The Zero Theorem



Fear and Loathing in Las Vegas, Brasil ve 12 Monkeys filmlerinden tanıdığımız Terry Gilliam'ın yeni filmi "The Zero Theorem" ilk fragmanı yayınlandı. Filmin gösterim tarihi belli olmasa da The Zero Theorem'in ilk fragmanı oldukça heyecan verici. 


upstream color (2013)

Yönetmen: Shane Carruth
Senaryo: Shane Carruth
Oyuncular: Shane Carruth, Amy Seimetz, Frank Mosley
Tür: Drama | Bilim-kurgu
Yıl: 2013
Süre: 96 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Upstream Color (2013) on IMDb

Upstream Color, bilim-kurgunun özelliklerini bünyesine katıp farklı türlerle harmanlayan ve Primer’da düşüncelerimize patikalar açan halimizi artık tümüyle kabullenmemizi sağlayan sessiz film ile modern çağın filmleri arasında adeta sıkışıp kalmış lakin kendi ayakları üzerinde sağlam bir şekilde duran, rahatsız edici, müthiş, belki de yılın en iyi filmi.
Dolaylı anlatımının foyasında basit bir konu işleniyor aslında, olayın akışı ve anlatılış biçimi filmi zorlaştıran yanı. Kurgu öyle bir tepside ikram ediliyor ki, içtiğimiz şeyin ne olduğunu anlamak için ağzımızda defalarca döndürmek zorunda kalıyoruz.
Bir solucan, hipnoz olayı ve bir hırsız… Olayın özünde yer alan üçgenin köşeleri, kişi yuttuğu solucanın etkisiyle gerçek dünyadan biraz uzaklaştığında artık çoktan manipüle edilmiş olur. Hırsızın kontrolünden çıktıklarında kişiler, solucanı korumak için kendilerinden bir domuza nakil işlemi gerçekleştirmek için örnekleyici denilen başka birine götürülür. Ardından kişiler, şaftı kaymış hayatlarına geri yollanır.
Olay örgüsünün bu şekilde gelişimi izleyicide kafa karışıklığına neden oluyor fakat bu anlatış biçimine konu olan olay, geride vuku bulan derin duygusal keşfin dikkat dağıtıcısı, susturucusu.


Carruth, noktaları yönetmek ve uygulamak konusunda mükemmelliğe ulaşamasa da film, bilim-kurgu, romantizm ve aile dramı arasında güzel bir sentez oluşturuyor. Primer gibi Upstream Color da yüzeyde neler döndüğünü farklı bakış açısıyla ortaya koyuyor fakat yapbozun birkaç parçasını eksik bırakıyor, bu durum çok da mesele değil aslında, zira özet geçmek ya da tam olarak anlaşılabilmek gibi bir kaygının güdüldüğünü de düşünmek yanlış olur. Neticede duygular daha ilk dakikan beri rahatlıkla benimsenebiliyor.
Filmin güzel yanlarından biri, solucan devrinden sonra kurbanlar arasında yaşanan duygusal bağın oluşumu.


Carruth, tek kişilik bir orkestra gibi… Yaz, yönet, prodüktörlük yap, editörlüğe soyun, bir de oyna… Kolay iş değil! Lakin temelde Seimetz’in bedensel ve yoğun performansı yatıyor.
Hayatının mevcut durumundan iyiden iyiye kafası karışmış bir kadını ikna edici bir şekilde canlandırmak son derece etkileyici olsa da, asıl haz verici nokta, Seimetz’in oyunculuğu ile Carruth’un yönetiminin bir çeşit grotesk sinematik birleşmeyle ortaya çıkmasıyla meydana geliyor. Solucan Kris’in bedeninde büyüyor, Kris yatağın etrafında sürünüyor, uzuvlarını kontrol edemez hale geliyor ve insanlığını, içindeki o şey nedeniyle yitirmeye başlıyor. Vücudunu işgal eden şeye karşı cesaretini topluyor ve ondan kurtulmanın tek yolunun bir bıçak olduğuna kanaat getiriyor. İşte bu imgeler, Kris’i tanımamıza vesile oluyor. Bu tarzda o kadar çok sahne mevcut ki Carruth’un bunları hasbelkader kontrol edebildiği hissine kapılıyoruz. Bu imgeler öyle bir şekilde birikiyor ki katlanılmaz derecede istenmedik bir sona doğru yol alıyor. Yine de film, ana hikâyeden sapmaları ve çıkmazlarıyla o denli kendine has ve eşsiz ki bunca rahatsız ediciliğe değer nitelikte.


Upstream Color, doğası gereği akıcı bir film, Carruth, sinematik ve duyusal olarak açıkçası sınırlarını zorluyor. Film yapımının, ses dizaynından sinematografiye her yönü bir şekilde ön plana çıkarken bitiş cümlesi hiçbir zaman ulaşılabilir olamıyor ve hikaye hiçbir zaman tam verime varma yolunda yeteri kadar mantıklı hale gelmiyor. Bunlar, çok karmaşık ya da birbirinden apayrı gibi gözükse de film kendisi adına, Carruth’un karakterlerinin hissetmesi beklenen o yönünü yitik zaman, aşk ve kontrol nosyonuyla beraber, seyircinin zihninin cevaplardan çok sorularla olduğu bir çeşit bütünlüğü meydana getiriyor. Haliyle çoğu mecrada film, yılın en iyisi ya da en iyileri arasında lanse ediliyor. Haklılar da. 

Yazan: tunalızade gürkan efendi

spring breakers (2012)

Yönetmen: Harmony Korine
Senaryo: Harmony Korine
Oyuncular: James Franco, Selena Gomez, Vanessa Hudgens, Ashley Benson, Rachel Korine
Tür: Suç | Drama
Yıl: 2012
Süre: 94 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Spring Breakers (2012) on IMDb

Hayatında izlediği in berbat film diyenler var bu yapıt için, hatta bu kadar boktan film olamazdı, kendisi için henüz öyle bir sıfat türetilmedi filan diyenler de mevcut, şaşırmamak elde değil. Hayatındaki izlediği filmler arasında en kötünün bu olması için beş bilemedin on beş film izlemesi gerekiyor bu insanın, hayal dünyasında yaşıyor bazıları, neyse.
Tartışmaya her ne kadar açık olsa da bence şu sonlarına yaklaştığımız ve garip bir yıl olma özelliği taşıyan 2013’ün en iyi 10 filmi arasında rahatlıkla yer alır Spring Breakers. Selena Gomez var mı bu filmde, evet var ama bu neyi değiştirir, gerçek hayatta olabilen bir kişinin filmlerde de olabilmesi neyi değiştirir, gerçeklik istiyorsak işte size gerçeklik. En kötü oyunculuğun kendisine ait olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Okuyan, okumaya çalışan, tembel yahut çalışkan bir grup genç, artık iyi bir tatil yapmak isterler, paraları bir öğrencide olabilecek kadar olduğu için ve sınırları zorlamasını seven birkaç kişi bu grupta yer aldığından gidip market soyarlar, ömürlerinde şayet uzun bir hayatları olacaksa çocuklarına onlar büyüyünce anlatabilecekleri ilginç anıları olacaktır böylece. Tutuklanırlar, mahkeme salonunda mayolarıyla boy gösterirler ve beyaz atlı prens tarafından kurtulurlar.
İşte tam da bu esnada film öyle bir hal alır ki, acaba yanlışlıkla porno mu izliyorum ben izlenimine kapılan bünyelerin gözleri ekrana/perdeye asılı kalır.
Bunları okuduktan sonra çoğunuz filmi yine de beğenmeyecek, beğenmeyin ama yine de bir düşünün o kadar kötü mü ya da gerçekten de kıyaslama yapacaksanız bu, izlediğiniz en kötü film miydi?
Hiçbir şey anlatmak istememiş olabilir, çok şey de anlatmış olabilir, bir konudan bahsetmek istemiş de olabilir, bir grubu bir gençliği eleştirmiş de olabilir, içi bomboş sadece anı anlatmaya çalışan bir yapıda da olabilir. Bu film kısaca her şey olabilir.


Detachment (2011)

Yönetmen: Tony Kaye
Senaryo: Carl Lund
Oyuncular: Adrien Brody, Christina Hendricks, Marcia Gay 
Harden, Lucy Liu
Tür:  Dram
Yıl: 2011
Süre: 97
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Detachment (2011) on IMDb


97 dakikalık bir dram olan Detachment, American History X filmiyle akıllara kazınmış olan Tony Kaye’ın 2011 yapımlı filmidir.

  Filmden birazcık bahsedecek olursak eğer, Henry karakterini canlandıran Adrian Brody’nin vasat bir liseye yedek öğretmen olarak atanması ve yaşadığı olaylar üzerine gelişen bir film diyebiliriz Detachment için. Henry’nin yedek öğretmen olarak okula atanmasından sonra aslında nasıl bir öğretmen olduğunu anlayabiliyoruz. Öğrencilerinin her birini birer birey yapma çabasındadır aslında. Geceleri kendi dertleri arasında insanları unutan üzgün ve bir o kadarda hayattan bezmiş bir öğretmenken,  güneş doğup öğrencileriyle aynı vasat lisede eğitim verecekken bir o kadar umutlu ve herkese yardım etme çabasında olan bir insan, Henry Barthes… Flashback’ler ile desteklenen Henry’nin yaşantısı, neden bu kadar üzgün ve içe kapanık bir insan olduğunu bizlere hafif hafif çıtlatılıyor yeri geldiğinde. 


    Detachment aslında anlatmak istediği olayı çok iyi anlatan ama kadrosunda Adrian Brody gibi bir oyuncuyu barındırınca bir karakterin filmi oluyor… Bu yüzden olay örgüsünü anlatmaktansa, siz değerli kalemsuare okurlarına Henry Barthes’i bir nebzede olsa tanıtmak istedim. Birkaç yan karakterin hakkını fazlasıyla veren oyunculuklar ve olaylar dışında filmi bu şekilde özetleyebiliriz. Dram temasını 97 dakika boyunca sürekli hissettiren Tony Kaye, tüm yaşam enerjinizi ve mutluluğunuzu Adrian Brody ile birlikte alıp götürüyor.


   Adrian Brody’e çoğu eleştirmen tarafından ‘The Pianist’den sonraki en iyi filmi’ dediği ve bizim de bu görüşe tamamen katıldığımız bir performans var ortada. Albert Camus ile başlayıp Edgar Allan Poe ile biten ve gece yarısı insanın aklında birçok düşüncenin fink atmasına zemin hazırlayan bir yapım. İzleme listenizde olması gereken, başarılı bir drama.

the place beyond the pines (2012)

Yönetmen: Derek Cianfrance
Senaryo: Derek Cianfrance, Ben Coccio
Oyuncular: Ryan Gosling, Craig Van Hook, Eva Mendes, Bradley Cooper
Tür: Suç | Drama
Yıl: 2012
Süre: 140 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce, İspanyolca
Babadan Ogula (2012) on IMDb

Motor kullanmadaki kabiliyetini gezici bir panayırda tehlikeli gösteriler yaparak kanıtlayan Luke adındaki esas oğlan, şehirden ayrılmaya karar verdiği sırada bir süre öncesinde tek gecelik ilişki yaşadığı Romina ile karşılaşır. Yaşadığı ilişkiden bir oğlunun olduğunu öğrenen Luke, aynı kaderi oğlunun da yaşamasını istemediğinden şehirde kalıp ona babalık etmek ister. Bir süre olaylar tam da kurulmuş hayallerdeki gibi geçerken işler tümden karışır.
Romina başka biri ile ilişki yaşamaktadır ve Luke’un parası hiç de babalık yapmak için yeterli değildir. Tamirci olarak yanında çalıştığı patron ile soygun planı gerçekleştirirler. Neticede patronda fikir, Luke’ta hızlı motor kullanma yeteneği vardır.

Paranın tadı güzel geldikçe daha çok isteyen Luke yolculuğunda tek başına kalacak ve bir süre sonra da acemi polis memurunun köşeye sıkıştırması ve bir anda verilen kararla hayatı sona doğru yol alacaktır.
Avery adındaki acemi polis memuru başarısından dolayı bir taraftan kutlanırken bir taraftan kendini çirkin oyunların içinde bulur. Ve zekasının sonucunda yıllar sonra politikaya atılarak seçimlere katılır. Oğlu ile arasındaki ilişki bir zamanlar Luke ve oğlu ile arasındaki ilişkiden çok farklı olsa da çocuklar babalarının hayatlarından etkilenir.
Kuşak kuşak ilerleyen film, vicdan üzerine yoğunlaşıyor. İnsanda tebessüm bırakan sahneleri ile içimizi ısıtırken çoğunlukla iç burkan detaylarıyla yüreğimizi acıtan bir yapıya sahip. Blue Valentine ile sahiplenme duygusunu işleyen yönetmen Derek Cianfrance, bu hisleri olabildiğince ağırlaştırarak karşımıza çıkarıyor.
İnsan hayatının alınmış kararlarla nasıl yön bulacağının anlatıldığı film başarılı oyunculuklarla da şahlanıyor.

the grandmaster (2013)

Yi dai zong shi
Yönetmen: Kar Wai Wong
Senaryo: Kar Wai Wong
Oyuncular: Ziyi Zhang, Tony Leung Chiu Wai, Chen Chang
Tür: Aksiyon | Drama
Yıl: 2013
Süre: 123 dakika
Ülke: Hong Kong, Çin, ABD
Dil: Çince, Japonca
Yi dai zong shi (2013) on IMDb

Çinli yönetmen Wong Kar Wai’nin Berlin Film Festivali’nde ilk gösterimi olan yeni filmi The Grandmaster, dövüş sanatlarının yaygınlaştığı yıllarda bu alanda hünerleri tartışılmaz olan bir adamın hayat hikayesini konu ediniyor. O yıllarda süre gelen Japonya-Çin savaşı durumu zorlaştırıyor ve yaşam mücadelesi tahminden daha zahmetli oluyor.
Wong Kar Wai mükemmel işlere imza atmış bir yönetmen. In the Mood for Love, 2046, Chungking Express gibi unutulmaz filmleri var. Estetiğin beyazperdede hayat bulmuş hali de diyebiliriz filmleri için. Bu özelliğini The Grandmaster’da da yineleyen yönetmen görsel bir şölen sunuyor izleyicisine.


Kung Fu’nun tarihçesi ve öğrenilme biçimleri ile inceliklerini izlediğimiz, kimi zaman duygusallığın ağır bastığı sahnelerle hüzünlendiğimiz kimi zaman da aksiyon dozunun kesinlikle estetiğe bulandığı sahnelerle heyecanlandığımız sahneler ile film yönetmenin adına yakışır bir tutum sergiliyor.
Fakat, her ne kadar yönetmen iyi, filmin görselliği ve işleyişi çarpıcı olsa da izleyicide oluşan beklenti ile ağır eleştirilere kurban gidebilme gibi bir özelliği de bulunuyor filmin. Uzun yıllar yeni bir film isteğine yanıt vermeye usta bir yönetmenin festival sonrası muazzam bir yorumlara sahip olması beklenirken, film hakkında çok da bir açıklama bulunmayışı izleyiciyi hayal kırıklığına sürükleyebiliyor.


Çok da emin olmamakla birlikte 2012 de gösterilmesi planlanırken yönetmenin hep daha iyi bir ürün verme çabasıyla bir yıl daha gözden geçirdiğini okuduğumuzda ise haliyle beklenti olabildiğince yüksek olabiliyor. Üzerine bir de yönetmenden hiç de alışık olmadığımız bir dövüş filmi gelmesi, konunun biraz havada kalışı, filmi bir anda gözümüzde düşürüyor.
Olaya ne yönden bakıldığına bağlı olarak eleştiriler yön değiştiriyor. Tek başına incelendiğinde unutulmaz bir festival filmi diyebiliriz kendisi için. Yönetmenin çetelesini kontrol ettikten sonra ise eleştirmen ve izleyiciyi ikiye bölecek bir yapıya sahip olduğunu ifade etmeliyiz. Bu yönüyle bile aslında kült olabilecek bir film.


the rules of attraction (2002)

Yönetmen: Roger Avay
Senaryo: Bret Easton Ellis (kitap), Roger Avay
Oyuncular: James Van Der Beek, Shannyn Sossamon, Ian Somerhalder
Tür: Komedi | Drama | Romantik
Yıl: 2002
Süre: 110 dakika
Ülke: ABD, Almanya
Dil: İngilizce, Almanca
The Rules of Attraction (2002) on IMDb

Bret Easton Ellis’in kitabından Roger Avary’in yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan film tadı damakta kalan gençlik filmlerinden biri.
Camden adındaki bir kolejde mottosu seks, uyuşturucu ve rock ‘n roll olan bir grup genç, bunların içinden biseksüel bir erkek, bekâretini doğru insana vermek isteyen bir kız, kolej parasını çıkarmak için torbacılık dahi yapan diğer erkek. Aralarında oluşan aşk üçgeni kafaları güzel gençlerin hayatlarını tümden değiştiren hiç de akıllarına gelmeyen bir his.
Filmin ana karakterleri mutsuzluktan boğulan öğrenciler, üst tabaka insanların tüketim toplumundaki görevleri ve gereksizlikleri.
Hayatları çok da istedikleri gibi gitmeyen gençlerimiz süre gelen zamanda planlanan partilerde anı yaşarken geri planda kalmış ama her daim orada bulunan silik karakterlerin de hayatlarını etkilediklerinin farkına varamıyorlar.


Olayların neden bu şekilde gittiğine çok da kafa yormadan kendilerini mutlu etmeye çalışsalar da onlar için yazılmış kadere boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Yaprak misali rüzgarın yumuşaklığına bırakıyorlar kendilerini arkada büyük umutlarını bırakarak, neticede artık hiçbir şeyin çok da önemi kalmamıştır, olan olmuş, biten bitmiştir.
Belki hayatınızın filmi olmayacak The Rules of Attraction, iyimser olup kült bir filmdi de demek abartıya kaçabilir. Söylenebilecek doğru bir söz varsa kötü bir film olmadığı. Abartılı olmayan oyunculuklar, çekimindeki güzellikler, olayı kabulleniş şekilleri, bazen de kadraja sığamayan estetik. Olabildiğince gerçekçi diyaloglar da filmi yücelten özellikleri, müzikleri de unutmamak gerek.

silent house (2011)

Yönetmen: Chris Kentis, Laura Lau
Senaryo: Gustavo Hernández (La casa muda), Laura Lau
Oyuncular: Elizabeth Olsen, Adam Trese, Eric Sheffer Stevens
Tür: Drama | Korku | Gerilim
Yıl: 2011
Süre: 86 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce | Fransızca
Sessiz Ev (2011) on IMDb

Amerikalıların yeniden çekim korku filmlerine alıştık artık. Yeni ürün ortaya koyamamalarını, kendilerine benzer yüzleri göremeyince rağbet edilmemesinden dolayı kara dönüştüren yapımcılar yine farklı bir çalışmayla beyazperdede. 2010 Uruguay yapımı La Casa Muda adlı filmin yeniden çekimi olan film, aslında orijinalinde de olduğu gibi klişelerle dolu korku sinemasına yeni bir heyecan getirebilme çalışmasının bir meyvesi.
Artık alışılagelmiş korku öğelerinden farklı bir yöntem geliştirmeyi deneyen yapımcılar seyirci karşısında tutunabilme çabası güdüyorlar. Ses efektleri ve oradan buradan fırlayan korkunç karakterle izleyiciyi korkutmanın yanında denenmemiş öğeleri kullanarak farkını ortaya koymaya çalışan bir ürün aynı zamanda bu film.
Elle tutulan bir kamera ve gerçek zamanlı çekimiyle neticede korku sineması tarihinde bir farklılık yaratmayı da başarıyor. Başrol oyuncusunu görerek hiçbir kesinti olmaksızın süregelen görüntü ile filmin başarısı haliyle oyunculukla paralel. Ne kadar iyi bir performans sergilenirse dur durak bilmeksizin gördüğümüz oyuncu sayesinde filmin başarısı da o kadar iyi olacak.
Ne var ki oyuncu sayısı az da olsa, başrol oyuncusu görevini iyi bir şekilde sırtlansa da diğer karakterlerin saçma sapan oyunculukları filmi aşağılara doğru sürüklüyor.
Filmin kendini kendi içine hapsetmesi de mekan sınırlamasından dolayı geçirilen sürede oradan oraya gereksiz bir keşfi izlememize neden oluyor. Bu da doğal olarak bir sıkılma duygusunun oluşmasını meydana getiriyor.
Konumuz ise basit. Okuluna bir süre ara vermiş bir kız ve babası, yanlarına amcayı da alıp, evlerini restore etmek ve devamında evi satmak için yolculuğa çıkarlar. Bir süre sonra evde tuhaf ve merak edilen biri ya da bir şey çıkarak ev halkını terörize eder.
Tabii konu bu şekilde kalsaydı film iyice işin içinden çıkılmayan bir hal alabilirdi, neyse ki bir anda yön değiştiren konu her ne kadar sonu tahmin edilen bir yapıya bürünse de filmi daha izlenir kılıyor. Öyle, şok olmayı da beklemeyin.

fast & furious 6 (2013)

Yönetmen: Justin Lin
Senaryo: Chris Morgan, Gary Scott Thompson
Oyuncular: Vin Diesel, Paul Walker, Dwayne Johnson
Tür: Aksiyon | Suç | Gerilim
Yıl: 2013
Süre: 130 dakika
Ülke: ABD
Dil: İngilizce | Rusça
Hizli ve Öfkeli 6 (2013) on IMDb

İçinde aksiyon olan neredeyse her şeyi seven insan ırkı sinemada da bunu gösterip hızlı ve aksiyon dolu filmlere harcadığı paralar sayesinde biraz da başarılı olan filmlerin devamlarının çekilmesini sağlıyor. Fast and Furious da bunlardan biri. Kanunsuz olan da insana heyecan verdiğinden, biraz da görsel şölen ile keyifli dakikalar geçirmek için yerinde bir tercih. Kimsenin zaten sanat açısından bir beklentisi de yok bu filmden. Basit mantık hataları yapmasın yeter, herkes fizik kurallarını hiçe sayıp şansa bırakmış olan biteni neticede.
Filmin 6.sı eski oyuncularını bir araya getirmesiyle de izleyici kesimini memnun ediyor, film de bu konuyla açılıyor aslında. Hepsi birer suçlu, bolca da paraya sahipler, huzuru bulan da var, parasını çatır çatır harcayan da. Tabii kanun önünde de defteri temiz bir insan olabilmek var işin ucunda ve daha da önemlisi, eski bir dost/sevgili.
Hobbs teklifini sunuyor, bizimkilerin yapacakları iş ise Owen adındaki vatandaşın yakalanmasında yardımcılık etmek.


Dar sokaklarda modifiye ettikleri araçlarıyla yolun asfaltını çözen yarışçıları izlediğimiz film zaten çoktan suç kapısını çalmıştı. Gelişmiş silahlar ile hızın yanına öfkeyi de koyan senaristler/yönetmen, bu filmde çıtayı daha da yükseltmiş ve biz izleyicilere uçakları, tankları vs. de gösteriyor. Doğal olarak da kendi konusundan mantıklı bir şekilde sapan bir serinin devam filmini izliyoruz. Ortada bir yarış söz konusu değilken, yerinde sekmek yerine yenilikçi davranıp, konudan çok da uzaklaşmadan bir adım öteye basıyor film.
Filmin kendine has bir karizması mevcut. Oyuncuların kostümleri, tavırları, mekanlar filmin içeriğiyle örtüşüyor. Zaten oyunculuk aramamak lazım ve diyebiliriz ki yeterince başarılılar her ne kadar P. Walker’ın ruhsuzluğu hissedilse bile.
Müzikler konusunda da pek bir şey söylemeye gerek yok, aksiyon dolu bir filmde kalp atışlarını hızlandıracak müziklerle, vakit geçirmek için gidilen bir film için yeterince başarılı seçimler yapılmış.


Død snø (2009)

Dead Snow
Yönetmen: Tommy Wirkola
Senaryo: Tommy Wirkola, Stig Frode Henriksen
Oyuncular: Vegar Hoel, Charlotte Frogner, Jeppe Beck Laursen
Tür: Komedi | Korku
Yıl: 2009
Süre: 91 dakika
Ülke: Norveç
Dil: Norveççe
Død snø (2009) on IMDb

Bir grup tıp öğrencisi paskalya tatillerini geçirmek için Sara adındaki kızımızın dağ evine doğru yola çıkarlar. O sırada dağlarda kayak yapan kızımız gruba sonradan dahil olmayı planlar. İlk gecede gore/teen slasher türünün vazgeçilmez adamı gelip bulunulan ortamın hiç de tekin yerler olmadığını acilen buradan ayrılmaları gerektiğini öğütler. Dediğine göre o bölge Rusya ve İngiltere arasındaki bağlantıyı kesmek için Nazilerin bulunduğu ve sivil halka terör estirdikleri bir yer. Yerli halkın altınlarını yürüten bu Naziler sonrasında halkın dayanışmasını karşısında görürler ve canlarına okunur.
Amcamız içkisini içip ortamı yeterince gerdikten sonra oradan uzaklaşır ve stresi bir yana bırakıp hayatı yaşamaya can atan gençlerimiz eski eğlenceli hallerine geri dönerler. Bu esnada Sara hala ortalıkta yoktur. Bir süre sonra onu aramaya karar verirler. Tabii iş göründüğü gibi eğlenceli gitmez ve buldukları bir kutunun mutlak etkisiyle hayatları kan ve et parçalarına doğru sürüklenmeye başlar.
Klasikleşmiş bir sahne olan ilk sevişen çiftin nalları ilk dikmesi yaşanadursun Nazi zombiler ortalığın tozunu attırırlar.


Bu Nazi zombiler alışılanın aksine karda olmalarına rağmen yeterince rahat hareket edebilmekte, koşabilmekte, ısırmak da neymiş der gibi yumruklarını ve silahlarını kullanabilmektedir. Nazi olmalarından mıdır nedir ırklarını başka kanlarla birleşmesini istemediklerinden ısırdıkları vatandaşlar da zombiye dönüşme gibi bir halt meydana gelmemektedir. Saf kanları korunur.
Korku-komedi etkilerinin sürdüğü film için tam bir şey söylemek de mümkün değil. O kadar vahşetin önünde komik gibi duran sahneler bile insanı güldüremeyebiliyor. Basit konusunun yanında zevkli işleyişiyle adından söz ettirmeyi başarıyor.
Hollywood’un eski ürünleri yeniden elden geçirme döneminin sıkıcılığında yeterince başarılı sayılabilecek yapısıyla türü sevenler için izlenmesi gereken bir film.
Ayrıca ikinci filmin de geleceğinin haberini vermiş olalım.

trance (2013)

Yönetmen: Danny Boyle
Senaryo: Joe Ahearne, John Hodge
Oyuncular: James McAvoy, Vincent Cassel, Rosario Dawson
Tür: Suç | Drama | Gizem | Gerilim
Yıl: 2013
Süre: 101 dakika
Ülke: Birleşik Krallık
Dil: İngilizce, Fransızca
Trans (2013) on IMDb 

Ünlü bir müzayedede görevli olan Simon, olası bir soygun durumunda en doğru şekilde nasıl davranılacağının eğitimini iyi almış bir görevlidir. Milyon dolarlık tablolar, antika vazolar ve değerli eşyalar açık artırma yolu ile satışa sunulur ve müzayededen sorumlu kişiler yılların verdiği deneyimle gerekli tedbiri alırlar. Ona göre eleman yetiştirirler, değişen teknolojiyi kullanılar. Bununla birlikte aynı gribal enfeksiyonda virüslerin savunma mekanizmasına karşın evrimleşmesi gibi soygunu gerçekleştirenler de evrilerek her yeni olayda farklı bir yöntem geliştirirler. Bunlardan birinde önemli bir tablonun kaçırılması planlanır, her şey olması gerektiği gibi işlerken iyi eğitim almış görevliler olması gerektiği gibi kargaşa halinde tabloyu hızlı bir şekilde ortamdan uzaklaştırma çabasındadırlar. Lakin durum hiç de tahmin edilen gibi süregelmez ve soyguncular tabloyu ele geçirirler. Aldıkları eğitimde hiçbir eşya ne kadar değerli olursa olsun insan hayatından daha değerli olamaz mottosunu beyinlerine kazıyan Simon, bu düşünceden bir an sapar ve tabloyu korumak ister. Başına aldığı darbeyle de yaptığının pek de mantıklı bir eylem olmadığını görürüz. Ve sonunda tablo, o muhteşem savuma sisteminin bulunduğu mekanın göbeğinden kötü adamların eline geçmiştir. Bu böyle zannedilir, ta ki çantanın içine bakılıncaya dek. Simon o durumda tabloyu çerçevesinden kesip çıkarmış ve bir yere saklamıştır ama başına aldığı darbenin etkisiyle hiçbir şey hatırlamaz. Bu hafıza olayını çözmek için de eski bir usul olan hipno-terapi devreye girer. Film çoktan başlamış ve biz Danny Boyle’un dünyasına geçiş yapmış oluruz.


Yılın merakla beklenen yapımlarından biri olan Trance şayet bundan bir on yıl önce çekilip beyazperdede izlenme imkanı bulsaydı şu anki başarısından fazlaca konuşulacak ve şu anda olduğundan daha fazla sevilecekti. Fakat yönetmenin istediği pek de gerçekleşmedi ve izleyiciler ikiye bölündü. Bir tarafta yalın anlatımı ve anlatımında kamera oyunlarındansa kendi imajını sinemaya yansıtmış bir yönetmenin filmini sevenler diğer yanda günümüze gelene kadar hipnoz olayı ile ilgili filmlerin zaten çoktan çekildiği haliyle şu anda hipnoz ile pek de bir bağıntı oluşturamayan az da olsa Danny Boyle’dan fazlasını bekleyen izleyici var.
Olayı yer ve benzerliklere yorup İngilizlerin Inception’ı olarak tasvir edenler bile var. Inception kadar iyi mi bilemiyoruz ama çok da günümüze uymasa da izlenmesi gereken bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem Vincent Cassel’i ihtiva ediyor.

hard candy (2005)

Yönetmen: David Slade
Senaryo: Brian Nelson
Oyuncular: Patrick Wilson, Ellen Page
Tür: Suç | Drama | Gerilim
Yıl: 2005
Süre: 104 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
Erkeklerin kadınlara göre etkilenme oranı daha yüksek bir film aslında Hard Candy. Brian Nelson’ın yazıp David Slade’in yönettiği film oldukça cesur. Çünkü film bir mekân iki oyuncu üzerinden ilerliyor. Hal böyle olunca mekânın klostrofobi içeriğinde olması ve oyunculukların üst düzeyde tutulması önemli, aksi halde içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Hard Candy de tam bu durumdan sağ salim kurtulan ve ayaklarının üzerine sağlam adımlarla basan bir yapım.
Hayley adındaki on dört yaşındaki kız online chat odalarında gezinerek Jeff adında otuzlarında moda fotoğrafçılığı yapan bir adamla muhabbet etmeye başlar. Bir süre önce ortadan kaybolan bir kızın başına gelenlerden Jeff’i sorumlu tutan Hayley, Jeff ile kahve içmek için buluştuğu kafeden Jeff’in duvarları moda çekimlerinden karelerle süslü ve filmin neredeyse tamamının geçeceği evine gider. Kimsenin tanımadığı kişiden içki almamasını söyleyen Hayley, Jeff için bir içki hazırlamıştır ve olay bir anda tahmin edilenden fazlasına bürünür.
İçten içe rahatsız eden diyaloglar ve olan biteni görmediğimiz halde kadraja bizim de dâhil olduğumuz bir atmosferle film ilerler. Aslında bu konuda filmin negatif yönü ortaya çıkıyor. Çok da uzatmaya gerek duyulmaması gereken metnin varlığı, bu da filmi gereksiz yere uzatıyor diyebiliriz. Daha kısa ve öz olsaydı, havada kalan ve birbirine bağlanmayan öyküleri dinlememiş olurduk ve zaten gerçekçi olan yapısı bir anda şahlanabilirdi filmin.

Filmin en güzel yanı ise, sonlarına doğru bir tercih yapmamızı sağlaması. Kimi neyle suçluyoruz ve hangi suçu neyle cezalandırıyoruz? Bu soruları bize sorup bizden cevap istiyor film ve bittiğinde biz filmin enerjisiyle cevap verdiğimizde kendimiz de ne kadar cani ya da ağır suçlu birine melek yakıştırması yaptığımızın farkına varıyoruz.
Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

man of steel (2013)

Yönetmen: Zack Snyder
Senaryo: David S. Goyer, Christopher Nolan
Oyuncular: Henry Cavill, Amy Adams, Michael Shannon, Russell Crowe, Kevin Costner
Tür: Aksiyon | Macera | Fantezi | Bilim-Kurgu
Yıl: 2013
Süre: 143 dak.
Ülke: ABD, Kanada, BK
Dil: İngilizce
Man of Steel (2013) on IMDb

Kripton gezegeninde gerçekleşen sorunlardan sonra dünyaya gönderilen bir bebek, Kent ailesi tarafından bulunur ve Clark ismiyle yetiştirilir. Clark büyüdükçe kendisindeki olağanüstü gücün varlığını hisseder ve insanlardan neden farklı olduğunu sorgulamaya başlar. Nereden geldiğini ve neden gönderildiğini anlamak için uğraşır. Amacına ulaştığında ise dünyayı bekleyen zorlu günlerle karşılaşır. Umudun sembolü olabilmek için içindeki kahraman dışarı çıkmalıdır.
Christopher Nolan’ın yapımcılığını üstlenip The Dark Knight serisinin senaristi David S. Goyer’in de kaleme aldığı Man of Steel’in yönetmeni Zarc Snyder. Şimdiye kadarki Superman filmlerinin yeterince başarılı olamayışı ve ekibinde gördüğümüz isimlerden dolayı ister istemez izleyicide büyük bir beklenti doğuruyor. Peki, Man of Steel bu beklentiyi karşılayabiliyor mu?
Man of Steel iyi bir görselliğe sahip, neticede diğer Superman filmlerinde çok isteyip bulamadığımız bir detay. Önceki yapımların bu özellikten yoksun olmasını çekim yılına ve o zamanda kullanılan teknolojiye yoranlar var, tabii bir filmin heybetli bir görselliğe sahip olması için teknoloji gerekli olsa da istenilen görsellik de o dönemde yapılabilir düzeyde.

Tarihte pek de iyi sonuçlar alamayan Worner Bros ve DC Comics ortalığı, Man of Steel ile olabildiğince isteğine ulaşmış. Çok da başarılı çizgi roman uyarlamalarına sahip olmayan ortaklık, bu filmle şimdiye kadar çekilen en iyi uyarlamaya kavuşuyor diyebiliriz.
Christopher Reeve tam da Superman için doğmuş bir oyuncu olsa da Henry Cavill’in Reeve’den eksik kalır bir yanı yok. Üstelik filmde sadece Cavill değil diğer tüm oyunculuklar da yerli yerinde. Filmin aynı The Dark Knight’ın sahip olduğu karanlığı içermesi de filmi iyi kılan yönlerinden biri. Üstelik müziklerle de bu desteklenmiş. “Superman” kelimesinin neredeyse hiç kullanılmaması ise iyi olmuş.

Film 143 dakika uzunluğunda fakat filmin en çok eleştiriye açık yanı bu kadar süre içerisinde tüm olayı anlatmaya çalışması. Bu da konunun açıkçası biraz kopuk olmasına neden oluyor. Kriptonda yaşananlar, Clark’ın çocukluk dönemi, kahraman oluşu, araya sıkıştırılan aşk derken zincirin halkalarından birkaçı eksik kalıyor. Eleştiriye açık bir diğer mevzu ise filmdeki aksiyon. Özellikle ikinci yarıda tam da bitti denilen anda bir başka aksiyon sahnesinin meydana gelişi bize göre güzel, sıkıntı bu aksiyon sahnelerinin olması gerektiğinden biraz daha uzun tutulmuş olmasından kaynaklanabilir. En başlarda dediğimiz gibi bu film görsel açıdan doyurucu, bir o kadar da aksiyon barındırıyor. 3D mevzusu ise bu film için gerekli mi gereksiz mi pek yorum yapamıyoruz. Genel olarak 3D’yi çok da gerekli bulmadığımızı söyleyebiliriz fakat normalde yorulan gözlerimiz bu kadar dakika boyunca yorulmadıysa bu ya 3D’nin iyi yapıldığını ya da çok da gerekli olmadığını gösteriyor. Buna izleyip kendiniz karar verebilirsiniz.
Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

stoker (2013)

Yönetmen: Chan-wook Park
Senaryo: Wentworth Miller, Erin Cressida Wilson
Oyuncular: Mia Wasikowska, Nicole Kidman, Matthew Goode
Tür: Dram | Gizem | Gerilim
Yıl: 2013
Süre: 99 dk.
Ülke: BK, ABD
Dil: İngilizce
Lanetli Kan (2013) on IMDb

Senenin en başarılı filmlerinden biri olan Stoker’ın yönetmen koltuğunda, intikam üçlemesi ve bu üçlemenin tartışılmaz en başarılı filmi kabul edilen Oldboy ile sinefillerin gönlünü fethetmiş başarılı yönetmen Park-Chan Wook oturuyor.

Yönetmenin film geçmişi incelendiğinde karşımıza psikolojik gerilim türünde bir filmin çıkacağını tahmin ediyoruz, tahminde zorlanılan olay ise Güney Kore sinemasını muhteşem bir şekilde temsil eden bir yönetmenin aslında basit bir konuya sahip bir film ile Hollywood’un kısıtlayıcı ve çok da yenilikçi olmayan yapısına girişinde göze aldığı riskin sonucu.

Film, Stoker ailesinin fertlerinin arasındaki ilişkilere yöneliyor. On sekizinci yaş gününde babasını trajik bir şekilde kaybeden India, ergenlik çağının son demlerini yaşayan biraz da gotik tipli bir birey, Evelyn ise baba ve kızın ilişkisini aile fertleri arasında pek de gerçekleştirememiş anne karakteridir. Cenaze gününde aileye katılan ve o güne kadar India’nın hiç tanımadığı bir amca karakteri olan Charles, o günden sonra geriye kalan aile fertlerinin gidişatının hiç de tahmin edilmeyen bir patikada yürüyeceğinin habercisi.


Her ne kadar Kore yapımı filmlerin başarısını gösteremese de buram buram gerçek yönetmenlik özellikleri gösteren film, kadrajın içine giren derin görüntüleriyle görsel bir harikalık olarak gösterilebilir. Zaman zaman gerilimin yüksek dozlarını vücudumuza ağır ağır enjekte etsek de kararlı ve istemli bir umursamazlık içerisinde gerçekleşen oyunculuklar rahatsız olmamıza neden oluyor.
Önemli olanın konu değil estetik bir yönetmen dokunuşu olduğunu bize kanıtlayan yapısıyla da yılın en iyileri arasında yerini sağlamlaştıran Stoker, izlenmeli dediğimiz bir film. Tabii biz biraz daha o alıştığımız şiddeti görmek isterdik, bunu da belirtelim.
Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.



the matrix revolutions (2003)

Yönetmen: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Senaryo: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving
Tür: Aksiyon | Macera | Bilim-kurgu
Yıl: 2003
Süre: 129 dakika
Ülke: ABD, Avustralya
Dil: İngilizce, Fransızca
The Matrix Revolutions (2003) on IMDb

Wachowski kardeşlerin kült üçlemesinin son parçası olan The Matrix Revoluations, heyecanlı bir yerde sonlanan ikinci bölüm Reloaded’ın vizyon tarihine yakın bir zamanda seyircisiyle buluşmuş ve kendisini unutturmadan olaya son noktayı koymuştu. Yönetmenlerin şahlanışı olarak örülen bu üçleme, ilk filmin sinemaya kattığı değerler ve devam filmlerinin farklılığı itibari ile izleyicileri ve eleştirmenleri ikiye bölmüş, üzerine çok düşünülmesi gereken ve yeni yeni eleştirilerle defalarca inceleme konusu olmuş, en kötülere aday gösterilmiş, sevenleri tarafından ilk filmden itibaren başarısını doruklara taşıyan bir yapım olmuş, adını ne şekilde olursa olsun uzun zaman söylettirmiş bir eser.
İkinci filmde Zion’un kurtuluşu için gerekli olan tüm hazırlıkların yapılması, bununla birlikte yeni sürümlerin tehdidi, anlaşılması daha da güçleşen yapıda üçüncü filmin bir nevi altyapısını oluşturuyor. Üçlemenin son ayağı olan Revolutions’da, artık tam anlamıyla seçilmiş kişi sıfatını taşıyan Neo’un savaşını izliyoruz. Bunun yanında Zion’un Matrix tarihindeki en büyük makine savaşına sahne oluşunu ve yan karakterlerin bu savaşta gösterdiği çabayı seyrediyoruz.

Efsane niteliğindeki Ajan Smith ve klonları ile Neo’nun birbirlerine girmesinin sahnelendiği en iyi dakikaları içeren, efsanenin son filmi, tam da olması gerektiği şekilde ilerleyip son halini alıyor. Acıklı ve bir o kadar da umut dolu finaliyle ismini sinema tarihine altın harflerle yazdırmış The Matrix, Wachowski kardeşlerin ününü arttırırken bizlere de her akla geldiğinde izlenecek bir şölen sunuyor.
Mesih olarak görülmeye başlanan, yaşayabilmek için umudun dallarına tutunmaya çalışan halkın son çare olarak direnmenin yanında sona yaklaşırken duydukları inançla kendinden emin bir şekilde doğru yolu bulmak için uğraşan Neo, elde ettiği kimliğiyle yapması gereken görevini en iyi şekilde tamamlayabilmek için çabalıyor. Zion halkının gösterdiği yaşam mücadelesi, savaşın çıkılmaz noktası ve yaşanan gerilim tam anlamıyla izleyiciyi koltuğuna kilitliyor.

Konu itibariyle aslında en doyurucu bölüm diyebiliriz Revolutions için. Smith-Neo, Makinalar-Zion arasında geçen savaşın yanı sıra Matrix’i inşa eden mimar ve olayların geleceğini gören kahin arasındaki geçenler de filme getirilen birer artı. Hatta filmin senaryosuna baktığımızda aslında ilk filmden bu yana görülen Neo ve Zion halkına karşın kötüler olarak tanımlanan makinalar arasındaki gerginliğin özünde kahin ve mimarın olduğunu da anlamımızı sağlayan bir bölüm. Durumun en başında mimarın zeka ile hareket etmesi, kahinin ise tümüyle sistemin hatasından doğup inşa edilen program için asıl tehdit oluşu. Bir tarafta mantık bir tarafta sezgiler.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. 

the matrix reloaded (2003)

Yönetmen: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Senaryo: Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving
Tür: Aksiyon | Bilim-kurgu
Yıl: 2003
Süre: 138 dakika
Ülke: ABD, Avustralya
Dil: İngilizce, Fransızca
The Matrix Reloaded (2003) on IMDb

Wachowski kardeşlerin muhteşem bilim-kurgu üçlemesi The Matrix’in ikinci ayağı olan Reloaded, ilk filmde altyapının kurulduğu Matrix kavramının üzerine bindirmelerle Neo’nun gerçek dünya ve Zion’u kurtarma çabasında kimliğini yerli yerine oturtması üzerine devam eden bir konu işliyor. 99 yılında vizyona giren ilk filmin büyük sükse yapması ve her sinema konuşulan yerde adının geçip kült film olarak anılmasının yanında her ne kadar yönetmenler ilk filmin gölgesinde kalmamasını istedikleri bir film çekseler de ikinci bölüm olan Reloaded, eleştirmenler tarafından haksız yere kötülenmesi ve izleyiciler için genel olarak daha da güçleşen konusu ile kafaları karıştırmasıyla elde edilmesi amaçlanan başarıyı getirememiş, ilk filmin önüne geçememiş. Tabii bana göre üçlemedeki tüm bölümler gibi Reloaded da olması gerektiği gibi bir devam filmi.
Eleştirilmesinin en büyük nedenlerinden biri filmin derin felsefik olgusundan biraz ayrılarak konuya aşk meselesinin dahil edilmesi diyebiliriz. Bence duruşuyla ayrı bir yer tutan oyunculukların mimiksiz olarak görülüp taşlanması da bu etkenlerden biri.

Temeli oluşturulmuş yapının neticeye bağlanmasında ara basamak olarak görülebilecek ikinci bölüm, neo’nun artık seçilmişlik kavramını daha çok benimsemesi üzerine kurulu. Tabii insan olduğunu unutmamanın verdiği duygusal bağlamlar yapacağı seçimlerin sonuçlarını bir o kadar da etkiliyor. Seçilmiş kişinin özelliklerine bir bir sahip olmaya başlayan Neo, üzerindeki baskı ile rüyalarında gördüğü gelecek olgusuyla karar aşamalarında duygusal yönden seçimlerde bulunabiliyor.
Zion denilen, son insan ırkının yaşadığı yerin kurtarılması üzerine daha çok düşülen senaryoda, tehdit olarak görülen bir o kadar kavram yetmezmiş gibi Matrix içerisinde özgürlüğünü kazanan programların varlığı, klonlanma özelliğinin meydana gelişi ile düşman sayısı daha da artıyor.

Görsel şölen belki çok klişe bir söylem ama bu filmde ilk filme oranla teknolojinin daha çok kullanılmasıyla artan efektler tam da bu klişe lafın karşılığını oluşturuyor. Çokça eleştirilen dövüş tekniğinin yerlere vurulmasının aksine benim düşüncem tümüyle pozitif. İzlerken konunun tümüne inanıp bilim-kurgu türünün en iyi eserlerinden biri olan filmi kötülemek için saçma fikirler uydurmak ne yazık ki pek de mantıklı eleştiri gibi görünmüyor.
Konunun bölünmemesi için aynı sene içerisinde vizyona giren üçüncü bölüm ise tam da Reloaded’ın merak uyandıran final sahnesiyle başlıyor.
Ağır eleştirilere maruz kalmış olsun, bence en iyi devam filmlerinden biri olan Reloaded, yine ilk film gibi görsel, teknik, kurgu, senaryo ve yardımcı tüm etkenlerle unutulmayacak bir film.
Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. 

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.