kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

nobel'den de öte | xavi ayén | kim manresa


Tartışmasız Nobel, edebiyat dünyasındaki en itibarlı ödül. Bir ayrım yapmak ve karar verme sürecinde önemli bir etken, çoğu kişiye göre de etkili bir kıstas. Tabii Nobel, kazanıldıktan sonra da tartışmalara maruz kalmanın kaçınılmaz olduğu bir getiri.
Bu ödülü kazanan yazarlar dünya çapında bir ikona dönüşmüş durumda, saygınlıkları tartışılmaz. Tabii ödülü kazananlar kadar ödülü kazanıp reddedenlerin öyküleri de ilgi çekiyor. Ucunda bir milyon dolarlık bir maddi getirinin yanında, bitmeyen telefon konuşmaları, uzayıp giden röportaj kuyrukları, evrensel bir saygınlık, kitap satışlarındaki artış…
Nobel Edebiyat Ödüllü 16 yazarlarla söyleşilerin yer aldığı “Nobel’den de Öte” adlı kitap, bu ödülü hak eden yazarların hayata bakış açılarını, bizden farklılıklarını, kendi içlerindeki benzerliklerini, hayatın göbeğine edebiyatı yerleştiren bu kişilerle geçirilen zorlukları görmek için çarpıcı bir kaynak. Siyah beyaz fotoğraflarla zenginleştirilmiş eserin meydana gelme hikâyesini ise yazar Xavi Ayén şu şekilde anlatıyor kitabın girişinde,
paylaş:

silmarillion | j.r.r tolkien


J. R. R. Tolkien denince akla muhakkak The Lord Of The Rings (Yüzüklerin Efendisi) gelir. Kitabı okunmamış olsa da filmi muhakkak çoğu kişi tarafından defalarca izlenmiştir. En iyi üçlemeler, en iyi uyarlamalar arasında rahatlıkla söylenebilecek yapıdadır aynı zamanda. Belirtmeliyim ki ben de filmleri defalarca izleyip kitapları henüz okumayanlardanım.
Aslında okumaya karar verdiğimde yaptığım internet taramalarından sonra aslında tüm hikayenin Silmarillion ile başladığını sonrasında Hobbit ile devam ettiğini keşfettim. Bu sebeple eğer bu hayran kaldığım Orta Dünya macerasına adım atmam gerekiyorsa ilk önce Silmarillion’u yalayıp yutmam kanısına vardım. Ardından elime aldığım kitaba daldım ve bitene kadar kendimi okumaktan alamadım.
Yapılan yorumlarda kitabı tamamlayamayanların yahut ilk birkaç sayfasında bırakanlar da yok değil. Bunun sebebi ortak bir görüşten doğuyor aslında. Kitabın uzun olması ve kitaptaki karakterlerin çokluğu ve isimler. Bana göre kitabın okunmasında çok sıkıntı yok, güzel diliyle akıp gidiyor ve eğer fantastik kurgu ilginizi çekiyorsa zaten bundan çok da söz etmek doğru değil fakat isimler konusunda çoğunluğun dediğine hak veriyorum. Çünkü ilk iki cümlesinde bile dört adet özel isim geçiyor.  Ama bu ilerleyen sayfalara doğru kitabın okuyanı içine çekmesiyle ortadan kalkıveriyor. Bu yüzden gözü korkutmamak gerek.
paylaş:

yabancı | albert camus


L'étranger.
Varoluşçu edebiyatın en önemli temsilcisi Albert Camus’nün 1942’de yayımlanan Yabancı’sında insanın kendisi ve dış dünya arasındaki mesafe anlatılır. Meursault, kavurucu güneşle birlikte aslında hiçbir sebep yokken bir Arap’ı öldürür. Aslına bakıldığında işlenen cinayet sanki kendi iradesi dışında gerçekleşmiş hatta buna Meursault’un başına geçen ve gözlerini alan güneş sebep olmuştur. Hatta Camus olayı öyle bir betimlemiştir ki cinayetin kaçınılmaz olduğunu anlar okuyucu.
Sonrasında Meursault tutuklanır ve yargılanır. Fakat mahkemede yargılanan ve bu durum karşısında hayatı söz konusu olan kişi kendisi değil de bir başkasıymış gibi tüm olan biteni anlamayan, kayıtsız bakışlarla izler durur dışarıdan. Olay karşısında sergilediği hareketlere inanamayanlara, yaptıklarına mantıklı anlamlar yüklemeye çalışanlara da şaşar, onların neden böyle bir tavır gösterdiğini umursamaz, çözmeye de çalışmaz.
Yargı süresince kendisini savunma zahmetine de girmez. Doğrusunu söylemek gerekirse o, üzerine giydiği bedenden çok farklı birisidir, sanki içinde yaşadığı hayata uygun biri olarak yaratılmamış ve olay bittikten sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gidecek bir varlıktır, çevresine uyum gösteremeyen bir yaratık, herkese ve kendisine karşı bir yabancıdır.
paylaş:

tehlikeli diyardan öyküler | j.r.r. tolkien


Tales From The Perilous Realm.
J.R.R. Tolien’in Ham’li Çiftçi Giles (1949), Yaprak Çizen Niggle (1964), Büyük Woottom Demircisi (1967) adlı öykülerinden ve içinde 16 şiirin bulunduğu Tom Bombadil’in Maceraları (1961) adlı bölümden oluşam Tehlikeli Diyardan Öyküler, Niran Elçi çevirisiyle İthaki Yayınları’ndan çıkan 223 sayfalık bir kitap.
Kitap Tolkien’in Peri Masalları Üzerine başlıklı dersinden bir alıntıyla başlıyor. Alıntı şöyle:
“Peri Diyarı tehlikeli bir yerdir ve ihtiyatsız ayaklar için pek çok çukur, fazla cüretli olanlar için pek çok zindan barındırır… Peri masallarının dünyası engin, derin ve yüksektir ve birçok şeyle doludur: Orada her tür hayvan ve kuş; kıyısız denizler, sayısız yıldız; kendisi bir büyü olan güzellik ve her daim mevcut bir tehlike; kılıç kadar keskin coşku ve hüzün vardır. O diyara girmiş bir insan orayı gördüğü için kendini talihli sayabilir ama Peri Diyarı’nın zenginliği ve tuhaflığı gezginin dilini bağlar, anlatamaz. Ve orada bulunduğu sürece, çok fazla soru sorması tehlikelidir, çünkü kapılar yüzüne kapanabilir ve anahtarlar kaybolabilir.”
Kitaptaki bölümlerden bahsedecek olursak,
paylaş:

benim hüzünlü orospularım | gabriel garcía márquez


Dünya üzerinde çok seneler geçirmiş, gezmiş, tozmuş, eğlenmiş, yemiş, içmiş ve doksan yaşına gelince kendine şöyle körpe bir bakire hediye etmek istemiş birini hayal edin. Sizce nasıl olur? Asıl soruya gelelim; peki bu vatandaş bu on dörtlük bakire kıza âşık olursa neler olur? Bunu nasıl karşılarsınız, sapıkça mı? Olmaz mı böyle bir şey, yoksa komik mi olur? Akla pek yatkın değil mi yoksa?
Elimizde tuttuğumuz kitap 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Gabriel García Márquez’e ait.
Başkarakterimiz, parasını vermediği sürece bir kadınla beraber olmamış bir gazeteci, zamanın tutsağı olmuş ve nice yaşlar geçirmiş biri. Yalnızlığını işte bahsi geçen kadınlarla tamamlamaya çalışan biri aynı zamanda. 90 yaş da çoğu kişiye nasip olmayan bir rakam ve karakterimiz de buna özel bir hediye vermek ister kendine, 90 yaşa uygun bir hediye. Tanıdık bir genelev patroniçesini arar ve el değmemiş birini ister yeni yaşının şerefine. Kadın da bu yaşlı adamın dileğini kırmayarak on dördünde el değmemiş bir kızı karşına çıkarır. Lakin yaşlı amcamızın bu yaşına kadar hissetmediği duygular ölüme bu kadar yaklaşmışken düşüverir yüreğine. Küçük bayanı seyretmekten başka bir şey yapamaz, kıyamaz belki, belki de buna aşk deniyordur onun mısralarında. Kendi kaderine boyun eğmeye mahkûm ihtiyar delikanlımız, bu zamana kadar tatmadığı duyguların minnettarlığını yaşamaktadır böylelikle.
paylaş:

düşüş | albert camus


Saygın bir avukat ve burjuva ortamına söylenen bir küfür, Amsterdam’da bir barda otururken hatırlanmaya çalışılan bir geçmiş, belirsizliklere dönüşen kesinlikler, başarı gibi lanse edilen başarısızlıklar…
Taşın altına koymamız gereken ellerimiz ve kendimizi okuduğumuz bir roman; 1957 Nobel Edebiyat sahibi Albert Camus’nün Düşüş’ü.
Parisli, işinde başarılı, elit yaşamları adalet önünde savunan, çapkın kişiliği de azımsanmayacak bir kişi o. Elitliği, soyluluğu, başarıyı, çaresizliği sorgulamayan bir düşen, aynı bizler gibi. Ahlak anlayışını sivri bir dille alaya alan bir kitap.
Kitap, “Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? Korkarım ki bu kuruluşun kaderini elinde tutan saygıdeğer gorille anlaşmayı bilmiyorsunuz.” diye başlar ve “Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!” diye biter.
Ya doğruluğuna kesinlikle inandığımız duygu ve düşüncelerimiz, kendimizi tatmin etmemizdeki ikiyüzlülüğümüzse?
“Aynı zamanda hem kadınları, hem adaleti sevmeyi başarıyordum ki çok kolay bir iş değildir bu.” diyen bir avukatın yabancıya anlattığı hikâyede kendimizden bir yansımayı görmemek imkansız gibi. Üstelik bunu özgün bir edebi anlatıyla yaparken.
Can Yayınları’ndan çıkan bu 108 sayfalık kitabı Fransızca aslından çeviren ise Hüseyin Demirhan.
20. yüzyılın kuşkusuz en etkileyici yazarların biri olan Albert Camus şöyle diyor romanında; “Bazen, yalan söyleye, doğru söyleyenden daha aydınlatıcıdır. Gerçek, tıpkı ışık gibi insanın gözünü köreltir.”
Ve şöyle der Jean-Paul Sartre kitap için; “Belki de Camus’nün en güzel ve en az anlaşılan romanı.”
İyi okumalar.

Kitabın idefix sayfası için tıklayın.
paylaş:

tıkanma | chuck palahniuk


Choke.
Hasta annesinin tedavi masraflarını karşılamak için tıp eğitimini yarıda bırakmış ve geçimini elit/pahalı restoranlarda boğulma taklidi yapıp kurtaran kişiyi bir kahramana çevirerek onun duygularını kendini sahiplenmeye doğru sürükleyip belirli aralıklarla ona para gönderilmesiyle sağlayan bir anti-kahramanla karşı karşıyayız bu kez. Üstelik kendinden de nefret ediyor ve anlatıcı olduğu kitaba “Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin.” Diyerek başlıyor. Biz bu uyarıyı dikkate almayıp kitaba başlarsak eğer Chuck Palahniuk sonsuz hayal dünyasının kapılarını sonuna kadar aralamış oluyor ve biz arkamızda bıraktıklarımızı unutarak bambaşka bir dünyaya adımımızı atmış oluyoruz ta ki kitap bitene kadar.
“Gerçek şu ki, dul bir anne tarafından yetiştirilen her erkek çocuk evli olarak doğmuş sayılır. Bilmiyorum ama bence annesi ölene dek bir erkeğin hayatındaki diğer kadınların hepsi metres olmaktan öteye gidemez.” Diyerek tanımlıyor kendini, annesiyle arasındaki bağ da bu yolda devamlılığını sağlıyor.
Kendisi bir seks bağımlısı ve bunun bir rahatsızlık olduğunun farkında ama kendini durduramıyor. Bunda karşı cinsin de etkisi azımsanmayacak ölçüde tabii; baştan çıkarmalar, karşı cinsin kahramanımızdan daha azgın olması, vs.
paylaş:

kaçaklar ve mülteciler | chuck palahniuk

Fugitives and Refugees.
Okuduğumuz kitapların yazarları ya da şairlerini kimi zaman bizler bir şehirle özdeşleştiririz kimi zamanda kendileri anlatır kendi şehirlerini bizlere. Çocukken oyunlar oynadığı, komşularından tutundan da sokaktan geçen satıcılara kadar her ayrıntıyı o şehirlerde yaşayanlar, orada büyüyenler kadar hiç kimse bilemez doğrusu.
Turistik bir gezi yapmak için seçilen şehirler için de rehber kitaplar imdadımıza yetişen ilk materyaller olur. Müzeler, nerede ne yenir ne içilir, görülmesi gereken mekanlar ve bol bol fotoğraf çekilebilecek doğal güzellikler.
Kaçaklar ve Mülteciler’de anlatılan şehir ise Portland, yazar yeraltı edebiyatından tanıdığımız, Dövüş Kulübü, Gösteri Peygamberi, Tıkanma, Ölüm Pornosu gibi kitaplara imzasını atmış ve son dönemde şüpheli yazarlar arasında görülen Chuck Palahniuk. Sevgili Chuck, Portland’ı en ücra köşelerden başlayarak anlatmış.
Nerede yemek yenmeli konusuna değinerek görmemiz gereken mekanların isimlerini, menülerini, telefon numaralarını, adreslerini hatta menüdeki bazı yemeklerin hazırlanışını dahi kaleme almış. Hangi müzeye gidilmeli, ayrıntıları, internet siteleri, hayvanat bahçeleri, seks mekanları, alışveriş merkezleri, bahçeler, içmek için uygun mekanlar, … hepsini bu kitapta bulabiliriz. Aynı zamanda paranormal durumlara da değiniyor yazar bu kitabında. Hayaletli olduğu söylenen ve görmediğimiz varlıkların fink attığı mekanlar hakkında da bilgiler veriyor bizlere.
Kaybolmak yabancı bir yerde çok da sorun olmasa gerek lakin bu kitap ile Portland sokaklarında kaybolmak bile sıkıcı olamaz.
Yolumuz bu şehri düşmese de eğlenmek ve mekanların tasvirlerine hayran kalmak, daha doğrusu keşfetmek için çok hoş bir kitap. Portland yolcuları için ise kaçırılmaması gereken bir yol arkadaşı.
147 sayfadan oluşan ve Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitabın çevirmeni Esra Arışan.


paylaş:

ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar | jack kerouac | william s. burroughs


And The Hippos Were Boiled In Their Tanks.
İki yazar bir gece barda biralarını yudumlamakla meşguldürler. Haber programını bitiren spikerin sesini duyarlar: “…ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar. İyi geceler.” Bu belki de Amerikalıların küstah espri anlayışının bir göstergesidir ve yazdıkları kitabı adı bir anda meydana gelmiştir. Aslında anlatılan olay ise hayvanat bahçesinde/sirkte çıkan yangında hayvanların telef olduğunu ve çoğu hayvanın yanarak öldüğünü anlatmaktır.
Beat Kuşağı’nın öncü isimleri olan William S. Burroughs ve Jack Kerouac’ın beraber kaleme aldıkları kitabın Will Dennison bölümlerini William S. Burroughs yazarken, Mike Ryko kısımlarını da Jack Kerouac yazmıştır. Ta 1944te yazılan ve 2008 yılında basılan kitapta bir cinayetin öncesi, olay anı ve sonrasından bahsedilir. Üstelik bu önemli iki yazar da bir şekilde bu cinayette rol oynarlar. Denildiğine göre kitabın başkarakteri olan Lucien Carr’ın 2005 yılındaki ölümünden sonra, onun isteği üzerine uygun bir şekilde William S. Burroughs’un ve Jack Kerouac’ın vasiyet icracıları tarafından 2008 yılında çekmecesinden çıkarılan kitap, aslında İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru New York yaşantısını, bu önemli iki yazarın henüz tanınmamış olduğu dönemlerdeki hayatlarını ve odağına Beat hareketinin başlangıcındaki olaylardan biri olan Columbia cinayetini oturtarak anlatıyor.
paylaş:

yumuşak makine | william s. burroughs


William S. Burroughs’un The Soft Machine özgün adıyla basılan kitabının Türkiye’de Sel Yayıncılık tarafından basılan kitabı olan Yumuşak Makine, cut-up(kes yapıştır) tekniği denilen özel bir yöntemle hazırlanmış ve Nova Üçlemesi olarak bilinen üçlemenin ilk kitabı. Cut-up tekniğinden bahsetmek gerekirse, elinizde bir ses kaydı odlunu varsayın. Sonra elinizdeki kasetin bandını çıkarıp yüzlerce parçaya bölün, sonra karıştırıp bu parçaları birbirine ekleyin ve teybe takıp dinleyin. İşte teknik özetle bu. Nova Üçlemesi ise cut-up tekniğiyle yazılmış üç kitaptan oluşuyor. İlk kitap olan Yumuşak Makineden sonra yine Sel Yayıncılık tarafından basılmış Patlamış Bilet ve Nova Ekspres’i diğer iki kitabın adları.
Yumuşak Makine bu yönüyle aslında bir anti-edebiyat örneği. Çünkü yazılış tekniği bakımından, cümlelerin birbiriyle uyumlu olmayışı, konu bütünlüğünün sağlanamayışı kitabın edebi değerinden bahsetmek için pek bir şey ifade etmiyor. Ne var ki aynı bir yapboz gibi dağılmış milyonlarca parçayı bir araya getirmek için insan beyninin zorlanmasına sebep oluyor. Üzerinde derin düşünceler yorulmasına ve kitap üzerinde uzunca oyalanılmasına yol açıyor.
paylaş:

ölüm pornosu | chuck palahniuk


Snuff.
Feci derecede sakıncalı bir kitap! Chuck Palahniuk gibi edepsizler, terbiyesizler olmasa aslında hayatımız sütten çıkmış ak kaşık ya da “kaşağı” kıvamında olabilir. Çünkü Kaşağı gibi, Eylül gibi kitaplar anlatıyor aslında yaşadıklarımızı. Bizim kültürümüzde ne porno vardır ne de fetiş. Ağzımızdan küfür bile çıkmaz aslında. Üstelik biz yılbaşının gelmesini sarışın hatunları okşamak için isteriz. Çünkü onların saçları tam da okşanmak içindir. Yani anlatılanların dışına çıkılıyorsa hep bu Palahniuk yüzünden, hep onu okuyanlar yüzünden. Yoksa dediğim gibi, cillop gibi insanlarız. Üzerimize krema sıkılıp yalanmalıyız, o derece!
Şaka bir yana açılan toplatılma davasının sadece adında “porno” kelimesinin geçmesinden dolayı olduğunu inatla düşünmekteyim. Yoksa adı başka bir şey olsaydı eminim ki sıyrılıp giderdi. Yoksa kitapta bahsedilen ya da en azından kullanılan kelimelerden daha ağırları başka kitaplarda mevcut. Ve işin ilginç yanı dünya üzerinde en iyi yazarlar arasında kabul edilen, kitapları çok satan, yeraltı edebiyatına derin katkıları bulunan Chuck Palahniuk için bu söz konusu. Çünkü burası Türkiye ve burada Palahniuk’a bile dava açılır.
Gerçi ülkemizde sadece kitaplar “ucube” olarak görülmüyor. Heykeller de bundan nasibini alan sanat eserleri arasında.
Ve aslında Palahniuk bize Gösteri Peygamberi’nde bir şeyler demek istiyor:
paylaş:

yatak odasında felsefe ya da ahlaksız eğitmenler | marquis de sade


La Philosophie dans le boudoir.
Marquis de Sade’nin 1795 yılında yayınlandığı, Türkiye’de 2003 yılında çevrilip basılan, basıldıktan sonra halkın ar veya hayâ duygularını incitmesi ve cinsi arzuları istismar eder nitelikte yayın yapması gerekçesiyle 'müsadere ve imha' kararı ile toplama emri çıkartılıp toplatılıp yok edilen, dönemin Fransız politik rejiminden kesitler sunarken “cinsellik” olgusunu delik deşik eden bir kitabı.
Yedi diyalogdan oluşan kitapta genç bir kıza libertenlik eğitiminin verilmesi anlatılır. Özgür ve özgün düşüncenin doruk noktası olarak kabul gören kitapta bu eğitimlerden başka birçok konudan bahsedilir. Metafizik, bireysellik, ahlak, din, tarih, felsefe, şiddet, etik değerler gibi birçok noktaya değinen kitap dünya dillerine çevrilip milyonlar satmış ve birçok kez sinemaya uyarlanmış.
Aslında Sade kendisi için şunu der:
"Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım. Ben bir libertenim, adi, suçlu ya da katil değil."
Cinselliğin şarkılarda söylendiği gibi açık bir kapı ve sansür mevzusunun koca bir delik olduğu ülkemizde, eğer düz beyinli insanların olduğu kaçınılmaz bir geçekse, cinsel içerik ihtiva eden kitaplar illa bir dönem yasaklı damgası yiyorlar. Bardağın boş tarafından bakmanın bir alternatifsizlik olarak aksedildiği toplum yapımızda bu düz beyin sahibi insanların yorumuyla evet, Yatak Odasında Felsefe insanın sapmasına, sapkınlığın artmasına sebep olacak bir kitap. Evet, kitap ciddi anlamda duygularımızla kötü anlamda oynuyor, bizi baştan çıkarıyor; onu da geçelim dinsel kavramları şöyle bir oturup düşünmemizi hatta bu kavramlara karşı çıkmamızı sağlıyor. El sürülmeyecek, yakılacak, bir daha da adı söylenmesi yasaklanacak bir kitap.
Bardağın diğer tarafında ise tüm aforizmaları altüst eden, tabuları yıkan, araştırmanın dibine vurmuş, öğreten, düşünmemizi ve seçmemizi sağlayan bir edebiyat ürünü var. Üstelik bu özgün ürün kendinden “liberten” olarak bahseden bir kafanın mahsulü. Kara mizah ve estetik öğelerin yanında özgür düşünceyi sonuna kadar destekleyen, doğayı yücelten hatta şiddetin bile doğallığını savunan bir yazar, bir kitap. Ve yazılanlardan “büyük fikir” olarak bahseden ve bu fikirleri kendi ağzıyla yapmadığını ve yapmayacağını söyleyen bir insan.
Kitabın arkasında şöyle yazar ve düz kafalıların sorularını kendi deyimiyle yanıtlar:
“Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileriye sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!
Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı edebiyatı dizisinden çıkan 190 sayfalık kitap sadece kendini tatmin etme arzusuyla kavrulan bireyler için değil, özgür yazmanın ne demek olduğunu öğrenmek isteyenler için önemli bir eser. Sade’nin başyapıtı.
Çünkü Sade, okunmaya değer bir yazar ve Dostoyevski gibi sayısız yazara ilham kaynağı olmuş önemli bir yaratıcı.
Umuyorum kitabı okurken sadece teorik ve pratik seks dersleri eğitimi gibi algılanmaz. Zira kitapta cinsel organ uzunluğundan tutun da grup seksin pozisyonlarına kadar her türlü sapkınlık mevcut.
Etkilenmeniz ve etkilenmemeniz dileğiyle. İyi okumalar.



paylaş:

gösteri peygamberi | chuck palahniuk

Survivor.
Arka kapağı şöyle anlatır konusunu: Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı…
Söz konusu yazar Chuck Palahniuk olunca akan sular duruyor. Yeraltı edebiyatının önde gelen ismi olmak, başarmak, ya da tam aksine diplere inmek, küçülmek, işte mesele bu demek…
“İntihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.” Diyor yazar. Bunu utanmadan söylüyor, hem neden utansın ki? Biz onun dünyasına girmeye çalışıyoruz, o bize kapılarını açıyor. Ve cümbüş sonrasında başlıyor.
Kan lekesi nasıl çıkar?
Pop kültüre sivri bir dil çıkarıyor adeta yazar, üstelik bunu küçük bir çocuğun büyüklere dilini göstermesi gibi değil bayağı elli yaşında bir adamın canlı yayında tüm ülkeye dilini göstermesi gibi yapıyor.
Kitap ele alınıp, okunup, kucaklanası cinsten. Güldürüyor, her zaman ki gibi düşündürüyor. Okurken saçmalıyoruz, hayal dünyasında kendimizi başkarakter yapıyoruz, “orada dur Chuck, sıra bende” diyoruz.
304 sayfa tersten akıyor, 1 olmasın diye korkuyoruz.
Funda Uncu’nun çevirisiyle okuyoruz kitabı. Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı edebiyatı dizisinden elimize ulaşıyor. Boşlukları televizyon kanallarıyla doldurmak yerine kitapla dolduruyoruz. İşte bunu sağlıyor yazar.
Fight Club’tan belki de daha fazlası var kitapta. Olaylar akıl işiyle örülüyor, paçalarımızdan zekâmız akmasın diye lastikle bağlıyoruz adeta.
Zaten Yeraltı’nı sevmemiz için bir gerekçe göster dediklerinde ilk cevap Chuck Palahniuk olunca kitap için fazla bir yoruma gerek kalmıyor.
Kitaptan birkaç alıntı ise şöyle:

İsa çarmıha gerilmeseydi kimi kendine inandırabilirdi? Uyku hapları yutup, bir banyonun zemininde tek başına ölseydi, cennete gider miydi? Kendisinin kimsenin izlemediği, kimsenin ona işkence etmediği ve başında ağlayıp sızlamadığı bir kodeste can verseydi acaba bizi kurtarabilir miydi?

Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi diye düşünmeden edemiyorum. 
İsa’nın neredeyse çıplak olmadığı bir haç görmedim. Hiç şişko bir İsa görmedim. Ya da vücudu kıllı bir İsa görmedim. Gördüğüm her haçta İsa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünümde.
Eğer kimse izlemiyorsa, dışarıya çıkmanın bir anlamı yok. Pekâlâ, evde oturup otuzbir çekebilir veya haberleri izleyebilirsiniz. Eğer birinin videokaseti yoksa veya daha da önemlisi bütün dünyanın gözleri önünde canlı yayında geçmiyorsa hayatını, o kişi yaşamıyor demektir. 
O kişinin, kimsenin kıçına takmadığı, ormanda devrilen ağaçtan bir farkı yoktur.
bir şeyler yapıyor olmanızın hiçbir önemi yok. Eğer yaptıklarınızı kimse fark etmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. Boştur. Anlamsızdır.

Tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. o özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.

Sıradan insanlarla aynı problemlere sahipseniz, ağzınız aynı şekilde kokuyorsa ve saçlarınız karman çorman, parmaklarınızda şeytantırnakları varsa, hiç kimse size tapmak istemez. Sıradan insanların sahip olamadığı şeylere sahip olmak zorundasınız. Onların başarısız olduğu alanlarda siz sonuna kadar gidebilmelisiniz. İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız.

İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. hiç kimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının, önemsiz meselelerinin, hikâyelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar. Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar. Büyük ve korkunç bir bilinmeyen…

İntihar etmekle şehit olmak arsındaki tek fark, basında çıkacak haberlerin miktarıdır.

Hayatın da porno filmlerin de sonu bellidir, tek fark hayat orgazmla başlar.”


paylaş:

yeraltı sakinleri | jack kerouac

The Subterraneans.
“Ve bu kitabı yazıyorum.” diye biten, yollarda aşk molaları veren bir kitap Yer altı Sakinleri. An itibari ile gündemde olan 138 yasak kelimeden biri olan “Beat” kuşağının öncülerinden Jack Kerouac’ın samimi kitabı. Jack Keouac yine yollardadır, her zamanki gibi ama bu sefer aşk için yolculuklarına mola verir, yeraltı sakinleriyle sohbet eder, onlarla takılır, aşk yaşar. Elinde yine içkisi vardır, sigarası vazgeçilmezidir zaten ve uyuşturuculardan da tatmadan edemez. Kafası bir milyondur, âşıktır âşık olmasına ama alkol, ot derken özgüvensizliği bedenine sahip olur, çenesi düşer, boş laflar eder ve hiç de planda olmayan aşk yolculuğu hiç planda olmayan molalarını kendisi verir. Ve dediğine göre oturur üç gün üç gece bu kitabı yazar. Sevindirir, hüzünlendirir, dersler verir.
Ayrıntı Yayınları’nın Yeraltı Edebiyatı Dizisi’nden çıkan kitap 160 sayfalık bir hayat hikâyesi. Zeynep Demirsü’nün çevirdiği kitap, bu edebiyat tarzını sevdirir cinsten ve dokunaklı. Yazar kitabı 1958 yılında yazmış 1960 yılında da Ranald Macdougall tarafından sinemaya uyarlanmış. Türkçe’ye ise 2010 yılının eylül ayında kazandırıldı.
Jack Kerouac kitabın bir bölümünde şöyle der:
“güneşi, gemileri görebiliyorduk, dışarıda aylak aylak dolanmakta olan insanoğlunu, bunun cidden ne muhteşem bir şey olduğunu ve nasıl olup da asla değerini bilmediğimizi, kaygılarımızın ve derilerimizin içinde kasvette başka bir şeyin olmadığını, gerçekten tıpkı ahmaklar gibi olduğumuzu ya da körleşmiş, şımarık, tiksindirici veletler gibi, hani surat asarlar ya; çünkü… istedikleri… bütün… şekerleri… alamamışlardır.”
Spontane şekilde üç günde yazılmış ama uzun bir süre anlatan ve Jack Kerouac’ı olduğu kadar Beat kuşağını ve diğer sakinlerini anlatan kitap, okunmaya değer.
Eğer Beat Kuşağı hakkında bilgi almak istiyorsanız burayı, Jack Kerouac hakkında daha çok bilgi edinmek için şurayı ve kitabın film versiyonuna göz atmak isterseniz bu linki tıklayabilirsiniz.
paylaş:

lanetlilerin saç stili | joe meno

Hairstyles of the Damned.
Joe Meno’nun garip ama bir o kadar da eğlenceli kitabı. Tipik 90lı yılların gençliğinin hayat hikâyelerini, karşılaştıkları zorlukları, yaşadıkları aşkları, kıskançlıkları, eğlence ortamlarını, dinledikleri müzikleri, söyledikleri şarkıları, sevişme anılarını, saç stillerini, çok da bir edebi kaygı gütmeden anlattığı Lanetlilerin Saç Stili, Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı serisinden okuyucuyla buluşuyor.
Kitap bir nevi kavgaların içindeki argoluğu yüzümüze vuran gençliğin bedenini keşfetme arayışını anlatan edepsiz edebiyat eseri.
Yeraltı serisinden çıkmasından anlaşılacağı gibi genel okuyucu kitlesine çok da hitap etmeyen kitap, eğlenceli zaman geçirmek isteyenlerin, yeraltı edebiyatı severleri için iyi bir tercih. Okunurken sayfaların nasıl geçtiğini anlamadığımızdan söyleyebiliriz ki dili hiç de zor değil. Geçmişin uzun betimlemelerinden, devrik cümlelerinden ve sırf anlam daraltmak ya da anlamı zorlaştırmak için biçilmiş kaftanlardan elini bacağını kurtarmış olan kitap dili, okuyucuyu sıkmadan vermek istediği mesajı kolay yoldan okuyana veriyor.
Türkiye’de çok bilinmeyen Joe Meno’nun ülkemizde basılan şu an tek kitabı olma özelliğini de taşıyor, aslında Joe Meno’nun Lanetlilerin Saç Stili haricinde 6 kitabı daha var. Umuyoruz en kısa zamanda Ayrıntı Yayınları yazarın diğer kitaplarını da Türkçeye kazandırır.
Dilinden başka kitabı okumayı eğlenceli kılan diğer özelliği ise bolca şarkılara yer vermesi. Kitap sayfalarını çevirdikçe illaki sevdiğiniz bir parçaya rastlıyorsunuz. Her bölüm başında ya da roman başkarakterinin sevdiği kız için yaptığı kasetlerde parçaların adları geçiyor.
 Kitabın konusu ise kısaca şöyle: Başkarakter Brian adında bir liseli, her liseli gibi hormonları aşk yönüne çalışınca en yakın arkadaşı olan Gretchen’a âşık oluyor. İkisinin birkaç ortak noktası vardır ama en temeli ikisinin de liseli birer bebe oluşudur. Diğeri ise müziğe bağlılıkları fakat Brian metal ve rock dinler, Gretchen ise punk. İkisinin arasındaki farklar ise dağlar kadardır. Brian cılız, Gretchen ise ağırsıklettir. Ama aralarındaki en büyük fark Brian Gretchen’e âşıktır ama Gretchen ise liseli kızların belası, serseri Tony’e âşıktır.
Kitap, fonda müzik eşliğinde bir liselinin aşkını, çevresinde gerçekleşen olaylara bakış açısını, şiddet, merak ve korku eşliğinde vücudunu keşfetme serüvenini ve gençliğin tarzını, argo konuşmalarını, eğlencelerini ve daha birçok şeyi gözler önüne sunuyor.
İlk baskısı 2009 yılında satılmaya başlanan kitap 336 sayfadan oluşuyor. Çevirisini yapan isim Fahri Öz. Etiket fiyatı ise 23 TL.
Arka kapakta kitap içinden bir paragrafa yer verilmiş, kitapta şöyle bir şeylerden bahsediliyor:
“Clash’tan Hateful
Bu şarkı da bana; bir keresinde Gretchen’le tepesinde ‘sürücü adayı’ yazan bir aracı, tam gaz takip etmenin eğlenceli olduğunu söylediği ana eşlik ediyor. Gretchen, zavallı çocuğun kuyruğuna takılmış, zigzaglar çiziyor, her ışıkta klaksona basıp onu rahatsız ediyordu, ta ki… Gretchen, geri geri gitmeye çalışırken park etmiş bir başka araca geçirdi ve aracın farlarını tamir ettirmek için iki yüz papel bayıldı. Bu arada çalan şarkı ‘hateful’du, yani nefret.”
Joe Meno hakkında küçük bir dipnot, IMDb kaynaklarına göre yazarın 4 adet kısa filmi bulunuyor. İsimleri, I’ll Be Your Sailor, Tender as Hellfire, Our Neck of the Woods, I Was a Mathlete Until I Met Margo Marris.
Kitabın idefix sayfasına ulaşmak için burayı, yazarın IMDb sayfasına ulaşmak için ise şurayı tıklayabilirsiniz.


paylaş: