Bir Pazar Pornografisi #3
Yazan: Stalingrad Çorapçısı

                                                                                                                                            
                                                                                                                                                   küçük ayakkabısında terlemiş ve üst üste binmiş parmaklarına rağmen, ivmesini bozmadan yürüyen kadın, aniden önünde durduğu tezgahtan eline poşeti geçirip şeftalileri doldurmaya başladı. poşete atmadan mili saniyeler önce, kırmızı bir damlanın yayıldığı işbilir başparmağını, şeftalinin bir ense sıcaklığında ürperen tüylü derisine biraz bastırıyor, tazeliğini ve tadını anlamaya çalışıyordu.
                                                                                                                                           poşet küçük gelmişti. gözleri tezgahın üzerini tararken, satıcının eli kıvrak bir yavaşlıkta ona uzandı. kirli maviden bir poşetin hışırtısı kulaklarını tırmaladı. kafasını kaldırıp bakmak istedi. önce bin bir yanlış anlaşılma kapanından atlaması gerektiğini düşündü. ama sonra kaşları kalktı, neden umurunda olsundu?
        satıcı kadının içi beyaz bileğini sıkıca tuttu. kadın şaşırdı. daha şaşırtıcı tek bir şey vardı. o da buna, anlar süren bir zamanda alışmasıydı. sıcak bir avucun bileğinde ki kalın damarlardan içeri süzüldüğünü hissetti. kalbi kafesini zorlayan yaşlı bir hayvan gibi çarpıyordu. iki kadın, pazarın, güneş ışığında yeşillerin ve kırmızıların, seslerin ve ayakkabıların içinden yavaşça sıyrıldılar. 

bilekte atan nabzı, parmak uçlarında hissetti. onu istiyordu. o kadını istiyordu. bütün bu dolaşıksızlıktan, yavru bakışlardan, imalardan üryanlaşıp, daracık ayakkabısını çıkarıp fırlatarak, bacağını bu bacaklara dolamak istiyordu. bu kadar net ifadelerden dehşet verici utangaçlığında kavrulan yanakları, şeftalilerin 
tüyleri gibi kanlı bir canlılıkta dikilen tüyleri hayretle hissetti. ah keşke bu uzaklık, arada ki ezilmeye meyilli meyvelerin mesafesinden ibaret olsaydı. oysa arada, insanlar, devletler, yasalar, hücum birlikleri, intihar bombacıları dolaşıyordu. bileğinden kavramıştı ama, ikisi de bitmesin istiyordu, her şeyi yırtarak çekemezdi kendine. o gücü yoktu.

poşet parmaklarının arasından kayıp düşerken, dünya da sadece kadınların bildiği bir dili konuştu o da. gidemezdi, biliyordu. bileği hapsolmuş bu avucu öpmek, yanaklarına yaslamak, dudaklarını ısırıp, öpeceği binlerce noktanın uyarılmasını sağlamak, delicesine arzu ettiği şeylerdi. ama olmayacaktı. biliyordu. kederlendi. bir şehvetin düğümüyle bağlanan bilekleri yavaşça yumuşadı, serbest kaldı. elini önlüğünden içeri sokup bir paket sigara çıkardı. alışık parmaklarından dans ederek süzülen sigaraya rağmen, ortam hala biraz gergindi. biri bir kelime söylese, bir çok şey kırılacaktı. belki sorular, inkarlar, arzular dile gelecekti.

bir yüzük, bir tahta kolye, tek okumluk bir şiirde olduğu gibi, avucunda bu hatırayı sonsuza kadar saklayacaktı. çünkü imalar, eğretilemelerin aracından çok daha güçlüydü. sözsüz bir düello, bir yarım sevişme, bir ayrılık kalmıştı. aceleyle cüzdanından bir iki parça kağıt para çıkarıp ortaya koydu. tezgahtan, geldiği buluta dönen yıldırım gibi uzaklaştı. arkasını bile dönmedi.

başını kaldırıp bakmak istemedi. sigarasına eğilmiş, dumanın titreyen bedeninde gözlerini kaybetmişti. 



coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.