Vahim



Vahim olaylar oluyor. Gazeteciler tutuklanıyor, vekiller. İnsanlar tutuklanıyor. 
*

Yıllardır boğazlarımızda ki eller daha sağlam sıkıyor bugünlerde ümüğümüzü. 
*

Ama biz zaten yıllardır bu zalimin zulmü ile mücadele etmiyor muyuz ?  Ediyoruz.  Cumhuriyet, Demokrasi, Özgürlük, Barış, Laiklik gibi ağızlarına sakız yaptıkları ve anlamlarını bile bilmedikleri bu kelimeleri tüm faşist pezevenklere öğretmeliyiz. O yüzden bu kelimeleri yaşasın başlığı altında daha yüksek sesle söylemeliyiz. 
Yaşasın Cumhuriyet!
*

Tutuklu yargılanan gazeteci abilerim elbet biliyorlardır ama ufak bir hatırlatma. Özgürlük verilmez, özgürlük hediye edilmez, bağışlanmaz. Hür geldiğin bu dünyada biri özgürlüğüne kast ediyorsa ondan bağış bekleyemezsin. O özgürlük gidilir, alınır. 
Yaşasın Özgürlük!
Yaşasın tutsak bedenlerin hür beyinleri.

Saygıyla. 

Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

BOŞLUKTA


   

  Y'nin bilekleri kuş kanadı kadar ince. Bacakları floresan lambası gibi kırılgan birer çubuk. Y, 23 yaşında bir hafiflikten ibaret. Zayıf bile değil, neredeyse iki boyutlu bir uzlam. Y doğduğunda üç buçuk kiloydu.
   Üç katlı bina yüksekliğine ulaşan ince tahtalı meyve kasalarının üzerinde durmak için kırk kilo kadar olmanız gerekiyordu. Yoksa "boşluğa çıkma" dedikleri kırık bir tahta, sizin beton zeminde izdüşümünüzü çıkarırdı. Şef -ki şu an en iyi tahminle yüz on kiloydu ve bir fıçıya benziyordu- sürekli sandalyesinden ilk "boşluğa çıkması" nı 43 yaşında yaşadığını bağırarak anlatır, işçileri gaza getirmeye çalışırdı. Fakat herkes onun patronun kayın biraderi olduğundan orada çalıştığını bilirdi. Y, zayıflığıyla çalışabileceği tek işe sıkı sıkıya tutunmuş, bunun gerçek güç olduğunu kavramış ve histerik biçimde başka bir şey düşünmeyen zihninin atılganlığıyla, varlığı için çalışıyordu. Varlığı bile tam olmaktan uzaktı. Yarım bir adamın düşüncelerini taşıyordu. Aynı anda hem böğürtlenleri, hem geri kalan bütün hayatı geçiyordu gözlerinden. Hayatı yarımdı.
   Daha dün, aralarında ki tek Yahudi, en sessiz olanı, bir taş gibi betona düşmüş, çıkardığı ses bile en az kırk üç kilo olduğunu haykırmıştı. Geçen hafta aldığı zammı yanlış değerlendirmişti anlaşılan. Y artık başka birinden sigara çalmalıydı.
   Tam o anda, yani sigarasını düşünürken, yani başkasının sigarasını, ilk esneyiş ve çıtırdayışını hissetti. Kıpırdarsa, sağ ayağının altından ki tahta kırılacak, dengesini kaybedip bir kaç santim uzaklıktaki boşluktan aşağıya düşecekti. Manavdan bebeğine artık, bazen dayak yediği, bazen göz yumulduğu böğürtlen hırsızlığı bitecekti. Bir kaç böğürtleni yüzüne bulaştırmadan yiyemeyen minik için, manav hiç bir zaman polise haber vermemiş, yine de bazı şeylerin acısını böğürtlenden çıkarır gibi Y’nin gözü önünde ezmişti. Küçük kız bütün gece ağlamış, Y onun yanı başında, ellerindeki mor ize sessizce gözyaşlarını akıtmıştı. 
  Y her şeyini, ne kadar acı sığdırabileceğimizi tahmini imkansız gibi görünen bir kaç saniyeye sığdırdı. Herkesin dikkati -şef dahil- yavaş yavaş Y’ye odaklandı. İş durdu. Meraklı gözlerin fısıldaşmaları, artık onun kendilerinden olamayacağı konusunda fikirlerini yanlarındakine aktarıyor, bazıları böyle bir suçun cezasının ölüm olması gerektiği konusunda şiddetli tartışmalara giriyordu. Y ellerinde ki iki kasayı kıpırdatmadan bırakmayı denedi. Çıtırdayış, kaval kemiğinden anında sulanan gözlerine ulaştı. Derinlerinde ki karanlık kuyulardan, korkularının uzun tırnakları, aklının aydınlığına çıkıyordu. Tek yol vardı. Titremesini durdurmaya çalışarak, herkesin bakışları altında, ellerinde ki iki kasayı fırlatıp öne doğru attı bedenini. Kasalar bir kaç saniye sonra aşağıda paramparça olurken, kendini tahtaların ortasında, ardında bıraktığı kırık bir "boşa çıkma"yla buldu. Ahşabın kıymıklı kokusu burnunu yalarken, derin bir nefesi ciğerlerine doldurdu. Kalkmak için bacaklarında ki damarlarda dolaşan ateşin dinmesini bekledi. İçlerinden biri onu aşağı atmayı bile düşündüyse de, çoğu sağ kaldığından memnun ama bu hareketinin ona pahalıya mal olacağını bildiğinden acıyarak baktılar.
   Aşağı indiğinde şef onu küçümseyen gözlerle karşıladı. Ayağa kalkabilse, kıpkırmızı ve yağlı alnında biriken öfkeyi üzerinde patlatacağını belli ediyordu. Eline biraz para verdi, geri kalanını da kırılan kasalar yüzünden kestiğini belirtti. Yatay düzlemle imtihanını, doğumundan itibaren peşini bırakmayan, zihninin ortasında ki karanlık bir çekirdeğin bile, binlerce ton ağırlığında olduğu keşfi engellemişti. Belki de böğürtlenlerden fazlasını düşünmüş, yıldırım hızında akan bir fikir, onu ağırlaştırmıştı. Oradan çıkarken, artık gücünü kaybetmiş bir melek gibi, cennetten kovulduğunu hissetti sadece.
   Yolda uzun uzun düşündü Y, cebinde ki madenileri terlemiş avucunda metalik sesiyle hissederek. Zihni bomboş, altından akan zeminin görüntüsü, bir film gibi yansıyordu kafatasının içinde. Yıkılmış bir binaya benziyordu üzerinde ki elbiseleriyle beraber yürüyüşü. Hatta her adımında yıkılmaktaydı daha da fazla. Manavın önünde bir saniye durakladı. Adam onu elinde kırık bir parça demirle bekliyordu. Ağarmış sakallı yüzü gerildi, gülümseye dönüştü. Demiri avuçlarına bir kez vurdu. Y önüne dönüp yürümeye devam etti. Ne kadar dipte olabileceğini düşündü. Hep düşeceğim daha derin bir yer mutlaka vardır, dedi. Mutlaka dibi milyon yıldan daha eskidir hatta yoktur.
   Gündüz vaktiydi daha. Gün dahi yarımdı. Yarım bırakılacak bir hayat vardı en gerçek yaşam oydu. Seçeneği vardı, ölmek uzaktı. Ölmek elindeydi. Her saniyesi bin fişekli duygularıyla geçti. Fitilini güneş yaktı, ay gözlerine oturdu.
   Eve girdikten sonra, dökülmüş sıva parçalarına basıp, kapısı sağlam tek odaya girdi. Gün içinde kontrole gelen kadın, borcun biriktiğine dair mektubu bebeğin yanına bırakmıştı. Adam uyuyan kızın başına eğilip, yumuşak kafasına ıslak bir öpücük kondurdu. Saçlarını okşayarak uzun uzun baktı, gözleri doldu. Avuçlarına koyduğu parmağını sımsıkı tutan yavru, ara ara minicik göğsünü titreterek uyumaya devam ediyordu. "Ne garip cennetin küçücük şeylerde kendini bulması. Cehennemin büyüklüğündeki doymazlık." Kenardaki kararmış yastığı yavaşça eline alan Y, çocuğun yüzüne bastırdı. Biraz mırıldandı bebek, çok çırpınmadı. Hareketleri kesildikten sonra bile, yüzüne bakmaya korktuğu için, bir süre daha yüzünde tuttu. Yastığı çektiğinde, bebek, ağzının kenarında ki morarmış çeperle sanki böğürtlen yemiş gibi, uykusu hiç kesilmemiş gibi duruyordu. Bir kez daha öptü. 
Karanlık nedir Y’ye sormalı.
   Saatlerce oturdu başında. Sanki uyanmasını bekliyordu. Sanki ona getiremediği böğürtlenler için ağlamasını bekliyordu. Sonra kapının önüne çıktı. Yarı dalgalı sarı sokak ışığının kendisini aydınlatmasına izin verdi. Şaşırarak durdu sonra. Karanlıklar içinde bir anlık, beyaz bir yüzde gülümsemeyle, karısını gördüğünü sandı. Ona doğru yürüdü. Bacasından kıvılcımlar saçarak gelen öfkeli trene doğru yürüdü, yürüdü.

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.