bir zamanlar


Aşağılara bıraksam kendimi daha sokağa ulaşamadan çamaşır iplerine dolaşacakmışım gibi hissediyorum, kurtarıcım çamaşır ipleri olacak da farkında bile değilim. Upuzun bacaklara sahip olsam kilise çatısı görünümlü ihtişamlı evlerin tepelerinde, bir oraya bir buraya gezinir dururdum. Denizle gökyüzünün birleştiği o incecik çizgiye benzetiyorum hayatı hep, ulaşana kadar koşasım geliyor da dizlerim beni ele veren. Umut bahçelerinden bir kilo muz almak çok ucuza mal olsa da midemin gurultusuna karşı örülen bir çember gibi geliyor bir anlığına. Hayat umulmadığı kadar kısa değil oysa. Daha önümde onlarca gün var ve bitmek bilmiyorlar.
Karanlık kuleler var her bir yanımda, aydınlığa çevirmişler yüzlerini çeyrek saatte çanlarını çalıyorlar. Gökyüzünde bir yerlerde bizi izleyenler var, halimize durup durup gülüyorlar.
İzlenen bir şarkı, dinlenen bir film misali, her şey yerli yerinde ama biraz ters. Umudumuzu kaybetmemek için dondurma külahlarına kalbimizi koyuyoruz.
Kapı aralıklarından daima soğuk geliyor, yağmur hiç eksik olmuyor tepemizden, kuruması gereken çamaşırlara inat yağdıkça yağıyor anasını.
Ta uzaklarda bir yerlerde, bir zamanlar, şehirlerden bilmem hangi çöp deliklerinde, kurtçukların beslenmek için buldukları pizza kırıntılarıyla besleniyoruz her dakika, her vuruşta, her saniyede ve bir de süs köpekleri dolanıyor etrafta, kedilerin soyu tükenmiş gibi ya saklanıyorlar ya da yoklar ortalıkta.
Karelerin hepsi siyah-beyaz, her birinde ayrı hayat, her birinde farklı konular.
Masanın üzerinde çoraplar, vanilya kokulu bir puro, su ve peçeteler kıvrılmış.
Sigaranın ucundan çıkan duman hiç bu kadar efkâr katmamıştı benliğe, hiç bu kadar özlem duygusu sarmamıştı içleri. İçilen her bardak şarap, beyaz, hiç sevmem.
Kırmızılığından yoksun var oluşların eşiğinde diz kapakların kırılmasına benzer benlik, vücut kırmızılıkta hayat bulur çünkü, kan kırmızıyken akar.
Gemileri görebiliyorum, upuzun perdelerin arasında geçmişe doğru yola çıkmışlar, tek yapmam gereken biraz daha aralamak yarınları.
Aynalar var, boyu olduğundan uzun, kişiyi olduğundan güzel gösteren, baktıkça kendimizi kandırıyoruz.
Zebaniler de var oralarda, biliyorum, her iyiliğin yanında kötülükler var, eğer bir yerlerde ışık varsa, gölgelerden kaçamayız hiçbir zaman. Kapı arkalarına saklanıyoruz nedense.
Yüze kadar çekilen yorganların altına giriyoruz, yüzümüz görünmediği müddetçe, vücudumuz görünse de olur.
Yakarışlarımızın sonu kesilmeye dursun biz mutlu olduğumuzu iddia ediyoruz durmadan, çığlıklarımızı kahkahalarımız bastırıyor çünkü. Gözyaşlarımızın sebebini sevincimize yoruyor.
Maviliğin içinde boğulurken yağan yağmurları, benliği yıkayan su sanıp kollarımızı gök kubbeye açıyoruz, yukarılardakini tutacakmış gibi parmak uçlarımızla uzanıyoruz erişebildiğimiz yerlere doğru.
Aslında hayat, bize en kötü oyunlarından birinde başrolü teklif ediyor.


paylaş:

3 yorum:

  1. merhaba, sitede çalan şarkı kime ait ve ismi nedir acep, çok hoşmuşta

    YanıtlayınSil
  2. şu an çalanı merak etmiştim, teşekkür ettim :)

    YanıtlayınSil
  3. ne demek, ben teşekkür ederim.
    ayrıca buradaki filmin müziklerinden biri,
    http://www.kalemsuare.com/2011/02/wicker-park-2004.html

    YanıtlayınSil