi ölünce de kendini hayatın içinde buluyor ve önüne çıkan bu perili ev muhabbetini kaçırmak istemeyip, nefret ettiği kişilerden uzaklaşmak için de Tepedeki Ev’e yok alıyor.
Kitap, Siren Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıkmış 228 sayfa uzunluğunda.
Tepedeki Ev’in canlanmasını her sayfa çevirişte biraz daha hissetmemizi sağlayan bir roman aslında bu, usta bir kalemin elinden çıktığı da bir gerçek. Psikolojik gerilim olsa gerek aynı bir gerilim filmi izliyormuş havasında diğer sayfayı çevirdiğinizde karşınıza birileri çıkıp karanlığın içine düşecekmiş gibi hissediyorsunuz okurken. Çünkü bu kitap hiç de tekin değil, aynı anlattığı hikaye gibi. Kanımız da ister istemez donuyor.

zombi | joyce carol oates


Kitabı elimize alıp arka kapağı okuduğumuzda Jeffrey Dahmer adındaki seri katilin gerçek yaşam öyküsünden esinlenildiğini okuyoruz. Biraz araştırma yaptığımızda Jeffrey Dahmer’ın hiç de parlak karakterli bir birey olmadığını görüyoruz. 17 kişiyi öldüren Dahmer, öldürdüğü kişilerin sayısı diğer seri katillere göre az(!) olsa da en az onlar kadar ilgi çekici. Genellikle diğer seri katiller kurbanlarına işkence, tecavüz edip ardından onları öldürseler de Jeffrey Dahmer’in stili onlardan biraz farklı. Zira kendisi kurbanlarını öldürdükten sonra onlarla ilişkiye giren bir homoseksüel. Bu özelliği aslında çocukluk yaşta kendini belli eder yapıda. Çocukken evlerinin bahçesinde ölü bir köpekle uğraşırken bulunmuş, çoğu zaman da benzer bir eylemi gerçekleştiriyormuş lakin hayvanlara karşı herhangi bir nefret beslemediği düşünülüyor, çünkü kendisinin de evcil hayvanları varmış. Durum parçalara böldüğü hayvanların ölü olması, yani hayvanları o öldürmüyormuş.
18 yaşındayken ilk cinayetini işleyen katil, bir süre sonra bu işi alışkanlık haline getirmiş ki bu durum yakalanana kadar devam etmiş. Kurbanlarının kafalarına delik açtıktan sonra asit damlatarak öldürme yöntemi seçen Dahmer, kurbanlarını bir makineye adeta bir zombiye dönüştürme çabası güdüyormuş, hatta bir kurbanı bu olay gerçekleştikten sonra üç gün daha hayatta kalmış. Kurbanlarının bazı bölgelerinden kestiği etleri de yiyen Dahmer, onların bu sayede içinde yeniden hayat bulacaklarını söylemiş. Kanlarını da içmeyi deneyen katil, kanın tadını iyi bulmadığından bunu yinelememiş. Jeffrey Dahmer hakkında daha ayrıntılı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.
Durum böyle olunca kitabın ne kadar ekstrem olayları anlatacağı hakkında bilgi sahibi olunabiliyor. Asıl merak edilen ise bu olayların nasıl anlatıldığı ile ilgili. Katilin bu soğukkanlılığı içimizi doldururken bu olaydan esinlenilerek yazılmış bir kitabın anlatım şeklinin de aynı bu doğrultuda olması isteniyor zira. Okunduğunda ise çok daha fazlasıyla karşılaşılıyor.
Kendini bilmez sorunlu karakterimiz Q_ P_, yahut Quentine, tahmin ettiğimizden de manyak bir vatandaş olarak karşımıza çıkıyor ve yazar Joyce Carol Oates, soluğumuzu keserek okumamızı sağlayan bir yapıtı ortaya çıkarmış oluyor. Karakterin nefes alışlarını her sayfayı çevirişimizde hissediyoruz adeta. Kendinden üçüncü bir şahısmış gibi bahsedilen satırlarda, bir anda konuşmaya başladığında önümüzde giden bir adamın bir anda bize dönüp bağırması gibi hissedip, irkiliyoruz.
Karakter öyle çılgın ki, özenle seçtiği her erkek kurbanı için düşlerini anlatıyor, kendini bu uğura adıyor ve sonunda boşalacak kadar da zevk alıyor yaptığı işten. Kurbanları için kötü planları olmasına rağmen “çan seslerini sayacaktık, ta ki ikimiz de tam olarak aynı anda uykuya dalana de” diyerek de aslında kurbanlarına olan bağlılığını anlatmaktan da çekinmiyor. Ve giderek yaratmak istediği zombiye daha çok yaklaşıyor.
Bram Stoker Ödülü sahibi kitap, Siren Yayınları’ndan çıkma ve Merve Sevtap Ilgın tarafından dilimize kazandırılmış.
Kitap her Siren kitabı gibi okumaya değer, arka kapağında ise şöyle yazıyor:
“Dehşetiyle ruhlara ve midelere dokunacak denli sert ve hazmı güç bir roman.”
İyi okumalar.

