fight club'ı jane austen yazsaydı


En bilindik filmlerden biridir Fight Club, yeraltı edebiyatı örneklerinden biridir ayrıca kült bir yapımdır. Kitabın yazarı Chuck Palahniuk, muhteşem insan, bakış açısı, Gösteri Peygamberi’nden anladığımız kadarıyla da temizlik konusunda aşmış insan. Jane Austen ise en bilineniyle Aşk ve Gurur’un yazarı. Aşkı anlatan kadınlardan anlayacağınız. Chuck Palahniuk pek bir vurdulu kırdılı gözüküyor, yeraltı edebiyatının getirdiklerinden de fazlasıyla yararlanıyor. Küfretmekten çekinmiyor. Jane Austen ise romantizmi doruklarda yaşıyor, onun dilinde değil küfür kavga bile yok. Peki eğer Fight Club’ı aşkı anlatan kadın, aynı Aşk ve Gurur’daki gibi hanımefendilerin dilinden yazsaydı nasıl olurdu? İşte onun cevabı. Birileri düşünmüş ve bu videoyu çekmiş.
paylaş:

reservoir dogs (1992)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Senaryo: Quentin Tarantino, Roger Avary(radyo diyalogu)
Oyuncular: Harvey Keitel, Tim Roth, Michael Madsen, Steve Buscemi
Tür: Suç | Gizem | Gerilim
Yıl: 1992
Süre: 99 dak.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.4/10
Top 250: #65
Ödül: 8 ödül, 6 adaylık
Quentin Tarantino’nun soyguncular neler hisseder ve onların psikolojisi nasıldır gibi sorulara cevap verdiği filmi Reservoir Dogs. Kompleks diyalogları güldürürken, kana bulanmış zeminlerde adete insan beynini kaydırıyor. Kadın ihtiva etmeyen filmlerin arasında olmasına rağmen orgazmın doruklarına adeta basit konusuyla çıkarıyor.
Film, beş kişiden oluşan bir soygun ekibinin, polislerin olay yerine erken gelmesinden kaynaklanan başarısızlıktan sonra içlerinden birinin köstebek olduğunu düşünüp, o köstebeği ortaya çıkarma serüvenini konu edinir. Profesyonel bir ekip olduğundan gerçek isimler yerine renklerden oluşan isimleri kullanırlar. Filmdeki komik diyaloglardan biri de bu isimlerin belirlenmesi sahnesinde geçer. Çünkü kimse Mr. Pink olmak istemezken, herkesin dileği Mr. Black olmaktır.
Suç işleyen insanların bir diğer yönünü görmemizi de sağlayan film her ne kadar Tarantino’nun ilk filmi olarak gösterilse de aslında Reservoir Dogs üçüncü filmidir. İlk film Love Birds in Bondage’dır fakat tamamlanamamıştır. İkinci film olan My Best Friend’s Birthday 69 dakikalık bir kısa filmdir fakat çok da başarılı olduğu söylenemez, herkesin kabulü de böyle bir yönetmenin sinema camiasına böyle kült sayılacak bir filmle başladığıdır.
paylaş:

trick 'r treat (2007)


Yönetmen: Michael Dougherty
Senaryo: Michael Dougherty
Oyuncular: Anna Paquin, Brian Cox, Dylan Baker
Tür: Korku | Komedi | Gerilim
Yıl: 2007
Süre: 82 dak.
Ülke: A.B.D.
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.0/10

Ülkemizde Cadılar Bayramı Katliamı olarak gösterime girmiş Amerikan korku filmi. Aslında izlenildiğinde çok da korkutmadığı anlaşılıyor. Filmin güzel yani farklı hikâyeleri birbirine bağlama özelliği. Aynı gecede geçen dört farklı olay ve bunların bağlanma şekilleri başarılı.
Olay cadılar bayramı gecesi, cadılar bayramı kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir kasabada geçer. Öyle ki balkabakları içinde yanan mumların onları kötülükten koruduğuna inanırlar ve eğer mum sönerse kötülükle yüz yüze gelebileceklerini sanırlar. İlk sahnelerde cadılar bayramından biraz usanmış gibi görülen bir bayan mumlardan birini söndürür ve sevgilisi tarafından uyarılır. Bahçedeki beyaz çarşafları toplarken de öldürülür. Onu öldüren ise filmin sonlarına doğru yüzü görülen muhtemelen bir yaratıktır. Nereden geldiği ise belli değildir. Kafası çuvalla örtülü beş yaşında bir çocuğun uzunluğunda boyu ve turuncu kostümüyle aslında sevimli bile sayılır. Cinayet silahı olarak kullandığı nesne de yalama şekeridir.
paylaş:

kafkaesk porno


“Seninle seks yapmak, Kafkaesk bir deneyim” diyordu ‘Annie Hall’ filminde Diane Keaton, Woody Allen’a… Filmdeki seksin neye benzediğini görmüştük. Pek bi’ şeye benzemiyordu. Yine de Kafkaesk seks nedir diye merak etmiştik. ‘Bi’ şeye benzemeyen seks’ olamazdı. Neydi peki, neydi?

Haberi okumuşsunuzdur; ‘Dönüşüm’, ‘Dava’, ‘Şato’ gibi romanların yaratıcısı Franz Kafka’nın yıllardır British Library’de korunan porno arşivi nihayet gün ışığına çıkıyormuş. Yani akademisyenlerin yarı-aziz imajı biçtikleri bu adamın insan olduğunu, ‘ayıp şeyler de yapabildiğini’ öğrenip kendi insanlığımızı hoş görmeye başlayabilecekmişiz. (Ben James Joyce’un karısına yazdığı şu açık saçık, ahlaksız mektupları çoktan okudum, yani insanlığımı zaten hoş görüyorum.)
paylaş:

srpski film (2010)


A Serbian Film.
Yönetmen: Srdjan Spasojevic
Senaryo: Aleksandar Radivojevic, Srdjan Spasojevic
Oyuncular: Srdjan Todorovic, Sergej Trifunovic, Jelena Gavrilovic
Tür: Yetişkin | Dram | Korku | Gerilim
Yıl: 2010
Süre: 104 dk.
Ülke: Sırbistan
Dil: Sırpça
IMDb puanı: 5.8/10
Biz 7/10 verdik.

Genel olarak olaydan bahsetmek gerekirse, film bir çocuğun porno izlemesiyle başlıyor. İşin trajikomik yanı ise babasının odaya girmesiyle ortaya çıkıyor. Çünkü çocuk babasının bir zamanlar içinde bulunduğu bir pornoyu izlemektedir. Baba, porno sektöründen emekli fakat parası her geçen gün daha da azalan ama bunun yanında eski pişmanlıklarını unutmuş, ailesine bağlı biridir. Anne, eşini tüm ayıplarına ya da günahlarına göz yumarak kabullenmiş, aklı başında güzel bir bayandır. Baba karakterinin kardeşi ise polisliği meslek edinmiş bir kişidir. Anne karakterinin değişiyle kendisi kötü polis yerine pislik bir porno yıldızını seçmiştir.
Ailenin çocuğu ise ergenlik kavramının daha çok başlarında, kendi vücudunu keşfe çıkmış bir küçüktür.
Olay eski işinden garip bir teklif gelmesiyle başlar. Ucunda kaçırılmayacak, tepilmeyecek miktarda para vardır ve baba karakterinin yapması gereken kameraların önünde soyunmak ve düzmektir. Aynı yıllar önce yaptığı gibi. Tabii sadece bu onun düşünceleridir. Çünkü sırf “doğal” görünmesi için asıl konunun ne olduğu söylenmemiştir.
paylaş:

snip (2008)


Yönetmen: Julien Zenier
Senaryo: Julien Zenier
Oyuncular: Zoe Berriatúa
Tür: Kısa
Yıl: 2008
Süre: 11 dk.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca (diyalog yok)
IMDb puanı: 5.5/10 (28 kişi)
Biz 29.kişi olarak 9/10 puan verdik.

Çıplaklık, kan, vahşet… Anlatılmak istenilen bunlar mı yoksa sadece gördüklerimizden ne derece etkilendiğimiz mi?
Hiçbir muhabbet olmadan, düşünmeden, tepki vermeden karşısında oturduğu televizyonu izleyen bir adam, değişen kanallar, değişen vahşet görüntüleri, porno, vücuda verilen önem, biçilen değer. Seçme özgürlüğünün sadece kumandanın kapama düğmesine basılması kadar basit gösterimi ve sonrasında olacaklar. Etkilenme, kendi bedenimize duyduğumuz güven, verdiğimiz değer.
paylaş:

chuck palahniuk, bir 'manken' ve ölüm pornosu


İstanbul Başsavcılığı tarafından hakkında muzır soruşturması açılan Ölüm Pornosu’nun (Snuff) çevirmeni Funda Uncu, ifade vermesi için Bodrum Karakolu’na çağrıldı. Ve karakolda yaşadıkları gazetelerin birinci sayfalarına taşındı. “Utanmıyor musun böyle şeyler yazmaya?” diye soruldu ona, “Manken filan mısın yoksa?” dendi. Aşağıda Füsun Saka’nın bir zamanlar Kurban grubunun menajerliğini de yapan Uncu’yla sıcağı sıcağına yaptığı söyleşiyi okuyacaksınız. Ama ben esas şunu merak ediyorum, Chuck Palahniuk bu traji-komik hikayeyi duysa, kitabının Türkiye’deki ulusal gazetelere manşet olduğunu, milletin günlerce bunu konuştuğunu, çevirmeninin “manken” diye aşağılandığını ve geri kalan tüm saçmalıkları öğrense ne derdi acaba… (egoistokur.com)


Chuck Palahniuk’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Ölüm Pornosu” (Snuff) adllı kitabın çevirmenisiniz, kitabın müstehcen öğeler içerdiği iddiasıyla başlatılan soruşturmada ifade vermeniz gerekti. Bu süreci anlatır mısınız?

paylaş:

en vahşi 10 film


Beyaz perdeyi kana bulayan, tüm zamanların en vahşi, en şiddetli ve en kanlı 10 filmi seçilmiş. Araştırmayı yapan adres FilmSchoolRejects. Yayınlanan liste ise şöyle:


“The Texas Chainsaw Massacre-Teksas Katliamı/1974″ (Tobe Hooper),
“Hostel-Otel/2006″ (Eli Roth),
“Haute Tension-Yüksek Tansiyon/2003″ (Alexandre Aja),
“The Last House on the Left-Soldaki Ev/1972″ (Wes Craven),
“I Spit on Your Grave-Mezarına Tüküreceğim/1978″ (Meir Zarchi),
“A Clockwork Orange-Otomatik Portakal/1971″ (Stanley Kubrick),
“Saw-Testere/2004″ (James Wan),
“Cannibal Holocaust-Yamyamlar Cehennemi/1980″ (Ruggero Deodato),
“Two Thousand Maniacs-İki Bin Manyak/1964″ (Herschell Gordon Lewis) ve
“The Hills Have Eyes-Tepenin Gözleri/2006″ (Alexandre Aja).

Yönetmen Tobe Hooper’ın ikinci filmi olan 1974 yapımı “Teksas Katliamı”, görsel anlamda vahşi şiddet yüklü bir film. Filmde, beş kurban yamyam bir ailenin eline düşer. Bu film zamanında yasaklanmıştı. Elinde elektrikli testereyle sürekli birilerini kovalayan aile testereyle insanları biçiyor. Eli Roth’un yönettiği yeni tarihli “Hostel-Otel” filminde vahşi işkence sahneleri vardı. Film, Slovakya’da geçiyor. Listede genç Fransız yönetmen iki filmiyle yer alıyor. İlki 2003 yapımı “Yüksek Tansiyon” filmi. Bu film yasaklanmıştı. Dean R. Koontz’un “Intensty” adlı romanından uyarlanan filmin şiddet düzeyi çok sarsıcı.
Aja’nın listedeki diğer filmi “Tepenin Gözleri” filmi. Bu filmde şiddet öyle sert ki, yer yer bu şiddetten dolayı insan perdeye bakmakta zorlanıyor. New Mexico çöllerinde geçen hikayede kanlar neredeyse kameraya yapışıyor Aja’nın filminde. Çağdaş korku sinemasının önemli adlarından Wes Craven’ın ilk filmi olan 1972 yapımı “Soldaki Ev”de, bir grup katil kızları kesip biçiyor filmde. İşkence, tecavüz ve şiddetin her türlüsü bir gece boyunca sürüyor.
Meir Zarchi’nin 1978 yapımı “Mezarına Tüküreceğim” için şiddet sinemasının “kült” filmlerinden deniliyor. Dört adam tarafından alıkonulup tecavüze uğrayan bir kadının, olaydan sonra kaçmayıp tek tek bu adamları öldürmesi üzerine kurulu. Beyazperdede görülebilecek en şiddet yüklü sahneleri içeriyor film. Kadın, bu adamları silahla tek vuruşta öldürmüyor. Çünkü bunu hak etmiyorlar ve intikam soğuk yenen bir yemek. Elbette seyircinin midesi kaldıramıyor filmdeki birçok sahneyi.
Stanley Kubrick’in 1971′de Anthony Burgess’ın romanından uyarladığı “Otomatik Portakal”, şiddeti iki taraflı gösteriyor. Önce birey, sonra devletin şiddeti yansıyor perdeye. Her ikisi de vahşice. Alex, Beethoven’ın “9. Senfonisi”ni dinleyerek şiddet saçıyordu “Otomatik Portakal”da. James Wan’ın yönettiği “Testere”de birbirini tanımayan iki adam, pis bir banyoda zincirlenmiş olarak uyanırlar. Manyak bir adamın kurbanı olduklarını hemen anlarlar çok geçmeden. Ardından şiddet uç noktalara ulaşıyor filmde. “Testere”yle ilk yönetmenlik deneyimini gerçekleştiren Wan, bu filminin sinema tarihinin en iyi korku filmi olduğunu söylüyor.
İtalyan Ruggero Deodato’nun “Yamyamlar Cehennemi” filminde hayvanlar diri diri kesiliyorlar. Bu yüzden film yasaklanmış. Kaplumbağalar canlıyken kabuğu çıkartılıyor ve içi deşiliyor. Tecavüzler, kazığa oturtmalar, insan deşme görüntüleri, çürümüş ölü insan bedenleri vs. Herschell Gordon Lewis’in 1964 yapımı “İki Bin Manyak” da döneminin korkutucu filmlerinden biri olarak değerlendiriliyor.

KorkuSitesi için yazan devilboy.

paylaş:

yeşilçam: seks furyası




1960’lı yıllara kadar çekilen film sayısı ancak 100 rakamına ulaşabiliyordu. 1960 yılından sonra Yeşilçam’da çekilen film sayısı her geçen yıl daha da artmakta 200’lü 300’lü rakamlara kadar çıkış göstermişti. 1970’li yıllara gelindiğinde, televizyonun yoğunlaşmasıyla birlikte Türk sinemasında, salonlara seyirci bulamayan yapımcılar zor durumda kalmışlar çareyi “erotik/seks” filmleri çekerek seyirci toplama gayretine girmeye başlamışlardır. Bu zor dönemde ve sonrasında bu filmlerde rol alan birçok kadın ve erkek oyunculara ve bu filmleri yöneten yönetmenlere pekiyi gözle bakılmadı. Daha sonraki yıllarda ise furyaya katılanlar o günleri unutmayı daha uygun gördüler.
Erotik filmlere yönelmekle Yeşilçam Sineması kendini kurtaramadı, belki ömrünü biraz uzattı, ama sonuçta en azından bir sınırı aştı. Biraz zorlanarak sonraki dönemlerde cinselliğe karşı sergilenen daha çağdaş ve uygar yaklaşımla, konuyu yorumlamasına, hiç olmazsa görüntülenmesine doğru silinmez adımlar attı.

Erotik sinemanın yarattığı yeni yapılanma, beyaz perdelere yeni ve bu türe çok daha yatkın, tümden soyunan ve sevişen kadın oyuncular getirdiği gibi daha önce sinemaya geçen, çok sayıda başrol oynamış olan genç kız rollerinde ünlenmiş ya da Yeşilçam tarzı macera filmlerinde isim yapmış, genelde belirli bir ölçü içinde soyunan kadın oyuncuları da kullandı; bir bakıma onlara “yeni ufuklar” açtı. Seks furyasının öne çıkmasıyla birlikte ünlenen bir çok oyuncu bu furyayla birlikte ortadan kayboluyorlar, ancak bir dönem önceki profesyonel oyuncular ise ya furyadan yararlanıyorlar ya da furyanın içinde sürüklenip gidiyorlar. Bu seks furyası, ünlenmek için bir fırsat, daha çok film çevirme, daha sık başrol oynamak ve böylece gündeme gelmek, şöhreti yakalamak için bir avantaj olmaya başladı.
Erotik filmler, az sayıda isimlerin dışında yeni kadrolar oluşturmadı, çünkü bir tür olarak erotik sinema her şeyden önce, en azından yapımcıların maliyetlerini düşük tutmak açısından profesyonellere muhtaçtı. Furya bir iki çabuk sönen ya da normale dönen isim yarattıysa bile en çok kullandıkları daha önce de genelde farklı bir şekilde kullanılan, ister başrol, ister yardımcı rol oynasın, ister sinema ister tiyatro kökenli olsun oyuncular oldu...( Dr. Cengiz Özdiker)

Oksal Pekmezoğlu, Beş Tavuk Bir Horoz’la yeni bir moda başlattı. Ve bu “seks komedileri modası” Türk sinemasındaki bunalımı iyice körükledi. Bu seks furyası döneminde boy gösteren kadın ve erkek oyunculara ve bu yönetmenlere baktığımızda şu isimlere rastlıyoruz.

Erkek oyuncu kadrosunda yer alanların başlıcaları:
Sermet Serdengeçti, Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Tamer Yiğit, Seyhan Karabay, Ünsal Emre, Yalçın Gülhan, Salih Güney, İrfan Atasoy, Tugay Toksöz, Pekcan Koşar, Cihangir Gaffari, Mete İnselel, Aydemir Akbaş, Yüksel Gözen, İlhan Daner, Alev Sezer, Şemsi İnkaya, Yılmaz Köksal, Bülent Kayabaş, Özcan Özgür, Sami Tunç, Salih Kırmızı, Erdinç Üstün, Rüştü Asyalı, Recep Filiz, Orçun Sonat, Turgut Özatay, Kazım Kartal, Tarık Şimşek, Ata Saka, Baki Tamer, Yılmaz Şahin, Levent Günsel, Yaşar Yağmur, Hakan Özer, Cesur Barut, Çetin Başaran
Kadın oyuncular arasında yer alanların başlıcaları
Arzu Okay, Alev Altın, Dolgan Sezer, Mine Soley, Nalan Çöl, Seyyal Taner, Emel Aydan, Emel Özden, Canan Candan, Şeyda Senem, Serpil Örümcer, Selen Büke, Fatma Belgen, Nur Soylu, Melek Ayberk, Aynur Akarsu, Karaca Kaan, Figen Han, Gönül Tansel, Gönül Hancı, Derya Sonay, Harika Öncü, Aysun Güven, Nevin Nuray, Perihan Ateş, Özden Yüce, Yeşim Yükselen, Okşan Ay, Gülten Kaya, Emel Canser, Meltem Işık, Sema Nurdan, Oya Başak Zerrin Egeliler, Zerrin Doğan, Dilber Ay, Ceyda Karahan, Elif Pektaş, Melek Görgün, Zafir Saba, Necla Fide, Müge Güler, Saadet Gürses, Nur Ay, Funda Gürkan, Senar Seven, Sabahan, Tülin Tan, Ayşen Selvi
Bu filmlerin çevrilmesinde emeği geçen! Yönetmenler ise;
Oksal Pekmezoğlu, Nazmi özer, Aram Gülyüz, Temel Gürsu, Tanju Gürsu, Naki Yurter, Yılmaz Atadeniz, Nejat Okçugil, Ümit Efekan, Yücel Uçanoğlu, Ülkü Erakalın, Çetin İnanç, Alev Akakar, Semih Servidal, Günay Kosova, Mehmet Arslan, Sırrı Gültekin, Arif Keskiner, Müjdat Saylav, Aykut Düz, Işık Toroman, Savaş Eşici, Nuri Ergün, Nuri Akıncı, Kemal Tan, Fikret Uçak, Yavuz Figenli, Oğuz Gözen, Tevfik Çobanoğlu, Taner Oğuz, Semih Evin, Engin Temizer, Yavuz Yalınkılıç, Samim Utku.
Bu isimlerin bir kısmı evlenmiş, bir kısmı başka şehirlere, ülkelere yerleşmiş ve izini kaybettirmiş. Evli ve çoluk-çocuk sahibi oldukları için de o dönemleri hatırlamak istemiyorlar ve konuşmaktan kaçıyorlardı. Feri Cansel sevgilisi tarafından öldürülmüş, Mine Mutlu kansere yeni düşmüş, Seher Şeniz intihar etmişti…

Erotik furya üzerine, rahmetli Metin Demirhan’ın, duayen yönetmenlerden sıkı avantürcü Yılmaz Atadeniz’le gerçekleştirdiği keyifli ve meraklı bir söyleşiyi tüm dönem ve tür sineması takipcilerinin beğenisine sunuyoruz. Türk sinemasında fantastik ve aksiyon filmlerinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Yılmaz Atadeniz bu söyleşide Türk sinemasının bir bölümünü kapsayan “Seks Furyası” dönemi ve bazı oyuncuları üzerine soruları cevaplıyor ve kendisi yakından tanıdığı bu dönem ile ilgili açıklamalar getiriyor.
M.Demirhan – Sizi avantür ve fantastik filmlerinizle tanıyoruz ve bu türlerin sevdiğiniz türler olduğunu biliyoruz. Gördüğümüz başka bir şey daha var. Filmlerinizde Vamp ya da masum olsun, kadınlara ve erotizme çokça yer veriyorsunuz ve bunu önemsiyorsunuz…
Y.Atadeniz – Evet… Hareketli serüven filmleri çekmeyi hep severdim. Oradan oraya atlayan kahramanlar, zor görevleri başaran üstün yetenekli kişiler… Çizgi romanları çok severim… Baytekinler, Kızıl Maskeler falan… Bunlar filmlerimi etkilediler… Ve kadınlar… Kadınlar filmlerde önemlidirler… Kahramanın bir kız arkadaşı olması seyirciyi çeker. Çünkü seyirci (özellikle erkek seyirci) kendini kahramanın yerine koymaktan ve onun başarılarından kendine pay çıkarmaktan hoşlanır. Aynı zamanda kahramanın bir kız arkadaşı varsa onu da perdede sahiplenir, hatta sonradan fantezilerinde onu kullanabilir de… Bu onları mutlu eder. Kadın kahraman sinemada seyirciyi perdeye bağlayan en önemli etkenlerden biridir…
M.Demirhan – Filmlerinizde genel olarak hangi kadın oyuncularla çalışmayı tercih ederdiniz?
Y.Atadeniz – Benim filmlerinde Feri Cansel, Suzan Avcı, Mine Mutlu, Melek Görgün, Sevda Ferdağ gibi çok sevdiğim kadın oyuncular rol aldılar. Kadın oyuncu dedik de Yeşilçam‘da kadın oyuncu olmak çok zordu. Özellikle benim çalıştığım oyuncular büyük bir özveriyle işlerine sarılırlardı. Soyunmaları gerektiğinde soyunur, tehlikeli sahnelerde oynamaları gerektiğinde ellerinden geldiğince rollerini yapmaya çalışırlardı. Bir keresinde Yılmaz Güney ile Yedi Dağın Aslanı ve Aslanların Dönüşü (1966) filmlerini aynı anda iç içe çekiyorduk. Bizans Prensesini oynayan Sevda Ferdağ’ın senaryo gereği süt banyosu yapması gerekiyordu. Sevda süt dolu havuza girdi. Ama tuhaf olan bir şey fark ettim. İyi ki fark etmişim. Prodüksiyon amiri süt pahalı olur diye basmasın mı havuza ılık kireçli suyu… “Eyvah” dedim kendi kendime, “Şimdi Sevda durumu fark ederse olay çıkar.” Bir yolunu bulup Sevda’ya fark ettirmeden onu havuzdan çıkarttırıp sıcak duşa yolladım… Yoksa kızın başına gelmedik kalmayacaktı. Sevda bu olayı asla bilmedi. Görüyorsunuz işte, Türk sinemasında kadınlar bu işin yükünü çeken önemli insanlardır. Olmadık sahnelerde sağlıklarını riske atarak oynamış, büyük özveri göstermişlerdir… Soğuk havalarda suya girmişler, sert kayaların üzerinde çırılçıplak sevişmişlerdir…
M.Demirhan – Peki, 601ı yıllarda filmlere bir tat, bir lezzet getiren çıplaklık sizce neden 70′lerde dozunu artırıp ön plana geçti? Hatta ve hatta bir furya halini aldı?
Y.Atadeniz – Bunun nedeni o dönem sinemalarımızı istila eden Wang Yu‘lu Karate filmleri ve İtalyan, Alman kökenli seks filmleridir. Wang Yu’nun Kolsuz Kahraman (One Armed Boxer) filmi Türkiye’ye geldiğinde sinemaların önü kuyruk olmuştu, bilenler bilir… Kapılar kırılmıştı izdihamdan… Edwige Fenech‘li, Gloria Guida’lı Silvia Kristel’li filmler de çok iyi hasılatlar yapıyor, doğal olarak da sinema sahipleri tarafından talep görüyordu… Emmanuelle tarzı filmlerin yaptığı iş yüzünden Türk sinemasında da bu tür filmlerin çekilmesi hem talep yüzünden hem de fazla masraf gerektirmediğinden kaçınılmaz olmuştu. Önce küçük şirketler girdiler işe, Beş Tavuk Bir Horoz (1967) gibi filmler çekilmeye başlandı…
M.Demirhan – Siz neler çektiniz bu dönemde, bu furyada?
Y.Atadeniz – O’nun Hikâyesi’ni (1975) yaptım Melek Görgün’ün oynadığı… Salt cinsellik, seks, hatta aykırı seks üzerine kurulmuştu film… Melek Görgün geçirdiği bir kazadan sonra beyninde oluşan bir hasar sonucu aşırı isterik bir kadın oluyordu… Nerede olursa olsun, kiminle olursa olsun seks yapma tutkusuyla yanıp tutuşmakta, bu arzularını da her fırsatta tatmin etmeye uğraşıyordu… Bir Luna Park‘ta, hani kahkaha aynaları vardır ya, şişman ya da zayıf gösterir insanı. İşte o aynaların olduğu odada park bekçileri olan Yadigâr Ejder ve Kudret Karadağ ile aynı anda sevişiyordu… Orjilere katılıp seksi en uç noktalarda yaşıyordu… Süper Selami’yi (1979) çektim, Aydemir Akbaş ile… Aydemir bu filmde kendine sihirli güçler veren bir ihtiyarla karşılaşıyor ve ondan aldığı bu süper güçlerle bir yığın kadınla yatıyor, kötü adamlarla dövüşüyordu… Kilink Uçan Adam’a Karşı (1967) filmindeki Uçan Adam’ın komik versiyonu oluyordu yani. “Şazem” deyince Süper Adam kıyafetine bürünüyordu… Kötü adamlar onu alt etmek için bir yığın kadın gönderiyorlardı üstüne… Yapımcı olarak Tokmak Nuri (1975) filmini yaptım. Daha sonra film Tok Nuri olarak da oynadı… Yönetmen benim asistanlığımdan gelen Aykut Düz idi… Başoyuncuysa rahmetli Sermet Serdengeçti… Bu film bir seks komedisi idi ve iyi iş yaptı… Zerrin Doğan ve Dilber Ay ile de çalıştım, ama onları fazla soymadan… Sonra porno’larda oynadılar ikisi de… Bir de Kadı Han (1976) var… Başrolünü Behçet Nacar’ın oynadığı… Tarihi, kostüme bir film… Kadı Han Beyoğlu “Rüya” sinemasında gösterime girdiğinde kapıda kuyruk olduğunu gördüm ve hem şaşırdım, hem sevindim. Merak edip sinemaya girdim ve seyircilerle birlikte filmi izlemeye başladım… O da ne? Bir sahnede, adı Banu muydu neydi tam hatırlamıyorum genç bir kız Behçet ile sevişiyor… Sevişme ki ne sevişme… Ama ben böyle bir sahne çekmemiştim… Behçet’e sordum… “Biz çektik” dedi, “film daha çok ilgi görsün diye…” Benden habersiz çekip eklemişler araya… Oluyordu böyle şeyler… Bu sahneyi duyan gidiyor filme… Bir giden ikinci defa gidiyor… Eklenilen sahne gerçekten filmin yararına çalışıyor… Eh, ne diyeyim…
M.Demirhan – Bu da bir şey mi? T. Fikret Uçak anlatmıştı… T. Fikret Uçak Samsunludur, bir gün gezmeye gidiyor Samsun‘a. Aklına geliyor, oralarda sinema işleten bir arkadaşı var, bir ziyaret edeyim diyor. Gidiyor ama arkadaşı bir iş dolayısıyla Samsun dışına çıkmış. Sinema çalışanları bunu ağırlıyorlar, muhabbet falan oluyor. Makinist bir ara bunun kulağına eğilip fısıldıyor: “Fikret Bey elimde öyle bir film var ki, görsen aklın durur.” “Ne o?” diye soruyor Fikret Uçak… “Sen salona gir, birazdan başlayacak” diye yanıtlıyor makinist. Fikret Uçak seyircilerin arasına oturuyor. Salon tıklım tıklım dolu… Ve film başlıyor… Uçak’ın gözleri yuvalarından fırlıyor… Bir porno film ve Türkan Şoray var perdede. Makinist öyle ustaca kurgulamış ki sahnede çırılçıplak hard-core bir sahneye Şoray’ın yakınlarını eklemiş ve salondaki millet Türkan Şoray’ı seyrettiğini sanıyor. Fikret Uçak dışarıya çıkınca makiniste: “Bu film senin başını belaya sokar” diyor. “En iyisi sen bunu yok et.” Makinist bir şey demiyor ama Uçak, daha sonra telefonla Samsun’daki sinemacı arkadaşını arıyor ve makinistin kurguladığı filmi anlatıyor. Adam öfkeleniyor, kızıyor ve filmi hemen imha ettireceğini söylüyor. Bu da böyle bir şey…
Y.Atadeniz – Evet, bu tarz şeyler de yapıldı özellikle Anadolu’da.
M.Demirhan – Gelelim konumuza… Melek Görgün ile nerede ve nasıl tanıştınız?
Y.Atadeniz – Melek Görgün’ü Adana’da tanıdım. İnce Cumali’nin (1967) çekimleri sırasında. Filmde küçük bir rolü vardı. Sanırım başka bir isim kullanıyordu o zamanlarda. Sonradan Melek Görgün adını aldı. Ben de o ara Adana’da Yılmaz Güney ile Çirkin Kral Affetmedi (1967) çekiyorum. Yani Yılmaz hem ince Cumali’de hem de benim filmim Çirkin Kral Affetmez’de oynuyor aynı anda… Daha sonra Melek Görgün İstanbul’a geldi ve filmlerde oynamaya başladı, şöhret oldu. Tekrar karşılaştık ve benimle de filmler yaptı: Azrail Benim (1968), O’nun Hikâyesi (1975) ve Maskeli Şeytan (1970) gibi. Maskeli Şeytan’da soğuk, karlı, ıslak bir havada Melek Görgün çırılçıplak soyunarak özveriyle çalıştı. Tabanlarına kat kat sargıda kullanılan ten rengi bantlardan yapıştırmama rağmen üşüttü ve yumurtalıklarından hastalandı.
M.Demirhan – Sette nasıldı Melek Görgün? Anlaşılması kolay biri miydi, kapris yapar mıydı?
Y.Atadeniz – Hiç kapris yapmazdı. Tam tersine sette çok yumuşak, hiç sinirlenmeyen bir yapısı vardı. Sette soyunurken çok rahat idi. Profesyonel, uyumlu, dost bir insan idi. Hiç geç kalmaz, olay çıkarmazdı. Hatırlıyorum, Onun Hikâyesi’nde (1975) para hile almamıştı. Sanırım benim filmim olduğu için. Bu film onu iyice popüler yaptı. Hemen sonrasındaysa göğüslerini silikonla büyüttü. Unutmadan söyleyeyim, Türk sinemasında ilk silikonlu kadın oyuncu Feri’dir (Feri Cansel). Daha önce kadın oyuncular göğüslerini ten rengi sargı bandanayla koltuk altlarından bantlar, dikleştirirlerdi.
M.Demirhan - Söz Feri Cansel’den açılmışken isterseniz biraz da ondan söz edelim.
Y.Atadeniz – Feri ile İstanbul’da 1967’de karşılaştık. Ben Kilink İstanbul’da ve Kilink Uçan Adam’a Karşı’nın dahili çekimlerini yapıyordum. O zaman Şişli Camiinin yanındaki Halil Kamil platosundayız. Agâh Özgüç, yanında hafif tombul, hoş bir hanımla uğradı. Ve bana “Bu hanım Kıbns’tan geldi, filmlerde oynamak istiyor…” dedi. Şöyle bir baktım, göğüsleri o dönemin filmlerinde aranılan tarzda incene ve dimdikti. Hemen dikkati çekiyorlardı. Elbette silikonlu olduklarını bilmiyorduk. Hoşumuza gitti, “Tamam” dedik. Başta Işık Toraman’ın şirketi “Metin Film”, olmak üzere onunla birçok filmde çalıştık. Bir gün sette çalışırken Kıbrıs’tan gelen kızı Zümrüt ile tanıştırdı beni. Kızını çok severdi, onunla yalandan ilgilenirdi, elbette ki ölene kadar. Zümrüt annesinin ölümünden sonra filmlerde oynadı. Feri yaşamı boyunca hiçbir erkeğin desteğine muhtaç olmaksızın ayakta kalmayı başarmıştır…
M.Demirhan – Biraz hüzünlü bir soru olacak ama Feri Cansel’in nasıl öldüğünü anlatabilir misiniz? Ya da nasıl öldürüldü?
Y.Atadeniz - Feri ilginç bir kadın idi. Kendine çok güvenirdi. Türk sinemasında çoğu kadın oyuncuların başında hamileri, onları koruyan birileri bulunurken onun yoktu. İstemezdi. Hayatını böyle sürdürürdü. Bir ara beraber olduğu bir adam vardı. Karınca bile incitemeyecek kadar zararsız biri idi. Feri ne çektiyse dilinden çekti. Adama hakaretler etmiş, erkekliğine dokunan laflar söylemiş ve adamı kışkırtmış… Zümrüt de evde imiş. Adam Feri’yi bıçaklamış. Yani dili yüzünden hem kendini hem adamı yaktı Feri… Bu olaydan önce, bir gün Kazım Kartal ile birlikteyiz. İstiklal Caddesi’nde yürürken çok hoş bir hanım gördük arkadan. Bacakları sütun gibi idi… Beyoğlu Garanti Bankası’nın önünden Vakko’ya kadar izledik. Birden dönünce, baktık ki Feri Cansel… Bizi görünce çok sevindi, sarıldı, öptü, hal hatır sordu. O dönemde sinemaya ara vermişti ve şarkıcılık yapıyordu. Bana “Ah Yılmaz abi film setlerini, sizleri çok özledim. Şarkıcılık çok zor bir iş. Keşke sen beni yine eskisi gibi sabah 7′de evden alıp sete götürsen de akşam 10′da eve bıraksan. Hasret kaldım sinemaya” dedi. Bir hafta sonra da öldürüldü.
M.Demirhan – Bu söyleşiye zaman ayırdığınız ve yardımlarınız için teşekkür ederim, Sayın Yılmaz Atadeniz.
Y.Atadeniz – Ben de teşekkür ederim.


Seks Filmlerinin Unutulmaz Yıldızı Behçet Nacar Konuştu…
“Yattıklarımızla Kardeş Gibiydik”

1960′larda doğanlar ergenliklerini onun filmleriyle yaşadılar. Bir dönemin efsane ismi Behçet Nacar, erotik filmlerin kamera arkasını anlattı
Beyoğlu’nun arka sokaklarında eski bir binanın giriş katı Işıksız küçük bir daire Duvarlarda, filmlere, dizilere kiralanmak üzere yığılmış asker, polis kostümleri, aksesuarlar, afiş dolapları, raflarda tozlu film bobinleri Salonun köşesinde eski bürokrat makamlarını anımsatan geniş bir masa Masanın üzerinde sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış, eski püskü bir kâr-zarar defteri Defterin başında, gözlüğünü burnunun üzerine devirmiş, sarı kağıtlara rakamlar karalayan 70′lik bir yorgun adam: Behçet Nacar Ya da bizim onu hatırladığımız adıyla ‘Parçala Behçet!’

TÜRK TIPI EROTIZM
Başını kaldırdığında, ilk gençliğimizin hafızasına yerleşen simasının iyi bir makyajla ihtiyarlatıldığını düşündürüyor. Ama sadece sima değil eski perdelerden kalan adamın farklılığı: O vuran, kıran, ufalayan; dövdü mü yaman döven, sevdi mi parçalayarak seven adamdan eser yok. Torun tosuna karışmış, hesap defterleri arasına gömülmüş, biraz bezgin, ama müşfik bir dede görüntüsü insan onun bir dönem ‘Türk tipi erotizm’in en popüler kahramanı olduğuna ve bir kuşağın ergenliğine damgasını vurduğuna inanamıyor.

PORNO SALGINI
’70′lerin ikinci yarısıydı. Sokaklar içler acısıydı. Kadınlar sinemalardan çekilmiş, eski aile salonlarının koltuklarına ekşimtrak bir rutubet kokusu sinmişti. Daha önce benzeri görülmedik sahneler vardı ’3 Film Birden’in perdelerinde İşin ilginci daha sonra da benzeri görülmeyecekti. Sadece o kuşağın gençlerine musallat olacak bir hastalıktı sanki Projektörün ışığının düştüğü yerdeki kadınlar, Arzu Okay’lar, Zerrin Doğan’lar, Figen Han’lar, Dilber Ay’lar, Zerrin Egeliler’ler, Feri Cansel’ler, Melek Görgün’ler, Mine Mutlu’lar, hiç olmadıkları kadar çıplak ve arzuluydular. Erkekler iki çeşitti: Aydemir Akbaş gibiler komikti. Soyundular mı kemikleri sayılırdı, ama nedense kadınlar onlara bayılırdı. Öttür Kuşu Ömer ya da Hababam Git Gel türünden adlar taşıyan filmlerde bütün zavallılıklarına rağmen, salonu dolduran benzerlerine cesaret veren bir sefil cazibeyle o kadından, bu kadına koşarlardı. Seyreden erkeklerde “Bunların peşinde bu kadar kadın varsa, ben alâsını ayıklarım” duygusu yaratırlardı. Mete İnselel de, Bülent Kayabaş da öyleydi mesela Güldürerek severlerdi. Sonraları bu role Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Sermet Serdengeçti gibi ‘komikler’ de soyunacaktı.

SERT ERKEKLER
Bir de ‘sert erkek’ler vardı: Kazım Kartal, Tamer Yiğit, Kuzey Vargın gibi Bunlar bıyıklı, asık suratlı, kavgacı adamlardı. Öyle sululuk sevmezlerdi. Aslen dövüşür, ama yeri geldi mi de sevişirlerdi. İşte onların kralı, Behçet Nacar’dı ’70′lerde perdelerde tam bir ‘Behçet hastalığı’ vardı. 1975′te Parçala Behçet filmiyle başrol oyuncusu olmuş ve 5 yıl boyunca perdede eline ne geçirirse parçalamış atmıştı. O kadar ki, onun filmi oynadı mı, ekşi kokulu salonlar dolup taşar çıkışta yüzlerce erkek beyninde bir Behçet imgesiyle sokaklara koşardı. Evde ezilmiş, okulda sinmiş bir kuşağa sevişmeyi de dövüşmeyi de onlar öğretmişti. Gençlerine kadını, erkeği, vücudun sırlarını öğretemeyen, arkadaşlığa cevaz vermeyen, cinselliği lanetleyen bir eğitim sisteminin ürünüydüler; geçimlerini de o sistemden sağladılar. Bir kuşak, kadını, erkeği, sevişmeyi, seksi öyle bir şey sandı; yanıldı. ‘Parçalanmış’, sakatlanmış bir erkekler ordusu, arkalarında ekşimtrak kokulu salonlar bırakarak ve kafalarında “Tokmakla Beni” diye inleyen kadınlar taşıyarak sokaklara dökülürken, onlar sessiz sedasız ortadan kayboldular. Kimi unutuldu gitti, kimi sinema, tiyatro kariyerine geçmişinde hiç bunlar yokmuş gibi- devam etti.  Ama ne zaman sahneye, perdeye çıksalar, o ordunun erkekleri, onları hep beyaz donlarıyla anımsayacaktı.

NEYDI O GÜNLER?
’60′ların başlarında doğmuşları ’70′lerde perdelerde büyüten adama, 2000′lerde “Pişmanmısın”ı sormak istedim. Nasıl girmişti bu âleme; kaç film çekmiş, çekerken neler hissetmişti? Zengin olmuş muydu? Aile kurmuş muydu? Huzur bulmuş muydu? Parçala Behçet, Scognamillo-Demirhan imzalı Erotik Türk Sineması (Kabalcı, 2000) kitabının sayfalarını çevirirken, bir kuşağın hayata bakışını belirleyen filmlerinden, sıradan bir ‘ilik açma, düğme dikme’ faaliyetiymiş gibi söz ederek, samimiyetle yanıtladı sorularımı Beyoğlu Rüya sinemasının önünde gezinirken, bir dönem her seans ‘ful çaktığı’ 800 kişilik salonların yeni müşterileri bu 1.90′lık ihtiyarı kayıtsız gözlerle süzdüler. Pornonun internete taşınıp tek başına izlendiği çağda artık sadece bayramdan bayrama dolan sinemanın gişesinde yaşlı adamla “Neydi o günler” muhabbeti yaptılar. Bir ara ben de parçalanmış ergenliğimi hafızamdan boşaltıp katıldım sohbete: “Sahi, neydi o günler?”

AVANTÜR BEHÇET
“Cüneyt Arkın’ın çok dayağını yedim”
Nasıl başladınız sinemaya?
İstanbul’da Sultanahmet’te doğdum. Sanat okulu mezunuyum. Esas mesleğim dökümcülük Bir ara şoförlük yaptım. Sonra 1964′te sinemaya bir figüran arkadaşımın davetiyle figüranlıktan başladım. Günlük işlere giderdik. Kalabalık sahnelerde kalabalığı temsil ederdik yani
Sonra nasıl tırmandınız?
Figüranken yardımcı kavgacılığa başladık. İyi bir kavgacı olduk. O zaman figürana 10 lira yevmiye veriyorlardı. Sonra 25, 50, 100 liraya atladık. Dayak yiyenleri oynuyorduk. Bir yumruk yiyip devriliyorduk. İş çoktu. Günde 2-3 işe gittiğimiz oluyordu.
Zor muydu kavga rolleri?
Zordur kavga rolü yapmak. Dayak yiyeceksin, kendini yerden yere atacaksın, yumruğu yedin mi merdivenlerden yuvarlanacaksın; kolay değil yani. Herkes yapamıyordu. Ama ben çabuk alıştım. Hiç sıkıntı çekmedim. O zamanlar 30 yaşındaydım ve iriydim. Boyum 1.90′dı ve 100 kiloya yakındım.
Nasıl kavga taklidi yapardınız?
Dublajda elimizi şaklatıyorduk, yumruk niyetine veya sopayla vuruyorduk. Bir ara her yumruğun karşısına Amerikan filmlerinden alınmış yumruk sesleri döşedik. Efektler güm güm öterdi. Hatta seyirci, öyle ezberlemişti ki, bana ağızlarıyla o sesleri yaparlardı. Tekme için ayrı, surata yumruk için ayrı ses koyardık.
Rol gerçek oluyor muydu bazen?
Tabii Mesela Kuzey Vargın’ın bir kavga sahnesinde kazara kaşım yarıldı. Cüneyt Arkın’ın da çok dayağını yedim.Malkoçoğlu’nda göğsüme attığı bir tekmeden sonra perende atarken bayıldım. Allah’tan kendisi doktordu da kurtardı beni Yine de hoşuma gidiyordu. Eğlenceliydi. Hep jönün karşısında kötü adamı oynuyordum. Arada sevişme sahneleri de çekiyordum. Şoförlüğü hepten bıraktım. Ekmeğimi buradan kazanıyordum artık.
Erotik film salgını nasıl başladı?
Televizyon sinemayı öldürmeye başlamıştı. Erotik ecnebi filmler ilgi görünce, sinemalar da iş yapmayınca patladı bu iş Bu tür film yapmayan büyük artistler bir kenara itildi. Çünkü bir sinemaya erotik film geldiğinde karşısına en iyi film de konsa, o filmi altına yatırıyordu. Ve o zaman sevişme sahnesi çekmeyen adam kalmadı. Bakma, şimdi hepsi kenara çekildi; ortada sadece birkaç kişinin ismi dolaşıyor ama bak bakalım afişlere hangisi çekmedi ki..?Ali Poyrazoğlu da, Hadi Çaman da, Aydemir Akbaş da erotik film çekti, sevişti. Hepsi yatağa girdi çıktı… ama o yatakta biraz daha abartılı sevişiyormuş, o biraz daha abartısız sevişiyor, var mı bir fark? Yok.
Siz ne zaman ‘dayak atan’ rolüne terfi ettiniz?
1972 senesinde Parçala Behçet’le ilk başrolü yaptım. Avantür erotik bir filmdi. Daha önceki avantür filmlerde de bazı sevişme sahnelerinde oynuyorduk. Stüdyoya gittiğimde çocuklar “Yırt, parçala” diye takılırlardı. “Parçala” aşağı, “Parçala” yukarı Sonunda böyle bir film yapalım dedik. Çok hazırlandık.
Ne yaptınız?
Hususi elbiseler diktirdik. Hiçbir jönün yapmayacağı kavga sahneleri koyduk. Mesela hiçbir jön, bir satırı alıp da karşıdaki adamın suratına patlatmaz. Öldürse bile gayet kibar öldürür. Biz yeri geldi sopayla adamın kafasını kırdık. Ne bileyim bıçağı tekrar tekrar batırıp seyirciye, iyice kan gösterdik falan Film tuttu.
Kaç para kazandınız Parçala’dan?
Biz o zaman Parçala Behçet’i satmadık. İşletme olarak verdik ama ben sonradan ayrıldım. Negatifleri onlarda kaldı. Film de sansüre takıldı. Ama sonra çok tuttu. Parçala Behçet’i 6 ay oynatan sinema vardır. Konya’daki galasına gittim yan yana iki sinemada toplam 7.000 kişi izledi.
Sonra?
Ondan sonra Behçet serisi devam etti: Helal Sana Behçet, Namın Yürüsün Behçet, Tipsiz böyle Behçet’li 15-20 film olmuştur. Sonra hayvan isimlerine başladık: yok Akrep’miş, yok Çakal’mış Ondan sonra Almanya’ya kaset davası çıkınca Müslüm Gürses’le 4-5 film yaptım.
Behçet’ler, hep seks filmleriydi.
Tamam içinde seks vardı, ama avantür filmlerdi. Daha doğrusu ayrıyetten o film için erotik sahneler çekiyorduk. İsteyen sinema onu koyuyordu, istemeyen koymuyordu. Afişlere de yabancı seks takvimlerinden kestiğimiz kızların resimlerini yapıştırıyorduk.
Kadın oyuncuları nasıl buluyordunuz?
Figüranlar bizim filmlere gelen kızlardı. Eli ayağı düzgün, birşeyler yapmaya çalışan bir insan olduğu zaman “Gel” diyorduk, iyi oynarsa bir dahaki sefer “Al bunu sen oyna” diyorduk, oynatıyorduk.
Hani filmlerdeki gibi, evinden kaçıp artist olmak isteyen kızlar mı?
Katiyen öyle bir şey yok; gelip gidenler hep belli başlı insanlar. Mesela ben hep Nuray’la Emel Özden’le filmler yaptım. Hep tanıdık yani.
Siz gidip izler miydiniz kendinizi sinemada?
İlk zamanlar giderdim. Nasıl bir etki yaptığını görmek için Seyirci çok iyiydi. Salonlar ağzına kadar dolardı. Alkışlarlardı. Çok severdi seyirci beni… Parçala aşağı, Parçala yukarı Kimseden küfür falan yemedim. Hepsi sarılıyor, öpüyordu. Anadolu’ya çok giderdik film çekmeye, her yerde yakınlık gördük. O da bir cesaret verdi yani.
Sevişme sahnelerini yadırgamadınız mı başta…?
Valla yadırgamıyorsun hepsiyle arkadaş oluyorsun zaten. Yadırgayacak bir şey yok. Zaten benim filmlerimde aşağı yukarı hep aynı insanlar başrol oynar. İsimli stara lüzum yoktu. Bütçe de kısıtlıydı, zaten sırf Behçet ismi satıyordu. Sattığı için ben figüranla bile başrol çektim.
Sevişme sahnesi çekerken kendinizi role kaptırdığınız olmaz mıydı?
Herkesin merak ettiği şey Ama şimdi bir seti düşünün, bir kameraman var, bunun bir asistanı var, 3 tane setçi var, 3 tane ışıkçı var, bir rejisör var, bir reji asistanı var, bir kostümcü var. Yani nerden baksan 15 kişi var etrafında, 2 de misafir olur. 20 kişinin arasında yatağa gireceksin. Ama alışmıştık biz artık. Oyun gibi gelirdi. Zaten filmlerde oynayanlarla kardeş gibiydik. Hiç öyle bir art niyetle bakmadık. Kimse kimseye zorla bir şey yaptırmazdı.
Kadın oyuncu için daha zor değil mi?
Kadınlar da alışmıştı. Zaten sana alışmış kadınlar gelirdi. Alışmışlardı. Hiç tanımadığı insanla başka, arkadaş gibi insanla yatağa girmesi başka
Kadınlara da nasıl sevişeceklerini anlatır mıydınız?
Yok, zaten belli kadınlar çalıştığından, sevişmenin anlatılacak yanı yok. Rejisör bile anlatmazdı, o kadar alışmışlardı yani. Kamera zaviyesini iki sefer değiştirirdi. Kadın kalabalık istemezse, -ışıklar zaten sabittir-, ışıkçılardan biri kalır, diğerleri dışarı çıkardı.
Set dışında aranız nasıldı? Hiç gönül ilişkisi olur muydu?
Yok hiç olmadı, ben evliydim o zaman.
Eşiniz ne diyordu bu işe?
Eşim karışmazdı Allah rahmet eylesin ’56′dan beri evliydik. O da biliyordu buradan ekmeğimizi kazandığımızı…
Filmleri seyreder miydi?
Yok hiç seyretmezdi. Mahallede dedikodu falan olunca “Kocam bilir işini” der çıkardı, hiç karışmazdı.
Peki sansür de var bir taraftan, nelere dikkat ederdiniz sevişme sahnelerinde?
Valla şimdi bu sevişme sahnelerinde malûm, kadının göğsünün görünmesi bile yasaktı. Eh o zaman ne yapıyordu, filmden o sahneler ayıklanıp sansüre gidiyordu. Sonra gösterim sırasında ekleniyordu. Buna da ‘parça’ deniyordu. Bunu da bilmeyen yoktu. Sansür de biliyordu.
Ona rağmen takılanlar oluyordu.
Tabii ama açıklıktan falan takılmıyordu. Bir bahane buluyorlardı. Mesela final sahnesinde polis gelsin suçluyu yakalasın istiyorlardı. O yüzden bizdeki filmlerin çoğunun sonunda polis gelir.
Genelde öyle çok güzel vücutlu kadınlar değillerdi. Özellikle mi öyle seçilirdi, yoksa mecburiyetten mi?
O zaman sevişen kadınlar belliydi: Her kadın sevişmiyordu yani. Sonra isimli kadın olmazsa, dünyanın en güzel kadınını da çıplak oynatsanız seyirci tatmin olmuyor. Belli isimleri arıyor yani… Zerrin Doğan, Zerrin Egeliler gibiler, isim yapmıştı. Bu işe kendini adamıştı. Arzu Okay çok çevirmedi. Zor iş: Farzet ki, 20 kişinin içine çıplak gideceksin. Yabancı birini getirsen çekingen davranır, zorluk çekersin. Ama bu işin içinde olan, daha rahat oluyor.
Settekiler nasıl izlerdi çekimi?
İçerisi gürültü, patırdı, sigara dumanı bilmem ne Eh orda sen yatakta film çekerken burada konuşurlar yani. Artık o kadar alışmış ki, kimseye enteresan gelmiyor.
Tamamen soyunmazdınız pek?
Son zamanda, 1-2 filmde oldu. Ondan önce kadın da, erkek de hiçbir zaman külotunu çıkartmazdı. Kadınların hepsinin üstünde külotu vardı yani Bacağının arasına girer, külotu saklardık. O kızların hiçbiri porno çevirmedi. Bazen külotlarını da çıkarttılar, ama o işe hiç girmediler.
Sonra ne zaman çıktı külotlar?
Erkekler hiç çıkartmadı.. Kadının yan tarafı gözüktüğü için, o külotu çıkartıyor, bacağıyla erkeğin külotunu kamufle ediyordu. Böylece erkek de çıplak gibi görünüyordu.
Erkekler niye tam soyunmazdı?
Erkeği kim soyacak? Tamer Yiğit’i soyabilir misin? Beni soyabilir misin? Milyon versen, milyar versen soyabilir misin?
Ama soyunacak adam bulunurdu?
Sonradan cılkı çıktı. Sonra figürasyondan gelen sokaktaki adam soyundu, onları bile başrol oyuncusu yaptılar.
Yani külot çıkınca mı dejenerasyon başladı?
Tabii ondan sonra yarış başladı. İşletmeci de para hırsına doymadı. Ne kadar açılıyorsa o kadar iş yapıyordu. Bu Dilber Ay’la, Zerrin Egeliler’le yapılan filmlerdeki adamlar, sokaktan alınan insanlardır çoğu yani.
Nerde çekiliyordu filmler?
Platolar vardı eskiden ama çok berbat yerlerdi. Soğuktu. Gerçi yataktaydık ama üstünü örtmüyorsun kiIşıklarla, spotlar ısıtırdık.
Sorması ayıp, gerçekten uyarmayı nasıl engellerdiniz? İlaç mı alırdınız?
Hiç öyle bir şey olmazdı.
Ama sonuçta bir kadınla yataktasınız…?
Ne olursa olsun 22 kişinin arasında ayağa kalkıp, yataktan çıktığın zaman ne olacak, rezil olursun di mi?
Yatakta da sert bir adamdınız. Hakikaten kadınları hırpalar mıydınız?
Yok yok, ne diyorum ismim öyleydi yani Yoksa tonla kadın olacak da birinden çıkıp birine gireceksin, yok öyle bir şey yani…
Peki özel hayatınızı hiç etkilemez miydi? Kavga , dövüş, seks bunların içinden çıkıp eve giderdiniz.
Ben normal hayatta asla kavga etmem. Set çıkışı normal eve giderdim. Televizyon seyredip 9 gibi yatardım.
İzleyicilerinizin çoğu ergenlik çağında gençlerdi. Sizce Parçala Behçet onlarda nasıl bir iz bırakmıştır?
Valla Anadolu’ya gittiğimizde, herkes “Sizin sayenizde, bir şeyler öğrendik” diyor. Anadolulu fazla kadın görmüyordu, kadınlarla belli bir kural dahilinde yatıp kalkıyordu, göre göre öğrendiler herhalde.
Perdedeki kadınlar çok istekliydi, ama seyreden erkekler sokağa çıktığında hiç öyle kadınlar görmüyordu. O da bir hayal kırıklığı ya da saldırganlık yaratıyordu. Hiç bunu düşünüp pişmanlık duydunuz mu…?
Yok hiç…
Çok para kazandınız mı seks filmlerinden?
Allah bin bereket versin, şimdiki her şeyimi sinemaya borçluyum. Çok ekmek yedik, hâlâ da yemeye devam ediyoruz. Benim aşağı yukarı 100 tane negatifim vardır. Bunlar oynadıkça para alıyordum bu seneye kadar. Bu sene bütün filmlerin mülkiyetini sattım. Allah’ıma bin şükür yazlığım da var, kışlığım da. Oğlum çalışmıyor, ona bakabiliyorum, kızıma da bakabiliyorum,
Sizce bu filmlerin yararı mı oldu, zararı mı?
Valla erotik filmlerin sinemaya hiçbir kötülüğü olmadı. İnsanları bunalıma sokacak bir zararı dokunmadı. Sinemayı batıran Amerikan filmleri onlar gelince maliyetler arttı, filmler iş yapmamaya başladı. TV’de diziler çoğaldı. Sinemalar kapandı, çoğu yıkıldı han oldu. Şimdi televizyondaki filmler bile bizim filmlerden kötü O zaman “Sinemayı, erotik filmler öldürdü” dediler, oysa sinema çoktan ölmüştü. Bizim sayemizde sektöre hiç olmazsa para giriyor, insanların karnı doyuyordu.
Ne zaman bitti porno furyası?
1980′e kadar vardı işler. Sonra Almanya işi çıktı. Almanya’ya yönelik şarkıcı-türkücü filmleri yapılmaya başlandı.

Yazar: Can Dündar / can.dundar@e-kolay.net


ÖtekiSinema'dan alınmıştır.


paylaş:

the straight story (1999)


Yönetmen: David Lynch
Senaryo: John Roach, Mary Sweeney
Oyuncular: Richard Farnsworth, Sissy Spacek, Jane Galloway Heitz
Tür: Macera | Biyografi | Dram
Yıl: 1999
Süre: 112 dk.
Ülke: Fransa, Birleşmiş Krallık, ABD
Dil: İngilizce
Ödüller: Oscar’a adaylık, 12 ödül, 28 adaylık
IMDb puanı: 8.0/10
Metascore: 86/100

Kızıyla beraber yaşayan Alvin Straight, yıllardır küs olduğu kardeşinin hastalandığını öğrenir. Küskünlüğün ne kadar da bencilce sebeplerden çıktığı aklına çivi gibi çakılan adam kardeşiyle barışmak, belki de son kez af dilemek için onu görmek için yola çıkar. Bu yol onun için hiç de kolay olmayacaktır. Az parası vardır ve yolculuğunda ona yardımcı olacak tek şey çim biçme makinesidir. Hünerini konuşturup çim biçme makinesinden küçük bir araç yapar, arka kısmına da yolculuk için gerekli eşyalarını koymak için bir bölme oluşturur ve haftalar sürecek yolculuğuna kızının tüm reddetmelerine karşı çıkar. Alvin’in yüzünden hiçbir zaman gülümsemesi eksik olmaz, aksakalıyla da sevimliliği hayatla barışık ve güvenilecek bir insan olduğunu gösterir aslında. O, dayanıklıdır.
Yol boyunca değişik insan modelleriyle karşılaşır. Bu onun düşünmesini sağlar, eskiyi hatırlamasını, aslında yıllar önce onun da birçok hata yapmış olduğunu gösterir.
Yolda karşılaştığı olaylardan dersler çıkarır, insanlara dersler verir.
Kalıplaşmış David Lynch filmlerine hiç de benzemeyen bir film The Straight Story. Gerçek bir hayat hikâyesinden sinemaya aktarım. Duygusal, dram yoğunluklu, anlaşılamayan hiçbir yeri bulunmayan, sade.
Aile sevgisinin, insan sevgisinin yoğun olarak işlendiği filmde dünya hayatının gelip geçici olduğundan bahsediliyor ve bu çarpıcı bir çabanın meyvesi olarak gösterilir.
Lynch filmlerine benzememesi bir yana en başarılı Lynch filmidir aynı zamanda.
-Peki, yaşlı olmanın en kötü yanı ne Alvin?
-Bunun en kötü yanı, bir gün senin de genç olduğunu hatırlamak evlat.

paylaş:

noroi (2005)

Noroi - The Curse
Yönetmen: Kôji Shiraishi
Senaryo: Kôji Shiraishi, Naoyuki Yokota 
Oyuncular: Jin Muraki, Rio Kanno, Tomono Kuga
Tür: Korku
Yıl: 2005
Süre: 115 dak.
Ülke: Japonya
Dil: Japonca
IMDb puanı: 7.4/10

Bir belgesel yapımcısı, “kagutaba” adındaki eski bir şeytan efsanesiyle bağlantılı olan paranormal olayları araştırmaya başlar. Eline aldığı kamerasıyla değişik mahalleler ve bölgeler gezen yapımcı, araştırdığı insanları tek tek bularak onlarla konuşur. Yaşadıkları mekânlarda gariplikler sezen yapımcı olayın gerçek yüzünü görmeye başladığında aslında kısırdöngünün içinde olduğunun ancak o zaman farkına varır. Garip şeytan çıkarma ayinlerini, insanların davranışlarını, gizem dolu insanların konuşmalarını video kamerasına kaydeder.
Olayın kurgudan ibaret olduğunu bildiğimiz halde yine de korkuyor ve geriliyorsak demek oluyor ki milyon dolarlar harcanılarak oluşturulmuş Hollywood filmlerinden daha başarılı bir etki uyandırıyor insanda. Titreyen bir kameradan gördüğümüz kareler, aralara serpiştirilmiş röportajlar ve araştırmalar, olayın kurgu dışında bir gerçekliğinin olduğunu bize yansıtmakla kalmıyor bizi kameranın içine hapsederek aynı korkuyu bizim de yaşamamıza neden oluyor.
Dikkatli izlenildiğinde oyuncuların bile gözden kaçırdığı detayları görünce, oyuncular yerlerinden zıplamasalar bile izleyici, ağzı açık vaziyette soluğunu tutuyor.
Çok bilindik bir film değil kendisi. IMDb’de bile ortalama bin üç yüz kişi oylamış. Fakat yorum yapma gereği duyan kişilerin kötü olarak bahsettiği tek özelliği sıkıcı başlaması. Bunun haricinde kimse filmi kötülememiş. Hatta yorum yapanların verdiği puanları çoğu 9 ya da 10.
Etkisinde kalmak için yalnızken ve karanlıkta izleyiniz.

paylaş:

silent hill (2006)


Yönetmen: Christophe Gans
Yazar: Roger Avary
Oyuncular: Radha Mitchell, Laurie Holden, Sean Bean.
Tür: Korku | Macera | Gizem
Yıl: 2006
Süre: 125 dk.
Ülke: Kanada|Fransa|Japonya|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 6.5/10
Oylayan kişi sayısı: ort. 73 bin
Metascore: 30/100

Rose ve eşi Christopher, kızları Sharon’un çare bulunamayan garip hastalığı sonucu kötü günle geçirmektedirler. Rose, çocuğunun psikolojik tedavi görmesini istemez. Bunun üzerine Sharon’u Silent Hill adındaki kasabaya götürmeye karar verir. Sharon uyurken sürekli bu ismi tekrarlayıp durmaktadır. Çaresiz anne umudun bu kasabada olduğuna inanmaktadır. Kocası bu durumu kabullenmese de Sharon ile yola çıkarlar.
Silent Hill denilen kasaba ise kömür madenlerinin yanması ve yangının hala devam etmesiyle duman altı olmuş, kül yağan atmosferiyle tüyleri ürperten bir yer. Boşaltılma kararı sonucu ortalıklarda görülen kimse yok.
Kasabaya yaklaştıklarında ise başlarına gelen esrarengiz olayların gerçekleşmesi daha sonrasında gerilimin dozunun giderek artacağının garantisi konumunda.
Klasik korku filmlerinden kesintilerin bulunmadığı film, senaryo, efekt ve müzikleriyle seyirciyi germeyi başarıyor. Yani oradan buradan çıkan canavarlar yok; ekranın arkasında duran yaratıklar, kamera çevrilince bir anda ekranı doldurmuyorlar.
Çocuğun kaybolmasıyla annenin ruh halini seyircininkiyle karıştırmasıyla yönetmen, aslında hedeflediği başarıya ulaşmış gibi. Çünkü bir süre sonra anne karakterinin yanında kendinizi de olayın tam ortasında görür gibi oluyorsunuz.
Aslında Silent Hill, 99 yapımı bir oyun. Oyunu deneyenler bir daha bırakamadıklarını söylüyorlar. Film ile oyun arasında ise benzerliklerin çoğunlukta olduğu yönünde bir eğilim var. Tabii senaristler oyunu tıpatıp kopyalamamışlar, üstüne bazı sahneler de eklemişler.
Alışılmış korku-gerilim filmlerinden fazlasını bekleyenler için iyi bir tercih. Filmdeki zaman kavramına değinilmeler ise paha biçilemez.

paylaş:

en iyi 100 "kötü"


TotalFilm, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kötü karakterlerini belirlemiş. Listede şaşırtıcı isimler hiç tahmin etmediğimiz sırada yer alıyor. Bazı karakterlerin geçekten o kadar kötü olduğuna inanamıyoruz. Listenin ilk sıralarında ise en başarılı filmlersen seçkiler yer alıyor. Listenin zirvesinde ise yakından tanıdığımız bir isim karşımıza çıkıyor.


İşte gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklarıyla sinema tarihinin en iyi 100 kötü karakteri, bu karakterleri canlandıran isimler ve bahsi geçen karakterlerin yer aldıkları filmler:
paylaş:

en iyi 20 stephen king korku uyarlaması


3. yıllarını kutlayan harika bir site Korkusitesi. Uzun süreden beri takip ediyorum. Harika kritiklere sahip yazılar yazarak ilgi uyandırıyor. Hiçbir kitabını okumama rağmen birçok film uyarlamasını izlediğim Stephen King hakkında aşağıdaki yazıya ulaştım. Linke tıklayarak kolayca siteyi ziyaret edebilirsiniz. Emin olun seveceğiniz bir sürü yazıyla karşılaşacaksınız. Yazıda bol bol resim olduğu için liste bölümünden böldüm, yüklenmesi birkaç saniye alabilir, sabırlı olun. 
Tam adıyla Stephen Edwin King. William Shakespaere’dan sonra kitapları sinemaya en fazla uyarlanan yazar. Bizim daha çok sevdiğimiz ismiyle Korkunun Lordu’nun profesyonel yazarlık kariyeri, bir süre yazdıktan sonra beğenmeyip çöpe attığı Carrie’nin, eşi Tabitha King tarafından atıldığı yerden çıkarılıp yeniden yazarın önüne konmasıyla başlayacaktı. 1974’te yayımlanan Carrie büyük ses getirecek ve daha iki yıl geçmeden gelen aynı isimli filmle Stephen King eserleri sinemaya uyarlanmaya başlayacaktı. King, kendisi gibi yazar olan eşinden yana oldukça şanslı görünüyor.
Şanssız olduğu tek taraf, hem ‘Amerikalı’ hem ‘popüler’ hem de daha çok ‘korku’ türünde eser veren bir yazar olmasıydı belki. Bu onun edebiyat çevrelerince uzun süre görmezden gelinmesine neden oldu. Ta ki bunun mümkün olmadığı anlaşılana kadar. Elbette hak ettiği değeri görmediğini söylemek biraz nankörlük olur; ancak geçmişe şöyle bir baktığımızda Amerikan korku sinemasına şekil veren bir yazar görüyorsak, bu biraz da nankörlük yapmak için elimizde iyi bir sebep olduğu anlamına gelmez mi?

Geçtiğimiz günlerde Forbes dergisinin yayınladığı ‘Dünyanın En Çok Kazanan Yazarları’ listesinde üçüncülükte gördüğümüz yazar aradan geçen 35 yıla rağmen ne hızından ne başarısından bir şey kaybetti. Bu günlerde, kendisinin pek sevdiği(!) Stepheine Meyer’in Twilight uyarlamaları oldukça gündemde olsa da, ne Meyer’in, ne bir dönem nafile bir çabayla rakibi olarak gösterilen Dean Koontz’un, ne de kendisinin ‘korkunun geleceğini gördüm, adı Clive Barker idi’ diyerek arka çıktığı Clive Barker’ın eserleri beyazperdede onun eserleri kadar tarz sahibi, kalıcı ve devamlı bir etkiye sahip olabildi. Muhtemelen bu konudaki tek rakibi Richard Bachman olabildi. Son yıllarda gelen başarılı örneklerden sonra Stephen King uyarlamalarına yeniden göz atmanın zamanı çoktan gelmişti. Ben de naçizane, bu film adaptelerini içeren bir Top 20 hazırlamaya çalıştım. Listedeki bazı filmler arasında uçurum olduğunu düşünebilirsiniz. Zira elde ettikleri genel başarı düşünüldüğünde gerçekten de farklı yerlerde duruyorlar. Lakin her birinin korku sinemasının özgün köşelerini parsellediğini de unutmamak gerekir. Bu listede görmenin, ya da görememenin sizi rahatsız edeceği filmler muhakkak olacaktır. Onlar için doğrudan beni suçlayabilirsiniz. Çünkü hiçbiri unutulduğu ya da üzerinde daha az düşünüldüğü için değil, tamamen yazarın iradesi sebebiyle burada ya da burada değil.

Not: Bu yazı hazırlanırken Stephen King’in yalnızca korku-gerilim türündeki eserleri dikkate alınmıştır. Green Mile’in, Shawshank Redemption’ın, Stand By Me’nin ilk 5’e gireceğini halihazırda bildiğimiz bir listenin ne heyecanı kalırdı ki hem!

Şimdi, bilmeniz gereken her şeyi öğrendiğinize göre… Korkunun Kralı’nın korku tüneline girmeye hazır mısınız?

Öyleyse sıkı tutun elimi. Orada kaybolmak istemezsiniz.

paylaş: