dosya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dosya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

sinemada en güzel 105 yakın-çekim


Flavorwire'dan Jason Bailey sinema filmlerindeki en güzel yakın çekim sahnelerin bir araya geldiği videoyu hazırlamış. Altta videoyu The Fountain adlı filmin müziği eşliğinde izleyebilir, en altta ise filmlere ve karakterlere ulaşabilirsiniz. 




Düzenleyen: Jason Bailey
Müzik: Death is the Road to Awe – The Fountain
Filmler:
Sunset Blvd (John F. Seitz), The Painted Veil (Stuart Dryburgh), Citizen Kane (Gregg Toland), Persona (Sven Nykvist), I’m Not There (Edward Lachman), Tokyo Drifter (Shigeyoshi Mine), Heaven’s Gate (Vilmos Zsigmond), Days of Heaven (Nestor Almendros), Satantango (Gabor Medvigy), Paths of Glory (Georg Krause), The Seventh Seal (Gunnar Fischer), Apocalypse Now (Vittorio Storaro), Badlands (Tak Fujimoto, Stevan Larner, Brian Probyn), I Am Cuba (Sergei Urusevsky), Written on the Wind (Russell Metty), Chungking Express (Christopher Doyle, Wai-keung Lau), The Double Life of Veronique (Slawomir Idziak), La Dolce Vita (Otello Martelli), The New World (Emmanuel Lubezki), L’avventura (Aldo Scavarda), House of Flying Daggers (Xiaoding Zhao), The Fountain (Matthew Libatique), The Unbearable Lightness of Being (Sven Nykvist), Sans Soleil (Chris Marker), In The Mood for Love (Christopher Doyle, Pung-Leung Kwan, Ping Bin Lee), Last Year at Marienbad (Sacha Vierny), Kagemusha (Takao Saito, Shoji Ueda), The Godfather (Gordon Willis), Road to Perdition (Conrad L. Hall), The Man from London (Fred Kelemen), Lovers of the Arctic Circle (Gonzalo F. Berridi), Border Incident (John Alton), Romeo and Juliet (Pasqualino De Santis), Barry Lyndon (John Alcott), The Tree of Life (Emmanuel Lubezki), Contempt (Raoul Coutard), Amelie (Bruno Delbonnel), The Conformist (Vittorio Storaro), My Blueberry Nights (Darius Khondji, Pung-Leung Kwan), The Thin Red Line (John Toll), Ashes of Time (Christopher Doyle, Pung-Leung Kwan), The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (Roger Deakins), Mongol (Rogier Stoffers, Sergey Trofimov), Quills (Rogier Stoffers), Pan’s Labyrinth (Guillermo Navarro), All That Heaven Allows (Russell Metty), Children of Paradise (Roger Hubert), The Duellists (Frank Tidy), 2001: A Space Odyssey (Geoffrey Unsworth), Mishima, Baraka (Ron Fricke), Curse of the Golden Flower (Xiaoding Zhao), Onibaba (Kiyomi Kuroda), Memoirs of a Geisha (Dion Beebe), Searching for Bobby Fischer (Conrad L. Hall), Out of the Past (Nicholas Musuraca), Magnificent Obsession (Russell Metty), Far From Heaven (Edward Lachman), The Red Shoes (Jack Cardiff), Vertigo (Robert Burks), Bellflower (Joel Hodge), Come and See (Aleksei Rodionov), Night of the Shooting Stars (Franco Di Giacomo), The Reader (Roger Deakins, Chris Menges), Black Orpheus (Jean Bourgoin), Casablanca (Arthur Edeson), Nights of Cabiria (Aldo Tonit), Hiroshima Mon Amour (Michio Takahashi, Sacha Vierny), Delicatessen (Darius Khondji), Oldboy (Chung-hoon Chung)
paylaş:

yazarlar ve dövmeleri

Flavorwire, birkaç ünlü yazarın dövmelerinin göründüğü fotoğrafı yayınlamış, hikayeleri ve daha fazlasını yine linke tıklayarak okuyabilirsiniz. 10 yazar ve dövmeleri ise şunlar:


Kathy Acker

Harry Crews

China Miéville

Elizabeth Hand

Stephen Elliott

John Irving

Jonathan Lethem

Rick Moody

Patti Smith

Kevin Wilson

paylaş:

Kadın yazarlardan Shakespeare gibi bir deha neden çıkmıyor?


Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan sorduğu bir soru vardır: “Bizler kadar iyi düşünme yeteneğiniz varsa, siz neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”

İşte bu saçma sapan seksist soruya en esaslı cevabı Virginia Woolf verir: “Yazmak yetenek olduğu kadar eğitim meselesidir” ve “Eğer bir kadın kurgu şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve parası olmalıdır.”

Çünkü Woolf’a göre yaratıcı gücü ancak bağımsızlık serbest bırakır. Kadınlar da elbette Shakespeare gibi bir yazar olabilir, “yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun!”

İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolf’un 1929’da kaleme aldığı, Shakespeare’in yetenekli olduğu halde kız olduğu için kendine ait bir odası olmayan, okula yollanmayan, kitap okuması bile yasaklanan ve hayatı erkekler tarafından yönlendirildiği için başarısızlık ve acı içinde ölen hayali kız kardeşi Judith’i konu alan “A Room of One’s Own / Kendine Ait Bir Oda” adlı deneme kitabı, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Elbette, kadının yüzlerce yıldır süren ezilmişliğini ortaya koyarak feminist hareketin klasik kitaplarından biri olmuştur. Ve belki de Woolf’un en kolay okunan kitabıdır. Çünkü iş romanlarına geldiğinde, okuyucuyu bekleyen derin, karanlık ve oradan oraya sürüklenen hayli karmaşık bir dünya vardır. Bu dünyaya girmek içinse önce Virginia Woolf’u bilmek gerekir.

BİR ERKEK İŞİ: BİLGİ

1882’de Londra’da dünyaya gelen Virginia, yazar ve eleştirmen Leslie Stephen ile Julia Prinsep Duckworth’un kızıydı. Kalabalık entelektüel bu aile ortamında daha çocukken yazar olmaya karar verdi. Şansına, babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktı. Ama ağabeyleri okula, “dışarıya” gönderilirken o, kız kardeşi Vanessa ile evde eğitim aldı. Çünkü eğitim ve bilgi erkek işiydi. Bir sürü ayrıcalıktan yararlansalar da bu temel ilke Stephen’ın kızları için de geçerliydi. Bu tatminsiz yılları takiben 13 yaşında annesi, hemen sonra da ablası öldüğünde Virginia ağır bir sinir hastalığı geçirdi. Depresif ruh hali peşini hayatı boyunca da bırakmayacaktı. Genç kızlığa adımını atarkense ne dikişte ne de yemek pişirmede başarılıydı. Çünkü asıl yeteneği yazarlıkta yatıyordu; zira o toplumun dayattığı kurallara uymayacak, kendini kitaplara gömecek ve 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olacaktı.

1904’te babasının ölümünden sonra çok ağır bir depresyon daha geçiren ve ardından kardeşleriyle Bloomsbury’e taşınan Virginia’nın yazarlık macerası da burada filizlendi. Burada girdiği ressam, eleştirmen, yazar ve felsefecilerden oluşan çevreyle birlikte Londra’nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan Bloomsbury grubunu kurdular ve bu oluşum Virgina’nın yazarlığını besleyen en büyük etken oldu. Virginia, 30 yaşındayken de bu çevreden gazeteci ve deneme yazarı Leonard Woolf ile evlendi. Birlikte kurdukları Hogarth Yayınevi, Virginia Woolf’un kitaplarını yayımlatması için de önemli bir fırsat oldu. Çünkü o klasik romandan farklı, hikayeyi dış olaylarla değil insanın iç dünyası, bilinçaltı ve düşünce akışıyla, yani insanın içindeki ritmle anlatan yepyeni bir anlatım biçimi benimsemişti.

33 yaşında ilk romanı “Voyaga Out / Dışarıya Seyahat”i yayınlayan Woolf’un, üçüncü romanı “Jacob’s Room / Jacob’un Odası”nın (1922) ardınan, dile özgün katkılarıyla “romanı ıslah etmekte iddialı” bir yazar olduğu fark edildi. Zira The Times gazetesinin ünlü edebiyat dergisi The Times Literary Supplement’ta çıkan bir yazı şöyle diyordu: “Renk, ritm, atmosfer ve gözlem Mrs. Woolf’un düzyazısındaki akıl çeliciliktir.” 1925’te yazdığı ‘‘Mrs. Dalloway”deyse, tüm eleştirileri göze alıp, klasik roman anlayışından cesurca ayrılıyor, insan ruhunun sınırsız derinliklerinde dolaşan sıradışı anlatım tekniğini, yani ‘bilinç akışı’nı net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Ardından gelen “To The Lighthouse / Deniz Feneri,” dönemin ahlakçılarına meydan okuyarak cinsel ikilemi ele aldığı “Orlando” ve “Flush” gibi ünlü romanları onu “akıp giden yaşantıların yazarı” yaptı. Virginia Woolf’a göre, hayatı, geçmişteki anıların şu an yaşadıklarımıza mütemadiyen ışık tutarak yarıda kestiği, birbirinden kopuk bir dizi an olarak yaşıyorduk. Kopmalar, sonu olmayan başlangıçlar, üzerinde düşünüp taşınmak üzere havada bırakılan anlar romanlarının can alıcı özellikleri haline gelmişti. Zira ona göre yaşam “saatte 50 mil hızla giden bir metroda savrulmak”tı ve bu kopmalar hareket halindeki bir trenin camından görülen başka insanların evlerindeki anlardı. Ve Woolf ‘un düşüncesine göre “Kişi düşüncelerini aktarmak için durana dek, yalnızca pasif bir obje”ydi. Woolf, bu anları karakterlerinin bilinçlerinde tasvir ederek benzersiz bir üslup oluşturdu.

DENEYSEL GERÇEKÇİ

1931’de yayımladığı şiir gibi roman “Waves/ Dalgalar”ı ise, o güne değin başka hiçbir romancının göze alamayacağı derecede deneysel yapısıyla gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil ediyordu. Woolf şöyle diyordu: “Hayat simetrik olarak sıralanmış bir dizi at arabası lambası değildir, hayat bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan parlak bir ışık halkası, yarı saydam bir zardır. Romancının görevi durmadan değişen, meçhul ve sınırları çizilmemiş ruhu, ne kadar düzensiz ya da karmaşık olursa olsun, olabildiğince yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir?”

Bugün onun adıyla anılan “bilinç akışı” tekniğiyle işte bunu başaran ve edebiyatta devrim yapan Virginia Woolf, modernist hareketi başlatan en önemli ve öncü isimlerden biri. Roman ve makalelerinde kadın hakları, sınıfsal farklılıklar, sosyal adalet, aşk, evlilik, özgürlük, savaş, kimlik arayışı, delilik ve ölüm gibi toplumsal ve psikolojik pek çok ağır konuyu masaya yatırmış önemli bir eleştirmen aynı zamanda.

50 YAŞINDA CAMBRİDGE’TE

“Kendine Ait Bir Oda”yla kadın hareketlerinde de öncü bir figür olan Woolf, üniversiteye gidememiş olsa da Çağdaş İngiliz Edebiyatı’nın en etkileyici kadın yazarlarından biri olarak 50 yaşındayken Cambridge’de ders vermek üzere davet edilmiş bir savaşçı. Ancak iki Dünya Savaşını ve yakın çevresinde de pek çok ölümü yaşamış, depresif, sorunlu ve yaralı savaşçıydı Woolf. Nitekim, 2. Dünya Savaşı sebebiyle umutsuzluğa kapılıp bunalıma giren Virginia Woolf, 28 Mart 1941’de, 59 yaşındayken, “artık savaşacak gücüm kalmadı” diyerek hırkasının ceplerine çakıl taşları doldurup kendini Ouse nehrinin sularına bırakarak intihar etti.

İletişim Yayınları’ndan çıkan ünlü İngiliz edebiyat eleştirmeni Anthony Curtis imzalı “Virginia Woolf, Bloomsbury ve Ötesi” adlı kitap işte edebiyat tarihinin bu sıradışı kadın yazarının hem edebi dehasını hem de bu dehayı ortaya çıkaran hayat hikayesiyle ruhsal yolculuğunu keşfetmek için yola çıkıyor. Curtis, hem Woolf’un hayatını hem de dönemini farklı açılardan belgeleyen günlüğü, mektupları, deneme ve kurgu eserleri, en yakınları tarafından yazılan biyografiler ve eserleri üzerine yapılan eleştiriler gibi çok sağlam kaynaklardan yararlanarak Virginia Woolf’un bir yaralı savaşçı olarak son derece detaylı bir portresini önümüze koyuyor. Ailesi ve yakın çevresinden art arda verdiği kayıplarla hep ölümün gölgesinde yaşayan, bu yüzden hep ağır depresyonun kıyısında gezinen, öte yandan bir kadın ve kalıplara karşı çıkan modern bir yazar olarak göğüslediği eleştirilerin yarattığı baskıya karşı savaş veren Woolf’u bu detaylı biyografide, hem son derece hassas ruhu hem de kaya gibi sert karakteriyle birden görüyoruz. Hem gizli güvensizlikleri ve travmalarıyla beslenen sonsuz endişelerine, hem de kararlı, cesur ve özgüvenli adımlarla ilerleyerek yaratıcılığının sınırlarını zorlamaktan asla vazgeçmeyişine tanık oluyoruz. Anthony Curtis, tıpkı Woolf’un eserleri gibi, onu ve çevresindeki herkesi, ailesini, dostlarını, Bloomsbury Grubu’nda girişilen entelektüel tartışmaları, dönemin sanat akımlarını da kitabına yoğun olarak yediriyor. Woolf’un yazarlığında büyük etkisi olan Bloomsbury Grubu üyelerinin etik, cinsellik ve sanat tartışmaları, aşk ilişkileri, entelektüel tutkuları, cesur fikirleri ve bunları dile getiriş yöntemlerini detaylı olarak anlatırken, Virginia’nın cinselliğin eksik olduğu evliliği, lezbiyen ilişkileri ve kişilik bozukluğuna dair kişisel detayları da irdeliyor. Ve geri planda Britanya İmparatorluğu’nun dönüşümünü, iki dünya savaşının yankıları, feminist hareketin gelişimi, kısacası 20. yüzyılın ilk yarısındaki zamanın ruhunu yansıtan pek çok şeyi de satır aralarına taşıyor.

“Düşünmek istiyorum sessizce, sakince, ferahça, yarıda kesilmeden, sandalyemden kalkmak zorunda kalmadan, bir şeyden diğerine kolayca süzülerek, husumet ya da engel duygusu olmadan. Derinlere, daha derinlere dalmak istiyorum, yüzeyin ötesine, yüzeysel kaskatı gerçeklerden kurtulmak istiyorum. Kendimi sabitlemek için akıp giden ilk düşünceyi yakalamalıyım” diye yazıyor günlüğüne Virginia Woolf… Ve Anthony Curtis, okuyucuyu Virgina Woolf’un kalbinden ve aklından geçen en samimi duygu ve düşüncelerle buluşturarak ünlü yazarın edebi dehasının ardında yatanlara ışık tutmayı başarıyor.

Vatan Kitap (23 Temmuz 2012)
paylaş:

dünyanın en eski fotoğrafı




Joseph Nicephore Niepce tarafından 1827’de çekilen dünyanın ilk fotoğrafı Almanya’da sergilenecek.

Fransız Ordusu’ndan emekli eski bir subay olan Joseph Nicephore Niepce tarafından 1827’de çekilen dünyanın bilinen ilk fotoğrafı Almanya’nın Mannheim kentinde sergilenecek.

‘View form the Window at Le Gras’ adı verilen fotoğrafta, Niepce’in penceresinden çekilmiş bir kulübenin çatısı üzerindeki güvercin yuvasının bulanık görüntüsü yer alıyor. Fotoğraf Teksas Üniversitesi, Harry Ransom Merkezi tarafında koruma altında tutuluyor. En son 1961 yılında Londra’da sergilenen fotoğraf, bu yıl Reiss-Engelhorn-Museen’de, ‘The Birth of Photography: Milestones from the Gernsheim Collection’ sergisinde yer alacak.

Fotoğraf, 1952 yılında Helmut Gernsheim tarafından ortaya çıkarıldı. Gernsheim, 1963 yılında bütün koleksiyonunu Teksas Üniversitesi’ne sattı.

Londra’da sergilendikten 50 sene sonra tekrar Avrupa’ya getirilen fotoğrafın sergisi, 9 Eylül 2012’de açılacak.

Kaynak: www.ntvmsnbc.com

paylaş:

bukowski: yalnızlık



Hiç yalnız hissetmedim kendimi.

Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim? ya da birkaç kişinin.

Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam.

Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim.

Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girince kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey.Aptallık sadece.

Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum.

Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

Interview, Eylül 1987

(EdebiyatHaber aracılığı ile)
paylaş:

batman: yarasanın evrimi


Sinemadaki kostümlü kahramanlardan akla ilk gelen muhtemelen Batman oluyor, tabii bu şüphesiz ki karakterin izleyiciler tarafından sevilmesinden ötürü. Yaratılışından birkaç sene sonra sinemaya tekrar tekrar taşınması, televizyonda çizgi dizi formatında yayınlanması popülerliğindeki etken ya da bu durumun tam tersi. Yıllar geçtikçe ve Batman bir türlü beyaz perdeye aktarıldığında sevdiğimiz kahramanı canlandıran oyuncular da ister istemez değişiklik gösteriyor. Öyle ki Tim Burton’ın çektiği seride bile kostümün içinde üç farklı aktör performans sergiledi.
Sinemada, şimdiye kadar karakteri canlandıran aktörler ise şu şekilde sıralanıyor:

Lewis Wilson (1943, 15 bölümlük seri, Batman)
Robert Lowery (1946, 15 bölümlük seri, Batman and Robin)
Adam West (1966, TV dizisi üzerine kurulu film, Batman)
Michael Keaton (1989, 1992, Batman, Batman Returns)
Val Kilmer (1995, Batman Forever)
George Clooney (1997, Batman & Robin)
Christian Bale (2005, 2008, 2012, Batan Begins, The Dark Knight, The Dark Knight Rises)

Aşağıda ise 70 yıllık Batman tarihindeki evrimi inceleyebilirsiniz. Görselin orijinal boyutu için tıklayın.


paylaş:

jack kerouac'tan yaşam ve yazmak üzerine



İddialara göre bu liste, Allen Ginsberg’in, ikonlaşan şiiri “Howl”ı yazmadan bir sene önce, North Beach’te kaldığı otel odasının duvarında yazılıymış. Ginsberg,  ismini Kerouac’tan aldığı “Howl ve Diğer Şiirler”in ithafında Kerouac’ın etkisini itiraf etmiş.

Charles Eames’in dediği gibi: “Herkes kendisinden önce gelip kendisini etkileyen kişileri itiraf edecek kadar gerçekçi olmalıdır.”

·         Sabahları her günü önemli bir günmüş gibi düşün.
·         Her şeye açık ol ve her şeyi dinle.
·         Hayatınla barışık ol.
·         Evinin dışında sarhoş olmamaya çalış.
·         Hissettiklerini özgür bırak, kendi biçimini bulacaktır.
·         Karalama defterleri ve özensizce yazılan daktilo sayfaları sevinç kaynağın olsun.
·         Zihninin derinlerindeki sonsuzluktan ne istiyorsan onu yaz.
·         Ne kadar inebiliyorsan, o kadar derine in.
·         Edebi, gramatik ve sentaktik kısıtlamalara takılma.
·         Proust gibi, zamanın eski bir kullanıcısı ol.
·         Anımsayarak ve şaşırarak yaz.
·         Dikkatli bir gözle çalış, dil denizinde yüz.
·         Tecrübenin, dilin, bilginin yüceliğinde utanma ve korku yoktur.
·         Umutsuz, zalim, yalnız karakterleri öv.
·         Merakın merkezi, gözün içindeki gözdür.
·         Kabullenmek daima kaybettirir.
·         Durduğun zaman kelimeleri düşünme fakat resmi daha iyi görmeye çalış.
·         Dünya okusun diye yaz ve resmin bütününü gör.

(EdebiyatHaber ve Brainpickings aracılığı ile)
paylaş:

yazmayı bırakan yazarların hikayesi



Hermann Melville, Bartleby adını taşıyan öykü kişisiyle ‘Bartleby sendromu’nun isim babası olmuştu. Bartleby sendromu, herhangi bir sebeple yazmayı bırakan, yazarlık hayatının zirvesindeyken susmayı tercih eden yazarları nitelemek için kullanılıyor.

J. D. Salinger (1919-2010):

Eğer Bartleby’ler arasında bir sıralama yapmak gerekirse ilk sıraya Jerome David Salinger konulmalıdır. Salinger, ünlü olduğu kadar göz kamaştırıcı da olan dört kitabın yazarıydı. Başyapıtı Çavdar Tarlasında Çocuklar 1951’de, yayımladığı son kitap Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ise 1963’te basıldı. 45 yıl fotoğraf çektirmedi, söyleşi vermedi, ortalarda görünmedi, tek satır yayımlamadı. Yazarın öz kızı Margaret A. Salinger  babasına dair Dream Catcher bir anı kitabı yayımlamıştı. Yazarın oğlu, tanınan bir aktör oldu. Yine de Salinger’ın izine ulaşan olmadı. Budizm’e yöneldiği, hatta “Scientology” tarikatına ilgi duyduğu yazıldı. Okurları, yayımlamasa da Salinger’ın hâlâ yazdığına inandı. Dünyanın en gizemli yazarını görebilme umuduyla Birleşik Devletler’e giden tutkunlarından bazılarının Salinger’ı Beşinci Cadde’de gördükleri rivayet edilir. Onu bulması için dedektif tutan saplantılı okurları bile vardı.

Kendini mobilya sanıyordu

Clement Cadou (?-?): Genç Cadou yazar olmaya hevesliydi. Ailesi ünlü yazar Gombrowicz’i bir akşam yemeği için evlerine davet ettiğinde Cadou 15 yaşındaydı. Gombrowicz’i kendi evinde görmek onu o kadar etkiledi ki, ağzından ancak birkaç sözcük çıkabildi, kendini odadaki mobilyalardan biri gibi hissetmeye başladı. Bütün yaşamını yazmayı unutmak için kendini bir mobilya kabul ederek geçirdi. Gençliğindeki yazarlık hayalleri anımsatıldığında, “Kendimi bir mobilya gibi hissediyorum ve bildiğim kadarıyla mobilyalar yazmaz.” diyordu. Kuşkusuz Bartleby’lerin en ilginci Cadou’nun tek yapıtı mezarı için yazdığı kitabe oldu.

Sıradanlık ve ret

Robert Walser (1878-1956):

Robert Walser, bir kurmaca metnin kahramanı olan Kâtip Bartleby’ye belki de gerçek hayatta en çok benzeyen kişiydi. Kitapçıda tezgâhtarlık, avukat sekreterliği, banka memurluğu, dikiş makineleri fabrikasında işçilik gibi pek çok iş arasında zaman zaman Zürih’te bulunan “Boşgezenler Yazma Kulübü”ne çekilirdi. Walser, aslında pek fark edilmeyen bir aşırı uçtu. Bartleby’nin itaatsizliğinin aksine onun itaati, dünyaya karşı reddini ve derin kopuşunu gösteriyordu. Bartleby, “değişim yapmam” diyordu, Walser’in başkahramanı Jacob Von Gunten de “açılımı sevmem” diyecekti. Walser reddini, yazmayı bırakarak değil, susmayı tercih ederek gerçekleştirdi. Unutulmak, hayatta en çok arzuladığı şeydi. Hayatının son 28 yılı tımarhanelerde küçük kâğıt parçalarına okunması mümkün olmayan karalamalar yazmakla geçti. Herman Hesse şöyle demişti bu sıra dışı sıradan yazar için: “Walser’in yüz bin okuru olsa dünya daha güzel bir yer olurdu.”

Otuzuna gelmeden bıraktı

Arthur Rimbaud (1854-1891):

Rimbaud, “Sarhoş Gemi” şiirini on altı yaşındayken yazdı. On dokuzuna geldiğinde edebiyat camiasınca tanınmak veya şöhret onu ilgilendirmiyordu. Yirmi dokuz yaşındayken çıkan ikinci kitabının ardından yirmi yıl sonraki ölümüne kadar yazmayı bıraktı, kendini seyahatlere ve tehlikeli maceralara verdi. Rimbaud, Bartleby’ler arasında en ürpertici olandır. Borges’in dediği gibi, “Şairin bazen yetenekli, bazen neredeyse utanç verici biçimde yeteneksiz olması gibi yaygın bir durum vardır. Çok daha sıra dışı ve hayranlık uyandırıcı olansa şairin sınırsız bir ustalığa sahip olduktan sonra yapıtlarını küçümsemesi ve suskunluğu yeğlemesidir.”

Yazmıyorum çünkü amcam öldü

Juan Rulfo (1917-1986):

Juan Rulfo, Güney Amerika edebiyatının Türkçeye de çevrilen en güzel yapıtlarından birini, Pedro Paramo’yu yazdıktan sonra otuz yıl hiçbir şey yazmadı. O da tıpkı Bartleby gibi bir büroda yazıcılık yapıyordu ve kendi durumunu sürekli Rimbaud’nunkiyle karşılaştırıyordu. Yazarın Kızgın Ova adlı öykü kitabı neredeyse tamamen amcasının anlattığı öykülerden esinle yazılmıştı. Rulfo, yazmayı niçin bıraktığını soranlara yıllarca hep aynı cevabı verdi: “Yazmıyorum çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino amcam öldü.”

Katalan Salinger’ı

Felipe Alfau (1902-1999):

Vila-Matas, Alfau’yu “Katalan Salinger’ı” diye tanımlıyor. Barcelona doğumlu yazar, Birinci Dünya Savaşı’nda göç ettiği Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk romanını yazdı. Onu izleyen sessizliğin ardından 1948’de Chromos’u yayımladı, sonra kesin bir suskunluğa gömüldü. New York’taki bir bakım evine gizlendi ve orada öldü. Kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazetecilere hırçın bir şekilde, “Bay Alfau, Miami’de” diyordu. Yazmayı bırakışını, “İngilizce öğrenmeye başladığınızda sorunlar da başlıyor.” diye açıkladı. Buna yakın bir zaman diliminde, “İngilizcenin işleri karıştırdığını düşünen” bir başka yazar, Samuel Beckett da kendini bakımevinde bulacaktı.

Artık kitap yazılamaz

Bobi Bazlen (1902-1965):

Eleştirmen ve çevirmen Bobi Bazlen’in Svevo, Montale gibi yüzyılın önemli edebiyatçılarıyla dostluğu vardı. Bütün dillerde yazılmış bütün kitapları okumaya çalıştı. Bir tek yapıt üretmemek, onun yapıtının bir bölümü oldu. Gerekçesi şöyleydi: “Artık kitap yazılamayacağına inanıyorum. Bu yüzden kitap yazmıyorum. Hemen hemen tüm kitaplar, ciltlere dönüşene kadar şişirilen dipnotlardan başka bir şey değildir.”

Yazmanın imkânsızlığı

Hart Crane (1899-1932):

Amerikalı şair, epik şiiri “Köprü”yle sayısız övgü almıştı. Gördüğü ilgi onu tatmin etmedi, yazılabilecek tek şeyin yazma eyleminin imkansızlığı olduğuna inandı ve Meksika’ya gitmeye karar verdi. New Orleans’a gitmek üzere bir gemiye bindi ama oraya hiç varmadı. Crane’i bir daha gören olmadı.

Kuş uzmanı oldu

Ferrer Lerin (doğ. 1942):

Ferrer Lerin, Barcelona’da geçen gençliğinde yazdığı isyancı şiirlerle dikkat çekiyordu. Altmışlı yılların sonunda her şeyi bıraktı, Jaca adlı bir köye yerleşti. Otuzu aşkın yıldır bu şartları pek de iyi olmayan köyde akbabaları inceliyor. Artık bir kuş uzmanı olan şairin trajik yazgısı, kendini çağdaş edebiyatçıların bir hayvan hikâyeleri antolojisinde sınıflandırılmasına adayan Franz Blei’yı akla getiriyor.

Kayboluş sanatının mutluluğu

Joseph Joubert (1754-1824):

Joubert, hayatı boyunca kendini tek bir kitap yazmaya hazırladı, sonra bu hedefini de unuttu. Hiç kitap yazmadan öldü. Oysa başından beri ilgilendiği tek şey yazmaktı. Arkadaşları ünlü yazarlardı. Günlüğüne şu cümleleri yazmıştı: “Yazmak beni okudukları anlamına mı gelecek? Herkes bunu istiyor! Peki ama, benim istediğim bu mu?” Joseph Joubert, yazmasa da kendini hep sanatın saf bölgesinde saydı, kayboluş sanatının mutluluğuna aşina bir şekilde dünyadan ayrıldı.

Bartleby’lerin isim babası

Herman Melville (1819-1891):

Herman Melville, ilk yayımlandığında değeri pek de anlaşılmayan Kâtip Bartleby adlı yapıtıyla “Bartleby sendromu”nun isim babası oldu. Melville daima tedirgin, tuhaf, melankolik saatler geçirmeye eğilimli biriydi. Yayımladığı ilk deniz öykülerinin gördüğü ilgiden sonra kaleme aldığı Mardi, okunması zor bir romandı ve Melville’in “başarısızlığı”nın habercisiydi. Ardından edebiyat tarihinin en büyük romanlarından birine, Moby Dick’e imza attı. Bu kitabı okumaya katlanan herkes Melville’deki ışığı sezmişti ama o henüz 34 yaşındayken yenilgiyi kabullenmişti. Yaşamının son yıllarında tıpkı Bartleby gibi New York’taki bir büroda sıkıcı işler yaptı. 1891’de unutulmuş olarak öldü. Herman Melville, Bartleby’yi belki de kendi sendromunu tanımlamak için yazmıştı.

Kâtip Bartleby’nin varisi

Franz Kafka (1883-1924):

Aslında Kâtip Bartleby, Kafka karakterlerinin öncüsüydü. Borges, Bartleby için, “1919’a doğru Kafka’nın yeniden bulduğu ve derinleştirdiği bir türü tanımlar.” demişti. Kafka da karakterleri gibi hep o varoluşsal sıkıntıyı yaşadı, yazmanın yetersizliğini imâ etti. “İnsanlar ne kadar yürürlerse, varış noktasından o kadar uzaklaşırlar.” diyordu. Arkadaşı ve yayıncısı Max Brod ondan geriye kalanları yok etmeyi seçseydi Kafka belki de yeryüzünün en gizemli Bartleby’si olacaktı. Ya da bütün ret yazarlarının arzuladığı gibi unutuluş ırmağında kaybolup gidecekti.

Satranç oynamayı seçti

Marcel Duchamp (1887-1968):

Adı Dadacı ve Gerçeküstücü akımlarla anılan Fransız ressam, öteki Bartleby’lerden farklı olarak yazı yazmayı değil, resim yapmayı bıraktı. Duchamp, Büyük Cam adlı eserinden sonra fikirsiz kalmıştı ve kendini tekrarlamak yerine resmi bırakmayı seçti. Niçin bıraktığı sorulduğunda, “Artık bende fikir kalmadı.” diye cevap vermişti. Elli yılı aşkın bir süre resim yapmak yerine satranç oynadı. Duchamp, yıllar sonra genç ressamlar tarafından tekrar keşfedildi ve hiçbir şey yapmadan da “sanatçı” olunabileceği üzerine girdiği iddiayı kazandı.

Susturucu takmış gibi

Edmundo de Bettencourt (1899-1973):

Edmundo de Bettencourt, en iyi kitabı Poemas Zurdos’u 1940 yılında yayımladı, ardından 23 yıl sürecek suskunluğuna gömüldü. Kitabının beklediği ilgiyi görmemesi onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Edebiyat dergilerinin kendisiyle ilgili hazırladıkları özel sayılara, dosyalara itibar etmedi. Ölümünden on yıl önce eski şiirlerini bir kitapta topladı ve suskunluğuna devam etti. Şair öldüğünde Republica gazetesi şöyle yazdı: “Şair, yaşamını bir susturucu takmış gibi tek bir dize mırıldanmadan geçirmeyi yeğlemişti.”

Bir ret biçimi olarak intihar

Jacques Vaché (1895-1919):

İntiharı Bartleby’lerin ret biçimlerinden ayrı bir yerde değerlendirmek gerekse de Vaché’ye bir parantez açmak gerekiyor. Jacques Vaché, Breton’un “En çok ona borçluyum.” dediği kişiydi. “Sanat aptallıktır” dedi ve intihar etti. Vaché’yi bir Bartleby yapan, intiharı değil, sanatı aptallık olarak gören derin ret duygusudur.

Yazmadığı romanla ünlü

Nicolas Chamfort (1741-1794):

Sonu intiharla biten bir başka Bartleby, yazmadığı romanla ünlenen Chamfort, geride eser bırakmamış olsa da eserini hayal edebilmemiz için gerekli malzemeyi bıraktı. “Ruhun acılarının yanında solda sıfır” olduğunu düşündüğü şiddetli bir ölümü seçti. “Niye yazmıyorum?” sorusuna kendi kendine şu cevapları veriyordu:
Çünkü halkın zevksizliği ve hasedi had safhada,
Çünkü halk beğenmediği başarılarla hiç ilgilenmiyor,
Çünkü edebî yaftam ne kadar çabuk yok olursa ben o kadar mutlu oluyorum.

Kırk beş yıl sustu

Emilio Adolfo Westphalen (1911-2001):

Emilio Adolfo Westphalen, Peru şiirini İspanyol şiir geleneğiyle dâhiyane bir şekilde birleştiren iki şiir kitabı yazdıktan sonra tam 45 yıl boyunca hiçbir şey yazmadı. Uzun yıllar boyunca unutulmadı, aksine bu suskunluk onu tanımladı. Neden yazmadığı sorusuna yüzünü sol eliyle kapatarak hep aynı cevabı veriyordu: “Hazır değilim.”

Yazma krizinin kökeni

Hugo von Hoffmansthal (1874-1929):

Hoffmansthal’ın Der Brief des Lord Chandos adlı eseri, Vila-Matas’a göre ret edebiyatının doruğudur ve 20. yüzyıl edebiyatındaki Bartleby gölgesini ortaya koyar. Hoffmansthal, edebiyatın harika çocukluğundan yazma krizinin ortasına düşmüştür. Bu süreçte yazma krizinin kökenine iner ve edebiyatın tümüyle yetersiz ve imkansız olduğunu gösterdiği unutulmaz Der Brief des Lord Chandos’u kaleme alır. Ancak Hoffmansthal, öteki Bartleby’lerin aksine sözün iflasını saptadıktan sonra zarafetle edebiyata geri döner.

Ölümsüzlük yanılsaması

Guy de Mauppasant (1850-1893):

Oğlunun büyük bir yazar olmasını isteyen ihtiraslı anne Maupassant, onu büyük yazar Flaubert’e emanet etti. Genç Guy, 30 yaşına kadar hiçbir şey yazmadı. Yazmaya başladıktan sonra da büyük bir öykücü olacağını gösterdi ve kısa bir süre içinde lüks bir yaşam sürmeye başladı. Maupassant’ın yanılsaması “ölümsüzlük” oldu. Büyük bir yazar olarak ölümsüzlüğünden emin olmak istiyordu. Kafasına iki kere tabanca sıktıktan sonra kâhyasını çağırarak “Bak,” dedi, “bana kurşun işlemiyor, ben ölümsüzüm.” Maupassant aynı deneyi hançerle yapmak isteyince başarılı olamadı. Kanlar içinde kaldığı o günden ölümüne kadar hiçbir şey yazamadı. Gazetelerde resminin altına şöyle cümleler konuluyordu: “Ölümsüz mösyö Guy de Maupassant’ın delilik hali sürüyor.”

Yazacak bir şeyim yok

Oscar Wilde (1854-1900):

Oscar Wilde’ı Bartleby’lerle buluşturan şey, trajik yazgısının yanı sıra unutulmaz cümleleriydi. “Kesinlikle hiçbir şey yapmamak, bu dünyanın en zor şeyidir, en zor ve en entelektüel olanı.” diyordu bir oyununda. Wilde, “hiçbir şey yapmamak” özlemini ancak yaşamının Paris’te geçen son yıllarında gerçekleştirebildi. Açıklaması şuydu: “Yaşamı tanımadan önce yazıyordum; şimdi yaşamın anlamını bildiğim için yazacak bir şeyim yok.” Reading Zindanı’nda yazdığı De Profundis, Oscar Wilde’ın susmadan önceki son çığlığı oldu.

Unutulmayı seçti

Henry Roth (1906-1995):

Henry Roth, Amerika’ya göç etmiş bir ailenin çocuğuydu. Amerika deneyimini, 28 yaşında yazdığı bir romanla anlattı. Roman pek dikkat çekmedi, Roth da su tesisatçılığından akıl hastanesinde hasta bakıcılığa kadar pek çok farklı iş yaptı. Romanı 30 yıl sonra yeniden basılınca Amerika’da büyük ilgi gördü, bir klasik kabul edildi. Henry Roth, daha sonra ölümüne kadar geçen on yıllarda tek kitap dışında bir şey yayımlamadı, yaşamın akışında unutulmayı seçti.

Karısı ölünce kalemi bıraktı

Juan Ramon Jiménez (1881-1958):

Juan Ramon Jiménez, 1956 yılında Nobel edebiyat ödülüne değer görülmüştü. Ama ödülü aldığını öğrendiği günlerde Jiménez, karısı, sevgilisi, sekreteri, kısacası her şeyi olan Zenobia’nın da kansere yenildiğini öğrenecekti. Jiménez’in hizmetçisi, karısının ölümünden sonra şairin Nobel ödülünü yere fırlatıp öfkeyle çiğnediğini anlatır. Jiménez, o günden sonra tek dize yazmadı. Geride bir Bartleby aforizması sayılabilecek şu cümleyi bıraktı: “Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur.”

Konuşulamayan konusunda susmalı

Ludwig Wittgenstein (1889-1951):

Wittgenstein’ın Tractatus’taki çok ünlü önermesi aslında ret edebiyatını en iyi açıklayan cümlelerden biri olarak da okunamaz mı? “Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.” Hayattayken yayımladığı tek felsefe kitabının son önermesinde böyle diyordu Wittgenstein. Bir daha felsefe üzerine kitap yayımlamadı. Tüm diğer kitapların pabucunu dama atacak bir kitap yayımlamak istiyordu ama bu olmayan kitap, imkânsız bir kitaptı. Ve öyle kaldı.

Goethe’nin şiirlerini yazan gizemli kadın

Marianne Jung (1784-1860):

Büyük Alman şairi Goethe, 60’lı yaşlarının ortalarında Doğu Batı Divanı’ndaki şiirleri yazıyordu. Kitaptaki bazı şiirlerde Züleyha ortaya çıkar ve konuşur. Ama Züleyha’nın konuştuğu dizeleri Goethe değil, Marianne Jung adında genç bir kadın yazmıştır. Jung, dünya lirik şiirinin başyapıtlarından birindeki seçkin parçalara imza attıktan sonra bir daha asla yazmadı. Bartleby’lerin en gizemlilerinden biri olarak kaldı.

Geç kalmış Bartleby

Lev Tolstoy (1828-1910):

Tolstoy, geç kalmış bir Bartleby idi. Uzun yaşamının son günlerinde, edebiyatta bir uğursuzluk olduğuna karar verdi ve yıllarca yaşadığı Yasyana Polyana’yı bir daha dönmemek ve yazmamak üzere terk etti. İlkelerin, disiplinin, görkemli yapıtların Tolstoy’u öleceği tren istasyonuna doğru yol alırken aslında Bartleby’ler cemaatine katılıyordu. Tüm edebiyatın, kendi kendisinin reddinden ibaret olduğunu daha iyi ne anlatabilir?

Türk edebiyatının Bartleby’leri

Edebiyatımızda bir Bartleby’ler kuşağından veya topluluğundan söz etmek mümkün gözükmese de, Bartleby sendromuna yakalanmış Batılı yazarlarla ruh akrabası olan edebiyatçılarımız olduğuna kuşku yok. Bu sendrom yalnızca yazmayı bırakan şairleri/yazarları değil “unutuluş sanatının” tadına varmak isteyenleri de içine alıyorsa eğer bizim Bartleby’lerimizden de söz edebiliriz. Has edebiyat okurunun aklına gelecek ilk örnek elbette, Gülderen Bilgili. Edebiyatımızın bu gizemli yazarı Bir Gece Yolculuğu adlı kitabıyla 1988’de Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülmüştü. Bir daha öykü yazmadı, kayıplara karıştı. Bir başka soy öykücü, Selçuk Baran, geç başladığı (ama geç kalmadığı) edebiyata son yıllarında küstü. Selim İleri’nin deyişiyle, “gitgide kendi içine çekilip yazarlığını unutturmaya çalıştı.” Seçkin eleştirmen Hüseyin Cöntürk de bir dönem suskunluğa gömülmüş, yazmamayı seçmişti. Cöntürk, en verimli çağını “susarak” geçirdi. Ne yazık ki, edebiyata döneceğinin işaretlerini vermeye başladığı dönemde aramızdan ayrıldı. Türk şiirindeki en iyi Bartleby örneği ise Celal Sılay olmalı. Cemil Meriç, onun için “Türkiye’nin Oscar Wilde’ıdır.” demişti. Sılay, gençliğinde şiirleri dilden dile dolaşırken zamanla edebiyattan uzaklaştı ve sonunda susmayı tercih etti.

Servet-i Fünun’dan Aylak Adam’a

Eser vermeye devam ettiği halde “görünmemeyi” tercih eden yazarları/şairleri birer Bartleby olarak değerlendirmek elbette yanlış olur. Ancak böylesi münzevi bir tutumun bu sendroma yakalanmış yazarları çağrıştırdığı da bir gerçek. Edebiyatımızda akla iki isim geliyor hemen: Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç. İkisi de yazmayı, üretmeyi sürdürüyorlar ama ısrarla “görünmek”ten kaçınıyorlar.
Yazmayı kesin bir reddedişle bırakan yazar/şair sayısının Batı edebiyatına göre bizde epey az olmasının psikolojik, kültürel, geleneksel, toplumsal pek çok sebebi bulunabilir. Kesin olan şu: Aralarında Servet-i Fünuncuların “Yeşil Yurt” hayalinden Yusuf Atılgan’ın Bartleby’ye benzeyen Aylak Adam’ına, Necatigil’in “yazmak süresiz ertelenmiştir”ine kadar pek çok örnek, “yazıyı bırakma tereddüdü”nün bizim edebiyatımızda da öteden beri var olduğunu gösteriyor.

Özge Yalın - kitapzamani.zaman.com.tr


paylaş:

fight club parodisi: kiss club


Fight Club birçok açıdan diğer filmlerden farklı, konusu itibariyle ve sevenlerinin çokluğuyla hem kitabının hem de filminin farklı hayranlarının sayesinde birçok yaratıcı fikirde hammadde olalarak kullanılabiliyor. Bir süre önce Fight Club’ı Jane Austen yazsa nasıl olurun cevabının arandığı bir videoyu paylaşmıştık. Bu kez ise Fight Club’ın Hustlebot tarafından hazırlanan parodisi Kiss Club’a şöyle bir göz atıyoruz. Keyifli anlar.


paylaş:

bekleyemeyen kitap


Daha ilk günden baskısı tükenen ve sipariş yağmuruna tutulan kitabın özelliği paketi açıldıktan iki ay içinde okunması gerektiği, aksi halde tüm yazılar hava ile teması sayesinde siliniyor. Bunu sağlayan ise yapısı gereği kullanılan mürekkep.
“the book that can’t wait” (bekleyemeyen kitap) projesinin çıkış noktası ise kitapların yeteri kadar ilgi görmediği, satın alındıklarından aylar sonra bile okunmadıkları, bir diğer kitaba tercih edildikleri ve bu durumun yazarlar üzerinde olumsuz etki oluşturduğu.
"Kitaplar çok sabırlı objelerdir. Onları satın alırız ve kitaplar bizim onları okumamızı bekler. Günler, aylar hatta yıllar boyunca. Kitaplar için bu sorun olmaz ancak yeni yazarlar için sorundur. Eğer insanlar ilk kitaplarını okumazsa hiçbir zaman ikinciyi yazamazlar" diyor yayınevi.
Videosu ise aşağıda:




Kaynak: dipnot ve sabitfikir
paylaş:

okumadığınız bir kitap hakkında yorum yapma rehberi


Hepimizin başına gelebilir: günlük bir sohbette birisi Ulysses’ten bahsettiğinde başımızı belli belirsiz sallamışızdır. Herkesin sürekli eline aldığı ve tekrar yerine koyduğu kitapları vardır. Edebiyat dolabımızdaki bu iskeletler, sürekli olarak yazlık okuma listelerimizin altında görünürler ve kaderlerinde asla bitirilememek vardır. Paris Üniversitesi Profesörü Pierre Bayar’ın tartışmalı kitabı How to Talk About Books You Haven’t Read (Okumadığınız Bir Kitap Hakkında Nasıl Konuşmalı?) adlı kitabı, bizleri klasik edebiyattaki akıcılığın nasıl iyi eğitim almış, kültürlü bir insanı işaret ettiği üzerine düşünmeye zorluyor.  Bu yüzden, daha iyi bir okuyucu gibi görünmek ilginizi çeker diye, muhtemelen okumadığınız ancak kültürel önemini bilmeniz gereken bazı kitaplarla ilgili ufak bir dosya hazırladık sizlere. Böylece, kumsalda geçirdiğiniz değerli vaktinizi Stephen King kitabıyla harcamadan bir sonraki kokteyl partisini güvenle atlatabilirsiniz. (Ama yıl bitmeden bu kitaplardan en az birini okumayı deneyeceğinize söz verin).


 ULYSSES  - JAMES JOYCE

Kitap Üzerine: Ulysses 1998’de 20. Yüzyılın en iyi 100 İngiliz romanı arasından birinci seçildi. Kitap, Homer’ın epik şiiri Odyssey’e paralel olarak yazılmıştır ama Truva Savaşı’nın kahramanı Odysseus yerine dönemin günlük yaşamını, Yahudi ana karakter Leopold Bloom’un Dublin’deki sıradan bir günü üzerinden anlatır. James Joyce’un bilinç akışını, kinayeleri kullanışı ve parodi tarzıyla bu roman İngiliz edebiyatı dünyasında devrim yarattı.

Püf noktası: James Joyce’un önceki romanlarından Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin genç ana karakteri Stephen Dedalus, Ulysses romanında da başkahramandır. Bu romanda, neredeyse Bloom’un oğlu yerine geçen Stephen, Telemachus’a benzer ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki romantik kahraman, gerçekte bir narsisttir. Ayrıca beklenenin aksine gösteriş meraklısı olmasıyla da hayal kırıklığı yaratır.


DON KİŞOT - MIGUEL DE CERVANTES

Kitap Üzerine: Miguel de Cervantes tarafından 1600'lerin başında yazılan Don Kişot, İspanyol edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak nitelendirilir. Romanın okunma sayısı arttıkça kitabın beyazperdeye uyarlanma sayısı da artmıştır.

Püf Noktası: Don Kişot, yayınlandığı günden beri popüler kültürdeki pek çok “zırhta parıldayan şövalye” karakterine ilham verdi. Bu kahramanların çoğu “quixotic”  ya da hayali idealistler olarak tanımlanabilir.


SAVAŞ VE BARIŞ - LEV TOLSTOY

Kitap Üzerine: Tolstoy’un en ünlü edebi başarısı olarak bilinen Savaş ve Barış, Rusya’nın Fransız işgalini ve Napolyon dönemi olaylarını konu eder. Roman, pek çok Rus klasiği gibi,  karmaşık konulara, aşk, savaş, barış, seks, hayatın anlamı gibi neredeyse her evrensel insani temaya değinir.


Püf Noktası: Bu tarihsel romanın bir parçasında, Tolstoy tarih kayıtlarını dosdoğru sunma vizyonunu üstlenmiştir. Tolstoy, sadece tarihi şekillendiren büyük adamları değil, küçük ve önemsiz görünen karakterleri de ön plana çıkarmak için her türlü çabayı gösterir.


KAYIP ZAMANIN İZİNDE - MARCEL PROUST

Kitap Üzerine: Marcel Proust’un 3500 sayfalık 7 ciltten oluşan, yarı otobiyografik şaheseri Kayıp Zamanın İzinde, anlatıcının aşk maceralarını, sanatı öğrenişini ve toplumdaki gelişmesini konu eder.

Püf Noktası: Bilinçli bir çaba harcamadan, sıradan olayların uyandırdığı istenmeyen hatıralar romanın en önemli konusudur ve kültüre sağladığı en önemli katkı budur.



MOBY DICK - HERMAN MELVILLE

Kitap Üzerine: Herman Melville’in Moby Dick’i, Ishmael olarak adlandırılan sıradan bir denizci tarafından anlatılır. Denizci Ishmael, Kaptan Ahab’ın bulunmaz bir balina türü olan Moby Dick’i bulup öldürmeyi amaçladığı takıntılı yolculuğunu bizlere aktarır.

Püf Noktası: Roman çok fazla seks şakası içerir. Penisle ilgili laf oyunları ve hatta erkekler arasındaki eşcinsel bağlar romanın içerisinde sık sık görülür. Bilim adamları Ishmael’in Queequeg’le olan ilişkisinin bir aşk hikayesi mi, duygusal bir yakınlık mı yoksa cinsel bir birliktelik mi olduğunu belirlemek için yıllar harcayabilir.


ATLAS SİLKİNDİ - AYN RAND

Kitap Üzerine: Atlas Silkindi, Ayn Rand’ın kendi felsefi düşüncesini dramatize ettiği uzun bir romandır. Kitap, maddi zorlukların yaşandığı zamanlarda yozlaşan hükümete karşı isyan eden bir grup cesur sanayiciyi konu eder.

Püf Noktası: Atlas Silkindi, Rand’ın nesnellik ilkelerinde kurmaca bir metin olarak geçer ve yayımlanışından 55 yıl geçmesine rağmen hala tartışmalı bir kitaptır. Liberaller pro kapitalist bir tutuma sahip olduğu için, müstehcen seks tanımlamaları ve Hıristiyanlık karşıtı görüşleri için eleştirirler onu. Bu arada, birileri de kitabı sadece uzun, sıkıcı ve zayıf bir üsluba sahip bulurlar. Ama Rand’ın hürriyet yanlısı takipçileri o kadar çoktur ki roman 21. yüzyılda bile okunmayı sürdürür.


Çeviren: Irmak Taştan

paylaş: