Haaarrrrrr öhö öhö öhö


duman hafiçe kafamın üstünde dağılıyor,
ışık duvara çarpıp yüzümü karanlığa sallıyor,
haaaaarrrrrrrrrrr, öhö öhö öhö...
sesi aç,
dumanı boşalt çiğerinden,
tavanda garip bir şekil bulursan ne ala

ayağa kalk,
avucunda torbadan damlamış acıları tut.
geliyor musun?

bir düş daha parmak arandaki damarları kesmişken,
yerde kalıp çamurdan tanrılarla mı kıyaslaycaksın gücünü?
harrrrrrr, öhö öhö öhö...

saçlarını elinde tutabiliyorsun diye seviniyor musun?
ayağa kalk,
bak tavan sana bakıyor,
elindeki üçlü seni işaret ediyor,
bakıyor musun?

duman hala kafanın üstünde,
çıkar yüzünü artık çamurdan
kalk ayağa
bak, her şey güzel
rüzgar sırtımızı tokatlıyor,
serseriler gibi soğu sırtımızda hissediyoruz,
bunu istemiyor musun?

Haaarrrrrr öhö öhö öhö...
sesimi kaybediyorum,
üç turdur yüzünü çamura gömdün,
kalk bak tren geçiyor...
öhö öhö öhö...

bir nefes sonra içindeki her şeyi bulacaksın,
bir damla kan ya da
ruhundan yüksek bir yalan!
ne fark eder!

haarrrr öhö öhö öhö...

2014 ortodoks takvimi


Forgive us Father for we have sinned!
Orthodox Calendar adlı site 2012 yılından beri baş kaldırarak istedikleri işi yapıyorlar. Ortodoks Kilisesi’ne mensup kişilerin çıplak/yarı çıplak fotoğraflarını çekip takvim olarak basıyorlar.














Yazan: tunalızade gürkan efendi

tecavüz önleyici iç çamaşırı


 “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almasını bileceksin” mottosunu saçma görenler yememiş, içmemiş ve tecavüze dur diyecek iç çamaşırı tasarlamışlar. Videoyu izlerken “vay be adamlar gerçekten yapmış” tepkisini verebiliyorsunuz fakat bir andan sonra gerçekleri görüp gereksiz bir çalışma olduğunu anlıyorsunuz. Neyse, herkesin fikri kendine.



Yazan: tunalızade gürkan efendi

marge simpson helmut newton için soyundu

Alexsandro Palombo’nun hayata geçirdiği enteresan bir çalışma, Helmut Newton’un fotoğraflarından esinlenilerek Marge Simpson bu fotoğrafları canlandırsa nasıl olur diye düşünülmüş ve ortaya bunlar çıkmış. Marge Simpson, üzerindeki gündelik kıyafetini çıkarıp femme fatal nasıl olunur, bizlere gösteriyor.









MEŞGUL


Dudaklarım meşgul yalancı kelimeler basmayın bana, ezip atmayın beni köşeye. 
Tekrar size sığınacağım günlerim olacak. 
Kavrulmuş bak küçük ruhlar; daralmış, daraltılmış yaşantımda yine siz varsınız yalancı kelimeler. 
Dudaklarım meşgul ama bırakmayın beni zifiri tezahürüme.
Kibirli ellerine değmeyen gün ışığı beni kör ediyor. Hey! Diye bağırıyor hücrem; ama o beni duymuyor. Dudaklarım meşgul ama terk etmiyor o beni.
Hüznüm duvara çarpmış, gözlerim beton, şakaklarımda boncuk boncuk ter.
Anamın rahminden fırladığımda tanıştığım soğuk koridorlar artık terk edin beni!
Karelerle sınırlanmış hayatlar, beş çayında pudralanmış ahmak dudaklar artık terk edin beni!
Öpmeyin beni soğuk koridorlar.
Tekrar dönün bana yalancı kelimeler.
Sırtınızı çevirin bana, sırtınızı çevirin ki boyun damarlarınızdan tanıyabileyim sizi.
Terk edin beni pudralı hayatlar, terk edin beni ağdalı vücutlar, terk edin beni kırmızı ojeler; terk etmeyin beni yalancı kelimeler.
Pohpohlanmaya muhtaç sarhoş ruhumda gezinen eller, dudaklarıma konan tükenmez kelimeler, tanrıyı tanımayan yeni çocuklar ve ben...
Buluşalım dudaklarımda, gezinelim kırılmış ruhlarımızda sonra kusana kadar sevişelim.
Tanımayalım dünyayı, akşam yemeğimiz olmasın, kahvaltı neymiş ki diyelim.
Hep beraber içelim güneşe kafa tutan şarapları. Doğrulalım sonra suya gömelim beynimizi; ama ayılamayalım. Tekrar dönün bana yalancı kelimeler, kendi demagojilerimde boğun beni arkadaşlar.
Tükenmez kelimeler, pudralı dudaklar, kırmızı ojeler...
Hep beraber yalan olalım. Yalanlaşsın sarhoş ruhlarımız.
Doğrulmadan sürünerek demagojiler yaratalım.
Kendi esaretimizi kuralım salçaya bulaşmış beyin parçalarında.
Yazan: cunayet

