“baban ne iş yapar?”

demir çitlerin parçaladığı bir top,
onun arkasında parçalanan çocuklar.
...
“baban ne iş yapar?”
...
sümüğü ağzında, yüreği elinde;
yozlaşmış bir dünyanın kahpe bombası,
delip geçer yüreğini,
“baban ne iş yapar?”
...
bir feryat figan;
elleri havada, ayağı toprakta.
patlamış yeryüzü ve toz toprakta,
parçalanmış bir yer süsü.
...
“baban ne iş yapar?”
jiletin ters tarafı,
acı,
sual,
sosyo-ekonomi.
...
eli ağzında ki mahzun,
hep bir fotoğraf karesi canlı.
“baban ne iş yapar?”
“hatıra bekçisidir”
geçersiz.
...
“baban ne iş yapar?”
çığlıklarla yönetseler dünyayı,
sesleri kesilir.
sırtındaki yükü,
terli,
sert bakışlı.
“binaları dikeltir”
geçersiz.
...
“baban ne iş yapar?”
çığırır bir durak için,
kesilir bir ayazın altında.
asılı 
ve tek bakışlı.
“tozunu alır gök kubbelerin gölgesinin”
geçersiz.
...
memleketin taşı toprağı kan parçası, sual bombası, tası zehir, tasması kibirli, hiç yoktan cümlelerle katleder birbirini. rüzgar tersten eser, güneş güneyden doğar, dağları denize paralel değildir.
kerpiç başlıkların, sarı toprakların iki yumrusu vardı(r). misafirperverliği kan davasında saklıdır.
...
çocuklar kan saçıyor,
boylarından büyük işlere kalkışıyor,
boylarından büyük adamlarla evleniyor.
“baban ne iş yapar?”
“hakkıdır bu taşların toprakların”
çocuklar kan saçıyor,
çocuklar çocuk doğuruyor.
...
çocuklar kan saçıyor,
boylarından büyük adamlara nefret duyuyor,
boyunlarına ip dolanıyor.
“baban ne iş yapar?”
“onundur bu yerdeki kan”
çocuklar kan saçıyor,
çocuklar çocuk kalıyor.
...
“baban ne iş yapar?”
çocuklar,
“baban ne iş yapar”
kan,
“baban ne iş yapar?”
saçıyor.
“baban ne iş yapar?”
çocuklar,
“baban ne iş yapar?”
çocuk,
“baban ne iş yapar?”
kalıyor,
“baban ne iş yapar?”
doğuruyor.
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

Kısa Kısa

     Şimdi burada yazılanların bir manası olduğuna inanlar var ya, öncelikle onlara kibarca bir siktir çekip sonra yazımıza başlayalım. Hayatında attığın onbinlerce adımdan hangi birinde bir mantık var da, buraya gelmiş kendine bir anlam bulmaya çalışıyorsun lan ayyaş demezler mi adama?

     Okuyacaksın ve geçeceksin esasen böyle şeyleri fazla uzatmaya gerek yok. Mantık mi istiyorsun al; içiyoruz hemde bolca, sonra yazıyoruz sonra tekrar içiyoruz, içtikçe yazıyor yazdıkça içiyoruz. Bir nevi Bukowski sendromu bizimkisi. Yazarken dikkat ettiğim tek şey capslock tuşu. O da el alışkanlığı. Yoksa senin okuyupta ne anladığın zerre umurumda değil. Bunu bil ona göre okuyacaksan oku, rencide olduysan dakikasında siktir git. Ha bir de gün gelir fonda Deep Purple çalar gün gelir Müzeyyen, pek ortası olmaz anlayacağın.  Ortası olan insanlara anlatamam hikayelerimi anlatsam da tuhaf gelir muhtemelen, şu yan yatmış dünyanın dahi ortası kalmadı, benim neden olsun ki?

     Sallanan bir tekneden kayıp düşen bir balıkçı gibi düşmek istiyorum hayatının içine ve vurmak istiyorum alnının ortasına. Uyan artık ölmek için uyuduğun uykundan iki dakika hayatını korkmadan yaşa diye. Ey eksik daşşak, ey eğri burun.. Sınırları kendine sen koyuyorsun esasen ama farkında değilsin. Ne parası ne zamanı engel değil şu hayatı gerçekten yaşamana, hissetmek bir kuşun kanat çırpışını sana uzak değil, aç gözlerini koca bir siktir çek ve yaşa. Çünkü buna bir çözümün yok, öyle de yaşayacaksın böyle de yaşayacaksın kimse sıkıldı diye ölmüyor bu siktiğimin dünyasında.  Sike sike yaşıyor. Madem yaşıyorsun hakkını ver, mesela yaşama hakkı elinden alınmış çocuklar için yaşa, vurulup düşmüş, ekmek çaldığı için hapse atılmış, tecavüze uğramış, hayatı gasp edilmiş tüm çocuklar için yaşa! Yaşa ve öl.  Zombi gibi yarım bir hayatı yaşayıp, ruhu olmayan bir bedeni çürütmektense hayalleri uğruna çürüyen bir bedene adım at.