buzdolabının üstündeki kız | etgar keret


Birkaç sayfa yahut paragrafla bir olayı anlatmak yetersiz kalabiliyor bazen, atmosferi öyle ayarlamak gerekiyor ki hem okuru olayın derinliklerine acımadan sürüklemek hem de onu oraya hapsedip can çekişmesini izlemek amaç çünkü. Etgar Keret bu işi ustalıkla yapan yazarlardan biri, değişik bir beyni olduğunu düşünüyorum, adam bir defa uçuk, genel geçer kanıların dışında gezinmeyi seviyor, dalga geçerken sövmesini de çok iyi biliyor, kara mizah duygusunun dizginlerini de sıkı sıkıya yakalamış. Sadece yazar kişiliğiyle de değil İsrailli olması sebebiyle dünyanın saçma sapan oyunlarına başkaldırmasıyla da ayakta alkışlanacak bir zat.
Etgar Keret’ın okuduğum ilk kitabı Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, yine burada paylaşımda bulunulmuştu, kitabı okuduktan sonra damakta bıraktığı tat ardından diğer kitaplarını okuma gereksinimi duymamıza sebep oluyor. Buzdolabının Üstündeki Kız, aslında ilk başta insanda garip duygular oluşturuyor, kitaba adını veren ilk öyküyü okuduktan sonra ise yanıldığımızı ve kafamızda canlandırmaya çalıştığımız imgelerin aslında hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını anlıyoruz. Bu da hiçbir şey göründüğü gibi değildir savının bir kanıtı olsa gerek.
Kısacık, kısa olduğu kadar derin bir sürü öyküyü içeren bir kitap, zor yanı da yok değil aslında. Neticede su içmek için mutfağa gitmek de zor gelebiliyor insana, neyse.
Öykülerin bu kadar içe işlemesinin yanında kısa oluşlarıyla da şehir içi minibüslerinde okumak için o kısa ama çekilmez zamanı eğlenceli hale dönüştürmeyi başarabiliyor, hele ki kitap okumak için zaman ayıramayıp bu duruma canı sıkılanlar için. Ama sakin kafayla oturup üzerinde düşünüldüğünde aslında öykülerin ne kadar da uç yerlere işaret ettiğini anlıyor okuyucu, imgelerin gölgelerinden çok ona ışık tutanın kaynağına doğru seyre dalıyor adeta. Kitap bitince de apışıp kalıyorsunuz.
Avi Pardo çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıkan 156 sayfalık bu samimi kitap, her kitaplıkta olmayı hak ediyor.

“Kent merkezinde kendine bir daire kiraladı, bütün gün postacının yolunu gözlüyor. Benim postayla bir işim yok, başka ülkelerden bana bir şey gönderecek arkadaşlarım da yok. Olsaydı çoktan yanlarına giderdim. Onlarla içmeye çıkardım, dert yanardım. Onlara sık sık sarılır, yanlarında ağlamaktan utanmazdım. Yıllarımızı geçirebilirdik bu şekilde, ömrümüzü. Yüzde yüz doğal, damlalardan çok daha iyi.” –Damlalar/sayfa 26

Tramvay Durağı Etgar Keret ile hoş bir röportaj yapmış, buradan okuyabilirsiniz, Siren Yayınları’nın okumaktan zevk aldığımız blogunda Etgar Keret üzerine yazılmış tüm yazıları ise şurada bulabilirsiniz. Yazarın internet sitesi ise bu bağlantıda.



beat kuşağı | jack kerouac


Şayet ölmeseydi 12 Mart 2012 tarihinde Jack Kerouac 90. yaş gününü kutlayacaktı. Beat Kuşağı öncülerinden Kerouac’ın ölümünün 36. yılında gün yüzüne çıkmış ‘kayıp’ bir oyunu olan “Beat Kuşağı” Siren Yayınları tarafından raflarda yerini çoktan aldı. Belki de bu Beat Kuşağı severler ve Kerouac hayranları için büyük bir hediye, yazar içinse doksanıncı yaş hediyesi, en azından Türkiye’den.
Kitabın sunuş bölümünden de okuyabileceğimiz gibi şöyle demiş Kerouac,
"Oyun dediğin budur işte: özel bir konusu yok, özel bir "anlamı" yok, insanlar nasılsa aynen öyle. Yazdığım her şeyi, dünyaya inmiş ve onu hüzünlü gözlerle izleyen bir Melek olduğumu hayal eder ve öyle yazarım."
Tam da yazarın dediği gibi okuduğumuz oyunun belli bir konusu ya da okurken ağzımızı açacak, nefesimizi kesecek bir konusu yok. Gerçi buna gerek de yok. Kitapta sıradan bir gün anlatılıyor, omletli kahvaltı, bol bol tütün, at yarışları ve uyku. Beatlerin vazgeçilmezi alkol ve uyuşturucu da yok değil.
120 sayfadan oluşan kitabı, Woody Allen’ın yine aynı yayınevinden çıkmış Eğrisi Doğrusu ve Tüysüz adlı eserleri dilimize kazandıran Garo Kargıcı çevirmiş. Başta ve sonda kan kırmızısı yapraklarla beğenimize sunulan kitap göze de hitap ediyor, aynı diğer Siren kitapları gibi.
Birkaç perdeden oluşan oyunun bir perdesi beyaz perdeye de aktarılmış ve Pull My Daisy adlı 30 dakikalık film ortaya çıkmış. Filmin yönetmenleri Robert Frank ve Alfred Leslie. Spontane olarak uyarlanmış filmde oyuncular ise Beat Kuşağı kaçıkları, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Gregory Corso, Peter Orlovsky…
Aşağıda filmi bulabilirsiniz.
Beat Kuşağı bir süre sonra seyirci karşısına da çıkacakmış, yazarın memleketi olan Massachusetts, Lowell’da 90. doğum yılı şerefine düzenlenen Jack Kerouac Edebiyat Festivali kapsamında 10-14 Ekim tarihleri arasında sahnelenecekmiş.
Bu yılın ortalarında On the Road’un da beyazperdede yer alacağını bir süre önce duyurmuş, fragman ve fotoğraflarını yayınlamıştık. Buradan inceleyebilirsiniz. Filmin bu yıl Cannes Film Festivali’nde gösterilmesi planlanıyor, bakalım önümüzdeki günler neler gösterecek.
Kitabı alın, sessiz horlamanın, milyon dolarlık bir örgütün farkındalığını keşfedin.
İyi okumalar.

bunny munro'nun ölümü | nick cave


Bunny Munro’nun Ölümü, dinlemekten bıkmadığımız sanatçı Nick Cave’in Ve Eşek Meleği Gördü adlı eserinden tam 20 yıl sonra yazdığı kitap. Siren Yayınları’ndan Avi Pardo çevirisiyle dilimize kazandırılan kitap eğlenceli üslubu, kolay okunurluğu ile kara mizah örneği. Dili ve anlattığı konu itibari ile çoğunlukla kötü eleştiriler alsa da bana kalırsa alınıp okunması gereken bir kitap. Eleştiriden kasıt aslında Nick Cave’in şarkılarını dinleyip, ilk kitabını okuyanların gözünde beklentileri karşılayamaması. İlk kitabın dil bakımından Bunny Munro’nun Ölümü’ne göre daha yapıcı olması, atmosfer bakımından daha yoğun, grotesk bir yapıyı ihtiva etmesi, aradan 20 yıl geçmesi gibi özellikler, bu kitaptan sonra yazılacak olan eserde ister istemez daha yoğun bir beklenti içerisine girilmesine sebep oluyor. Hâlbuki kitapta dil oyunlarına fazla yer verilmemesi kitabın dilini kötü anlamda etkilemez. Bir defa yeraltı edebiyatı alanındaki kitaplarımın arasına rahatlıkla koyarım.
Konu ise, Bunny Munro kozmetik malzemeler satarak geçimini kazanan bir baba. Bunny Munro Jr adında bir oğlu var. İşi aslında tam da ona göre, pazarladığı malzemeleri kadınların evlerine götürüyor, olası bir seks düşüncesi de gerçekleşirse hayır demiyor. Kendisi tam bir vajina fetişisti. Çoğu zaman kafasında hayatından geçmiş kadınların vajinalarını düşleyerek, gördüğü küçük kızların büyüdüklerinde nasıl bir vajinaya sahip olacaklarını tahmin ederek, Avril Lavigne ve Kylie Minoque’un vajinalarını belleğine çizerek zamanını harcar. İşi part-time olduğundan bir diğer sevdiği eylem olan alkolizmi yerine getirir.
Oğlu tarafından bir tanrı olarak görülen Bunny’nin tatlı ama huysuz, depresif bir karısı vardır ve karısının intiharı sonrasında kendi elleriyle kazdığı derin ve karanlık kuyuya doğru emin adımlarla yürür. Bir şekilde düşündüğünde, kendisini her ne kadar suçsuz, kimseye zararı olmayan bir pazarlamacı olarak görse de aslında ardında bir sürü kurban bırakmış ve karısının ölümüne sebep olmuştur. Bilinçli bir şekilde yapmasa da onlarca kadını taciz etmiş bir o kadarına tecavüz etmiş ve hiçbir şekilde hatasının farkına varmamıştır. Ve Bunny başlı başına berbat bir babadır.
İşler bu şekilde ilerlerken saldırgan haberleri yayılır, biri kadınlara zarar vermekte, acı çektirmekte ve tecavüz etmektedir.
Bu olayla Bunny’nin yaptığını kıyasladığımızda sadece sonuç bakımından aslında aralarında hiçbir fark yoktur. Her iki durumda kadınlar zarar görür. Lakin olayın farklı birkaç yanı vardır. Bunny bu yaptığı kötülüğün farkında değildir, içki ve uyuşturucu sonrası beyinleri morarmış kadınlarla yatmak kolaydır, zaten kendisi bu ortamların hazırlanmasında kadınlarında emeğinin olduğunu düşünmektedir, kadınlara karşı bir nefret beslemez, buna karşın saldırgan isteyerek ve duyulması için kadınlara zarar verir, yaptığının farkındadır, dikkat çekmeye çalışır, içinde nefret besler.
Ne var ki amaçlar farklı olsa da elde edilen sonuç aynıdır.
Adından da anlaşılacağı gibi Bunny’nin sonu ölüm olur, ilahi adalet ya da başka bir şey galip gelmiştir. Çoğunlukla yanlış tercihlerin neyle sonuçlanacağı, çevreye etkilerinin ne olacağı ve yanlışı yapan kişiyi nasıl etkileyeceğini anlatıldığı gibi düşünülse de belirgin bir anlatım yoktur.
Eski karısı Kylie Minogue ve Avril’li bölümler okurken güldürebiliyor. İki kadın da kitapta bir seks objesine dönüşüyor kitapta.

"Bunny, ağır çekimde, sırtüstü düşüp yatağa yığılır. Gözlerini kapatır, kamışını sıvazlayıp ünlü bir vajina hayal etmeye çalışır, fakat geçirdiği güne ait dehşet görüntüleri üşüşür zihnine – karısının morarmış yüzü, babasının hayalindeki ölümü, karısının samimi külotlarının haykıran kasıkları. Gözlerini açar, dikkatinin penceredeki parmaklığa kaydığını fark eder ve oda dönmeye başlar. Bunny, etkileyici bir irade ve alkol kaynaklı bir felç gösterisi sergileyerek, olduğu yerde kalır; o Boktan sihirli halı uçuşunda.
Bunu daha fazla katlanamayıncaya dek sürdürdükten sonra yataktan kalkar ve kafası uçmuş bir vaziyette salona döner.
Ortalığa saçılmış kendi giysilerine takılıp tökezler. Mürekkep mi bu? Giysilerine mürekkep mi dökülmüş? Kanepeye yığılıp uzaktan kumanda aletini alır ve kanal değiştirmeye başlar. Kızların canlı olarak telefonda konuştuğu bir seks kanalı bulur ve dar, ateşli, ıslak bir amcığı olan Evana adında bir doğu avrupalı kızın onu, dünya tarihinin en hazin otuzbirlerinden birini çekmeye ikna etmesine izin verir.
Ardından arkasına yaslanır ve aldığı hapların getirdiği uykuya teslim olmadan önce insanüstü bir gayretle kumandanın “off” düğmesine basıp televizyonu kapatmayı başarır. Böylece ev birkaç kısa saat boyunca sessizliğe bürünür –hayalet ya da ruh yok, zincir takırtısı yok, gaipten sesler yok– uykuda bir baba ve oğlu sadece.
Ve gece, yakında ölecek olan bir adama yakışır biçimde suskun ve saygılı."
-kitaptan bir bölüm

Post-Punk’ın efsanevi figürü Nick Cave’in ikinci ve şimdilik son kitabı her okuyucunun rafında olması gereken cinsten.
Kitabın çok hoş bir websitesi var. Kitap ve yazar hakkında bilgilerin bulunduğu sitede aynı zamanda Nick Cave’in seslendirdiği ilk 4 bölümü dinlemek de mümkün.
İyi okumalar.

Dipnot: Aslında bu kitap bizde Chris Cave gibi bir karakterin doğmasını ve bir yazı dizisi oluşturmamızı sağlamıştır. Yazı dizisindeki bölümler:

tanrı olmak isteyen otobüs şoförü | etgar keret


İtiraf etmeliyim ki ilk kez bir kitap beni güldürdü. Bahsettiğim kitap kısa hikayeleri beyaz perdeye aktarılmış İsrailli yazar Etgar Keret’ın Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü. Kitap yirmi bir adet kısa bir adet de uzun hikayeden oluşuyor. Her biri birbirinden ilginç ve tuhaf olan bu kısa hikayeler vermek istediği mesajı sivri dille söylerken karşı tarafa da dokundurmadan edemiyor.
Kitaptaki hikayeler ve kısaca konularından bahsetmek gerekirse,

1. Tanrı olmak isteyen otobüs şoförü
Kuralları olan bir otobüs şoförü ve hayatında inanılmaz bir fırsatı kovalayan tembelin garip hikayesi.

2. Goodman
Yetmiş yaşındaki rahip ile karısını uykularındayken vuran ve idama mahkum edilen Goodman.

3. Duvardaki delik
İçine bağırınca dileğin gerçekleşeceğine inanılan bir delik, kanatlarını yağmurlukla saklayan bir melek ve yalanlar…

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.