film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

the matrix (1999)

Yönetmen: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Senaryo: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving
Tür: Aksiyon | Macera | Bilim-kurgu
Yıl: 1999
Süre: 136 dakika
Ülke: ABD, Avustralya
Dil: İngilizce
The Matrix (1999) on IMDb

Bilim-kurgu sinemasının akla ilk gelen ve kült statüsüne erişmiş The Matrix, Wachowski kardeşlerin yönetmen koltuğunda oturduğu, diğer filmlerden onu ayrı kılan en önemli farkın türün içine felsefik olguların yerleştirildiği en iyi filmlerden biri. Öyle ki nerdeyse tüm dakikalarında izleyiciyi sürekli bir soru sorma isteğine hapsetmiş yapısıyla, boş geçmeyen her anı ile orijinalliğini bozmayıp sonuçlanıyor.
İyi bir yazılımcı olan Thomas Anderson’ın Neo takma adıyla boş zamanlarında yaptığı hackerlık serüveninin, nasıl bir anda değişerek simüle dünyanın kuruluşu ve bu dünyada olup biten makine-insan ırkı savaşının sonuçlanmasını sağlayabilecek “seçilmiş kişi” olma yolundan çok daha fazlasını anlatan üçlemenin ilk ayağı The Matrix, bu türün öncülüğünü yapmak için yerini belirlemiş vaziyette devam filmlerinin en alt basamağını oluşturuyor.

Mr. Anderson ile Neo arasında sıkışmış kişiliğin gerçek kimliğiyle karışan benliğini, gerçek ile yapay olguların farkını anlama çabası ve önüne sunulan seçme şansıyla yavaş yavaş elde edilen ve anlamak için uğraştığı dakikalarda bilinçaltına yerleştirdiği korkudan uzaklaşırken Anderson’dan Neo kimliğine geçişi izliyoruz. Duymak istedikleri bir bir dinlediği kahinin ağzından dökülünceye kadar asıl olmayan kimliğinin ona yaşattığı korku, Neo kimliğini kazandıktan sonra ağır bir sorumluluk halini alıyor ve bu yükün altından kalkmak için sığınmaya çalıştığı gerçekliği kabul ediyor.
Tüm görselliğinin yanında derin diyalogların yer aldığı The Matrix, inanç-kader ilişkisi ve seçim şansıyla felsefik metinleri bolca ihtiva eden bir film. Makine ile insan ırkının egemenlik sürecinde, kişilerin görüş ayrılıkları ve dinsel yönden sorgulama eğilimleri de filmi bir o kadar anlamlandıran özellikleri.

Bu olguları tırmalaması, yönetmenlerinin devam filmlerini aynı yıl içerisinde vizyona sokmasının şöhret ve para derdi olduğu düşüncesi ve antimatrix kavramı bile filmin yerini sarsmaya yetmemiş, bilim-kurgu sinemalarının hazin sonu olan ödül meselesinde o da teknik yapısıyla ödülleri kucaklarken anlatılanların çok da anlaşılmaması ve biraz aykırı gelmesiyle diğer yönlerden eleştirmenler tarafından zayıf bulunmuş. Gün geçtikçe anlaşılan ve sinema tarihine önemli katkılarının ve farklı bakış açısı ve duruşunun etkisi olduğu anlaşılıyor. Doksanların sinema açısından belki de en önemli yılı olan 99 senesinde diğer filmler ile dik bir şekilde ifadesini ortaya koyuyor.
Gerek oyunculuk, gerek derin konuların arasında bilim-kurgu sinemasındaki en önemli aşklardan birine sahip olması, teknik altyapı, çekim açıları, gerekse kullanılan müzikler ve yer yer kullanıldığında beyin fırtınasına sebep olan sözlerle The Matrix, gelmiş geçmiş en iyi bilim-kurgu filmlerinden biri.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. 
paylaş:

kick-ass (2010)

Yönetmen: Matthew Vaughn
Senaryo: Matthew Vaughn, Jane Goldman; Mark Millar ve John Romita Jr. (çizgi roman)
Oyuncular: Aaron Taylor-Johnson, Nicolas Cage, Chloe Grace Moretz
Tür: Aksiyon | Komedi
Yıl: 2010
Süre: 117 dak.
Ülke: Birleşik Krallık, ABD
Dil: İngilizce
Kick-Ass (2010) on IMDb


11 yaşındaki Mindy ve onun babası Damon çok garip bir aile, daha ilk dakikalardan da anlaşılabiliyor bu gariplikleri. Ödülün dondurma olduğu bir çelik yelek eğitimi izliyoruz. Eğitim de bilindik tarzda değil, küçük kızın çelik yeleği giydiği, baba karakterinin kızına silah doğrulttuğu bir sahne bu. Kızın korkuyorum nidalarına rağmen durumu korkulacak bir şeyin olmadığını söyleyerek geçiştiriyor hatta baba karakteri ve silah ateşleniyor. Tam da onun söylediği gibi yumruk darbesinden başka bir acı hissetmiyor küçük Mindy ve dondurmayı hak ediyor. Ağzı bozuk, şımarık, sevimli, zeki ve tetikçi bir kahraman doğuyor bu sahneyle, adı da Hit-Girl.
Bu sahneden sonra film bir diğer karakter üzerinde yoğunlaşıyor yarısına kadar. Dave adındaki ergen genç hayatını sosyal platformlarda geçiren, süper kahraman dergileri okuyan ve şayet bu şekilde yaşamaya devam ederse geride hatırlanacak hiçbir şeyi bırakamayacağını düşünen biri. Sinirleri normal insan göre biraz az çalıştığı için de pek acı hissetmiyor bünyesinde. Böylelikle süper kahraman olmaya karar veriyor.

Giydi komik, garip renkli kostümüyle gecenin biri vakti suç dünyasını alt-üst etmek için dışarı çıkıyor ve yediği dayak karşısında sinirlerinin de yardımıyla hayatta ve ayakta kalıyor. Bu durumun biri tarafından videoya çekilip Youtube’a yüklenmesiyle de bir anda süper kahraman oluveriyor. İlk sahnenin çılgın küçük karakteri olaydan Dave’in sıyrılmasını inanılmaz havalı bir şekilde sağlıyor ve film rayına oturmaya başlıyor.
Hit-Girl ve babasının davası ise çok eskiye dayanıyor. Annesinin katillerinden öç almak için doğduğu vakitten itibaren babası tarafından eğitilen Hit-Girl ve diğerleri ortalığın tozunu attırıyor.
Klasik süper kahraman filmlerinden çok çok farklı bir yerde Kick-Ass. Neticede olayı biraz da komediye vurup süper kahramanlarla dalga geçiyorlar. Kostümleri bu dalga geçme yönteminde ilk göze çarpan detay. Cart renk seçimleri, giyilen taytlar, karakterlerin tavırları, tümüyle bu duruma ayak uyduruyor.

Bu kadar çok sevilmesinin nedeninin altında eğlenceyi bulmak çok da güç değil. Aksiyon var filmde fakat konu o kadar da abartılacak düzeyde değil hatta derinlik yok bile değiliz. Ama konu derinliği aradığı söylenebilir mi film için, zannetmiyorum. İzlerken izletiyor, eğlendiriyor, işkence sahneleri ve küçük kızın ettiği küfürlerle biraz da karşı çıkıyor, geriyor bile. Güldürmesi de cabası.
Sıradan bir günü eğlenceli hale dönüştürmek için, özellikle evde sıkılanlara tavsiye edilebilir kendisi. 2013’te ikinci filmi de izleyebileceğiz üstelik.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

remember me (2010)

Yönetmen: Allen Coulter
Senaryo: Will Fetters
Oyuncular: Robert Pattinson, Emilie de Ravin, Caitlyn Rund
Tür: Dram | Romantik
Yıl: 2010
Süre: 113 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce, Çince
Remember Me (2010) on IMDb

Remember Me, genel hatlarıyla unutmak üzerine bir film fakat anlatmak istediği bir konu varsa şayet bunu tam olarak gerçekleştirememiş diyebilirim. Konu itibari ile ise -ki konu varsa filmde- henüz 11 yaşındayken annesiyle birlikte gittiği metro istasyonunda yaşanan talihsizlikle annesinin ölümüne şahit olan ve bu vakitten sonra babası ile yaşayan Ally ile abisinin ölümünden sorumlu tuttuğu, ilgisiz, tek odak noktası işi olan bir babaya sahip Tyler arasındaki ilişki işleniyor. İki genç zamanında derin kayıplar vererek yaşamları alt-üst olmuş, acılarını içine atıp kendi yalnızlıklarını sürdürüyorlar.
Tanışmaları ise ne olmasını istiyorlardı da ne hale geldi denilecek düzeyde, Tyler karakteri sokak kavgasında mağdur tarafı kollarken Ally’nin polis babası tarafından suçsuz yere tartaklanır ve gece hapsine tabi tutulur. Bunun acısını kızından çıkarmak gibi bir amaç edindiği izlenimi veren Tyler, Ally ile tanışır fakat bu iki genç birbirlerine aşık olur.
Ally, zamanında yaşanan korkunç olaydan sonra aşırı korumacı bir babanın gözetiminde büyütülen bir bireyken, Ally’nin aksine Tyler, hiçbir şekilde çok da ilgi gösterdiği söylenemeyen bir ailede yetişir ve tavırları kendisinin sahip olmadığı bir kişiymiş gibi yaşar. Onun ailesinde korumaya çalıştığı tek kişi kız kardeşidir ve sanıyorum filmdeki en iyi oyuncu bu küçük kız.

Aralarındaki ilişkinin çıkmazlığından tutun da bireylerin kendi başlarına olan yaşam tarzlarına ya da iki ailedeki büyüklerin evlatlar üzerindeki ilgilerine kadar türlü konuları odak noktası olarak seçen film gelgitler üzerinde ne yapacağını bilemeyen bir tavır sergiliyor gibi ilerliyor.
Bu dakikaya kadar geçen dakikalarda zaten kendisine asıl bir konu seçemeyen film sonlara yaklaştıkça 11 Eylül vakasına da göz kırpmaya başladığında iyice dağılıyor ve sanki konuyu bir yere bağlayabilme çabası güdüyor. Yaşanan travmalara düz, yalın hatta ifadesiz bir şekilde bakan film, aslında derinlik katılsa iyi bir ürün olma yolunda ilerleyecekken iyice kötüleşiyor ve finale ulaşıyor.
Filmi izlerken yakın arkadaşımın “aa çocuk intihar mı etmiş?” sorusuyla gerilen bünyenin karanlık sinema salonunda kahkaha patlatmasıyla da son nokta koyuluyor. Demek istediğim bu güzel ama bir o kadar da komik anı haricinde filmin bende bıraktığı hiçbir iyi yanı yok. Tabii zevkler görecelidir demek de olaydan sıyrılmanın en kolay tarafı.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

perfume: the story of murderer (2006)


Yönetmen: Tom Tykwer
Senaryo: Tom Tykwer, Patrick Süskind (roman), Andrew Birkin, Bernd Eichinger
Oyuncular: Ben Whishaw, Alan Rickman, Rachel Hurd-Wood, Dustin Hoffman
Tür: Dram | Fantastik
Yıl: 2006
Süre: 147 dak.
Ülke: Almanya, Fransa, İspanya, ABD
Dil: İngilizce

Perfume: The Story of a Murderer (2006) on IMDb

Patrick Süskind’in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan film, 18. yüzyılda Fransa’nın kokuşmuş sokaklarında balıkçı tezgahının altında doğum yapıp iğrenç bıçakla göbek bağı kesilen ve annesinin bu tutumu karşısında trajikomik bir şekilde idam edilmesiyle kimsesiz kalan Grenouille’in hayat hikayesini anlatıyor. Daha doğduğu ilk andan itibaren koku alma duyusu normal insanlardan çok farklı şekilde çalışan Grenouille, açlık sefalet ve lağım kokuları eşliğinde yetimhanede büyüdükten sonra şehrin büyük tabakhanesinin başındaki adama çalışması için satılır. Daha küçüklüğünden beri diğer çocuklardan farklı olduğu anlaşılır ve sürekli yalnız yaşamayı seçer. Kokuların ona hissettirdikleri ise dünyevi hiçbir varlığın hissettiremeyeceği düzeydedir. Üstelik kokuların onun için birbirlerinden çok da farkı yoktur. Normal insanoğlunun güzel ve kötü olarak algıladığı tüm kokular onun için sadece “koku”dur ve tümünün hangi kaynaktan geldiğinin önemi yoktur. Bunun yanında tüm kokuları çok uzakta olsalar bile ayırt edebilir.

Bir gün önünden geçen kızıl saçlı kız “güzel koku”nun ne demek olduğunu ona gösterir. Kızın kokusunu alır almaz baş döndürücü bir sarhoşluğa bürünen Grenouille, kızı takip ederek güçlü kokunun hiç bitmemesini ister. Kıza daha yakın olmak, kokusunu içine olabildiğince çekmek isteyerek olabildiğince yaklaşır, bundan dolayı kız tedirgin olur ve çığlık atmaya başlar. Kızın çığlığıyla afallayan Grenouille bir anda kızı susturmak ister ve kızın ağzını olabildiğince sert, kendinden geçmiş şekilde kapatır. Kokusuyla sarhoş olduğu kızın cansız bedeni kollarında kendisini serbest bıraktığında ise kokuya sahip olacağını düşünür. Tabii beden giderek soğumaya başlayıp ölüm kokusu her tarafı sardığında Grenouille, ona güçlü ve güzel kokunun ne demek olduğunu gösteren bu kokunun nasıl saklanabileceği konusunu aklına getirir ve bunun üzerinde çalışmaya başlar.
Bakire, genç, güzel kızlardan yayılan bu kokulara sonsuza dek sahip olabilmek için uğraşmaya başlar. Bunun için parfüm sektörünün ileri gelenlerinden Giuseppe Baldini’nin yanına çırak olarak girer.

Kitaptaki koku tasvirlerinin sinemaya nasıl aktarılabileceği açıkçası muamma olarak görülse de okurken alınan hazzın filmi izlerken duyulana neredeyse bire bir yakınlıkta bir başarıyla aktarılması filmi iyi kılan özelliklerinden biri. Tabii kitaptaki bazı yerlerin değiştirilmiş bazılarının ise filme hiç yansıtılmamış olması yazılı ürün ile görsel sanatın arasındaki farkı ortaya kokuyor olsa gerek diyerek susabiliriz. Bunun yanında Tom Tykwer, ana karakterin bütün psikopatlığını, hastalıklı ruhunu, olayın geçtiği zamandaki yerlerin tüm iğrençliğini, insanların olaylara bakış açılarını olabildiğince gerçekçi düzeyde göstermiş olması da yine filmi iyi yere getiren diğer ayrıntısı.
Müzikleri ve görsel şöleniyle koku hissinin neredeyse tümüyle verilebileceğini de görmüş oluyoruz filmi izlerken. Ana karakterin anlaşılmaz karakterinde kendimizi bulmamamız ve havaya salınan kokularla sarhoş olduğumuzu görmek de ortaya koyulan işin başarısından olsa gerek.  
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

moon (2009)

Yönetmen: Duncan Jones
Senaryo: Duncan Jones (öykü), Nathan Parker
Oyuncular: Sam Rockwell, Kevin Spacey (ses)
Tür: Dram | Bilim-kurgu
Yıl: 2009
Süre: 97 dak.
Ülke: Birleşik Krallık
Dil: İngilizce
Moon (2009) on IMDb

Sam Bell adındaki astronot, yakın bir gelecekte dünyanın enerji ihtiyacını gidermek için kullanılan Helium-3 adındaki maddeyi çıkarmak için üç yıllığına, bu maddenin bolca bulunduğu Ay’a gönderilir. Bu süre zarfında Sam’e arkadaşlık edecek, çoğunlukla onun derdini dinleyecek, bulunduğu ruh haline göre ona yol göstermeye çalışacak tek varlık ise onunla birlikte gemide bulunan Gerty isimli robot. Koskocaman boşlukta küçük bir bedenin istediği zaman evine dönememesi gibi zorlu bir süreci anlatan film, dar bir yere sıkışma hissinden çok farklı bir boyutta yalnızlığı anlatıyor aslında. Sam, içinde bulunduğu ruhsal durumu bir nevi duvara çizdiği suratlar ile bizlere aktarırken Kevin Spacey’in sesini dinlediğimiz Gerty ise bu durum karşısında belirli yüz ifadelerine bürünüyor.
Bir süre sonra gemide gerçekleşen aksaklık nedeniyle dünya ile kurulan iletişimde sıkıntılar çıkınca karısıyla olan bağı giderek azalıyor Sam’in. Görüntülü konuşmak artık bir hayal oluyor ve onun bu esnada kendini avutma yönteminde hammadde önceden kaydedilen konuşmalar oluyor. Uzun bir süre sonra da bedeni ve ruhu bu sıkıntılara dayanamayıp reaksiyon vermeye başlıyor. Delirme aşamasına yavaş yavaş gelirken sanrılar görmeye başlıyor, baş ağrıları çekiyor ve burun kanaması geçiriyor.

Yine bu sanrıların sürdüğü bir zamanda Helium-3 toplama aşamasında aracını çarpıyor ve bilincini yitiriyor. Bir süre sonra merkezde kendine geldiğinde kendisinin üç yıl önceki haliyle karşılaşıyor. Ortada bir klonlanma mevzusunun olduğu ise bu dakikalarda tümüyle fark ediliyor. Bundan sonraki vakitte ise Sam ve kolonunun aralarındaki ilişki ve durumu kotarma çabalarını izliyoruz.
Çok da mesaj verme kaygısı gütmeyen Moon, diğer bilim-kurgu filmlerinden farklı. Neticede ortada yoğun bir aksiyon olmasını beklerken olabildiğince sessiz ve kendi halimde ilerliyor kendisi. Gerty’i saymazsak ortada sadece bir karakterin olması da aslında zoru başarmak gibi bir şey. Tek başına sahnelenen bir tiyatroda oyunculuğun ne kadar iyi olduğunu söylemeye de gerek yok. Ama sizin istediğiniz alışılagelmiş bir uzay filmi ise bu film hiç de size göre değil.
Söylemek çok da gerekli midir bilmiyorum ama filmin yönetmeni David Bowie’nin oğlu Duncan Jones ve film yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Moon, BAFTA film ödülü sahibi aynı zamanda katıldığı film festivallerinden de ödüllerle dönen bir başarıya sahip.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

district 9 (2009)

Yönetmen: Neill Blomkamp
Senaryo: Neill Blomkamp, Terri Tatchell
Oyuncular: Sharlto Copley, David James, Jason Cope
Tür: Aksiyon | Bilim-kurgu | Gerilim
Yıl: 2009
Süre: 112 dak.
Ülke: ABD, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika
Dil: İngilizce, Güney Afrika lisanları
District 9 (2009) on IMDb

Yaşadığı sorun yüzünden dünyaya zorunlu iniş yapan dev uzay gemisi Johannesburg şehrinin tam üzerine yerleşir ve havada aslı bir şekilde kalır. İçerisindeki yüz binlerce uzaylı bir süre sonra bu bölgede yaşamaya mahkum edilir ve District 9 denilen çöplük benzeri yerde gecekondudan bozma sığınaklarda yaşamlarını sürdürürler. Çöpten bulduklarıyla, lastik, çiğ et ve kedi maması benzeri ürünlerle beslenerek, iğrenç bir şekilde günlerini geçirirler ve evlerine dönme umutlarıyla dev gemilerinin onarılmasının hayalini kurarlar.
Bu uzaylı halk karidese benzediklerinden insanlar tarafından prawn adını almışlar, aradan geçen yıllarla birlikte eve dönme umutlarını iyice yitirmişler ve zamanla bölgedeki suç oranları da artmıştır. Toplam uzaylı nüfusu ise 1.8 milyon dolaylarındadır. Hal böyle olunca bu uzaylı topluluğunun idaresini üstlenen şirketin aldığı kararla bölgenin boşaltılmasına uzaylıların ise yerin altına gönderilmesine karar verilmiştir. Tahliye işiyle görevlendirilmiş kişi District 9 denilen bu bölgeye geldiğinde olaylar tahmin edildiğinden farklı yönde ilerler ve yaşananlar sonucu bu baştaki kişi sığınakların birinde metal bir kutu bulur. Kutuyu açmasıyla Wikus denilen bu görevlinin hayatı tümden değişir. Yavaş yavaş bünyesi ve metabolizması kendi iflasını gösterir ve ortaya insandan prawn'a dönüşen bir yaratık çıkar.

District 9, şimdiye kadar çekilmiş en gerçekçi/inanılır uzaylı filmi bana göre. Diğer filmlerden bu filmi farklı kılan bazı konularda mevcut. Diğer uzaylı filmlerinde yer alan genel konu itibari ile dünyaya uzaylılar ayak bastığında ne olur, bize ne yaparlar sorularından çok bu filmde durum karşısında insanlar uzaylılara ne yapar sorusu irdelenmiş. Bunun yanında içerik olarak sosyal mesajların da verildiği gözden kaçmamalı. Güney Amerika’da çekilen filmde bir nevi baskın çoğunluğun azınlıktaki güçsüzlerin hakimiyeti kendi ellerine alıp onlar üzerinde nasıl da yaptırımlar uygulayabildiğini gözler önüne seriyor film. Bunun yanında şu anki Afrika’da halkın yaşam tarzıyla filmdeki uzaylıların yaşamı arasında çok da fark görülmüyor. Ayrıca filmin içeriğinde kendi halkının yaptığı yanlışları görmek için diğerlerinden olmanın verdiği yabancılaşma/ötekileşme olgusu da olabildiğince iyi işlenmiş.
Sonu itibari ile akılda devam filmi ilerleyen yıllarda gelir mi sorusu kalıyor ama kendi haliyle bile son yıllardaki en azından kendi türünde eşi benzeri bulunmayan bir film District 9.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

a single man (2009)

Yönetmen: Tom Ford
Senaryo: Christopher Isherwood (roman), Tom Ford
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Tür: Dram
Yıl: 2009
Süre: 99 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce

Eşcinsel bir yaşam süren edebiyat profesörü George, on altı yıllık sevgilisi Jim’i trafik kazasında kaybettikten sonra büyük ölçüde hasara uğrar ve o dönemin verdiği baskıdan dolayı yasını açık bir şekilde yaşayamaz. Bir süre sonra hayata onu bağlayacak bir varlık göremeyince intihar etmeye karar verir. Filmde George ile tanıştığımız dakikalar da bu vakte tekabül eder. Yaşamındaki düzenlilik intihar noktasına gelen bir adamın halini bozmamış, kendin tümüyle kaybetmektense giderken geride bıraktıklarının yaşayacağı şoka karşın o tüm hazırlıklarını yerine büyük bir ustalıkla ve soğukkanlılıkla getirmiştir. Onu öldürecek olan silah için kurşununu hazır etmiş, gerekli tüm evrakları masanın üzerine dizmiş, sevdikleri insanlar için son sözlerini yazmış, bankadaki kasasını boşaltmış, kıyafetlerini giymiş; planı hazırdır. Üniversiteye son dersini vermek için gider, dönüşte tüm bu hazırlıklarının devamını gerçekleştirecek ve içinde yaşadığı ızdıraba son verecektir. Tabii bu düşündükleri, en iyi arkadaşı/eski sevgilisi Charley ve okulda dersini alan genç çocuk Kenny, tüm bu hayallerinin rayından çıkmasına sebep olacaktır.

A Single Man, eşcinsel temalı filmler arasında izlenmesi gerekenlerin ilk sıralarında yer alıyor bana göre, gerek oyunculuk, gerek görüntü, gerekse konu itibari ile dolu dolu bir film kendisi. Bunun yanında filmin yönetmeni Tom Ford’un moda tasarımcısı olduğu düşünülürse kişilerin olağanın üzerinde uyumluluğu, sahnelerde kullanılan her bir eşyanın görsel açıdan muazzamlığı daha rahat tahmin edilebilir. Yönetmenin yarattığı bu sahneler sanki gerçeğin biraz dışında kalan güzellikte, geriye dönüşler ve şu anki zamana bağlanan dakikalardaki renk konsantrasyonları bir o kadar çekici düzeyde. Kostüm seçimleri konusunda pek bir şey dememe gerek yok sanırım. Bunun yanına bir de Colin Firth’ün oyunculuğu da eklenince filmin bir anda birden fazla basamak atlıyor.
Görüntü yönetmeni Eduard Grau ve o hoş müzikleri bu muhteşem görüntülerle birleştiren Abel Korzeniowski’yi de unutmamak gerek. Olabildiğince iyi işler ortaya koymuşlar.
Genel itibari ile tek başına oyunculuğuyla Firth’ün filmi götürmesi kaçınılmaz, tabii diğer oyuncuların yetenekleri de göz önünde.
Sonuç olarak A Single Man, genel eşcinsel temalı filmlerin steril halini anlatıyor diyebiliriz. Bir erkeğin sevdiği insanı kaybetmesinden sonra yaşadığı duyguların, dış dünyaya olan bağlılığını yavaş yavaş kaybetmesi ve sona doğru yaklaşırken hissettiklerini gösteren iyi bir film.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

let the right one in (2008)


Låt den rätte komma in.
Yönetmen: Tomas Alfredson
Senaryo: John Ajvide Lindqvist (roman)
Oyuncular: Kare Hedebrant, Lina Leandersson, Per Ragnar
Tür: Dram | Korku | Romantik
Yıl: 2008
Süre: 115 dakika
Ülke: İsveç
Dil: İsveççe
Låt den rätte komma in (2008) on IMDb

Katıldığı festivallerden toplamda altmışın üzerinde ödül almış, vizyona girdiği tarihte yılın en iyi filmleri arasında gösterilmiş, Rotten Tomatoes’ten %98’lik bir başarı elde etmiş, IMDb Top 250 listesine girmiş, başarısı sonucu Amerikan versiyonunun çekilmesine karar verilmiş bir film Let the Right One In.
Kış soğuğunun her an hissedildiği bir İsveç kasabasında 12 yaşındaki Oscar adındaki bir çocuğun, yan daireye taşınan kız ile olan ilişkisi üzerine yoğunlaşan film, sonrasında hiç de tahmin edilmeyecek bir hale sürükleniyor. Kızın vampir olduğunu yavaş yavaş sindiren Oscar ile arasında oluşan bağ soğuk atmosferde ısınmamıza yardımcı olan bir etmen gibi başlayıp sonrasında alevleniyor.
Daha önce bahsettiğimiz Let Me In adlı filmi orijinal versiyonu olan yapım, 2008 yılı mahsulleri arasında adından en çok söz ettirenlerden. Bunun sebebi günümüzde yeterince saçma bir hal alıp orijinalliğinin yakalanması gittikçe güçleşen vampir konusunun ayrı bir yapıda ele alınmış olması diyebiliriz. Gerçekçiliği, fazlaca kan olmasına rağmen yerinde kullanılmış sahneleri, her ne kadar karakterler çocuk bile olsa kotarılan oyunculuğu ile film hoş detaylar ile birlikte bir masala dönüşüyor.

Aynı adlı romandan uyarlanan filmde belki de en aklı kurcalayan ayrıntı vampir kızın gerçekten kız mı olduğu sorusu ve diğeri baba karakteri olarak bilinen birey ile vampir arasındaki gerçek ilişki. Roman okuyucularının dediklerine ve filmde görülen sahnelere göre vampirin soyunma sahnesinde görünen cinsel organ hadım edilmiş erkek birey olduğu yönünde. Bu aynı zamanda vampirin Oscar’a sorduğu “kız olmasam yine beni sever miydin?” sorusu ve söylediği “ben kız değilim” cümlesinden de anlaşılıyor. İlk başta vampir olduğu öğrenilmemiş olduğundan duyulduğu zaman kimliğini saklama amacıyla söylenmiş cümleler olduğu sanılsa da sonunda bu durumla karşılaşılıyor.
Baba karakteri ile aralarındaki ilişki ise zamanında yaşanmış bir aşkın devamı niteliğinde. Adamın ona duyduğu sevgi ile halen beslenmesine yardım edişi hatta Oscar ile yakınlaşmasını gördükten sonra onunla görüşmesini istememesi de buna yorumlanabilir.
Ortaya ise çok anlaşılmasa da eşcinsel temalı vampir aşk filmi çıkıyor.
Vampir filmleri arasında yerini çoktan ön sıralardan almış ve film koleksiyonu yapanların arşivinde kesinlikle olması gereken bir eser.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

dog pound (2010)


Yönetmen: Kim Chapiron
Senaryo: Jeremie Delon, Kim Chapiron
Oyuncular: Adam Butcher, Shane Kippel, Mateo Morales
Tür: Dram
Yıl: 2010
Süre: 91 dakika
Ülke: Fransa, Kanada, BK
Dil: İngilizce

Angel, Davis ve Butch sırasıyla oto hırsızlığı ve saldırı, satmak amaçlı uyuşturucu bulundurmak, öfke kontrolsüzlüğü sebebiyle görevlinin gözünü çıkarmak nedeniyle ıslahevine getirilmiş 15, 16 ve 17 yaşlarında ülkenin farklı bölgelerinden gençlerdir. Hayatları, işledikleri bu suçlar yüzünden kısa bir süreliğine aynı koğuşta kesişecek ve başlarına gelecek olaylarda birbirlerine destek çıkacaklardır.
Birbirinden farklı ekonomik sınıflardan bir sürü insanın çeşitli suçlar yüzünden tutulduğu bu ıslahevinde yaşanacak olaylar otorite ve güç meselesinin de nasıl işlediğini görmekte bir yardımcı.
Ana karakterlerin yanında filmin şekillenmesinde etken olan diğer iki karakter ise işi ve ev halini tam rayına oturtamamış gözetim memuru ve kimsenin kendisine bulaşmasını istememesi için herkese AIDS’li olduğunu söyleyen diğer suçlu çocuk ve içeriye uyuşturucu sokanlar ve ıslahevinin belalı diğer gençleri.
Daha ilk dakikadan yeni gelenleri ezmek ve gücünü göstererek hakimiyetini göstermek belalı üç genç Davis’in yanına gelip ayağındaki botları kayırarak sorun yaratacaklarını belli ederler. Tabii bu olayların belki de en masumudur. Asıl sorunlar Butch’ın bu belalılar tarafından tartaklanması sonucu meydana gelir. İlk ıslahevinden görevlinin kışkırtması sonucu hakim olamadığı öfkesi nedeniyle görevlinin gözüne parmağını sokmasından ötürü şimdiki ıslahevine sevk edilen Butch, yapılanlar karşısında diğerleri gibi elini kolunu bağlamaktansa karşı çıkmayı seçer ve işin dozu giderek büyür.

Aslında kendi çocuklarıymış gibi ıslahevindekileri de seven fakat disiplininden pek de taviz vermeyen gardiyan, çocuklar karşısında sert tavrını sürekli devam ettirirken kavgaların sebebini ve kimin yaptığını öğrenmek istese de cevap alamaz. Kendi ailesiyle arasında yaşanan sıkıntıyı her ne kadar işine yansıtmamaya çalışsa da öfkesine yenik düşerek o an karısına olan sinirini işini tam da yerinde yapmayan Angel’dan çıkarır ve bu artık bardağı taşıran son damla olur. Angel’ın hastaneye kaldırılışı, durum karşısında sinirlenen Butch’ın ortaya koyduğu tepki yüzünden sorguya çekilmesi, daha önce yara almış sürünün Davis üzerine yürümesine ve sonucun çok daha fazlasına neden olur.
Kapılar ardındaki güç dengesinin ve niteliğinin nasılda istismara uğratıldığını anlatan film zaman zaman güldüren çoğu zaman da düşündüren yapıda.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.

paylaş:

run lola run (1998)


Lola Rennt.
Yönetmen: Tom Tykwer
Senaryo: Tom Tykwer
Oyuncular: Franka Potente, Moritz Bleibtreu, Herbert Knaup

Tür: Aksiyon | Gerilim
Yıl: 1998
Süre: 81 dakika
Ülke: Almanya
Dil: Almanca


Mani ve Lola, Berlin’de yaşayan ve birbirlerine aşık olan iki genç sevgili. Paranın verdiği dayanılmaz hazza kendini biraz fazla kaptırmış olan Manni biraz piş işlere bulaşır ve teslim etmesi gereken yüz bin Alman Markını, karşısına çıkan polisleri gördüğünde oluşan stres ve heyecanla bindiği metroda unutur. Farkına vardığında ise metronun kapıları çoktan kapanmıştır. Para dolu torba o an yan koltukta oturan evsizin işine yarayacak gibi gözükmektedir.
Heyecan ve korkuyla aklına gelen ilk insan, sevgilisi yani Lola’yı arar.
Lola, ailesiyle olan ilişkisi pek de iyi olmayan, kendi halinde, iş arayan, kırmızıya boyadığı saçlarıyla gayet ilgi çekici bir kadın. Telefonu açtığında ve olanları duyduğunda alnından terler süzülmeye başlar. Çünkü sevgilisi ondan yirmi dakika içinde yüz bin markı bulmasını ve ona getirmesini aksi halde belalıları tarafından öldürüleceğini söyler. Ve telefon fırlatılır, Lola koşmaya başlar.
Bu esnadan sonra şekilleniyor aslında film, yirmi dakikalık üç kısa filmin birleştirilmesi bile diyebiliriz kendisi için ve yönetmen bu yirmişer dakikalık paralel zaman dilimlerinde tercihlerimiz doğrultusunda kaderimizin nasıl şekillenebileceği üzerine yoğunlaşıyor. Tabii işin içine biraz şans ve biraz da öfkeyi katarak.

Bölümleri birbirine bağlayan yatakta geriye dönüş sahnelerinde ise kadınlar ve erkeklerin birbirlerine hep sormak istedikleri ve cevabını en çok merak ettikleri sorular üzerine yoğunlaşılıyor. Bir kadının sevdiği erkeğe sormak istediği soruların başlarında gelen “Beni seviyor musun?”, bu sorunun arkasından gelen cevapların niteliği ve niceliği hakkında düşüncelere dalmalar ve cevabın karşı tarafı ne kadar tatmin ettiği konusunda yönetmen izleyiciyi büyülüyor, tabii bunda iyi bir ışık, yakın plan çekim ve film boyutunun değişikliği de etken.
Diğer bölümün bitiminde ise bu kez Manni’nin Lola’ya yönelttiği soruları seyrediyoruz. “Ben ölsem ne yaparsın?”
Tüm bu sorular cevaplanırken aslında bölümlerde gerçekleşen hikayenin gidişatını da izliyoruz, kısacık bir sürenin insan hayatını nasıl da etkilediğini rahatlıkla görebiliyoruz.
Koşturmaca esnasında Lola’nın karşısına çıkan kişilerin hayatları ‘ve sonra’ bölümleri olarak fotoğraf kareleri gibi gösterilmesi filmin diğer güzel yanı. Bu sahnelerle aslında küçücük detayların, değişik olasılıklarla, ilerleyen zamanı nasılda değiştirebileceği ve bu detayların aslında değişen hayatın yanında ne kadar da basit durduğu vurgulanıyor, bu yüzden de senaryo sahibi takdir etmek şart.

Tabii filmin genel hatlarıyla vermek istediği mesaj ise çok açık. Hayatımız bir sürü paralel zaman diliminden oluşuyor ve hangisini yaşayacağımızı ya da kısaca kaderimizi biz kendi ellerimizle şekillendiriyoruz. Bu yüzden inanarak, şansa da güvenerek, her şeyi çok kafaya takmayarak ama gerektiğinde terleyerek yola devam edin.
Filmin dinamiğine uygun müziklerin seçilmesi ise heyecanın doruğunu en üst seviyeye taşıyor hatta filmde işlenen konu ve atmosferin müzikle uygunluğu açısından en iyi yapımlardan biri diyebiliriz film için.
Ayrıca unutmadan, filmin bir yerinde hayatının sonunun geldiğini düşünen Manni’nin beklediği telefon kulübesinden çıkarken kapıda okunan isim gülmemizi sağlıyor. Tabii yerli yersiz atılan çığlıkları da es geçmemek lazım.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

take shelter (2011)


Yönetmen: Jeff Nichols
Senaryo: Jeff Nichols
Oyuncular: Michael Shannon, Jessica Chastain, Shea Whigham
Tür: Dram | Gerilim
Yıl: 2011
Süre: 120 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce

Başarılı bir psikolojik gerilim filmi olan Take Shelter, Curtis adındaki inşaat işçisinin yaklaşan fırtınayla başlayan yağmurun altında beklemesiyle başlıyor. Gökten düşen çamurlu su damlalarının gelecekte yaşanabilecek kıyametin habercisi olduğunu düşünen Curtis’in bundan sonra yaşayacakları ise ardı arkası kesilmeyen kabuslar ve bu kabuslardan ötürü bünyesinde oluşan paranoyaklık ve ailesi ile arasındaki ilişkinin girerek bozulması.
Kermeslerde elişi satarak, perde dikerek eve katkı sağlayan karısı ve duyma engelli küçük kızı ile birlikte yaşayan Curtis aslında iyi bir baba ve aile ferdi. Gece gördüğü rüyalar ise tam anlamıyla yaklaşan korku kapanı ve bunun önlemini almak için uğraşıyor. Bizim görebildiğimiz ilk rüyada başlayan fırtına ve oluşan hortumları izlerken çılgına dönen Red isimli köpeklerinin ipi koparıp Curtis’in kolunu ısırmasıyla uyanıp tüm gün kolunda ağrı ile dolaşan Curtis, bir süre sonra evde yaşamasına izin verdiği köpeğini bahçedeki kulübesine kapatır ve kulübenin etrafını tel örgüyle çevreler.
Yaşadığı ve gördüklerini henüz ailesine anlatmayan Curtis en başta fazla abartıyor gibi görünse de bundan sonra yapacaklarının yanında köpeğin kulübesini tel örgüyle çevrelemek hiçbir şey gibi kalacaktır.

Bir yandan maddi zorluklar, diğer taraftan çocuklarının tedavisi için gereken çaba, üzerine gelen kabuslar Curtis’in yaşamını tümüyle alt üst ederken, uyku esnasında gelişen krizler oluşabilecek son noktaya gelinmesine neden oluyor. Psikolojik tedavi görmek zorunda kalan Curtis halen karısına durumu tam olarak açılamasa da gittiği danışman durumun özünde annesinin otuzlu yaşlarda şizofren vakasıyla karşı karşıya gelmesine bağlasa da o tam da bunu görmez ve kütüphaneden aldığı kitaplarla kendi durumunu araştırmaya koyulup iyiden iyiye paranoyaklaşmaya başlar. Rüyalarında gördüğü kasırganın giderek yaklaştığı fikrine kendisini kaptıran Curtis çalıştığı yerden vinç, dozer gibi aletleri alıp arkadaşının yardımıyla evinin bahçesine sığınak yapmaya karar verir. Sonrasında yaşananlar ise aileyi tümüyle mahveder. İşine gösteremediği ilgi ve izinsiz eşyaların kullanması gerekçesiyle işinden uzaklaştırılan Curtis, sağlık sigortasının iptaliyle kızının tedavi masraflarının kesilmesiyle içten içe çöker. Esas bundan sonra başlayan gerginlik ise izleyiciyi tümüyle ekran başında meraklı gözlerle izlemeye zorlar.
Yılının en iyi mahsullerinden biri olan film, ayrıca eleştirmenler tarafından da başarılı notlar almış ve katıldığı festivallerden ödüller de kazanmış.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

shelter (2007)


Yönetmen: Jonah Markowitz
Senaryo: Jonah Markowitz
Oyuncular: Trevor Wright, Brad Rowe, Tina Holmes
Tür: Dram | Romantik | Spor
Yıl: 2007
Süre: 97 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce

Yönetmen ve yazar Jonah Markowitz’in, ailesi ve geleceği hakkında seçimler yapmak zorunda bırakılan ve bu seçimde arada kalmışlığın verdiği bunalımı yaşayan kafası karışık sanatçı bir genci konu edinen bir filmi Shelter.
Filmin merkezinde yer alan Zach (Trevor Wright), San Pedro’da işçi sınıfı bir ailede yaşayan, çalıştığı restoranda yemek hazırlayıp kazandığı parayla ailesine destek olan, kız arkadaşı Tori ile aralarındaki sorunları çözmeye çalışırken, hasta babası ve bencil ablasının çıkardığı sorunlar yüzünden beş yaşındaki yeğeni Cody’ye bakmak zorunda olan bir genç. Tutkusu eline aldığı defterine bir şeyler karalamak, sokak sanatı icra etmek ve sanat okuluna kabul edilmek. Ablası Jeanne, kendi zevkleri yüzünden biraz da işi dolayısıyla oğluna vakit ayıramazken sürekli Zach’in Cody’ye bakmasını istemesi, babasının ölümü ile daha çok ilgi görmesi gerektiğini düşünen dayısı Zach’in hayatına sabotaj yapmış oluyor. Bu durumdan çok da gocunmayan Zach, kendi hayatından ve sıkıntılarından da uzaklaşmış oluyor. Fakat her şey kendisini yakın arkadaşının kendine güvenen yazar ağabeyi Shaun’ın yanında bulunca değişir.

Dalgaların kabardığı okyanusta sörf yaparlarken, güneş de tam konuyla uyuşurmuş gibi tabakta bu iki gencin vücutlarını büyük bir coşku ve zararsız hedonizmin estetiğini önümüze sunuyor. İçki ve yaşanan bunaltılar yatakta boğuşmadan sonra Zach’in hayatının bundan sonrasında hiç olmadığı kadar farklı olacağını gösteriyor.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan Shelter, kişinin erotik ruhunu bulmasından ziyade kendi sınırlarını tanımlaması hakkında bir film. Buna ek olarak konusundaki yavanlık oyunculuktaki durulukla dengelenerek ortaya izlenmesi gereken bir ürün çıkmasını sağlıyor.
Cinsel kimliğinde eşcinselliğin tercihten çok eğilim olduğunu vurgulayan ve cinsel kimliğin fark edilmesinden sonra yaşanabilecek olağan olayları gerçeklikle anlatan film, yabancı eleştirmenler tarafından da iyi not almış durumda.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

[REC] 3: Génesis


Yönetmen: Paco Plaza
Senaryo: Paco Plaza, Luiso Berdejo, David Gallart
Oyuncular: Leticia Dolera, Diego Martín, Javier Botet
Tür: Korku | Gerilim
Yıl: 2012
Süre: 80 dakika
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca

[REC] gibi güzel başlayıp her ne kadar ilk film kadar olmasa da yine de kendi içinde değerlendirildiğinde iyi sayılabilen ikinci devam filmiyle göz dolduran bir seri haline gelmişken, Génesis, bu güzeli serinin nasıl berbat hale getirilebileceğini gözler önüne seren bir film.
En başta [REC]’in bir video çekimi olmasına aykırı bir şekilde ilk yirmi dakikasından sonra bilindik profesyonel sinema çekimine dönen bir film, bu yapısıyla bile sevdiğimiz ve onu o şekilde kabul ettiğimiz el kamerası çekiminden çok çok uzak ve bu, anlatılan çekime geçildiği andan itibaren sıradan bir korku filmi izliyormuş gibi hissettiriyor.
Ayrıca klişelerle dolu bir senaryonun kötü oyunculukla birleşmesi sonucu ortaya bu şekilde bir filmin çıkması kaçınılmaz. İlk iki filmin aksine bu kez yoluna tek kişi devam eden yönetmen, serinin başarı grafiğini artarak azaltmış.
Filmdeki belki de en iyi olayın, tüm yaşananların ilk iki filmdeki vakalarla eş zamanlı olması, bu ayrıntı dışındaki gerçekleşen olaylar tümüyle klişe yumağı.
Filmimiz bu kez bir düğünle başlıyor. Mutlu bir çift ve aile yakınları, kilisede gerçekleştirilen tören ve sonrasında eğlenmek için gidilen bir parti. Daha ilk dakikalarda biraz olsun oyunculardan küçük küçük kesitler sunuluyor, fiziksel özellikleri vs. anlatılıyor. Örneğin törene katılmış sağır bir ihtiyar ve eli ilk iki filmde geçen köpek tarafından ısırılmış bir adam, uçkuruna düşkün bir tanıdık ve onlarca yakın/uzak akraba.

Bu yüzden neler olacağını daha ilk dakikada kestirebiliyorsunuz. Eğlence esnasında kendinden geçen ve virüsün tamamıyla etkisi altına gelen eli ısırılmış adam bir anda ortalığın tozunu attırıyor ve hızlıca yayılan virüs neredeyse tüm insanların dönüşmesine neden oluyor. Gelin ile damat farklı yerlerde, bir grup insan da kilisede toplanmış vaziyette. Gelin hanımımız megafon benzeri bir düzenekle damat beye hamile olduğunu açıklıyor bu esnada. İkinci filmde yer alan bilimden dönüp olayı dine bağlanan konu bu filmde aşırı bir şekilde kullanılmış ve bu da filmin iyice seviyesizleşmesine neden oluyor. Örneğin ne olduğu belirsiz zombilerimiz kiliseye giremiyorlar, bunun yanında ilk iki filmin aksine bu filmdeki zombiler pek de hızlı hareket edemiyorlar hatta ilk filmdeki sanki normal insanmış davranışları yerine yan yan yürümeye, garip sallanışlar sergilemeye bırakmış. Üstelik bu vakaların eş zamanlı olduğu düşünüldüğünde herhangi bir mutasyonun olması da söz konusu değil.
Birkaç grubun hallerinden ilerleyen film doğal olarak gelin ve damada daha çok yer vermiş. İkisinin kavuşması söz konusu. Tabii burada öyle bir duygusala bağlama olayı yaşanıyor ki, filmi bir anda korku-gerilim kategorisinden çıkıp romantiğe dönüyor. Öyle ki gelin ile damadın mutfak zemininde bulunan ızgaradan buluşma sahnesinde, yere düşen çakının neredeyse gazabına uğrayacakları, çakı haricinde ortalıkta onlarca kaşık-çatal arkası, bıçak ve tornavida yerine geçecek onlarca alet edevatın farkına varamamaları, çakının gelin tarafından ızgaranın diğer tarafından verilip, ızgaranın vidalarının açıldığı kısacık sürede gelinin arkasından gelen zombilerin neredeyse gelini yiyecekleri fakat gelin ile damadın kavuşunca bu süreden daha fazla dakikayı sarılarak öpüşerek geçirdiği düşünülürse, saçmalıkların, korku-gerilim filmini absürt komediye de dönüştürebileceğini, hatta bazı sahnelerde, örneğin damadın kiliseden bulduğu aziz bilmem kimin zırhını kuşanıp kendisi ortaya attığı sahnede kahkaha bile atılabileceğini görebiliyoruz.

Ortalık kan gölüne dönerken odaya tıkılıp sevişmekle meşgul olan çiftin ne kadar gereksiz olduğunu söylemeye gerek bile yok.
Bunun yanında olayın dinsel yönüyle fazla ilgilenen filmin sonlarına yaklaşırken vaaz veren pederin durumu kontrol altına alması da tümüyle fasa fiso. İncil’den okunan paragraflar zombiler üzerinde hareketsizliğe neden olduğunu söylemek ciddi anlamda acı. Tabii üzerine ilk dakikalarda fazla düşülen sağır yaşlı amcanın buradaki rolü ölesiye büyük. Tam her şey bitti derken gelin hanımın bu yaşlı amca tarafından ısırılması, sonrasında karantina altına alınmış yerden çıkarken damadın gelini öperek virüsü kapmaya çalışması, nikah töreninde verilen sözün tutulmuş olması, gelini öperken damadın dilinin kopması ve yerde cansız bedenlerin yatarken el ele tutuşma çabası vs. tümü filmi vasatın altına indirgemeye yetiyor.
Filmin afişine bakıp da aldanılmaması gerekiyor, yoksa elinde elektrikli testere tutan derin yırtmaç gelinlik içindeki hatun sahnesi iki bilemediniz üç dakika sürüyor ve o sahneler bile tümüyle klişe.
Film hakkında kafa yormaya da gerek yok, neticede ilk iki filmi izleyenler bu filmi de izlemek isteyecektir. Temennimiz dördüncü filmde saçmalamamaları.
Fragmanı da buradan izleyebilirsiniz. (fragmana da aldanmayın)
paylaş:

[REC] 2 (2009)


Yönetmen: Jaume Balagueró, Paco Plaza
Senaryo: Jaume Balagueró, Paco Plaza, Manu Díez
Oyuncular: Manuela Velasco, Jonathan D. Mellor, Óscar Zalfa, Pablo Rosso
Tür: Korku | Gerilim
Yıl: 2009
Süre: 85 dak.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca

En baştan söylemeliyiz ki ilk filmin gölgesinde kalmış bir devam filmi [REC]2. Bunun en büyük sebebi ilk filmde köpekten bulaştığı için kuduz benzeri bir virüsün sebep olduğu ve bulaşma yönteminin ısırılma sonucu salyayla gerçekleştiği gibi düşüncenin ortaya çıkmış olduğu ama tam olarak nasıl gerçekleşmiş ve neden gerçekleştiği bilinmemesiyle izleyicide daha derin korku ve gerilim öğelerinin etkisinin oluşmasının bu filmde olmaması. Neticede bilinmeyen şeylerden insan daha çok korku duyar. Fakat bu filmde bilimsel yönden ilerleyen konu daha en başında mistik bir havayla dinsel yöne kayıyor ve ısırıkla bulaşan hastalığın insanda bir nevi bedene şeytan girmesine benzetiliyor. Bilim ile dinsel yön arasında kalmış film bu sebeple ilk filme göre sönük kalmış vaziyette.
Halbuki film tam da istenildiği yerden, ilk filmin dumanının üstünde olduğu son sahnesinden başlıyor. Virüsün varlığından emin olan ekip, apartmanı karantinaya almış, her yerde polisler, havada uçan helikopter, olayın ciddiyetini belirliyor. İlk filme karşın bu kez daha profesyonel kameralarla çekimler yapılıyor ve her polisin kaskında birer kamera var.
İçeri girip inceleme yapacak olan bir grup polis ve doktor, olay mahalline geliyor ve içeriye giriyor. Bir diğer taraftan şişme balon ve havai fişeklerle eğlenme planı kuran üç genç kendi kameralarıyla birbirlerini çekerek heyecana ortak oluyorlar. Ardından polislerin çevre binaları boşaltmalarıyla bulundukları çatıdan indirilmeleri ve olayı keşfetmeleri yeni heyecan arayışlarına girmelerine sebep oluyor. İlk filmde hasta kızına ilaç almak için dışarı çıkıp bir daha içeriye giremeyen babanın ve itfaiyeci arkadaşlarını merak eden birinin kanalizasyondan geçip binaya girdiklerini gören meraklı gençler de onları takip edip binanın içine sızmayı başarıyor. Ne var ki bu dakikadan sonra olayın hiç de düşündükleri gibi basit bir olay olmadığını anlıyorlar. Çevre taraması yapan polislerin gençlerin girdikleri deliği kaynaklamasıyla her biri içeride mahsur kalmış oluyor.

Diğer grupta doktorun peder çıkması ve hastalıklı bireylere haç ile müdahale etmesiyle ise iş ciddi anlamda farklı bir boyuta kayıyor ve gerilim yükseliyor. Tek çıkışlarının pederin komutuyla olabileceğini öğrenen polisler çılgına dönüyor. Bununla birlikte hastalıklı bünyelerin saldırıları, diğer grubun keşfi gerilimi arttırıyor.
Olayın çıkış noktasındaki kızın kanından örnek alıp düşündükleri ayinin olabilitesini ölçmek için gizli bir görevde bir araya gelen insanlar duruma dahil oluyorlar ve önlerine çıkan her fırsatı çok da iyi değerlendiremediklerinden kapana kısılmış vaziyette çare arayışına girişiyorlar.
Diğer taraftan ilk filmde sonunu ciddi anlamda merak ettiğimiz Angela’nın sağ salim karşılarına çıkması ve olayın kilit noktasının bulunmasıyla film bir diğer boyuta atlıyor.
Her ne kadar ilk film kadar olmasa da gerilim dozu bir hayli yüksek ve filmden bağımsız bir şekilde değerlendirildiğinde başarılı denecek nitelikte olan [REC]2 izlenmesi gereken bir film.
Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
paylaş:

[REC] (2007)


Yönetmen: Jaume Balagueró, Paco Plaza
Senaryo: Jaume Balagueró, Paco Plaza, Luiso Berdejo
Oyuncular: Manuela Velasco, Ferran Terraza, Jorge-Yamam Serrano, Pablo Rosso
Tür: Korku | Gerilim
Yıl: 2007
Süre: 78 dak.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca, Japonca

Son yıllardaki zombi filmlerine yeni bir soluk getirmeyi planyan ve bu girişiminde bizce yeterince başarılı olan [REC] Angela isimli bayanın itfaiyecilerin yaşamlarını konu alan bir video çalışmasıyla programına hazırlanması ile başlıyor. Tümü el kamerasıyla çekilen filmin ilk dakikaları kameraman Pablo ile Angela’nın itfaiyeciler ile sohbeti, günlük yaşantıların anlatılması üzerine sürekli kameraya kaydediliyor.
Olağandışı herhangi bir görüntünün geçmemesi de sonunda Angela’nın sıkılmasına neden oluyor. Yapabilecekleri en ilgi çekici görüntülerin yangına benzer bir vakada itfaiyecilerle birlikte gidip olayın geçtiği mevkide çekim yapmak olacağını da düşünmekte.
Bir süre sonra da gelen ihbar üzerine bir nevi dilekleri gerçekleşiyor ve olay mahalline itfaiyecilerle birlikte gidiyorlar.
Durumun yangın değil de evden gelen çığlıklar olduğu anlaşılıyor. Yaşlı ve yalnız yaşayan kadının dairesinden çığlıkların geldiğini söyleyen komşular ve meraklı halk olayın geçtiği apartmanın önünde birikmiş vaziyette sonucu bekliyorlar. Bizimkiler içeri girdikten sonra birkaç polis duruma el atmaya başlıyor ve ortalığı biraz olsun sakinleştirmeye çabalıyor. Ardından çığlıkların geldiği kata çıkıp yaşlı kadını bulduklarında ise garip bir durumun içine sürüklenmiş oluyorlar. Saldırgan tavırlarla polis amirine saldıran yaşlı kadın polisin boynunu ısırarak ağır yaralanmasına neden oluyor. Yaralıyı aşağıya indirip ambulansa yetiştirmeye çalışırken apartmanın ve çevresinin karantina altına alınıp kapıların kilitlendiğini öğrendiklerinde ise olay hiç olmadığı kadar garipleşip sinirlerin ve gerilimin dozunun yükseldiği bir hale giriyor.

Kameraman, Angela, apartman ahalisinden bir doktor, yaşlı çiftler, hasta kız ve annesi, Japon bir aile, polis ve itfaiyeciler içeride kalmış vaziyette durumu idrak etmeye çalışıyorlar.
Bağırışların geldiği katta saldırgan kadınla birlikte kalan polisin bu dakikalarda yere çakılması, hasta kızın ateşinin giderek yükselmesi, amirin kan kaybetmeye devam etmesi ve diğer kişilerin dışarı çıkma istekleriyle ortalık iyice geriliyor.
Durumun giderek kötüleşmesi ve salgın zombi vakası olduğunun öğrenilmesi ise iplerin kopmasına neden oluyor.
İlk birkaç dakikasında kamera çekimlerine alışmamızı sağlayarak boş bir konu içeriği ve ardından gelen gerilim dolu dakikalar ile bilindik zombi kavramının dışında kalan [REC], kendi dalında yeterince başarılı bulduğumuz tam korku olmasa da gerilim filmi. Işıkların kapandığı son dakikalara kadar ağır gerilimi yaşatan ve sonunda buna korkuyu da katan film, bu türü seven kişiler için bir nimet değerinde.
Filmin fragmanını buradan ve filmi izleyen seyircinin halini şuradan izleyebilirsiniz.

paylaş: