Uğur Böceği Ve Onlar

Sabah sabah güneşe bakıyorum…Ağrıyor nameli, dandik göz bebeklerim. On iki basamaklı çıkarcı merdivenin kahverengi demirlerine on iki kişi yaslanmış, bok varmış gibi caka atıyorlar nameli dandik göz bebeklerime…

Karşımdaki atık borusunun üstünde uğur böceği, rakının son damlasını hazmedememiş, uyuz böcek boktan medet umuyor, sanki gökdelenlerin uydu alıcısında yaşamış… Bu güne kadar yaşadığı yer bizim aptal merdiven direkleri ve onun etrafındaki üç beş solmuş çiçek bozuntusu…

Sabahın ilk ışığı berbat, iğrenç fotoğraf makinelerinin flaşı gibi… Erkekliğini ispatlayamayan zengin züppelere inat sabah sabah altlarına aldıkları kırmızı ojeli fahişe bardağımın içinde. Sabahın ışıkları irisime saldırıyor… Az kaldı bir cinnet iris bu işi kökten çözer.
Dibi soğumuş kahvemde, kırmızı tırnaklar, cigaramın zıvanasında Marlyn Moore’nin dudakları, dudaklarımın sikinde değil şu an Marlyn…

Gözümün önünde güler var tiksiniyorum, kusmak istiyor sarhoş ruhum, avuçlarımda parçalıyorum gülleri balkona saçıyorum, bu gün assolistim balkonum… Rakımın dibini artık onun için çekiyorum mideme. Temizlemedim gülün dikenini. Avucumdan pıt pıt kan, yeşil kan damlıyor… ne de olsa bu gün renk seçimlerinde özgürüm! Kahveme transfer olan kırmızı tırnaklar yeşil kan damlalarını dansa kaldırıyor ve balkonum onlar için söylüyor “Love Street” bilinç altımın bilinci şuan da Massive Attack olsa da Love Street iyi geliyor güneşin ilk ışıklarına. Uğur böceğini avuçlarımda boyuyorum tekrar. Şu an tam anlamıyla hiçbir şey sikimde değil! Hatta ne dediğim ve ne yazdığım da… bu sabahın etiketi 1000 "dalır" beş yıldızlı otel masrafını balkonum ödedi ne de olsa assolist gecede bunun bilmem kaç katını kazanıyor. Atık borumda ise sıvılaştırılmış neo statik kan var… Adres belli değil ama yolculuğun sonu berbat olacak…

Üşüyorum, rüzgâr iliklerimi harekete geçirdi. Uykum var ama yeşil kan damlaları uyma diyor… Uyumuyorum öyleyse… Zıvanamı çıkarıyorum küllükten ve öpüyorum onu ne olsa Marlyn’nin dudakları değdi ona… Kimdik lan biz… Kaç kişi oturmuştuk on iki de bu masaya. Neredeler… Atık borumun kanalında sıvılaşan kanlar onlara mı ait. Ya da merdiven demirlerinde bana caka atan on iki kişi aslında şu an masada olmayan üç beş kişi mi? Ne yaptın bana iris… Gözlerim görmüyor. İntikamı adresi yanlış benden değil güneşin ışıklarından alacaktın intikamı… Heyyyyy! Görmüyorum hiçbir şeyi kurtar beni Marlyn uçuşan beyaz eteğine sar beni… Dikkat et çarşafım ince olsun dağılmadan iç beni ya da daha fazla dağılmadan ben içeyim seni…

Tam elli sekiz saattir uyumuyorum… Neler içtim ben yine ulan Bukowski bunun tek sorumlusu sensin insan kalkmadan önce masaya bir tek  de olsa Pal Mall bırakmaz mı? Ya sana ne demeli Camus hani karanlığın derin izlerinin diyaloglarını kuracaktık seninle bu akşam… Bukowski için ettiğin küfürler hala aklımda… Peki ya sen uma hani busabah seninin Hattori Hanzo kılıcınla güneşin ışıklarını yaracaktık… Sattınız lan hepiniz beni benim sadık yârim zıvanamdaki Marlyn’nin kırmızı dudakları…

Hoş geldin Kafka…. Dur hemen gidemezsi
n bir duble kırmızı tırnaklı rakı içelim. İşin mi var, burjuvaziyi mi sikeceksin bu akşam… Aaa o zaman gidebilir sin peki giderken Groger’ı bıraksan bana… Bari onunla konuşsam…. Ya da salla be Kafka al Groger’ı şu anda tavanda gezen bir yaratığa tahammül edemem… Sen en iyisi mi Dönüşümü imzala bana. Kalem mi istiyorsun yuh be sana! Ne kalemi gül dikenlerini yeşil kanı var yerde al onlarla imzala dönüşümü… Ha şöyle be abi… Uç şimdi… Lan Kafka Groger’ı unutma giderken… Bukowski sana çok kıl oldum…. Adam giderken bir tek sigara bırakmaz mı masaya… Boş ver be abi ben iiiyim… Dönelim biz balkona… Eyvallah uğur böceği gidebilirsin ama giderken atık borusundaki kandan bir numune bırak bana bakalım bu gece kim ölmüş… Uma bu işi halleder… olmadı yollarız Tarantino’ya ne de olsa bu saçmalığı çözme yetisine sahip… Elli dokuz saat oldu be…

Uyu uyu uyu
Tıpış tıpış
Sonra kalk elinde bıçak 
Git git git
Neşterli Naciye yan dairede seni bekliyor
Öldür öldür öldür onu
Sonra suçu Tarntino’ya at
Ne de olsa o bu işi çözer!!!!!
Yalancı şahidin Bukowski
Ola ki
Yakalanırsan suç ortakların uma ve Groger
Eğer ki hapse düşersen
Sevgilin zıvanandaki Marlyn’nin kırmızı dudakları
Bekler o seni
Şimdi uyu uyu uyu

Kalktım güneş kaybolmuş, Camus ortalığı toplayıp gitmiş, Tarantino bu işten yırtamamış yan oda çığlıklar var göt Bukowski çatır çatır Uma’yı sikiyor, Groger tavandan onları rotluyor…. Kapı çalıyor eyvah! Kapı deliğindeki göz Kafka’nın… Şimdi ayvayı yedik… Elli dokuzuncu saat, eee artık bu kadar…

Uyu uyu uyu zavallı akıl atık borusundaki kan senin beynin kanı…. Onlar mı masadakiler ve Marlyn dahil yoklar… Sadece uğur böceği hala aynı solmuş çiçeğin üstünde duruyor… Uç uç uç böcek bana onları getir!

bukowski ve orjinal çizimleri

  

  Charles Bukowski’nin kayıp çizimleri 46. California Uluslar Arası Kitap Fuarı’nda sergilendi. Fazla konuşmadan çizimlerle baş başa bırakalım sizleri:




Bukowski'nin "Özgürlük Bildirgesi"


“Kölelere asla özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler ki çalışmaya devam etsinler.” Bukowski, yayıncısına yazdığı ve tam zamanlı işe sahip olmamanın nasıl bir his olduğunu anlattığı mektupta böyle diyordu.
1969 yılında yayıncı John Martin, Charles Bukowski'ye ömrünün sonuna kadar her ay 100 dolar ödemeyi teklif etti. Tek bir şartı vardı: Postanedeki işini bırakacak ve bir yazar olacaktı. 49 yaşındaki Bukowski bu teklifi kabul etti ve 1971 yılında ilk kitabı Postane, Martin'in Black Sparrow Press yayınevinden çıktı.
15 yıl sonra Bukowski Martin'e, tam zamanlı bir işe sahip olmamanın nasıl bir his olduğunu anlattığı aşağıdaki mektubu yazdı.

8-12-86

Merhaba John,

Mektubun için teşekkür ederim. Sanırım bazen insanın nereden geldiğini hatırlaması çok da canını yakmıyor. Nerelerden geldiğimi iyi biliyorsun. Bir şeyler yazmaya ya da film çekmeye çalışan insanlar bunu doğru düzgün anlatmayı beceremiyor. “9'dan 5'e” deyip işin içinden çıkıyorlar. Hiçbir zaman 9'dan 5'e değildir, oralarda öğle tatili yoktur, hatta işten atılmamak için çoğu yemek arası bile vermez. Bir de fazla MESAİ vardır ki kitapların çoğu fazla mesaiyi doğru düzgün anlatmayı beceremez ve bundan şikayetçiysen senin yerini dolduracak bir enayi daima bulunur.
Eskiden ne dediğimi hatırlarsın; “Kölelik hiçbir zaman kaybolmadı, sadece yeni renkleri de içine alacak kadar genişledi.”
En acıtanı da, sırf daha beterinden korktukları için, çalışmak istemedikleri işlerini kaybetmeme uğruna verdikleri insanlıkdışı mücadele. İnsanlar kolayca harcanıyor. Korku dolu ve itaatkâr bedenler. Gözlerinin feri sönmüş. Sesleri çirkinleşmiş. Bedenleri de. Saçları. Tırnakları. Ayakkabıları. Yaptıkları her şey.
Gençken insanların böylesi koşullara hayatlarını adadıklarına inanamıyordum. Yaşını başını almış biri olarak hâlâ aklım ermiyor. Bunu niçin yapıyorlar? Seks? Televizyon? Taksitle bir araba satın almak için mi? Yahut çocukları? Aynı hayatı yeniden yaşayacak çocukları için mi?
Bir zamanlar, işten işe koşturduğum vakitlerde, mesai arkadaşlarımla konuşacak kadar budalaydım: “Hey, patron her an gelebilir ve hepimizin işine pat diye anında son verebilir, bunun farkında değil misiniz?”
Öylece bakarlardı, çünkü akıllarına getirmek istemedikleri şeyleri söylüyordum onlara.
Bugünlerde büyük işten çıkarmalar gerçekleşiyor (çelik fabikaları öldü, teknolojik gelişmeler insana olan ihtiyacı azalttı). Yüz binlercesini kapı önüne koydular ve atılanlar serseme döndü:
“Bu işe 35 yılımı verdim...”
“Böyle olmamalıydı...”
“Ne yapacağımı bilmiyorum...”
Kölelere asla özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Sadece hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler ki çalışmaya devam etsinler. Bunların hepsini görebiliyorum. Onlar niye göremiyor? Baktım parktaki banklar fena değil yahut bir bar taburesine tüneyip bar kuşu da olunabilir... Onlar beni yollamadan neden önce davranıp da gitmeyeyim oraya? Ne diye bekleyeyim?
Tüm bunları tiksinerek yazdım ama yine de içimden atmak beni rahatlattı. Ve şimdi buradayım, sözde profesyonel bir yazarım artık. Ve hayatımın ilk elli yılını verdikten sonra farkettim ki bu sistemin de ötesinde çirkinlikler mevcut.
Bir aydınlatma şirketinde çalıştığım dönemde, iş arkadaşlarımdan birinin durduk yerde, “Asla özgür olamayacağım!” dediğini hatırlıyorum.
O sırada patronlardan biri (adı Morrie'ydi) yanımızdan geçiyordu ve bunu duyunca müthiş bir kahkaha patlattı. Çalışanının ömrünün sonuna dek burada tutsak kalacak olması onu eğlendirmişti.
Ne denli uzun sürmüş olsa da sonunda o yerlerden kurtulmuş olmak beni keyiflendiriyor. İşte sonunda bu yerlerden kaçma şansını elde etmiş olmak, ne kadar uzun sürmüş olur olsun hiç fark etmez, bana bir tür hazzı, bir mucizenin sağlayabileceği baş döndürücü bir hazzı tattırdı. Artık yaşlı bir zihin ve yaşlı bir bedenden, çoğu insanın böyle bir şeyi sürdürmeyi aklından bir kereliğine de olsa geçireceği bir zamanın çok ötesinden yazıyorum, fakat bu kadar geç başladığım için devam ettirmeyi kendime bir borç biliyorum ve sözcükler teklemeye başladığı, merdivenleri yardım almadan çıkamadığım ve artık bir mavi kuşu kağıt tutacağından ayıramadığım bir zaman geldiğinde hissediyorum ki içimde bir şeyler cinayet, hengame ve ölesiye çalışmaktan sıyırıp en azından ölmenin cömert bir haline nasıl da vardığımı hatırlayacak (kafam ne kadar bulanmış olursa olsun).
İnsanın hayatını bütünüyle harcatmamış olması önemli bir hasletmiş demek ki, kendimden biliyorum.
Senin çocuk,
Hank

Yazan: tunalızade gürkan efendi

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.