   Sev bazen, hemde çok sev. Bazen nefret et ve hiç yeri değilken bas kahkahayı. Hisset yaşamın özgür nefesini önce bedeninde sonra özünde. Sen bunun için varsın ve her ne kadar kendini bilmediğin varlıkların solumadığın havaların tesiri altında gibi düşünsende, kaderini kontrol eden yine sensin. Eğer birilerine söveceksen önce kendine söveceksin. Nefes alıp verdikçe yaklaştığın ölüme aslında doğumdan itibaren kardeşsin.

    Ölümle arandaki tek engel hayat ve bu hayatta er yada geç birini seveceksin. 'Hangimiz Sevmedik' ki..? Çok sevmeyeceksen hiç sevmeyeceksin esasen, eğer seviyorsan etrafındaki herşey ve herkes buna değer olmalı. Beraber geçirdiğin her an pırlanta kadar değerli olmalı. Olmalı ki gün gelir de kaybedersen o çok sevdiğin insanı üzüldüğüne değsin..Ölüm yada ayrılık vuku bulduğunda gözyaşların pınar olsun utandırsın seni ve hayattan soğutsun. O kadar çok sev ki onsuz hayat seni kollarında boğsun... Bu sevgi senin şu eşşek ziki karakterine bir anlam bulsun.

     Sonsuz insanın yaşadığı şu dünyada sonsuz aşklar, sonsuz kaybedişler ve sonsuz acılar yaşanmıştır. Bir kaç yüzyıl daha yaşanacak gibi duruyor. Yani bunun bir sonu olmayacak.  Votka her zaman eksik kalacak, gülümsemeler er geç bir gün solacak, hayaller başka baharlara kalacak, gazetelerde okunan başarı öykülerinin arasında senin dillere destan başarısızlık öykün yer almayacak.
Bunu bile bile, göz göre göre yaşayacaksın ki adaletini sevdiğimin dünyasında gülüşümüz sonsuza kadar çınlasın, çınlasın ki her gülüş, yaşamasını bilmeyenlere arsız bir rehber olsun.


unutma çocuk! hedefteyiz.

uyumanın korkutucu olduğu vakitler çocuk!..


korkutucu olanlar ne kabuslar, ne de düşler.

korkutucu olan çocuk, korkutucu olan, bir daha uyanamamak ve savunmasız bırakman kendini.

yapma çocuk! vakit uyuma vakti değil.
planların var senin. düzülü düzenlerde kurduğun oyunların var senin.
unutma çocuk! bırakma savunmasız kendini. unutma sırt sırta verdiklerini.

şimdi vakti değil rahat koltuklara yaslanmanın, kolçaksız taburelerde otururuz biz; unutma çocuk! sınırlarda geçer bizim hayatlarımız. nasıl yaşarız bilmeyiz sonsuz uçurumların eşiğinde bir ömür, nasıl bir maharetle yürürüz o çizgide sarsılmadan, vazgeçmeden, biteceği yere dek. şimdi siktir et ötesini berisini çocuk! ince ince işlenmiş bir dantela bizimkisi. her bir motifin ayrıdır hikayesi, unutma çocuk! unutma hikayeleri, nereden geldiğimizi. kat etmedik onca yolu boşuna, şimdi uyuma çocuk!

boşuna değil endişelerin ama yapma çocuk!
dinlenmek için henüz erken, yapma! yolun sonuna az kalmışken.
vazgeç telkinlerinden. bir tel örgüdür seninkisi, bellidir hali çaresi!

biz günah keçileriyiz çocuk!
biz ötedeki adamlarız!
biz hedefte olanlarız!
hedefte biz varız. kendi isteğimizle buradayız; değil mi çocuk?

bir sözümüz var çocuk kendimize, birbirimize.. unutma çocuk!
Unutma hedefteyiz!

Yansımasında Kaybolan Tekne

-Çocuktuk, koştururduk sokakların boş kaldırımlarında. O kadar temiz yüreğimiz vardı ki bizim, o her tarafı lağım çukuru dolu rezalet bok sokaklarda bile kirlenmez idik. Eve geldiğimizde annemiz çok kızardı ama o da bilirdi bu pisliğin zararsız olduğunu. Sevebiliyorsan hala mesela, çok uzaklarda gülen bir çocuk seni koparabiliyorsa olağan olandan, pis olabilir mi bir insan?

-Hiç korktun mu ya vicdanım beni terk eder diye? Ya bir serçeyi üzersem ya da bir çiçeği soldurursam da bu yanıma kalırsa diye? Hayatın acımasız yüzünü taşıdığını düşündüğün oldu mu?
-Dokunduğundan kaçtığını, sardığını yaktığını fark ettin mi? Ya çok severken öldürdün mü hiç bir kalbi, sıkarak? Sevdiğin kalbi öldürebilir misin?
-Öldürmek için sevebilir mi bir insan? Belki de sevilmeyi mi kaldıramıyorsun sevmeyi mi anlamıyorsun napıyorsun sen? Anlat bazen, dök içini. İnsanları severken kaybetmeyi göze almaktansa kazanmayı düşünsen yararı olur mu dersin?
-Çocukluğumuzu hatırlar mısın? Geceleri tek korkumuz biraz karanlık biraz gök gürültüsüydü,
belki de?
-Çocukken de birilerini severdik ama korkmazdık hiç.. Çocukluğumuzun aşkları mı temizdi çokluğumuz mu temizdi? Kirlenirken mi büyür, insan büyürken mi kirlenir?
-Hangi çelişkiyi açıkladın ki bugüne kadar, ne işe yararsın sen soru sormaktan başka ? Cevap ver bana nedir bu korku içinde hapsolan? Sürekli soru sorarak yaşayabilir mi bir insan?
-Cevaplardan korkuyordur belki de kim bilebilir.. Soru işaretlerinden kurtulmanın yolunu bulan olmuş mu bu güne kadar?

-Belki de bencilsindir sadece, hayatta tek düşündüğü kendisi olan bir piç olabilme ihtimalini düşündün mü? Severken bile o kadar bencilsin ki üzülenin bir tek sen olduğunu sanacak kadar aptallaşabiliyorsun.
-Güzel açılmaya başladın sonunda biraz cesaret seziyorum sanki, soracak misin bu gece her şeyi?
-Her şeyi değil belki ama sözcüklerin ne kadar yetenekli olduğunu zamanla göreceğiz. Zaman demişken hayatımız ne kadar eski farkında mısın?
-Evet ne kadar pislik olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.
-Hayır bak, gerçekten yaşlanıyoruz farkında değil misin? Sen bile aynı kişi değilsin, kaç zamandır birlikteyiz biz.
-Şu aralar 10 yıl oldu.
-Tanıdığım andan beri bencil bir piçsin sen..
-Ben böyle olsun istemedim, zorladılar.. Bencil olmasaydım arkadaşlarımı bırakamazdım, arkadaş olmayı ben seçmedim evet ama ayrılmayı da ben seçmemiştim. Etrafındaki insanlar değiştikçe insan sadece kendini kalıcı zannetmeye başlıyor.
-İçince böyle saçmalıyorsun işte.. Söylediklerin ne kadar zavallıca farkında mısın?
-Bazen kendi varlığımdan rahatsız oluyorum, hayır intihar isteği değil bu direk kendimi yadırgıyorum, küçükken olmak istediğim mesleği seçemediğim gibi olmak istediğim insanı da kaybettim.. Hem sahi kimdik neydik nerede kaybolmuştuk biz? Hangi kitaptan sonra devrim yapmaya karar verdik, hangi şiirde sevmeyi öğrendik biz?
-İnsan ancak yalnızken öğrenebilir bunları, kaybolduğumuz da sadece okurduk eskiden,
hatırlamıyor musun?
-Yine boşluktan mı bahsedeceksin bana?
-İnsan ne kadar düşerse o kadar öğrenir, kabul et bunu artık.. Öğrenmek için düşmek lazım. Düştüğün kadar yükselirsin bunu biliyorsun..
-Merak etme bunu bilecek kadar yaşadım.
-Ne kadar yaşadın mesela? Bir çiçeği sularken güneşini kapatmamayı öğrenebildin mi? Dans ederken sessizce meydan okuyabildin mi hayata? Nerede kaybolduğunu anlat..
-Hatırlamıyorum ama kesin soğuk bir akşamdır. Ayazın kulak ısırdığı dağların sis kustuğu bir geceydi..
-İyi geceler la fontaine, hayatın saçmalamak üzerine
-Dur dinlemeye devam et. Hani ilk defa İstanbul'da sarhoş olduğumuz geceyi hatırlıyor musun?
-Evet o zamanlar Sezen çalardı meyhanelede.. Gecenin sonunda aya bakıp kalem bira içerdik köşede ki mideyeci de.
-İlk defa orada kaybolmuşuzdur belki de.
-Gecenin sonunda yan masadaki kıza aşık olup sonraki gün hatırlamadığın için mi böyle düşünüyorsun acaba ?
-Hayır, öyle bir şey mi var hatırlamıyorum bile..Neyse
-E ben de onu diyorum
-Neyse dedim! Sus biraz dinle beni, hem ne zamandır beni yargılar oldun sen? Hayata baktığın mı vardı sanki senin tek bildiğin içmek..
-Ama sakindim o zamanlar
-Bok, sadece kafan güzeldi, dans etmek için yaptığımız yolculuğun sonunda bile sarhoş olmuştun.
-Evet ama yine de çok güzel dans ediyordum..
-O zamanlar olsa yine sinirlenir miydin bugün? Kırar mıydın sevdiğimiz insanı? Saldırır mıydın zincirinden boşalmış azgın bir köpek gibi.
-O zamanlar düşünmezdim ki pek. Düşünürken yaşayamazdım, sanki ikisi birbirini daraltan bir boğaz gibi.
-Sana sadece siktir git diyorum çünkü iyice saçmalamaya başladın yine, ne içtin sen? Bir dakika ağlıyor musun?
-Duramadım
-Siktir git, ağlamayı senin kadar hak eden birini daha görmemiştim. O kıza neler yaptığını gördüm, sen istedin bunun böyle olmasını
-Üzgünüm, gerçekten böyle olsun istemedim..
-Sen gamsız insanı bile mutsuz edersin, dokunduğun yeri kanatıyorsun ne pis bir ruhla yaratılmışsın beni ne ara kendine bağladın onu anlayamıyorum
-Anlamıyorsun, seviyorum diyorum! Dokunma bana diyorum, git başımdan.. Hayatımda sadece onu mutlu ettiğime inandım, bana bunları söyleme sana inanmak için yok bir sebebim, onu tek başına sevmek için böyle konuşuyorsun.
-Bırak artık, bırak! Benimle mutlu olacaksa vazgeç!!
-Ben olmazsam, sen olamazsın farkında değil misin bunun.
-Bunu da mı Ankara'nın ayazında uydurdun
-Hayır dikkatli bakmıyorsun, beraber olmasak gelemezdik bu günlere, geride bıraktığımız her saniye de payım var, ben olmasam AŞK bile olamazdın bok kafa!!
-Aşık demek istedin..galiba??
-Hayır, Naz'dan bahsediyorum..Sana aşk olma seçeneğini sunmadı mı? Hani bu gece parçaladığın..
-Sahilde bir geceye gülümseyen bir sonbahar yıldızı o. Belki de karanlık varlığımızın parlayan son damlası, parçaladık mı onu sahiden, gülmeyecek mi bir daha bize, bakmayacak mı yüzümüze parlayarak. Söndürdük mü onu?
-Cidden korkak mısın bu kadar? Karamsarlığa düşüp her şeyi uzaktan mı yargılayacaksın böyle melankolik içgüdülerine mi bırakacaksın hayatındaki en parlak geceyi?
-Asla, bırakmaktansa son damlaya kadar çarpışmayı yeğlerim, kalbimi göstersem affetmez mi beni teslim olmasam..Hem hangi şarkıda kaybolduk biz?
-Senin olmayan dikenleri ona saplamaktan vazgeç artık.
-Hadi gel şiir yazalım bu gece Naz bebek uyusun, biz ona orman olup yanalım, aydınlatalım bu gece içimizdeki koskoca karanlığı..

Yazmak lazım gecenin bitmeyen karanlığına hükmeden sessizlikte boğulmaktansa, sabahın mavisi karşılıyorsa kaybolan maviliğini, yazmak lazım. Onu özlerken yoksa bir çare, anlam dahi bulamıyorsan hayatın sahipsizliğine, gökyüzünün aydınlanmamış sebepsiz sakinliğine doğru kadehini kaldırıp haykır artık. De ki korkmadan, seviyorum ulan! Korkum yok senin yazgından hayat.

Bir tek omuzuna baş koysam
Geçse zaman ben olsam kalsam.
Akşam olsa sahilde koklasam seni
Yalnız sen olsan

Martılar uçuşsa şafak vakti
Gözlerine uyansam ben
Hafif aydınlık
Beyaz dalgaların vazgeçmez inadında
Seni sevsem gözlerinden


coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.