C.

bu yazıyı iki gündür ekşi sözlükten sosyal paylaşım sitelerine düşmüş olan iş hayatı entery'sine cevaben yazdım.

merhaba ben c. bu yazıyı b. ye hitaben yazıyorum. intihar isteğine de olumlu cevap verdiğimi tüm sözlük yazarlarına bildiririm.

ben 29 yaşımdan gün alıyorum. beş yaşında sıkıntıdan değil de saçma sapan bir beynim olduğu için okuma yazmayı öğrendim. tuhaf bir çocuktum bizim oralarda ana okuluna gönderecek bilince sahip ana babalar o dönemde yoktu, hala da yoklar. ilk okul, orta okul, lise de hep yattım çok çalışmadım, manyaklar gibi test çözmedim, bol bol bi'şeyler karaladım longman england kitaplarının üstüne. arkadaşlarım o kitapları bir alt sınıfa 50 liraya satarken ben bedavaya verdim, üstündeki karanlığı görsünler diye. o mükemmel geleceğe ben de inandım. oscar ödülleri aldım uyanık düşlerimde. 

sonra liseye geldim manyak bir norveçli yazarın kitabını buldum aldım okudum. adı beyaz zencilerdi aha olum işte bu, bu benim dedim. sonra nefretim büyümeye başladı. kot ceketimin düğmesini avucumun içine alıp geçtim tüm yolların üstündeki arabaları çizdim boydan boya. çalıştığım kafede sevmediğim müşterilerinin çayının içine tükürdüm. büyük lobileri olan mekanların duvarlarını sümüğümü yapıştırdım. bankları kırdım, marketleri yağmaladım. yana yana dizilmiş üç beş apartmanın aynı anda tüm su vanalarını kapatıp insanları acımasız akıl testlerine tabi tuttum. böyle bir canavara dönüşürken önce ekonomiyi kazandım gerçeği yeniden söyleyeyim deliler gibi test çözmedim. gittiğim okulda mükemmel bir gelecek vaad etmiyordu. sonra sikerler deyip üniversiteyi bıraktım, ardından başka bir bölüme başladım ki burada bir ortak noktamız var petrokimya okudum iki dersim bir naylon stajım kalmıştı bitirmek için içimdeki canavar gene coştu sonra onu da bıraktım. senin hayata atıldığın yaşlarda yeniden bir üniversite daha kazandım ve geçtiğimiz yaz bitirdim. okul hayatım boyunca kantinde çalıştım, tuvalet temizledim, kadınların kanlı bağlarından ve kadınlardan tiksindim. beş parasız kaldığım zamanlarda her şey bitti sikerim gidip karanlık işler yapacağım, etrafımda bu adamlardan dolu var en kötü gider torba tutarım içtiğim bedavaya gelir dedim. bu saçma fikirlerle üniversiteyi bitirmiş oldum. ve orada çok güzel adamlar tanıdım. camus'u sartre'yi tam senin hayata atıldığın yıllarda öğrendim ve biliyor musun dostum onlar intiharı bir kaçış değil de hak olarak görüyorlar. ama arkamda üzülecek insanlar var edemem korkaklığını hiç yenemedim.

velhasıl iyi bir çocuktum hayvan gibi okudum, yazdım, çizdim oha beni almayacaklar da kimi alacaklar işe dedim hep. beni hep işe aldılar da şu siktiğim dört duvarın arasına hapsettiler. şimdi bende her sabah uyanıyorum aldığım maaşla evi biriyle paylaşırsam hayatta kalabiliyor, plazaların manyak alış veriş diyaloglarını, kokmuş adam ve kadınlarını görüyorum her sabah. işe gitmek için robot gibi onlarca turnikeden geçiyorum ve sabahları köprünün üstünden geçerken hep aklıma yavuz çetin geliyor. ben de atlarım aga diyor, sonra ben o kadar şansız biriyim ki atlarım ölmem ve medya maymununa dönerim siye vazgeçiyorum intihardan.

işin özü 29 yaşındayım köşede zor günler için kullanabileceğim bir yüz kağıtlığım bile yok. her gün nefretle geliyorum işe, ve kariyer dedikleri canavardan artık medet ummuyorum. kokmuş adam ve kadınlardan ve türdeşlerimden gittikçe nefret ediyorum.

sana karşılık veriyorum ve diğer mutsuzları da çağırıyorum gelin lan ölelim.

kafamızı soktuğumuz ekrandan çıkaralım sosyologları kıskandıracak toplumsal bir bitiş hazırlayalım. çalışma yaşamı denen ahlaksız dürtüden kurtulalım. 

ben varım gel intihar edelim. çok fiyakalı sonlar hazırlayabilirim. acıyı da yarı yarıya paylaşırım.

not: bu yazıyı iş yerinde yazım.
Yazan: cunayet

Uğur Böceği Ve Onlar

Sabah sabah güneşe bakıyorum…Ağrıyor nameli, dandik göz bebeklerim. On iki basamaklı çıkarcı merdivenin kahverengi demirlerine on iki kişi yaslanmış, bok varmış gibi caka atıyorlar nameli dandik göz bebeklerime…

Karşımdaki atık borusunun üstünde uğur böceği, rakının son damlasını hazmedememiş, uyuz böcek boktan medet umuyor, sanki gökdelenlerin uydu alıcısında yaşamış… Bu güne kadar yaşadığı yer bizim aptal merdiven direkleri ve onun etrafındaki üç beş solmuş çiçek bozuntusu…

Sabahın ilk ışığı berbat, iğrenç fotoğraf makinelerinin flaşı gibi… Erkekliğini ispatlayamayan zengin züppelere inat sabah sabah altlarına aldıkları kırmızı ojeli fahişe bardağımın içinde. Sabahın ışıkları irisime saldırıyor… Az kaldı bir cinnet iris bu işi kökten çözer.
Dibi soğumuş kahvemde, kırmızı tırnaklar, cigaramın zıvanasında Marlyn Moore’nin dudakları, dudaklarımın sikinde değil şu an Marlyn…

Gözümün önünde güler var tiksiniyorum, kusmak istiyor sarhoş ruhum, avuçlarımda parçalıyorum gülleri balkona saçıyorum, bu gün assolistim balkonum… Rakımın dibini artık onun için çekiyorum mideme. Temizlemedim gülün dikenini. Avucumdan pıt pıt kan, yeşil kan damlıyor… ne de olsa bu gün renk seçimlerinde özgürüm! Kahveme transfer olan kırmızı tırnaklar yeşil kan damlalarını dansa kaldırıyor ve balkonum onlar için söylüyor “Love Street” bilinç altımın bilinci şuan da Massive Attack olsa da Love Street iyi geliyor güneşin ilk ışıklarına. Uğur böceğini avuçlarımda boyuyorum tekrar. Şu an tam anlamıyla hiçbir şey sikimde değil! Hatta ne dediğim ve ne yazdığım da… bu sabahın etiketi 1000 "dalır" beş yıldızlı otel masrafını balkonum ödedi ne de olsa assolist gecede bunun bilmem kaç katını kazanıyor. Atık borumda ise sıvılaştırılmış neo statik kan var… Adres belli değil ama yolculuğun sonu berbat olacak…

Üşüyorum, rüzgâr iliklerimi harekete geçirdi. Uykum var ama yeşil kan damlaları uyma diyor… Uyumuyorum öyleyse… Zıvanamı çıkarıyorum küllükten ve öpüyorum onu ne olsa Marlyn’nin dudakları değdi ona… Kimdik lan biz… Kaç kişi oturmuştuk on iki de bu masaya. Neredeler… Atık borumun kanalında sıvılaşan kanlar onlara mı ait. Ya da merdiven demirlerinde bana caka atan on iki kişi aslında şu an masada olmayan üç beş kişi mi? Ne yaptın bana iris… Gözlerim görmüyor. İntikamı adresi yanlış benden değil güneşin ışıklarından alacaktın intikamı… Heyyyyy! Görmüyorum hiçbir şeyi kurtar beni Marlyn uçuşan beyaz eteğine sar beni… Dikkat et çarşafım ince olsun dağılmadan iç beni ya da daha fazla dağılmadan ben içeyim seni…

Tam elli sekiz saattir uyumuyorum… Neler içtim ben yine ulan Bukowski bunun tek sorumlusu sensin insan kalkmadan önce masaya bir tek  de olsa Pal Mall bırakmaz mı? Ya sana ne demeli Camus hani karanlığın derin izlerinin diyaloglarını kuracaktık seninle bu akşam… Bukowski için ettiğin küfürler hala aklımda… Peki ya sen uma hani busabah seninin Hattori Hanzo kılıcınla güneşin ışıklarını yaracaktık… Sattınız lan hepiniz beni benim sadık yârim zıvanamdaki Marlyn’nin kırmızı dudakları…

Hoş geldin Kafka…. Dur hemen gidemezsi
n bir duble kırmızı tırnaklı rakı içelim. İşin mi var, burjuvaziyi mi sikeceksin bu akşam… Aaa o zaman gidebilir sin peki giderken Groger’ı bıraksan bana… Bari onunla konuşsam…. Ya da salla be Kafka al Groger’ı şu anda tavanda gezen bir yaratığa tahammül edemem… Sen en iyisi mi Dönüşümü imzala bana. Kalem mi istiyorsun yuh be sana! Ne kalemi gül dikenlerini yeşil kanı var yerde al onlarla imzala dönüşümü… Ha şöyle be abi… Uç şimdi… Lan Kafka Groger’ı unutma giderken… Bukowski sana çok kıl oldum…. Adam giderken bir tek sigara bırakmaz mı masaya… Boş ver be abi ben iiiyim… Dönelim biz balkona… Eyvallah uğur böceği gidebilirsin ama giderken atık borusundaki kandan bir numune bırak bana bakalım bu gece kim ölmüş… Uma bu işi halleder… olmadı yollarız Tarantino’ya ne de olsa bu saçmalığı çözme yetisine sahip… Elli dokuz saat oldu be…

Uyu uyu uyu
Tıpış tıpış
Sonra kalk elinde bıçak 
Git git git
Neşterli Naciye yan dairede seni bekliyor
Öldür öldür öldür onu
Sonra suçu Tarntino’ya at
Ne de olsa o bu işi çözer!!!!!
Yalancı şahidin Bukowski
Ola ki
Yakalanırsan suç ortakların uma ve Groger
Eğer ki hapse düşersen
Sevgilin zıvanandaki Marlyn’nin kırmızı dudakları
Bekler o seni
Şimdi uyu uyu uyu

Kalktım güneş kaybolmuş, Camus ortalığı toplayıp gitmiş, Tarantino bu işten yırtamamış yan oda çığlıklar var göt Bukowski çatır çatır Uma’yı sikiyor, Groger tavandan onları rotluyor…. Kapı çalıyor eyvah! Kapı deliğindeki göz Kafka’nın… Şimdi ayvayı yedik… Elli dokuzuncu saat, eee artık bu kadar…

Uyu uyu uyu zavallı akıl atık borusundaki kan senin beynin kanı…. Onlar mı masadakiler ve Marlyn dahil yoklar… Sadece uğur böceği hala aynı solmuş çiçeğin üstünde duruyor… Uç uç uç böcek bana onları getir!

kate moss yahut playboy 60. yıl özel sayısı

Mert Alaş ve Marcus Piggott’in objektifinden gönül gözümüzü fal taşına döndüren bukle bukle Kate Moss fotoğrafları, Playboy’un 60. yıl özel sayısından internetin orasına burasına savrulmuş durumda. Paylaşmadan geçmeyelim dedik.

Bu kadın gerçek ve bu yüzden dünyanın var olduğuna bir kanıt!










Yazan: tunalızade gürkan efendi

Önce Üşür Sonra da Cayır Cayır Yanarım





Üşüyorum
Bin bir ihtimaller yaratıyorum. Paranoyaya bağlamışım kendimi. Paris'i görmesem de, Paris’in arka sokaklarının birindeki ucuz bir dükkanda, pembe balerin elbisesi alan, küçük bir kız görüyorum.
Bin bir ihtimaller yaratıyorum. Göz yaşına bağlanıyorum. Ağlayamasam da sürekli ağlayacak gibi tetikte bekliyorum.
Girdapları hissediyorum. Etrafımda oluşan hortumun içine katıp kendimi, mutlu mesut çığlıklarla hortumun dibinde dağılan beynimin parçacıklarını birleştirmeye çalışıyorum.
Uyuyamadım yine dün gece. ”Gerçekten” korkuyorum artık. Dönüp duruyorum yatakta. Yastığa sarılıyorum olmuyor, battaniyeye dolanıyorum olmuyor... Olmuyor, uyuyamıyorum. Uyanıyorum sonra aniden, hıh diye. Kalkıyorum saate bakıyorum. Sabahın altısı... Koridorun ışığını yakıyorum, odanın kapısını açıyorum, ışığın korkakça içeri girişini izliyorum. Tekrar yatağa giriyorum.
İki saat daha uyumak için dolanıyorum battaniyeye. Ardından bilinçsizce kurtulmaya çalışıyorum battaniyeden. Soyunuyorum, duvardan rotluyorum gerçeği ve hınçla tekmeliyorum kendimi. Avuç içimi parçalıyorum duvarı tokatlarken. Uyku bir anda büyük bir savaş oluyor, yekten evdeki eşyalarla karşı siper alıyorum. Yataktan kalkıp boşluğa, ardından tekrar yatağa düşüyorum. Battaniye üstüme saldırıyor.

Terliyorum...
Uyanmaya çalışıyorum, uyanmak için her şeyi yapıyorum. Battaniyeyi tekmeliyorum, kalkıp yan odaya geçiyorum, mutfağa gidip su içiyorum. Tekrar koridorun ışığını yakıyorum. Tuvalete gidip işiyorum. Her şey bitti derken  tekrar üstüme atlıyor battaniye.
Kitaplık, gardırop, komedi ve masa yatağın etrafını kuşatıyor. Kaçmaya çalışıyorum. Battaniyeyi üstümden atıyorum. Yataktan kalkıp  kurtuldum derken sandalye çıkıyor karşıma. Çelmeyi takıp salıyor beni boşluğa. Battaniye atlıyor üstüme. Kitaplık, gardırop, komedi, masa ve sandalye tabut çivisi gibi sağlamca yer ediniyorlar yatağın etrafında.
Korkuyorum, çığlıklar yankılanıyor...
Yatağın içinde bağırmaya başlıyorum.
-Hey!
-Anne!
-Yardım edin!
Olmuyor, kimse duymuyor beni, ardından bir gölge beliriyor. Uyku...
Yanıyorum...
Gölgeye yalvarıyorum.
-Kurtar beni!
Siklemiyor, karşıma geçip seyretmeye devam ediyor. Tekrar duvarı tekmeliyorum, avuç içimi patlatıyorum; ama nafile ızdırab yemin etmiş bu gece...
Gölge yok oluyor. Önce kitaplık yanıyor sonra gardırop... Ardından masa, sandalye ve komedi... Yatak, beni yakıyor kendisiyle. Önce yatağın dışı düzgünce yanıyor, sonra battaniye... Battaniye yanarken öldüm diyorum, pes ediyorum. Duvarı tekmelemiyorum, avuç içimi parçalamıyorum. Ayak parmaklarım, ayaklarım, bacaklarım, taşaklarım, sikim, göbeğim, göğüslerim, omuzlarım, boynum sırayla domino taşı gibi birbirini tetikliyor yanarken. Ateş yüzüme vardığında tekrar kocaman bir hıhhla uyanıyorum. Battaniyeyi atıyorum üstümden. Mutfağa gidiyorum, su içiyorum, gerçekten koridorun ışığını açıyorum. Odamın kapısını açık bırakıyorum. Yatağa giriyorum tekrar. Saate bakıyorum sabahın yedisi... Uykuya dalmışım uyanıyorum tekrar sabahın sekizi...
Üşüyorum...

Korkuyorum...
Uyanıyorum, sürünerek çıkıyorum yataktan. Giyinip dışarı atıyorum kendimi.

Bir Adam Bir Beden Üç Hayalet

I
Mesih patlamış, yeryüzü bulanık. Nihilizm kendi suratına tükürecek kadar kendisiyle bütünleşik… Ey bu nörodöllerden doğan yeni piçler! Silahlanın Alabildiğine silahlanın, silahtan oluşan bir hayat kurun. Cephanelikleriniz mabediniz olsun, şiddet tanrınız… Durun ve fışkırtın döllerinizi, akıtın oluk oluk. Doğurtun katillerinizi.

II
Ruhun bataklık zamanlarından gelen adamlar sarmış etrafımızı,  gelişi güzel sıraya dizilmiş beton bloklardan süzülmüyor ışıklar. Sürekli “ben” diyen platin saçlı kaltakların altına girmiyor bu zamanda şık fiyakalı arabalar. Ellerindeki silahları göremiyorum; ama eminim orada bir Baretta kendini saklıyor. Hangi karanlığın soytarısı çaldı yeşili elimizden. Göremiyorum, körlüğe bulaşmış retinadan fırlıyor Jean Genat’ın hayaleti. Kaç zaman bekledik sakıncalı yalnızlıkların tarihi geçmiş acılarını? Bir zamanlar ben vardım, kendimi bulup yırtıp atan; tekrar bulup var etmenin peşinde koşan. Etrafımı saran Kalabalığın sanrılarından çıkıp zamana meydan okuyacak anıları resmetmeye değer mi kırmızı elmayı dalından koparıp yemek? Kimsiniz, hangi prospektüs kurtaracak zavallı aklınızı? Sanrı zamanlarınızı arkanızda mı bıraktınız, modern tıbbın size hazırladığı kurtuluşun keyfini sürdüğünüze inanıyorsanız, siktirin gidin, bırakın bu metni elinizden. Boş vereceksiniz sanrılarınızın kurduğu karınca kolonilerini, biz sokaktan çevirdik Shakspear’i “Olmakta var olmamak da, tabi ki götün yiyorsa.”

III
Hastanın kendisine telkini, biraz boktan, bir miktar değişken sesten oluşan, biraz acı biber, azıcık da tarihi geçmiş öğreti...Parke zeminle bütünleşmiş anksiyete devam ediyor. Tüm vücudum kasıldı. Tavana bakabiliyorum sadece. Aniden midemden başlayan ve tüm vücuduma yayılan istila sesleri ya da bir kasılma midemden yukarı doğru koşuyor, kafatasıma varıp, kafatasımın arkasına basınç uyguluyor. Tanrım çakayım sana, gene uzun bir kriz yolladın. Anıları hatırlamak zorlaşacak, her şey flulaşacak. Kriz vücudumu kilitledi, basınç kafamın arkasından dilime gidiyor ardından büyük boşluğun çığlıkları. Sanki beynimi deşiyorlar, damarlarıma hava veriyorlar. Büyük çığlıklar duyuyorum ve maalesef ses bana ait.   Bu sefer kaçmak yok, onun tüm dayatmalarına karşın, burada çığlıklarımla ve kasılan vücudumla ona savaş açıyorum; aslında hep savaş açıyorum ama hala zaferim yok, hep tarumar olan ben. Bir anti-gerçek beni gerçeğin en keskin hali ile sürekli savaşır hale getirdi. Yirmi belki de daha fazla yıl… Beni kontrol ediyor. Varlığın tüm bileşenleri, gözlerimden aşağı atlıyor. Daha aşağı, en dibe… Hep bu karman çorman yolculuk, her halim kendimden geçiş, her geçişin ardından cehennemin istila ordusunun ortasında yenilgi… Tüm olan biten biraz saldırganlıkla harmanlanıyor beynimde. Saldırı kaldığı yerden yeni bir sanrı oluşturuyor, sesler duyuyorum ama bana ait değiller.

The Test

Film başlamalıydı; ama müziksiz olmazdı filmler…

Sıralandı küçük kelimeler, adım atmaya çalışırken hüzün aktı yerden, sonra yağmur yağdı ve ufak ufak kayboldu aradıklarım. Bir de fırtına çıktı sahneye, tamamlandı görsel efekt ve arkadan hiç ayrılmayan vuu vuu sesi…
Film başlamalıydı; ama müziksiz olmazdı filmler her ne kadar müziksiz bir film hatırlamasam da… Saçma sapan kıç kadar büroda ayrıntılarda boğulurken aklıma takılanları sıralamadan, etrafımdaki insanlara dağıtılacak bir şeyler vermem gerekiyormuş bu gün. İzdiham yaşanmalıydı ben yüreğimin kirli pıhtımsı kanlarını dağıtırken.  Bir de müzik olmalıydı, bu metnin temeliydi müzik. Azıcık massive, azıcık yorke, ve anlaşılmaz melodik ruh tınıları…
Nereden aklıma takıldı bilmiyorum;ama şimdi senin için şarkılar dinleyip onları yazacağım tekrar. Bu çatafatlı işe başlıyorum.

Massive Attack... A Prayer For England 
Shuffle raydan çıktı. Durumu tamamen kontrolüne aldı. Kıç kadar büroda beynimin beyin açıcı algısal modu etkisini iyice artırmaya başladı, nedense bir bira içesim geldi ama şartlar uygun değil neyse…
Zor zamanların hüzün baz-oyunbaz-zamanı bozan çocuklarının ıslak çimlerde kendini kaybettiği oyunların şarkısıydı çalan. İsimler akıldan dışarı çıktı. Kimsenin adının önemi yoktu. Bazen en belirgin olan şeyler kaybolmalıydı. Hep ölüm vardı birbirini bulan bir avuç serserinin aklında. Ortak acılarımız olmalıydı; ama bu acının tarifi hiç bir zaman yapılmadı, yapılamazdı da zaten. Çünkü her şeyimizi bu acının tarifi yok edebilirdi. Ortak hareketler mevcuttu. Küçük boyun hareketleriyle sallanmalıydı kafalar. Bu durum bir bitimin başlangıcı olurdu bazen. Ardından baş dizin üstüne kilitlenirdi, ellerle diz kapakları gizlenirdi, gözler ve yüzler artık aşağıda kalan karınlıkla yüzleşmeye hazırdık ki çoğu zaman karanlık her şeyimizi kazanırdı. Atılan barbutta ben hep altı- altı, karanlık hep iki-bir... Şimdi her şey onun. Belki barbutun sayıları tam tersti ama şimdilik bu detay çok da önemli değil. Önce karanlık beni satın aldı, sonra pazarlamaya başladı paralel durumların pezevenklerine. Karanlık kayboldu bense karanlığın en bereketli fahişesi oldum artık. Etiketim asla barkottan geçirilmedi, geçirilemezdi de zaten...
şarkı bitti.

Chemical Brothers... The Test
Hüznü akmış coğrafyadan elektronik bir buhran sarmaya başladı beynimi. Dramatik bir sesten çıkan renklerin aklımda yarattığı görüntülerden fırlayan karelerle birleşen renkler… Tek kelime etmedi renkleri gören Transilvanya’nın ilk ve tek seri katili.
Ritmik bir cinayete eş değer bu şarkıda olan biteni anlamak için ingilizce bilmeliydim; ama olsun bilmeden yapılan yığınla eylem varken ben de bu eylemlere bir yenisini ekliyorum.
Transilvanya’nın bataklıklarından fırladı sarı saçlı ve mavi gözlü bir çingene çocuğu, kurumuş sümüğünü biriktirmişti küçük burnunda. Koşuyor ve bağırıyor. Hayatında yaşayacağı ilk tramvanın çığlıklarını sallıyordu zamanın kaybolduğu bir coğrafyaya.  Evet, görmüştü. O, o gün katili görmüştü ve katil beş sene sonra onu öldürecekti; çünkü şu anda yaşananlar aslında beş sene sonrasına ait bir tramva testiydi. O durdu ve sahneyi tanımaya çalıştı. Girdiği koridordan sola döndüp doktorun odasına girdi. Aslında Transilvanya bir bakıma Yeşil Yurt Devlet Hastanesinin piskiyatri bölümünün sınırlarıydı. Oradaki çocuk; kara kuru, kalın kaşlı, ela gözlü bir Kürt çocuğuydu ve hayatın ona verdiği son test “Kendi Cinayetinin Sınırlarını Çizmek” başlığına sahipti, o sürekli a şıkkını işaretledi; çünkü b,c,d,e şıklarını okuyacak zamanı yoktu. Testte en çok işaretlene şık a ise kendi cinayetini aydınlatmak için kendisinden başka birine ihtiyaç duyacaktı.
Şarkı bitti.

Massive Attack... Heat Miser
Öncelikle sesisi artırmalıyım. Bir dönemin bütün karanlığını da karartan enstürmantal dedikleri şey… Tek bir kelimeye bile ihtiyaç yok. Yaratılan intihar senaryolarının as aktörü... Piyano beynimi ele geçirdi, sol bileğim kırıldı, sağ bileğim  ağlayarak öldü. Arabanınn dikiz aynasına bakarken yanımdan vızıt diye geçen yaşamları izlemek, beşinci ve üstüne gelen ardaşık bilmem kaçıncı biranın etkisiyle boş otobanda sonsuza doğru basılacak hız limitleri hesabını yaptığım şarkı… 195 km, 200 km yi gördüğüm hızlarda co-pilot misali arabada takılırken yarttığım en baba intihar olgusunun tınılarıdır bu şarkı. Nereden denk geldi bilmiyorum. Bir suhffle hediyesi. Araba otobandan çıktı, piyanonun sesi kısıldı, kent yıkıldı ve
Şarkı bitti.

Aylin Aslım... Dalgalar
Boştu sokak, elimde bir şey kalmamıştı. Massive Attack çakması bu ruh bir şeyler mırıldanıyordu.
Ve dalgalar çıkmalıydı sahneye...
Ne senin için
Ne benim için
Ne başkları için..
Dalgalar sadece bir intihar haberi olarak tv ekranlarını parçalamalıydı. “Bu şehirde sevdiğim her şey kaybolmuş gibi” Bu şehir senin miydi? Senin olan bir ruhun bir beton yığınına ihtiyacı var mıydı? Dalgalar çıkmalıydı tekrar; bu şehri almak için. Betonları yıkmak için...
Küçük bir tepeden izlemeliydin sen suyun intikamını, su kimden ne için intikam alacaksa, sen de o intikamın üstünde durup dinleyeksin sadece korkutulmuş damarların birleştirdiği o mekanik, melonkolik vahşet senfonisini…
şarkı bitti.

Massive Attack... Unfinished Semphony
Siyah bir kadın çığlığı aklımı ele geçirdi; ama bu sefer siyah karanlık bir etki yaratamazdı; çünkü kadın imgesi güzelliklerin başlangıcı olabilirdi.
Massive Attack her ne kadar bu iki kelime 100 bilmem kaç metre karelik ortak hayatımızda çift taşşağı olan biriyle en çok taşşak geçilen konu olsa da düşük bir atak yaratma etkisinden çok, yüksek bir çığlığın melodik yapısıydı bu şarkı için. Senin hüzün anlayışındaki huzura takviye edilecek bir kaç kolonya damlası olmalıydı. Beyinin damarlarına açtığın küçük yaraları kolonya damlalalarıyla yıkamalıydın çünkü; kolonya her nekadar üstüne atladığı yarayı yaksa da beş dakika sonra acı bir rahtalama komutu gönderir akla. Artık haytımda kolnonya bir bağ oluşacak. Hissedebiliyorum bunu.
Şarkı bitti.

Tom yorke... Eraser 
Boşlukta sallanan iki çizgi birbirne çarparsa ne olur?
İkisi de kaybolur.
Biri kaybolur, diğeri ağlar.
Biri ağlar, diğeri kahraman olmaya karar verir.
Birleşip intikam için boşluğa saldırırlar.
İkisi de yeniden birleşmek için ayrılırlar.
Ritmik bir uyarıcı bulup durumu renklendiriler.
İkisi de bu durumdan bıkar.
Biri elips olur, diğeri nokta.
Biri uzay matematiğine konu olur, diğeri uzay fiziğine.
Kağıdın üstüne düşerler.
Eğer kağıdın üstüne düşerlerse ne olur?
Kağıda yapışırlar.
Çocuklar kağıdı yırtar.
Çakmak kağıdı yakar.
Parmaklar onları yalnız bırakmamak için bir kaç çizgi daha çizer.
Silgi ikisini de siler.
Tom Yorke olurlar mı ki?
Şarkı biter.
şarkı bitti.

Replikas… Hiç ölü zanci yok
Ölüm duraksayarak damlarsa yüzüne, 
Yağmur kurursa kanamış gözlerinde,
Kayalardan bir ses duyarsan ve o ses kendi sesinse...
Eyvvallah hayat eyvvallah, bana şimdilik bunlar yeter, bir de bir şişe…
Bir de küçük bir sevgi dokunmaktan korkmayan
Bir de bir dirhem ışık ve kuruyan dudaklar için iki kelime
"Bu gün ölelim”
Güneşi yanımıza alıp cinyetler işleyelim sonra yakalım cesetleri
Dumanlarda yükselen umutsuzluk dalgaları 
Sahibine ulaşsın cinsiyetsiz rüzgarlarla
Bedenler sallansın gökkşağı dalgalarından 
Renk süzlüerken karışsın toprağa, 
Çürümesin umut dolsun tohumlara
Yaksın güneş sonra tohumları
Kurumuş kan yapışsın yağmurun yumuşattığı suratlara
Sonra cinsiyetsiz rüzgarlar değsin dalgalara
Güneş tekrar cinayetler planlasın
ölüm nedir diyenlerle ….
şarkı bitti...

Sobe

insanlara dokunmak, insanları camdan izlemekten daha kolaydır.

bulutlara bakmak, bulutları konuşmaktan daha zordur
yağmurda ıslanmak, yağmurun anlamından daha korkunçtur.
bağırmak konuşmanın yanında nedir ki?
istemek, istemsizliğin kederidir.
halsizlik, bütünün yarısı olmazsa koşmak ne işe yarar ki?
keder zulmün ayracıdır.
zulüm telaffuzun tıkanması,
tıkanma, lavabonun safra lekesidir
leke; aklın hayali, hayalin pürüzlü hafifliğidir.
insan; korkunun türeviyken, ölüm nedir ki?
hayat hafif meşrep bir sürtükken,
yaşamın namus olama ihtimali olamalı mıdır?
tanrı, hayatın korku püskülü
dokunmak, ellerin tırpan yarsı
ayakta kalmak uyuşmanın bedeli,
akıl bir doz daha yukarı gitmenin sırrıyken,
insan, hangi pezevengin kurşun yarısıdır?
hızlıca kayan şeritler
ayaklarının altından beynine kodlanıyorken,
günlerin yalancı halleri sana sesleniyorken,
kurnaz ruhların orospuları ağız dolusu viskiyi
tanrının suretine kusuyorken,
sen, geleceğin muallak
geleceğin kısa, beyin açıcı durumlarının arkasına saklanıp
sana seslendiğini mi duyacaksın?
gelecek sana sesleniyor,
bağırıyor sana
SOBE,
bitti.
hangi iki yüzlü halin arkasında kalacaksan kal,
hangi pencerenin eşiği çağıracak seni,
hangi akvaryumun sınırlarında dolaşıp boğulacaksın?
daha kaç kere görmezden geleceksin bulutun ıslanabilme ihtimalini?
kaç kere dokunmaktan kaçacaksın,
boğulacaksın yağmurun yağma ihtimalinde?


Bana Bir Do Ver Kalın Olsun


Saçları var mıydı?
Klavyenin tuşundan bir ses fırlattı ortalığa
Sonra basıp gitti, hiçbir şey olmamış gibi.
Dün tekrar toparlanmak için kapısını çaldım, düşünmeden siktiri çekti bana.
"Kaltaklığın lüzumu yok,
Biraz daha şarap ister misin? Hepsi bu kadar." dedim
Döndü ağzında yığınla küfrü geveleyip ejderha ateşine bıraktı kelimeleri,
"Puuşşşştttt" diye kükredi.
Midesini görebiliyordum. Hiçbir şey yokmuş gibi yaptım. Üzerine yürüdüm, suratıma aynı anda hem tükürüğü fırlatıp hem de tokat attı.
Aldırmadım
Yüzüne bakıp yürümeye devam ettim.
Yatağa uzandım
"Kalk lan
Git elini sik." dedi.
Kalktım yerimden, yüzüne baka baka çektim otuz biri
Ağlayarak izledi beni
Tam boşalırken "bana do sesi ver" dedim.
Boş boş baktı yüzüme
Koşmaya başladı, arkasından fırladım sokağa.
Bağlayamamıştım kemerimi daha ve yalın ayaktım.
Bir anda sahneye fırladı ardından üzerime üç el ateş etti.
Bir bok olmadı, mermiler içimden geçip uzağa gitti.
"Bana do ver" dedim kalın olsun.
Yeniden çekti "siktiri" suratıma.
Duvardan bir kurşun sekti,
Ağzımla yakaladım, tükürdüm kurşunu suratının ortasına,
Haykırmaya başladım "bana do sesi lazım" diye,
Koşarak üstüme geldi.
Öyle bir tokat attı ki,
İsa kıskansın diye öbür yanağımı uzattım.
"Bana do sesi ver yoksa ölürüm" dedim
"Öl, geber Suratsız ibne." dedi.
Oysa ki bana sadece do sesi lazımdı
Tekrar koşmaya başladı arkasından koştum ben de,
Eve vardık yeniden.
Sapık ruhum bana do verdi,
Yanına uzandım titriyordu yatakta,
Belini kavradım sapladı bıçağı elime
"Bana do ver" dedim.
Uyandım kanımı kahvesine katmış içiyordu.
Saçlarını kazımıştı.

değişim çağı

Ramona Zordini, grafik ve görsel sanatlar eğitimi almış şu an fotoğrafçılık eğitmenliği yapan ve birçok ödül sahibi bir sanatçı. Changing Time ismini verdiği çalışması, sıvı element içinde insan vücudunun fotoğraflanmasından oluşuyor. Hareketler, yaşam tarzı, duygular, içgüdü gibi konuların fiziksel ve akıl yönünden değişim düşüncesinin görselleştirildiği savunuluyor.











Yazan: tunalızade gürkan efendi

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.