kaan şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaan şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

kalan giden benim

Her şey, her şeyin güzel olduğu bir sabah başladı. Ev birden kalabalıklaştı ve birden boşaldı.. Tipik bir felaket senaryosu sonrası, taziyeleri karşılar gibi. O'ndan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Yaptığımız planlar, sadece plan olarak kaldı.  Nadasa bıraktığım tutkum gün yüzüne çıkma yasağı olan bir günde sersem bir kurşunla kendini yok etti. Ve o gidince,  televizyonda hiç düzelmeyecek olan ülkenin gündemini tartışan kravatlı adamlar arasından kravatsız adamı her sözünde onaylamaya devam ettim. Günler büyük bir sessizlikle ayı doldurmaya devam etti.  Bense o ayın tam ortasında kendimi bitirmeye...


Hangi ülkenin diline ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyla başlıyor günüm. Piyanoyla başlıyor şarkı yumuşak tuşelerle... Daha sonra piyanoyu çalan adam naifliğini kaybediyor. Daha sert  dokunuşlar  ile devam ediyor. Zenci olduğunu düşündüğüm bir başka adam sözlerini söylemekte. Her şey güneş doğmamış bir sabahın ortasındaymış gibi sanki. Dokunaklı ve ihtişamsız.  Şarkı yarıda kesiliyor. Saat başı ne de olsa. Ülkenin gündemi daha önemli. Düzgün konuşan bir spiker bir nehir gibi okuyor önündeki metni. Ülkenin gündemi nasıl olsa. Uzun ve bitmeyecek gibi. Bir kaç çocuk ölüyor. Bir kaç yolsuzluk haberi. Her cumartesi evlatlarının, kocalarının kemikleri için eylem yapan kadınlar. Ve bir kaç sıradan kaza. Bilanço ağır. "Saat başında tekrar karşınızda olacağız." cümlesiyle bitiyor. Sonra İngilizce bir  şarkı başlıyor. Fazla ukala bir tavırla. Çok beğenilmiş bir şarkı gibi sanki. Yarıda kesilmeyeceğinden emin devam ediyor kasetin şeridindeki yolculuğuna. Şarkı bitiyor. Bu sefer ben  yarım kalıyorum. Omzumdaki ağrı yarım kalıyor. Baş ağrısı yarım kalıyor. Yarım saat önce içilmiş ağrı kesici görevini yarıda kesiyor. Hep yarım kalıyorum. Rüyalar, yemekler, dualar , küfürler. Bilanço ağır. Gözümden düşen birkaç damla yaş nem oluveriyor suratımda. Göğsümün ortasına düşemeden... Yarıda kalıyorum. Ettiğim küfürlerin, büyük bir heyecanla hazırladığım yemeğin yarısında kalmaktan daha değişik bir hal ile. Zihnim tutukluluk yapıyor ve hatırlamıyorum. Her zaman hatırlamak istediklerimi hatırlayamıyorum. Belki bunu bile bile yapıyorum.  Geçmişle yaşamayı öğrenmek mi daha ağır yoksa geçmişi silmeye çalışıp kaybetmek mi ?  Kendini kaybetmek mi daha zor, yoksa günün birinde kendini nerede bulacağını bilemeyeceğin bir ruh halinden sıyrılıp kurtulmak mı ? Bunlar hep zihnimde.  Zaman durursa bizde durur muyuz diyorum. Durur muyuz? Bekler mi bizi yaşam ? Yoksa kayalıklardan düşerken parçalanan ellerimiz mi iyileşir bu zamanda ? Deklanşörler katilim olmayı kesip zamanı kaydeden kadim dostlar olur mu günün birinde ? Kim verebilir bunu cevabını? Kimse veremez tabi.


Öğlene kurulan saatlerin ciddiyetsizlikleri içerisinde geçiyor zaman.  Bir şeyleri değiştirmiyorsa akması saçma olan zaman ! Birbirini büyük bir uyumsuzlukla tamamlamaya çalışan aylar. Hepsi geçiyor sırayla. Ağustos'da kurduğun ve  Eylül'de suyunu çekmeye devam turşular var hayatımın bir köşesinde. Balkonun bir köşesinde tad almayı bekleyen bir tepsi salça. Her balkona çıkışımda okşadığım ve günün birinde bir yemeğe ödül olarak koyacağım fesleğen. Ve bir gazete kağıdının üzerinde kuruyup, kavrulmayı bekleyen ıslak kabak çekirdekleri.  Modası geçtiği halde  bir zamanlar atmaya kıyamadığın envai çeşit çiziğin işgal ettiği masadaki vazo. Ve tüm bunların ortasında ikili koltukta zor durumda olan bir cenin gibi kıvrılıp can çekişen ben. Alt kattaki günün yirmi dört saati ağlayan bebeğin sesi dışında sesleri duymamak. Arada sırada çıkılan bana göre uzun bazılarına göre uzun olmayan sokak gezintileri. Çoğu zaman bir merdivenin en üst basamağında bir kaç bira ve sigara ile savuşturulan dertler arasında sıkışıp kalmışlık hissi. Ve rüyada görülen sen. Yarım kalan sen. Mor şal. Yarım kalan rüya. Ettiğim küfürler bile yarım.


Sokağa çıkmanın iyi geleceği düşüncesiyle atlıyorum sokağa. Oğullarını, kocalarını , kayıp olanlarını arayan kadınların arasından süzülüyorum.  Her cumartesi, yarım kalan bir kavganın diğer roundlarına çıkan kadınların arasından tüm gençliğimle ve sarhoşluğumla süzülüyorum.  İstediklerinin birkaç parça kemik olduğunu bilen kadınların. Haklı olduklarını düşünüyorum kadınların.  Her türlü psikopatlığa ve caniliğe ahlaki kılıflar uyduran devletin öldürdüğü adamların çocukları ve kocaları olduğunu bildiğim kadınların. Çokça  yürüyorum bugün . Olması gerektiğinden fazla eve dönerken güzargahı uzatmak adına her gün otobüs beklediğin durakta bir sigara yakıyorum. Sigaraya çok ama çok erken başlamış kırık bir piç gibi, yavaş yavaş içiyorum. Bacaklarım boşalıyor. Binalar çok iğrenç.  Sigarayı yere bırakıyorum. Üzerine basmadan. Her gün beklediğin durakta. Ben bekliyorum. Senin beklediğim otobüs geliyor. Benim beklediğim  gelmiyor. Küfürler ile aptal bir gülümsemeyle uzaklaşıyorum.

Her şey çok güzel  olacak diyor kırık bir piç. Yüzüne takındığı aptal bir gülümsemeyle...  Mayıs kuşları, bahar dalgaları, sahildeki insanlar. O kadar güzel olacak ki körkütük içine düşeceksin hayatın.  Kötülüğün farkında olmayacaksınız diyor.  Katran gibi kahvelerin, nikotini zehirleyen sigaraların, uzağında. Her şey çok güzel olacak diyor piç bir sigara daha yakıp bacak bacak üstüne atmaya hazırlanırken.


Bir rüya daha görüyorum. Saçlarının rengini artık karıştırıyorum. Ne giydiğini kestiremeyecek kadar körkütük sarhoşum. Rüyada sarhoş olmak ne ilginç şey. Susuyorsun. Bende susmayı düşünüyorum.
Bildiğim bütün aşk şarkılarını söylemek, şiirleri dökmek istiyorum önüne.  Gözlerinin içine bakarak devam ediyorum. Böylesine bir çaresizliğin içerisinde olmak terletiyor bu nemli rüyada. Yüzünde kelebekler uçuşuyor. Gözlerinde *balıklar yüzüyor. Masada duran kahve  her zamanki içtiğimden tatlı. Ağzımda bıraktığı o yapışkan iğrenç tada rağmen konuşmaya devam ediyorum. Bileğini bükerek dudağının sağından tüten sigara dumanına bakarak...  Aklıma gelecek olan ilk şiirin dizelerinde boğmak istiyorum seni.  Tüylerinden kalkan saflığın, gözlerindeki acınası bakışın içerisinde. "Söylemen gerekmiyor." diyorsun.  "Söyleyecek bir şey yoksa söylemeye de gerek yok." Bir baraj kapağı misali kopuyor zihnimden sözcükler. Ben en sadesini, en klişesini, en çok söyleneni ve en çok maruz kalınanı seçiyorum. "Ben en çok... " diyorum. Yarım kalıyorum. bağıramıyorum.  Bu yakıyor canımı. Susmayı geçiriyorum aklımdan. Susup zehir etmemeyi güzel Kasım'ı. En güzel gecelerden birini. Konuşsam ne söyleyeceğim sanki ?  Sana  adanan şiirlerden, hikayelerden başka. Ne diyebilirim ?  Ne diyeceğimi bilsem her şey daha kolay olurdu. Şaşkınlıkla uyanıyorum. Aklımdan atamıyorum saatlerce. Yeni bir kağıda düşüyorum ilk dizeyi. Başını omzuma koyup    saçlarındaki kızıla dalamamışken neye yarar  kimsenin ilk dizesini bile bilmediği şiirler?. Kucağına uzanıp gözlerindeki balıklara bakarak okuyamadığım sözcükler ?  Zihnime baskın yiyorum bunları düşünürken. Çok kayıplı bir gece baskını. Her şey şimdi olandan daha farklı olsaydı ne değişirdi diye soran bir baskın. Kayalıklarda , gediklerde vuruyorlar genç çocukları.  Hepsinin son sözü bambaşka !
Çaresizliğin içerisinde çareler arıyorum. Kalan da giden de benim !
 Boka saran çaresizliklerin. Büyük çaresizliklerin. Eminim içinden çıkalamayacak kadar büyük çaresizliklerin. Ne mümkün olmaya and içmiş çarelerin.



paylaş:

delirmenin ilk üç şartı • iki



bileklerinin ipi kaçmış kazağının ucundaki eli ile sigarayı tutuyor, diğeri havada. yatakta ölü gibi uzanmış.  ele alınmış bir güvercininki gibi atıyor kalbi . o her zamanki şarkıyı söylüyor.benim sözlerini bilmediğim ve söyleyemediğim şarkı. tek ses'lik şarkı. duvarlar çimen yeşili olmuş. yandan su alıyor. rüya işte. her zamanki görülenlerden. bir delinin saf heyecanını giymişim üzerime. rengarenk ve ipince.  bir rüyada buluşma ihtimali eskitmiş kendini. hüznün öyle bir ele alınıp, sıkıcı olduğu bir fransız filminde çalan bir şarkı gibi birşeyler söylüyor. açık kalan kapıdan içeriye giren bir rüzgar gibi. kış renklerinin arasında biçare dinlemeye mahkum edildiğim bir şarkı bu. tek sesli bir şarkı...

akdeniz, her zamanki gibi güzel. her zamanki gibi masum.


denizi olan kasabada delirmeyi bekliyorum. küçük beyaz bir köpek koruyor beni. sabah olunca üzerime atlayan köpek... yine de duyguları olan bir canlıdan bunları görmem mutlu ediyor beni. salınıyorum o yokuşlardan aşağıya. sert bir rüzgar. alışık olmadığımız sert bir rüzgar. beyaz köpek beni takip ediyor. çevreye bakınıyorum. herşey yerli yerinde. başım dönüyor otuveriyorum bir banka. hafif tütün sarılmak için sırasını bekliyor. ben bekliyorum. ne beklediğimi bilmiyorum. ama bekliyorum...

düşün ki artık uzaklardayım. sessiz bir kasabada. denizi olan, denizi vuran bir kasaba. az insan olan ve az tahribat olan bir kasabada. sessizlik korkutmuyor. ürkütücü ama korkutmuyor. büyük dalgalarda korktmuyor. çünkü öğrendi bu çocuk korkuyu yenemeyeceğini. korku yok artık çünkü uzaklardayım. yürüdüğüm caddelerin ve kaldırımların beni, ona götüreceğini bildiğim için. ölüm aklımdan bile geçmiyor. ölüm fikri çok saçma geliyor. "deliydi zaten, öldürmüştür kendini." demesinler diye. öldürmüyorum kendimi. ölmüyorum. küçük köpekle konuşuyorum.

tam tersi olsaydı dökülür müydü sence içimiz denizlere  küçük köpek?  kendimizi yaşayabilir miydik ? çıkabilir miydik aslında kendimizi anlattığımız hikayelerimizden ? atlayabilir miydik kendimizi kumsallara ? gömer miydik kumlara kalbimizi? çıkarır mı dersin plastik küreğiyle günün birinde çocuğun biri? senin içine benim odama sinen sigara kokusu ne zaman dağınık bir yaşamın habercisi oldu küçük köpek ? ne zamandan beri bu kadar hissiz olduk ? neden bu kadar sahiplenmememiz gereken şeyleri sahiplendik küçük köpek ?  adına aşk dediğimiz şey aslında hiç bizim olmayan şeyi sahiplenmemiz ve sonra tek kareyle birlikte kaybettiğimiz şey olabilir mi sence küçük köpek ? ve ne zamandan beri depresyon oldu kıyımızdan düşüşlerimiz kayalıklara ?  her devrik cümlenin devrilen bir hayalin artığı olduğunu kim anlatırdı sana biri... sonuna nokta koymaya kıyamadığım bir mektubun baş kahramanı olur muydum sence günün birinde ?


akşamüstü oluyor. balıkçı teknelerini bekleyip eve dönüyoruz. küçük köpek yorulmuş. çekiliyor evine. akşam geceye dönüyor. gece de sabaha. "daha bu ne ki?" diyorum kendi kendime. eski mektupları alıyorum elime. sahiplerine gitmemiş mektuplar. geçmişe dönüyorum. o kadar zaman geçmiş. o kadar eskitmiş. sanki herşey yolundaymış da  ben bilmiyor muşum gibi. sanki herkes haberdarmışda bana söylememişler hissi. bir gece. saat 5. güneş yok daha. güneydeyim. biraz da batı. kıyısındayım belki bir şeylerin. herkesin içinde olduğu ve sürekli koşarken düşüp kaybettiği birşeyin.

her gün aksatmadan yaptığım sahil oturuşlarının daha doğrusu bekleyişlerinin birindeyim. belki birini bekliyorum. belki bir balıkçı teknesini. belki bir şiddetli rüzgar anonsunu. belki sahilde oturduğum noktaya kadar gelecek olan büyük bir dalgayı. bir şeyleri sonlandırmak için bekliyorum. işin en kötü tarafıda beklediğim şeyin hiç bir zaman gelmemesi. belkide hiç bir zaman gelmeyecek olması. böyle bir inançla ve kabullenmişlikle beklemek delirtiyor insanı. yavaş yavaş. sakin ve sessiz.


birden kayalıklardan atılmış bir misinanın iğnesine takılıyor aklım. düşüyorum sert kayalıklara. her zaman düştüğüm kayalıklardan biri bu. paranoya kayalıkları. düşüp kanattığım ellerim oluyorsun  bir anda. çok kayıplı bir savaştan çıktığım bir akşamüstü bu.  az tuzlu deniz suyu iyi gelir o yaralara. tecrübe ediniyor insan bir süre sonra. gözü yakan ama yarayı yakmayan... sonra hava kararmadan geliyor o tekneler. kuşlar tam deniz fenerinin üzerinden çığlıklar atarken.

***
filmi beklemek güzel oluyor. adam tam herşeyi yoluna koymak için hamle yapacakken, kadının yollarına düşecekken kadın herşeyi terkediyor. başka biriyle başka bir yaşama başlıyor. hem de adam içtiği sigarayı bile ona ithaf ederken oluyor bunlar. iki büklüm koltukta can çekişip dinlediği şarkıda onu ararken oluyor bunlar.  namlu önünde verilmemiş pozlara bakıyor adam. namlu kendisine doğruluyor. adam gözünü kapatıyor. şarkı başlıyor. film bitiyor. birilerine göre mutlu sonla, birilerine göre de her zaman bittiği şekilde. beklediğimiz film bitiyor. beklediğimiz gibi bitiyor. bizi pek fazla şaşırtmıyor.

akdeniz her zamanki gibi güzel ama her zaman ki gibi öldürücü.


sakin- kor bir ay



paylaş:

delirmenin ilk üç şartı • bir


kuma ayaklarını batırıyor.  ince bir rüzgar. her zaman esenlerden. kış hiç gelmeyecek sanki. o gri şehirden çok uzaklardayım. arkamdaki bankta sabah yürüyüşünden sıkılıp oturan orta yaşlı bir adam var. her sabah gördüğüm adam.  sanki sabahları yürümesi zorunluymuş gibi her sabah gördüğüm adam. beni görmüyor. sanki beni görmemesi gerekliymiş gibi. sabah uykusundan fedakarlık edip denize bakarak oturmak mı istiyor. önüme dönüyorum. uzun saçlı genç kız. saçlarını savuruyor. isteksizce uzanıyor kuma. ayakları hala kumun içinde ve terlikleri bir köşede. biraz zaman geçtikten sonra bir çocuk geliyor. elinde kitabı. kıvrımsız bedeniyle 6 yaşındaki bir çocuğun çizdiği ilk mükemmel resmi hatırlatıyor bana. kıvrımsız bedeniyle adeta dans ediyor yürürken. çakıllar ayağına batıyor. aldırış etmiyor. aldırış etmemesi normal. çünkü o çocuk yıllardır çakılların üzerinde dans ediyor. ona garip garip bakıyoruz. üçümüz. çocuğa baktıkça canım sıkılıyor. ya da kendimi böyle kandırıyorum. ayağa kalktıktan bir- iki dakika sonra etrafımı köpekler sarıyor. hareket etmeden duruyorum. havlıyorlar. sinir oluyorlar. ama saldırmıyorlar. çünkü onlar sabırlı. ben durunca dünya'nın durduğunu sanıyorlar. ya da ben kendimi öyle kandırıyorum . ben durunca dünya durdu sanıp beni kontrol eden aptal köpekler. patileri ile bana dokunuyorlar. sonra havlıyorlar. bir gülme tutuyor. köpekler seviniyor. dünya durmadı sonuçta. dünyaları durmadı. başka sokaklara giriyorlar. havlanacak çok yabancı var çünkü.

babam deliydi. çok fazla yaşamaz dediler. ben duydum. babamda duymuş olmalıydı. çünkü o da öyle yaptı. bir pazar sabahı güneş doğmadan sıktı kafasına. o gün bulutluydu. ama yinede perdesi çekilmişti babamın odasının. beni almadılar odanın içerisine. sokağa indim. çocuklar üzgündü. en azından artık top oynadıkları zaman camdan gol diye bağıran bir deli eksilmişti sokaktan. ama devam ettiler onlar oyunlarına iki eksikle. ben izlemedim onları. babamda izlememiş olmalı. o gün bakkal ekmek ve sigara satmaya devam etti. bakkal dükkanı biraz geç açmıştı ama olsun. sonuçta açmıştı. her şey olması gerektiği gibi devam etti. kahvedeki adamlar girdiler çıktılar. bizim sokaktan üç-beş otomobil geçti. akşam işten dönenler oldu. vardiyası uzayanlar ve geç çıkanlarda geldi eve. ama ben öyle sanmamıştım. hayat en azından bir günlüğüne durmalıydı bana göre. dünya durur sanmıştım... delirmenin ilk şartı da buydu zaten. o gün anlamamıştım :  sanmak !
paylaş: