gitmek

8 YORUM
Çok çok uzun süredir istememiştim bunu... Telefonumu bile yanıma almadan, 2 tişört, 1 şort, her ihtimale karşı yanına bir bikini, birkaç yedek iç çamaşırı bir de diş fırçamdan oluşan bir çantayı sırtıma atıp koşarak gitmek bildiğim, tanıdığım yerlerden. Daha önce hiç görmediğim sokaklar görmek, gördüğüm yeni yüzleri ise hatırlamayı bırak algılamaya tenezzül etmediğim bir yerlerde gezinmekti istediğim. Nasıl göründüğümü de umursamadan sadece öyle zamanın geçmesini beklemek tanımadığım yerlerde. Tek kişilik yemeğimi hazırlamak için marketten aldıklarımla eve dönerken farkında olmadan düşündüğüm şey buydu.

Deniz görmek istemiştim biraz, biraz yalnız kalmak. Daha önce hiç karşılaşmadığım manzaralarla karşılaşmak ki eskilere aklım gitmesin. Geçmişim olmasın, hatırlamayayım hatırlanmaması gereken zamanları. Bütün sorumluluklarımı unutayım, uzak olayım her şeyden. Tek bağım sırt çantam, önemsediğim tek şey dayanamadığım güneşi uzakta tutan gözlüğüm olsun bir de kendimi dış dünyadan soyutlamamın vazgeçilmez parçası olan müzik çalarım.
Uyandığım saat, uyuduğum saat, yediğim yemek kimsenin umurunda olmasın. Bıraksınlar beni tek başıma kalayım, görünmez olayım, görmesinler… Ve sen, özellikle sen, hiç var olmamışsın gibi olsun. Ben hiç inanmamış olayım, tekrar “bu sefer farklı” demeyeyim, hadi dedim inanmayayım buna! Öğreneyim artık hiçbir zaman farklı olmaz, bütün hikâyeler birbirine benzer. Her hikâyenin sonu tahmin edilebilir, bazı hikâyeleri çok sevmemiz anlatıcıdan kaynaklanır hikâyenin kendisinden ya da farkından değil. Hepsi aynı biter, hadi biri farklı diyelim, farklı olsa da biter…
Seni seviyormuşum… Bırak seveyim, ne fark eder ki? Sen beni seviyormuşsun, sev, ne fark eder ki? Bitmeyecek miyiz? Sona koşar adımlarla yaklaşmıyor muyuz? Göze aldıklarımızı değil, alamadıklarımızı hatırlatıp durmuyor muyuz birbirimize? Hani der ya Nazım, en güzel söz henüz söylemediğimdir diye, biz de ah ne güzel ne romantik deriz… Değil efendim, güzel de değil romantik de değil! Şair bayrağa seslenmiş sanki, hepimiz “Okuduğumuzu Anladık mı?” kısmındaki soruyu aynı cevaplamalıymışız gibi aynı sonuca varmışız aynı şiirden… Hiçbir yapılan hiçbir söylenen yeterli değil ilerde daha fazlasını yapacağın için beklentimi yükselttikçe yükselteceğim ve eninde sonunda bana yetmeyeceksin mutsuz olacağım demek bu! Hep daha iyisi olacağına inanacağız çünkü. Romantik değil yani, güzel de değil. Hem terk etmedi mi Piraye’yi… Ellerinde bir tek tahta bavulda saklanan mektuplar kaldı.
Üstelik denizi de seviyorum ben ama Ankara’da yaşıyorum. Yani sevmek değiştirmiyor olacakları bazen. Küçüklüğünü bandırma sahillerinde her gün deniz kıyısında geçirmiş olan ben nasıl Ankara’da deniz olmadan yaşayabiliyorsam sensiz de yaşayabilirim. Kaçıp gidebilirim, tek bir sırt çantasıyla. Anneme bile haber vermeden kendimi hiç tanımadığım bir şehirde bulabilirim. Hafızamı kaybettiğimi iddia edebilirim kolaylıkla… Ama dur, önce eve gidip yemek yiyeyim tek başıma, sonra kardeşim gelecek merak etmesinler beni, sonra giderim. Hem belki arayacaksın beni birkaç gün sonra, telefonumu yanımdan ayırmamalıyım, belki her şeyi anladığını söyleyeceksin, mutlu olacağız tekrar.
Gitmek mi diyordum ben? Ben mi bahsediyordum gitmekten! Sesinizi duyar gibiyim: “Sen mi gideceksin, her şeyi bırakıp gideceksin üstelik? Dön ve aynaya bak! Kabullen sen bir korkaksın, gidemezsin…” Evet, böyle dediğinizi duyar gibiyim. Savunmamı mı bekliyorsunuz? Söyleyecek şeyim yok, ben artık susmayı öğrendim. Susmayı ve çekip gitmeyi…


Read more...

uçmak

0 YORUM
Sırf bunların sebebi ben değilmişim gibi oturup bir de ağlayasım geliyor. Hiçbir zaman tuhaf olduğumu düşünmedim, kendime ucubeliği konduramadım bile. Nasıl olur da gözlerim sulanır anlam veremiyorum. Her tarafımı saran korkulukların arasında kendimi kargaya benzetiyorum. Gece olmadan güne geceyi getiren bir varlıkmışım gibi tanrının yokluğunda gözüm kapalı tanrılaşıvermişim ve yok etmenin bu kadar kolay bir şey olduğu aklıma dank ettiğinde düşünmeden yok etmişim, sanki var eden benmişim gibi.
Kimseye sormadım. Hiçbir zaman da cevap alamadım. Dumandan boğulurken yaktığım sigaranın üzerine ikincisini yaktım ve üçüncüsünü. Ayıp denileni yaptım ben, kuralların kim tarafından konulduğunu öğrenmek için tanrımdan vazgeçip bir de kafa tuttum ona. Kendimi affettirebilmek için yapacağım hiçbir şey yok artık.
Bunalım denen kavram suratımı yalıyor. Düşüyorum durmadan kâbuslarımda. Elini uzatanı hiç görmedim.
Ben de koşardım oysa. Yağmur yağdığında sırtımda çantam, gölcüklerin üzerinde zıplar, paçalarım çamurla yıkanana kadar da durmazdım. Gökyüzünden benim için meleklerin indiğine inanırdım, göremesem de. Geceleri uyumadan önce dualar ederdim. Başıboş kaldığımın farkına varır varmaz birisi elimi tutar evcilik oynardık. Yazın sıcağında fıskiyelerin altına girmeye bayılırdım. Ve balonların içinde gökyüzüne doğru yükselirdim rüyalarımda.
Sanmıyorum. Ben ölmeden dünyanın batmayacağını düşünemiyorum. Belki de artık pes etmişlerin yanına gitmeliyim. Yaşadıkları her saniye yaptıklarından biraz daha pişmanlık duyan, beyinlerini tuzlayıp ekmeklerine katık edenlerin yanına. Gitmeliyim. Arkama döndüğümde vazgeçeceğimi biliyorum. Ben, çoktan vazgeçtim.
Göz kapaklarım mı kapanıyor yoksa ışıklar mı sönüyor. Var denen yok olmuş. Onun için artık ‘vardı’ kullanılmalı. Kimse yok demiyor zaten. Işıklar gözlerimin içinde sönüyor.
Anlam verilemeyen tutarsızlığımdan bitkin düşüyorum dizlerimin üzerinde. Kollarımı açmışım, bedenimden çıkmayı bekliyorum. Vahşetin kucağına oturmaya az kaldı. Ya onun olacaktım ya yok olacak. Seçimim ona göre en iyisiydi. Artık af dilemeye yüzüm kalmadı. Cesaretim de yok tu zaten. Bu dünya ben ölmeden batmayacak bu doğru. Bunu biliyorum, çünkü fısıltısını duyuyorum. Bana öfkeli, kendini zor tutuyor. Ama birileri çoktan anladı, hatta suratındaki gülümsemeyi hissedebiliyorum. Acıyanlar bizlere, onlar için artık yeni bir dünya gerekli.
Üşüyorum ve gözbebeklerim küçülüyor, görmekte zorlanıyorum. İncecik şeyin içinden geçen sıvı beni oradan oraya savuracak ve uçuracak. Siz de hiç istemediniz mi uçmayı. Hep dilerdim küçükken kanatlarımın olmasını, gökten inen meleklere eşlik etmek isterdim. Ve ağlardım da gittiklerinde.
İlk önce yanma ve görüyorum, gözbebeklerim büyüyor. Ensem kafamı tutmaktan yorgun düşmüş, seriliveriyorum yere. Hiçbir şey bu kadar haz veremez bana. Seçimimi yaptım çoktan. Kanatlarım var ve gökyüzündeyim çoktan. Size yukarıdan bakıyorum. Üstelik burada elimi tutanlar var. Bana acıyorsunuz, hissediyorum. Ama ben ölmeden dünya düşmeyecek, bunu bilin.


Read more...

edepsiz portakal

1 YORUM

Hadi utanmadan bir de üstüne basa basa uçuyorum de, yalan söyle, kimin umurunda? Bu dünyanın sahibi biz olalım bir geceliğine, parçalara bölelim bedenlerimizi yeryüzüne süzülüverelim, tanrı ne arkadaştır ne sevgili. Yalnızlığımızla uğraşalım, kendimizle dalga geçelim. Hadi düşüyorum de, doğruyu söyle, kıvrılalım yataklarda, yeminler edelim birbirimize, açalım kanatlarımızı anası olalım şehrin, gecelerde yıkıverelim gökdelenleri ve bir de haykıralım tüm kinimizi. Adı konulmayan esrik bakışlarımıza mayhoş bir gülümsemeyi bulaştıralım çekinmeden. Köpekler gibi içelim, gelen geçen gülsün halimize.
Bu gece sadece biz istiyoruz diye yalanlar söyleyelim kendimize, kimsenin hüküm sürmediği devletlerin yaralı çocukları oluverelim, bilmeden gururlanalım düşüncelerimizle ve bir de portakal yiyelim portakal rengi gökyüzüne inat, edepsizliğimiz portakaldan olsun, sen bana şarkılar söyle, ben dumanında boğulayım.
Midye yiyelim inci çıkacak umuduyla, kandıralım kendimizi bir kereliğine ve sırf göze batmak için parmak kaldıralım akıl yürütemediğimiz tartışmalarda, kendimize dinleyenleri hayran bırakalım. Farklı olabilmek için değil biz istiyoruz diye kırmızı ışık yeşile dönene kadar oturup gazete kâğıdının üzerine kitap okuyalım caddenin birinde, karanfil satan çocuklara selam çekelim ve kornaları duyana kadar kalkmayalım yerimizden. Alkış denen kavramın beynimizi yeme çilesinde kırıntı misali dalalım ormanın birine ve kaybolalım yolumuzu bildiğimiz halde, küçücük yaprakların hışırtısını ayakaltlarımızda hissedelim ve dolduralım vücudumuzu enjekte edermişçesine kokuyla. Koparak bedenimizden umursamazca yükselelim yükselebildiğimiz kadar ve leylekleri gördüğümüzde saçımızı tutalım alışılagelmiş adetlerimizi hatırlayarak, küçük olduğumuzu zannedip kumdan kaleler yapalım bir de denizin birinin yanında, dalgalara bakıp bir de çişimiz geldiğinde altımıza kaçıralım. Suratımıza çarpan rüzgârı bir esir gibi sokalım göğüs kafesimize, yaparız biz, kendi soyunu kafeslere sokan hayvanlarız.
Hadi birden yüze kadar sayalım ikişer ikişer ve bilmişliğimizi takınıp alay edelim sayamayanlarla, bakkal hesabını bakkalcıdan öğrenmenin yollarını ararken saçımız beyazlasın ve koşalım sokaklarda, şemsiyelerimizi de açalım, her rüzgâr çıkışında bir adım daha yaklaşalım yarınlara.
Hadi yalan söyle, utanmadan mutluluğunu haykır dünyaya ve portakal kabuklarını koy sobanın üzerine, tütsülenmiş hayallerimizde kekremsiliği bulalım. Spagettinin bir ucundan sen başla diğer ucundan ben çekeyim içime, bir burun kıvırması ve ruj izleri suratımda.
Üçe kadar sayalım ve kendimizi dünyaya bırakalım, ben şemsiyemi açtım bayanlar önden, koş bakalım.


Fotoğraf buradan alınmıştır.
Read more...
0 YORUM

kalemsuare BLOG YAZARLARI'nın düzenlediği en iyi kişisel blog yarışmasında birinci oldu.
Teşekkürler BLOG YAZARLARI!
Read more...

İyi Çocuklar ve Kötü Hikayelere Dair

0 YORUM
Günlerce sızlanıp durdum. Şöyle diyerek:

''seni anlatabilsem seni,
iyi çocuklara, kahramanlara.''

Sonra şikâyet etmekle olmaz, anladım. Başladım anlatmaya.İyi çocukların korkudan ödleri patladı, öyle çok ağladılar ki. İşin fena yanı, korkularını yenmek için kötü olmaya karar verdiler. İyilikten vazgeçtiler.

Sıra geldi kahramanlara. Bizim hikâyemiz hiç mutlu etmedi onları. Hikâyeleme yeteneğimin gücünden mi yoksa yaşadıklarımızın absürtlüğünden mi bilmem, onlar da kahraman olmaktan vazgeçtiler. İnsanlığın buna değmeyeceğini söylediler üstelik bana. Yani ne gereği vardı ki canavarlarla savaşmanın, bombaları son saniyede imha etmenin, kötüleri bile kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atmalarının? En büyük acıları birbirlerine yaşatmakta ısrarlıydı insanlar.

Anlattıklarımın iyiler ve kahramanlar üzerindeki olumsuz etkilerini görünce ,ben de başkalarına yöneldim haliyle. Anlatmalıydım seni, dipsiz kuyulara haykırmalıydım illa.Gittim namussuza, halden bilmeze, kahpe yalana. Burası artık böyle dediler, ne varmış ki bu kadar üzülecek bunda.

Vazgeçtim anlatmaktan, vazgeçtim işte.

Oysa çocukken bile büyüyünce prensle evleneceğime inanacak kadar ahmak değildim. Fakat büyüyünce bir şey oluyor insanlara.

Kim deli değil ki? Neden itiraf edemiyoruz ruh sağlığı denen şeyin kocaman bir saçmalık olduğunu kendimize bile? Din felsefesi dersini kocaman okuldan sadece iki kişinin seçtiği bir dünyada nasıl delirmememi bekleyebilirsiniz? Nerden gelip nereye gittiğiyle ilgili tatmin edici cevapları olmadan, burada ne yaptıklarını bilmeden yıllarca yaşayabilen biz insanlar mı doğanın en zeki yaratıklarıyız?

Hayvan olmadığımıza dair en sağlam temelimiz bu mu?

Hayır, güzel kız. Sen buraya beğendiğin tüm ayakkabıları alabilmek için gelmedin. Küçük çocuk, dünyada var olan tüm çikolataları yeme hayalin bir kaç yıl sonra seni hayata bağlamaya yetmeyecek. Tonton amcam benim, sen emekli olunca geleceği yok güzel günlerin. Hem aynı hataya evlendikten, karın doğum yaptıktan, çocukların da evlendikten vs. sonraları için de düşmedin mi? Hey sen çekici oğlan! Uzun bacaklı tüm kızlarla yatmaya yetmez ömrün. Yarına tutunabilmek için başka bir sebebi olmalı insanoğlunun.

Ve benim payıma düşen zaman da, sorularımı cevaplandırmaya yetmez; farkındayım.
Bizi çıldırtan, soru sormak yerine saçmalıklara inanmak aslında; farkına varın!
Read more...

Überman Sevgilim

1 YORUM
Ve çıktın sahneye
Adın ... senin.
Yemeye doymadığım şey kelektir benim.
Kafiyeli ve uyduruk bir şiirle
Seni irrite etmek değil inan niyetim.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Moliere'den yok eksiğin.
Belki de bir Sheakespeare'sin.
Üretmene gerek yok,
Varlığınla şahesersin.
Öte yandan (Herkesi kıskandıracak kadar da)
Zekisin.
Pekiyidir tüm derslerin.
Bilsen ne parlaktır kariyerin.
Tabula rassalara sığmaz CV'n.
Araya atmasyon sözler katsan da
Dillere destandır felsefe bilgin.
Büyülüyor herkesi entelektüelliğin.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Herkesin bilmediği şeyler vardır cicim.
Bu korkudan mıdır yanımdayken apolitikliğin?
Oysa Msn'de gerçek bir siyaset bilimcisin.
Sanırım Vikipedia'dır kaynağı e-politikliğinin.
Yine de bu küçük ayrıntılar, küçük komplekslerin
Ya da kibrin, çok bilmişliğin
Mükemmelliğini zedeleyemez senin.
Mizah dünyası için bir devrim
Sıradan insanların anlayamamasıyla övündüğün esprilerin.
Öndeki çürük dişine rağmen
Gülüşün ne karizmatik ve seksi sevgilim.
Hele bir de o şarkı söyleyişin!
Hayranlık uyandırıyor tizden pestenkeraniye geçişin.
Elit edebiyat anlayışın bu benzetmeyi klişe bulacak ama
İnan bülbülleri kıskandırır sesin.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Hem kültürlü hem zenginsin.
Kocaman bir holdingin biricik varisisin.
Gözleri kör olmalı sana çirkin diyenlerin,
Benim için dünyanın en güzelisin.
Beyaz atın yoksa da üzülme.
(Vardan yoktan anlamalı kadın dediğin.)
Sen benim beklediğim prenssin.
Erdemli bir insansın olmasa da imanın, dinin.
Elbette vardır tanrıya inanmamak için nedenin
Hem kendini hem de bizi tanrının ta kendisi olduğuna ikna ettin sevgilim.
Ah unutmadan!
Narsistlik de başka bir meziyetin.
Fakat seni ayıplamaya varmaz dilim.
Ben ki İtalya'yı çizme sanan türdenim.
Geçtim yaz tatilini Avrupa turuyla değerlendirmeyi,
Pasaport çıkarmak için bile yok meteliğim.
Sense ezbere bilirsin coğrafya ve tarihlerini tüm memleketlerin.
Opera, golf, piyano çalmak, yatla denize açılmak senin hobilerin
E bu kadar burjuvayken hiç gereği yok mütevaziliğin.
Sen ki her halinle,
Hem de hem de her halinle,
Überman'sın sevgilim.
Read more...

Gidelim Buralardan

3 YORUM

Yollar yolculukları çağırdı önce ve bana gitmek düştü. Kolaydı her şey, düşünmek düşünürken yapılacakları sıralayıp yarını güzel umut etmek. Yaşanılacaktı görülecekti, yeni yollar yeni kentlere salacaktı anlam arayan bedenimi. Ve sonra yeni insanlar ve umutlar girecekti hayatıma. Bunca yıldır topallayan hayatım tekdüzeliğinden arınıp yeniden can bulacaktı. Öyleydi, öyle olmalıydı. Umut etmek insanı girdabından çıkarıp yeni mutluluklara sevkediyordu. Yollar aşıldı, yolculuklar
tamamlandı. Gelinen kentlerde sonuç hep aynıydı. Yeni insanlar yeni sokaklar, yeni bir hayat.. bu beklenendi, ya ötesi? Yenilikler yeniği getirmemişti ki hayatıma. Ben yine bilinen o eski topal martı yine aynı şarkılarla ağlıyor ve yine aynı nedenden kadeh kaldırıyordum hayata. Hayat geçmiş ve gelecek arasındaydı. Bugüne yer yoktu. Yarından tezi yok düne geçmeliyim, dün yaşanmış ve bitmişse geleceği ümit etmeliyim, ya da dünü özlemle anarken geleceği kurgulamalıyım. Allahın cezası bugün yok işte... Ne satırlarımda, ne dinlediğim şarkılarda, ne tanıdığım insanlarda ne bu kentte, ne de yalnızlığımda. Bugündü beni yalnızlaştıran, olamayan bugünler yaşayıp kendimden yalnızlaşıyordum. Olmamış günlere hayaller kurarken bugünü düşüncelerimde hapsediyordum. Ne öteye gidebiliyordum ne de geçmişe tutunabiliyordum. Yaptığım şey yalnızca sendelemekti. Biraz olsun kurtulmak niyetiyle sarıp sarmalıyordum başka yaşamları. Beraber gülünüp beraber ağlanan sofralardan bir başıma ayrılıyordum. Payıma hep yalnızlık düşüyordu. Suskunluk yalnızlıkla bütünleşince çekilmez bir hal alıyordu. Orada olunamayan yerlerde orada onlarla olmak istediğim insanlar yarım bıraktıklarımdı, düzmece yaşamlarından bir solukta okunacak kadar ustaca yalanlar türeten o insanlardı. Ben hep yarını düşlerken, inanırken, ağlarken, şarkılar söylerken, yeminler ederken, düşerken, tutunacak bir el ararken yalnız bırakıldım...
Read more...

Melankolik Kusmuklar

1 YORUM
Ben aşık oldum. Hiçbir şey ifade etmiyor aslında şimdilerde bu cümle. Herkesin melankoli kustuğu bir dünyada benim aşık olmam sevdiğim adam da dahil olmak üzere kimi ilgilendirir ki! Gördüğüm kadarıyla herkes yapıyor zaten bu işi. Evet, iş! Hollywood imalatı filmlerden, o filmlerden esinlenerek yazılmış ithal romanlardan, ucuz kafiyelerle bezenmiş oynak ve popüler yaz şarkılarından dolayı, iş edindik kendimize aşık olmayı.

Ama ben ilk defa ‘Aşık oldum.’ diyorum. Aslında bu da klişe, bu da milenyum insanının geliştirdiği başka bir yalan. Her yeni ilişkide ‘Aşk buymuş meğer.’ deyip, geçmişimizi inkar etmiyor muyuz sanki? Geçmişle birlikte gidenler bizi duyup canları acıyacakmış gibi… Hatta bazen bu tür ufak tatmin olma oyunları için bile değil, sırf yalan söylemenin verdiği hazza erişmek için karşımızdakini ilk aşkımızın o olduğuna ikna etmek için de kullanmıyor muyuz bu cümleyi?

Ekolojik felaketler, gürültü kirliliği, dahası gündem kirliliği vs. derken bir de başımıza bu belayı açtık işte: Duygu kirliliği! Şimdi bu karmaşa ve kuru gürültü arasından duyur sesini duyurabilirsen.

Zamanında aşkı ağzına alanlara hak ettikleri cevabı vermediğimizden, aşık olma trendine modaya uyum sağlamak için kapılıp gittiğimizden, sevgililerine dair hayal kırıklığına uğrayıp derbeder pozlarına girmiş dostlarımızı laf olsun diye teselli ettiğimizden hak ettik belki de biz bunu. İşte bu yüzden eğreti duruyor artık ağzımızda en güzel şiirler. Seni seviyorum derken birine, sahici gelmiyor söylediklerimiz. Sanırım kendimizi hep bir film ya da roman kahramanı olarak düşlediğimizden… Bu azaptan ya da bizi dört yanımızdan kuşatmış sıkışmışlık hissinden kurtulmak için daha fazla saldırıyoruz sevda sözlerine. Daha çok dilimize doluyoruz, kelimelerin eksikleri doldurma, palavraları gerçek kılma gücü olduğuna inanarak.

Peki inanıyor muyuz söylediklerimize? Söylenenlere? Bize artık kimsenin inanmaması mı canımızı bu denli acıtan? Sanrılarımıza ya da yaldızlı düşlerimize rağmen mi yüzümüze çarpıyor yedi milyar insanın yaşadığı şu dünyada ne yaparsak yapalım gerçekten sevmeye değer birini bulamadığımız gerçeği? Bir şeyler yaparak aşka sahip olabileceğimiz masalını bize ilk anlatan kimdi ki? Karşı cinsi elde etmenin on altın kuralı, erkekleri-kadınları baştan çıkarma kılavuzu vs. kitaplarıyla beynimizi ve dahası ruhlarımızı yıkayanlar kimlerdi?

Ben aşık oldum. İlk defa. Bildiğim taktikler, kurallar, başkalarından dinlediğim tecrübeler, kendi yaşanmışlıklarım, ezberlediğim Nazım şiirleri, izlediğim filmler yetmiyor. Kendimi ifade edememenin verdiği çaresizlik değil hissettiklerimin aşk olduğuna beni inandıran. İmkansız aşklar oldum olası ilgimi çekmedi. İmkansızlık sadece başlamaya yarar. Heves de öyle. Tutku da öyle. Heyecan da öyle. Ama ya gerisi? Gerisini getirmek için fazlası lazım. Nereden öğrendim bunları bilmiyorum, ama biliyorum. İşte böyle sinir bozucu paradoksal bir durum.

Bana farklı, size aynı; benim için sıra dışı, sizin içinse alışılmış olan bu durumu tiksindiğim bayağılıklara düşmeden anlatabilmek isterdim. Kendi cümlelerimle olması şart değil. Ama bu tür durumlar için söylenenlerin bu kadar çok kullanılmış olması ve kullanıldıkça yaratıcılarının onlara yüklediği anlamların böylesine hoyratça çalınmış olması canımı sıkıyor. Çünkü ben de sizin gibi, dağarcığımdaki tüm güzel şarkı ve şiirleri her sevgilime okuyup, sonrasında hepsinin tepkisini, yüz ifadesini birbirleriyle kıyaslayanlardanım. Bir de gelmiş ilk defa aşık oluşumun şerefine ilk defa okuyacağım bir şiir bulamadığım için yakınıyorum. Üstelik tılsımını yitirmiş kelimeleri ve aşkla geviş getiren insanoğlunu suçluyorum. Ama…

‘‘Bu kadar sevgiyi tek başıma ne diye içimde tutayım, ‘Al az kenarından da sen tut.’ demek istiyorum. Herkes içini, yalnız içine dökmez ne de olsa. İşbu sebepten, içimi ortalığa sere serpe dökmek istiyorum işte.

Ah, lafı uzattıkça uzattım. Akıl ve ruh proletaryasının akılsız bir neferiyim işte.
Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.’’
Read more...

trajikomik vaka

0 YORUM
“Rüyadayken yüksek bir yerden düşmek gibi bir his var içimde, ben buyum diyebiliyorum kendime. Ben buyum, kahrolasıca, gerektiğinde utanmadan düşebildiğimi söyleyebilen, idealleri doğrultusunda laf dalaşına girip savımın doğruluğunu kanıtlayana kadar dilimdeki tüyleri hatta kıçımdakileri bile bitiren biri. Mutluyum, gözümde yaşlar, gibi bunalım takılıp da hissetmedikleri doğrultusunda küçücük hayatlarını harcayaduran insanların da ciğerini sökesim gelir…”
Onun adı Chris Cave, ve bir yarışmaya katılıp, yağlı saçlarını geriye doğru taramış sunucu ona “Eğer büyük ödülü kazanırsanız Bay Cave, ne yaparsınız?” diye sorsa bu cevabı verir ve şöyle devam ederdi: “…ki zaten hiç yapmadığım bir şey değil. İşte büyük ödülü kazanırsam da kazandığım paranın bir kısmını bu gibi kişilerin deliklerine sokacağım.” Bunu söyler söylemez de para verip, bilet almış ve sırf televizyon furyasında silinmez sayfalara kazınmak için daracık kırmızı koltuklarda oturan ve kamerayı gördüğünde el sallama gibi bilinç dışı hareketlerde bulunan izleyiciler, ilk önce suratlarındaki donukluğun farkına varmadan bir dakika boyunca mala bağlayacak ve küçük beyinlerinde köşeli jetonlar ulaşması gereken yere ulaştığında da küçük bir tebessümle sırıtacak ve dudaklarıyla kulakları arasındaki o uçsuz bucaksız mesafe giderek azalacaktı.
Ama büyük ödülü kazanmamıştı çünkü yarışmaya katılmamıştı, katılabilitesi yüksek olmasına rağmen yatağının kenarına oturmuş, elinde sigarası, birasını yudumlarken yatağının tam karşısındaki elektrik faturalarının sebebi televizyona gözlerini dikmiş, ‘bu salaklar ne yapıyor?’ diye içinden geçiriyordu. Zevk verici bir şey bulana kadar Marla’nın yeni ağdalanmış bacaklarını düşünedurmuş, medya denen hedenin dibine vurmak için o hiçbir zaman basılmaması gereken, üzerinde bir daire ve dairenin içinde düz bir çizginin bulunduğu düğmeye basıvermişti. Elinde tuttuğu uzaktan kumandadan çıkan ışınlar televizyonun bilimum bilmem kaç yerindeki sensörler tarafından algılanmış ve dikdörtgen kutunun içine, kim kime ne yapmış, nerde yapmış, çok mu acımış, sorularının döndüğü dünya bir anda batıdan doğan ay gibi gömülüvermişti. İlk önce her zaman olduğu gibi podyumda frikik veren hatunları aramakla geçmiş fakat ‘hatunların artık yatma vakti gelmiştir’ diye düşündüğü için garip reklamlarla dolu bu yarışma programına kendini kaptırıvermişti.
‘İnsanlar ne garip…’ diye düşünmüştü. ‘…kim köpeğine kemik şeklinde makarna alır ki?’
Evet, neden insanlar köpeklerine kemik şeklinde makarna alırdı ki? İnsanlar neden köpeklerine makarna alır? Kemik şeklinde olması köpekler için savunma mekanizması kırıcı özellik göstermesi için midir? Köpekler salak mıdır? Yoksa insan postuna bürünmüş köpekler midir makarnaya kemiş şeklini veren?
Bunların hepsini sigara dumanıyla falloş olmuş beynine soran C.C. birasında kocaman bir yudumu midesine indirirken zapladığı bir kanaldaki sorulan soruları duyunca, zaten yeterince pis olan halısının üzerine kusarcasına böğürdü. Neydi bu olanlar? Yoksa bu televizyon denen şey vizyonluktan vazgeçip telekızlığa mı soyunmuştu?
“Hera’nın annesi kocasının rızasıyla striptiz barda bacaklarına kıllı erkeklerin dokunmasına izin verirken, tüm yaptıklarının geçip derdinden kaynaklanan bir sorun olduğunu düşünmüş ve ‘madem ben bacaklarımı kıllı erkeklere elletiyorum sen de kıçını ibneler elleteceksin’ diyerek kocasının kalp krizinden ölümüne sebep olmuştur. Hera da bu sırada babasız kalmanın verdiği mutlulukla erkek arkadaşını evine almış, sabaha kadar avazı çıka çıka kendini erkek arkadaşına düzdürmüştü. Sabah, gecenin verdiği yorgunlukla bir gözü kapalı uyanan Hera’nın annesi kızının okula geç kaldığını düşünmüş ve uyandırmak için onun odasına doğru yönelmişti. Kapıyı açar açmaz gözleri fal taşı gibi açılmış ve merhum kocasının silahını almak için yatak odasına gitmişti. Odaya vardığında yatağın içinde yatan birini fark etmiş ve dün gece onu eve bırakan adamın koynuna girdiği gerçeği kafasına dank etmişti. Eline aldığı silahla daha uyanmamış ama muhtemelen gece onu düzen adamı bir kurşunla öldürmüştü. Silahın sesine koşarak gelen kızı ve onu düzen sevgilisini karşısında gören anne, hiç düşünmeden kızını düzen çocuğu iki kurşunda öldürmüştü. Annesinin yaptığına akıl erdiremeyen Hera, olduğu yerde kalakalmış ve cinnet geçirmişti. Akıl sağlığını yitiren Hera şu anda meşhur bir akıl hastanesinde yaşam mücadelesi vermekte, anne meşhur bir ceza evinde yaşam mücadelesi vermekte, Hera’nın annesini eve bırakan ve düzen adam, Hera’nın babasının ölümüne sevinip eve davet ettiği ve bir gece boyunca kendini düzdürttüğü çocuk ve merhum baba, meşhur bir mezarlıkta kabir azabı görmektedir.
Yukarıda verilen trajikomik vaka hakkında aşağıdaki savlardan hangisi yada hangileri doğrudur?
i.                     Vaka sırasında toplam üç el ateş edilmiştir.
ii.                   Vakada en az suçlu olan Hera’yı düzen çocuktur.
iii.                  Hera’nın babasında göt korkusu vardır.
iv.                 Hera’nın annesinde selülit yoktur.
v.                   Hera, sırf annesi onu da öldürmesin diye deli taklidi yapmaktadır.
vi.                 Vaka’nın sonu boka sarmıştır.”
Bu soruyu gören, hayatında başına gelmedik bir olay kalmamış, gerektiğinde korkak gibi topuklayıp bir de bunu ulu orta yerde komik bir olaymış gibi anlatan Chris Cave, şunu diyebildi: “Tanrım!”
Sorunun doğru cevabını merak etmesine rağmen içinin geçmesiyle yataktan, tereyağından kayarmış gibi kaydı ve garip dünyanın garip rüyalarını görmek ve düşmek hissini yaşayabilmek için gözlerini yumdu.


chris cave'in diğer maceraları için burayı tıklayabilirsin.
fotoğraf buradan alınmıştır.


Read more...

Sıkılan Kulun Duası

0 YORUM
Çok Sevgili Tanrım;

Şu an dünyadaki pek çok insan sana sesleniyor olmalı. Ben bir değişiklik yapıp yazarak sesleneyim dedim. Umarım çoğunluk dikkate alındığında farklı olan bu değişik hitap biçimi hoşuna gitmiştir. Hoşuma giden şeylerden bahsetmeyeceğim için, sana da bulaştıracağım can sıkınıtısını asgari düzeye indirgemek adına, bu yolu uygun gördüm aslında.

‘Sorunun ne ey kulum?!’ mu dedin, bana mı öyle geldi tanrım?

Ortalık bu denli kalabalıkken hemen cevaplıyorum sorunumu tanrım: Sıkıldım. Beni kurtar. Amin.

‘İyi ama neden sıkıldın?’ mı dedin, bana mı öyle geldi tanrım?

Peki ortalık hala çok kalabalık, kulların senden bir sürü şey istiyor. Ama madem uzun zaman sonra ben mecbur kaldığımdan da olsa sana geldim ve sen bir değişiklik yapıp benimle ilgilendin, hemen sıralıyorum nelerden sıkıldığımı.

Şu an milyonlarca insan birilerini arıyor, birbiriyle konuşuyorken onun beni aramamasından sıkıldım.

Mucize denilemeyecek kadar sıradan şeyler için günlerce sana yalvarmaktan ve boş yere beklemekten sıkıldım.

Yeni anayasa tasarısı, hapse atılan çocuklar, BP’nin Meksika Körfezi’nde neden olduğu felaket, bu yıl buğday veriminin az olması, tüm mücadeleme rağmen her yanımı ısırmaya devam eden ölümsüz sivrisinekler vs. gibi üzülmeye değer onca sorun varken; kendimi sürekli onun için üzülürken bulmaktan sıkıldım.

Herkesin mutluluğun ve mutsuzluğun merkezine aşk dedikleri bir şeyleri koymasına içten içe öfkelenirken, bu güruha dahil olmamak için harcadığım çabaların boşa gitmesinden de sıkıldım.

Şimdi bana içinden ‘Hadi len!’ diyeceksin belki ama Tutunamayanlar’ı okumaktan bile sıkıldım.

Ayna karşısında çalışılarak edinilmiş pozlardan sıkıldım.

Olay akışı klişe hikayelerden sıkıldım.

Mutlu son saçmalığından sıkıldım.

Hayat derslerine dair nutuklardan sıkıldım.

Tecrübelerimizden yola çıkıp kendimize sınırlar, tanımlar ve staratejiler belirleyip; sonrasında ‘Ben feleğin çemberinden geçtim.’ edasıyla kendi yanlışlarımızı/doğrularımızı başkalarına anlatmalarımızdan sıkıldım.

Kullarının hayata dair bir bok bilmediklerini kabul edecek cesarete sahip olamamasından sıkıldım.

Ninemin duymayan kulaklarından sıkıldım.

Babamın doymayan karnından sıkıldım.

Kardeşimin yaptığımız güreş turnuvalarında her defasında beni yenmesinden sıkıldım.

Pembe dizilere taş çıkartacak cinsten bol atraksiyonlu günlerden sonra tek heyecanımın sigara içerken babama yakalanmak olmasından sıkıldım.

Astım krizlerinden sıkıldım.

Ayrılık tiradlarından sıkıldım.

Hobi olsun diye mutsuz olan insanlardan sıkıldım.

En büyük acı benim acım sendromundan sıkıldım.

Esas oğlan-esas kız ikilisinden sıkıldım.

Herkes yakınırken onlardan beni ayıracak bir yol bulamamaktan sıkıldım.

Narsistçe gelecek ama kendimden bile sıkıldım.

Gel gör ki; onu özlemekten sıkılmadım.

Acilen şaşırmaya ihtiyacım var tanrım.
Amin.
Read more...

Çay Tabağı

11 YORUM
Biliyordum, beni seviyordun. Biliyordum, sevildiğimi fark ediyordum. Üstelik hepsini nazar boncuklu bir çay tabağından anlamıştım. Tam sevdiğim gibiydi çay, yeni demlenmiş, biraz çiğ, iki şekerli. “Kuzum, hadi bana da bir çay getir.” demiştim sadece. Oysa ben senden bir şeyler istemezdim. Cümlemin karşılığı ise bir gülümseme ve bir bardak çaydı işte.
Bilmediğin şey, daha doğrusu insanların anlamadığı şey buydu işte. Bir çay tabağı, nazar boncuklu. Sana dönüp deseydim ki çay tabağı, sana dönüp deseydim ki çay tabağı ne kadar güzelmiş, anlayacaktın sevildiğimi bildiğimi. İhtiyacımız olan kelimeler değildi, bakışlarımızla anlaşırız tarzı geyikler hiç değildi bahsettiğim. Sadece bilmekti işte, ifade etme ihtiyacı hissetmemekti bunu. Belirtmemiştim o yüzden.
Benim bazı insanların birbirinden neden asla şüphe duymadığını, duymayacağını anlama biçimimdi. Tanrının varlığını bilmek gibiydi biraz da, içimizdeki şartlandırmalara rağmen. Konuşulma ihtiyacı hissedilmeden yapılmış sessiz antlaşmalara benziyordu, dedim ya sadece çay tabağındaki nazar boncuğuydu.
Şu cümlelerden sonra çoğu insanın tahmin edeceği gibi televizyon karşısında sevgilisinden çay isteyen biri değildim ben, biz duvarlarına çizilmiş resimlere bayıldığımız sahiplerini tanıdığımız, biramızı, mısırımızı arka tarafa geçip kendimiz aldığımız bir bardaydık. Ogün abi çay içerken canımız çay çekmişti sadece. Masadaki yarı dolu bira bardaklarını görmezden gelip sen de çay alıp gelivermiştin kendine, normal şartlar altında hiperaktif kelimesinin yakıştığı bir insan olan bana öyle zor öyle zor gelmişti ki yerimden kalkmak “Kuzum” diyebilmiştim sadece “hadi bana da bir çay getir.” Oysa ben senden bir şeyler istemezdim. Cümlemin karşılığı ise bir gülümseme ve bir bardak çaydı işte. Sadece oradan anlamıştım sevildiğimi…
Üstelik sen benim sevgilim bile değildin, arkadaş demeye ise bin şahit isterdi. Ayrı bir şeydin sen, hayatımın kocaman bir parçasıydın. Dedim ya sevildiğimi bilmem gibi, tanımlamaya da ihtiyaç yoktu aslında, bilen bilirdi. Hadi başkaları anlamıyor, biz bilirdik bunu ve bu hikâyeler yıllar yıllar sonra efsaneleşince şöyle tanımlardı seni anlatanlar, hikâyecinin diğeri, diğerim…

Read more...

ölmeden uyanmalıyım

4 YORUM
Tüm pamuk yığını bedenimi sarmış gibi sıcacık yatağımda yatıyorum. Karanlık, odayı aydınlatan ışık huzmesinden başka bir şey yok odada görülen. Serin bir fısıltı gibi benliğime doluyor korku, uyanıyorum.
Aydınlık. Her yer toz içinde, saçaklarda fareler geziniyor, yatağımdan kalkıyorum. Çıplak ayaklarıma cam kırıkları batıyor, kanayan ayağıma gözlerini dikmiş farelerin ayak kıpırtılarını duyar gibiyim. Garip bir senfoni bu. Daha biraz önce yatağımdaydım, şu an üşüyorum, aydınlığın içinde karanlığa gömülüyorum. Su sesi. Adımlarım yavaş mutfağa gidiyorum. Kapı yerinden çıkarılmış yerlerde tahta parçaları. Hamam böcekleriyle dolu tencereyi görüyorum. Yıllardır açmışlar gibi birbirlerinin üzerinde gezinen solucanlar ve sümük gibi bir şeyin içinden çıkan kurtçuklar. Yaklaşıyorum, midem bulanıyor, tencerenin içine bakıyorum. Midem kalkıyor ve kusuyorum. Yere yığılmış şekilde elime bakıyorum. Bileğimden akan kanları görüyorum, demir kokusu. Kendi kusmuğumun içinde kesik elimin acısını hissediyorum.
Yaklaşan biri var, her soluk alışında tüylerim diken diken oluyor. Mideme inen solucanlar gibi ağır ağır yürüyor, ellerini bir şeye sürtüyor gibi. Dişlerini gıcırdatmasını duyuyorum. Soluk alışımda içim ürperiyor ve verişimde ağzımın içinden iğrenç kokulu buğu çıkıyor. Sanki içim çürümüş gibi dizlerimi karnıma çekip, gelen şeyin artık korkudan uzak varlığını görmek istiyorum. Adım atışları. Işık huzmesinde gidip gelmeler. Göz bebeklerim büyüyor, içimi dolduran korku kulaklarımdan çıkacakmış gibi, beynim basınçtan patlayacak ve her bir et parçası başımın üzerinden bedenime süzülecekmiş gibi geliyor. Acıyan bileğimde gezinen bir şey hissediyorum. Çığlık atarak kanımı yalayan fareyi duvara fırlatıyorum. Tanrım, neler oluyor? Bu olanların hepsi kötü bir şaka mı yoksa bilinçaltımın oynadığı oyunlardan en korkuncu mu? Çözemiyorum. Tezgâhın üzerinde duran tencerenin içinde kurtçuklar tarafından yenen elimi düşündükçe midem bulanıyor. Kan kokusuna üşüşen farelerin kemirgen dişlerinin sesi kulaklarımı patlatacak gibi. Korku denen şeyin ne olduğunu anlamam için yapılmış oyunun içinde, sidiğinde boğulan bir karakter gibi hissediyorum kendimi. Tüm düş gücüm beni buraya soktu ve bu garip rüyadan uyanmak için sadece beş dakika otuz iki saniye kaldı. Burada geçen her saniyenin değeri yaklaşan şeyin bir adımı gibi beynimin içinde danklıyor.
Salyangoz gibi kanımı arkamda bırakarak kapıdan uzaklaşıyorum. Her saniye vuruşunda sonumun geldiğine bir adım daha inanıyorum. Soluk alışlarım hızlanıyor, kalbim kaburgalarımı dövüyor. Beynimde bir adrenalin bombardımanı. Dört dakika elli üç saniye.
Zaman dudaklarımdan gırtlağıma akan şarap gibi acıtıyor canımı. Bir masalın içinde kurt tarafından yenmeyi bekliyorum. Düş kırıklığına uğramış gibiyim. Kendimi tutamayıp ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım sümüğüme karışıyor ve tuzun tadını alıyorum. Her hıçkırışımda sinirden duvarı yumrukluyorum ve bana doğru yaklaşan şeyin soluk alışlarını daha yakınımda hissediyorum. Ağır adımlarla kapının diğer tarafında bekliyor. Korkuma karşılık onun tatmini. Üç dakika on iki saniye.
Kahkahasını duyuyorum, jilet gibi kesiyor bedenimi. Kız çocuğununkine benzetiyorum. Sanki her adım atışı küçük bir çocuğun ayaklarından doğuyor. Parmak uçlarında yükselmesi gibi sahnede, eteklerini uçuşturarak koşması gibi buğday tarlasında…
İki dakika dört saniye. Çıplak ayaklarını görüyorum ilk, simsiyah saçları gibi bir elbise var üzerinde, yıkık duvarın olduğu yerde bana dönük duruyor. Sonra bir anda üzerindeki elbisenin rengi açılıyor ve saçları kısalıyor. Beyazların içinde duvara dönük kahkaha atıyor. Avucumu ısırıyorum. Beynim en iyi oyununu oynuyor benim adıma. Dişlerimi parmaklarıma geçiriyorum. Bir dakika yirmi altı saniye.
“Ne istiyorsun benden?” diye soruyorum. Cevap yok. Saçlarımı çekiyorum sinirden. Ne olacaksa hemen olsun bitsin. Kapının önünden geçen fareyle irkiliyorum. Tanrım, ne yaptım ben? Debeleniyorum, ayaklarımın altında toza bulanmış tahta parçalarını savuruyorum. Bitmek bilmeyen bir rüya mı bu? Az kaldı, ölmeden uyanmalıyım. Kırk dört saniye. Kafasını bana çeviriyor. Saçlarından yüzünü göremiyorum. Her nefes alışında saçları dalgalanıyor. Ağır adımlarla elleri arkasında bana doğru yaklaşıyor. Köşeye doğru sürüklüyorum kendimi. Kaçacak takatim kalmayıncaya kadar oradan oraya dolanıyorum mutfağın içinde. Çekmeceye uzanıyorum. Bıçakları görüyorum. On dokuz saniye.
Elimi bıçağa uzatıyorum. Bilenmekten parlayan metalin yumuşaklığı dudaklarımı kulağıma yaklaştırıyor. Tam bıçağa dokunacakken bileğimden yakalıyor beni. Küçük bedeninde göründüğünden çok daha fazla kuvvet barındırdığı bileğimdeki acıdan belli oluyor. Çırpınırken tezgahın üzerindeki tencere yere yuvarlanıyor. İçindeki solucanlar ve kurtçuklar etrafa yayılıyor. Kesik elimin yarısından çoğu kemirilmiş. Cinnet geçirecek gibiyim. Ne çırpınışlarım ne de haykırışlarım çare veriyor artık. Kalp atışlarım yorgunluktan kaybolacakmış gibi. Bedenimin içinde depremler oluyor. Yangınlar çıkıyor zihnimde. Sekiz saniye.
Bileğimi bırakıyor. Diğer elinde tuttuğu kutuyu bana uzatıyor. Dört saniye. Ne olduğuna anlam veremiyorum. Elime alıyorum. İki saniye. Kutuyu açıyorum.
Vakit geldi!
Kulağımın zarını patlatırmışçasına zırıldayan saatin sesini duyuyorum. Adeta komidinin üzerinde dans ediyor saat. İki metale çarpan çekicin sesi gibi, kulaklarımın içinde davul çalıyor. Kan ter içinde yatağın içinde doğruluyorum. Hayatımda gördüğüm en garip rüyadan uyanmanın sevinci var içimde. Bir oh çekiyorum. Nefes alışlarım normale dönüyor.
Ayaklarımı yataktan yere bırakıyorum. Ayağıma bir şey batıyor. Can havliyle bacağımı çekiyorum. Topuğum kanıyor. Aydınlık. Serin bir fısıltı gibi benliğime doluyor korku. Her yer toz içinde, saçaklarda fareler geziniyor.
Saate bakıyorum, sekize on iki dakika yedi saniye var.
Fısıltısını hissediyorum.

Read more...

düşerdi rüzgar

2 YORUM
Mutlulukları doldurmuşum koynuma, bir kadeh şarap içesim geliyor. İntihar etmek istesem beynime değil mideme ateş ederdim, şarap akardı. Ve bir gün gelip de sular uykusundan uyansaydı eğer, sırf yıkamak için bu hayatı, bardaktan boşalırcasına yağardı gökten, silip süpürürdü tüm insanlığı.
Şemsiyemle çıkmışım yola, yokuş aşağı koşuyorum, tek derdim bedenimi hissetmek ve havalanmak biraz da topraktan, uçmayı becerebilmek. Düşerdim oysa, atlayıversem balkonlardan iki saniye bile sürmezdi. Çabucak kırılırdı vücudum, bin parçaya bölünürdüm ve sesini duyardım tenimin, çatırtısını.
Yarınlarımı sokmuşum delik cebime, teker teker kaybediyorum. Bir adım daha yaklaşırken sonuma, koşmaya devam ediyorum. Bir elimde sigaram bir elimde şemsiye ve bir de isyan eden ciğerler, öksürüyorum. Kaçıp gitsem bu hayattan dönemesem geriye, tutunabilsem bir yerlere de salıp kendimi boşluğa düşsem.
Kaldırım taşları ayaklarımı acıtıyor, bana bakan bir köpek. Otursam yanına elimi yüzümü yalayacak. Bu yağmurda susuzluğum beni kurutan ve bir de yıldızların kayması gökten.
Ağlayacağım yerde gülüyorum kendime, kahkahalardan şehir yerle bir. Ben kendime düşmüşüm, kendim de düşmüş bana.
Büyümüştüm aslında, resim yaparken bulutları mavi değil de beyaz boyar olmuştum. Ciğerlerimi dumanla doldurmuş, yağmur yağarken şemsiyenin altından çıkıp bulutun altında durmuştum, içim üşümüştü.
Ne bileyim, içimden düşmek geliyordu da nerden? Şarabı da unutmamak gerekiyor tabii. Büyümüşlüğün verdiği kuvvetle belki, beyaz da boyar olmuştum ya bulutları, başımın üstünden eksik olmayan yağmurla dost oluvermiştim zamanla. Ve geceler boyu üşümüştüm yataklarda.
Kucağımda mutluluklar, delik cebimde yarınlarım, tırmanıyorum aşağıya doğru, şemsiyemi bırakasım gelmiyor. Aslında uçup gitse bir defa, tüm insanlığa inat temizleneceğim, ruhum bedenimden çıkacak.
Köpek arkamdan gelmiş ben ulaşmışım varacağım noktaya. Elimde şemsiyem sağ tarafta bir rüzgar. Estikçe esiyor, yalayıp geçerken bedenimi, jilet gibi sesi kulaklarımı kesiyor. Sol elimde bir şemsiye, sağımda rüzgar ve köpeğin soluğunu hissediyorum uzaklarda, saçlarım ıslanmaya başlıyor.
Read more...

Labels

100 greatest silent movies 100 greatest slasher movies 1001 movies you must see before you die 101 action movies you must see before you die 101 cult movies you must see before you die 101 gangster movies you must see before you die 101 horror movies you must see before you die 101 sci-fi movies you must see before you die 101 war movies you must see before you die 12 drawings a day 12 monkeys 16. uluslararası ankara tiyatro festivali 2000ler en iyi 30 film 2000lerin en iyi filmleri 2011 yazının en iyi filmleri 2011 yılının en iyi 50 albümü 2011'in en iyi 50 albümü 2012 oscar ödülleri 23. ankara uluslararası film festivali 30 best '90s movies 8 femmes 90ların en iyi filmleri 90lı yılların en iyi filmleri 99F [REC] a serbian film abbie cornish adam alleca adam mazer adaylar adrian lyne adrian rawlins aggeliki papolia akmareul boatda al pacino albert camus albert dupontel albert finney albüm albüm kapakları alejandro gonzález iñárritu aleksandar radivojevic alex garland alexa vega alexander skarsgård alexandra dahlström alexandra maria lara alexandre dumas alfonso cuaron alfred hitchcock altın kalp üçlemesi altın küre 2012 amelie amerikan bağımsız filmleri anders danielsen lie anders thomas jensen andrew garfield andrey tarkovskiy andy nyman animals anna paquin annabeth gish anne louise hassing annie hall anthony head Anthony Mackie anthony perkins anton corbijn antonia thomas antonio trashorras araştırma ariadna gil armin mueller-stahl attack the block avi pardo aydınlığa adanmış yazılar aykut derman ayrıntı yayınları ağzı bozuk yazılar back to the future bad sex in fiction award bag of bones baharın vücudumuza etkileri barış bıçakçı barry levinson beat kuşağı ben biraz da kendimim benicio del toro benim hüzünlü orospularım benim umudum var bernardo bertolucci best comedy of all time best of 2011 bibi andersson big fish bijou phillips bilek kesenler billy crudup bir kerede çıktı bir sırp filmi birgünbirgünbir(...)evedegelmişkimseyok bizim büyük çaresizliğimiz björk black swan bodil jørgensen boksör böcek bollywood filmleri bonnie hunt brad pitt bradley jackson breaking the waves brenda vaccaro brian cox brian kirk brigitte lin bruce wills bryan singer bunları da mı görecektik büyük umutlar cadılar bayramı katliamı cameron crowe cameron diaz can yayınları cannes film festival carl ellsworth carrie-anna moss catherine deneuve catherine keener catherine zeta-jones chan-wook park charles dickens charlie kaufman charlotte gainsbourg children of men chiwetel ejiofor chloe moretz choke chris cave chris russell christoph waltz christophe gans christopher eccleston christopher mcquarrie christopher nolan christos stergioglou chuck palahniuk cillian murphy citizen kane clint eastwood clive owen colin firth connor paolo crispin glover cut-up dancer in the dark daniel auteuil daniel brühl daniel day-lewis daniel wallace danny boyle darren aronofsky darren lynn bousman das leben der anderen david cronenberg david fincher david guterson david lynch david lynch in four movements david mckenna david munoz david schwimmer dean craig deat set deborah curtis dennis farina dennis hopper dennis iliadis dennis quaid derek richardson devil dexter fletcher diane kruger diane venora dizi dogma 95 dogtoothh dogville domingo yayınları domiziana giardano donnie darko dora madison burge Doris Lessing dost körpe dosya douglas booth dumbledore dylan baker düşüş easy rider ed king edebiyatta kötü seks ödülü edgar wright eduardo noriega edward furlong edward norton edwin neal el espinazo del diablo elephant elfhymis filippou eli roth elijah wood elizabeth mitchell elizabeth peña ellen burstyn emile hirsch emilio echevarría emir kusturica empire en başarılı kötü karakterler en iyi 100 film en iyi 100 kitap en iyi 20 yabacı film en iyi 50 bollywood filmi en iyi 50 uyarlama film en iyi albümler en iyi bağımsız filmler en iyi filmler en iyi gençlik filmleri en iyi kitaplar en iyi komedi filmleri en iyi korku filmleri en iyi miramax filmleri en iyi sessiz filmler en iyi slasher filmleri en iyi öpücük en rahatsız edici ve sinir bozucu filmler erica carlson erkeklik istisnai bir durumdur erland josephson eroin erotik filmler erwin leder espen klouman-høiner etgar keret ethan coen eugene hutz eva green everybody wants to be unique evil bong ewan mcgregor ewen bremner eythor gudjonsson fabrice canepa facebook fatih al faye wong fear and the loathing in las vegas federico luppi felix van groeningen fernando tielve festival festival-fuar fifty percent grey fight club filipp yankovsky film film festivali film school rejects film tarihindeki öpüşme sahneleri florian henckel von donnersmarckln fragman frank oz fransız filmleri freddie highmore frequency fritz lang from here to eternity frédéric beigbeder funda uncu gabriel garcía márquez gael garcía bernal garret dillahunt gaspar noé gen sekiguchi geoffrey rush gerald kargl gerard butler gezici festival 2011 ghost world gillian anderson giorgos lanthimos gitmek golden globe 2012 golden heart üçlemesi goran dukic goya toledo granny o'grimm's sleeping beauty great expectations gregory hoblit guillermo arriaga guillermo del toro gunnar hansen gururlandık gus van sant guy pearce guy ritchie gündelik hayat güneş şahin Günter Grass hairstyles of the damned harmony korine harry potter harry potter karakterleri harvey keitel hatchet 2 hayaller hayat oyunları hayatımız şiir hayatta kalmanın 5 yolu heath ledger heather matarazzo helena bonham carter her şeyimiz meydanda herkesin kendi sineması herman weigel hermione hidden hihg tension horst rieck howart overman hubert selby jr. hugh jackman hugo weaving hunter s. thompson i spit on your grave i stand alone ian curtis Ice Age Live A Mammoth Adventure idefix sanal kitap fuarı idioterne if ankara if istanbul igby goes down ignat daniltsev iki nefes arası bir yazı ilk öpüşme sahnesi ilker aksum illallah ajandası illallah davası ils inci kurt indie ingmar bergman internet into the wild ione skye iran devrimi irriversible isabella rossellini ithaki yayınları ivana baquero iwan rheon içimi dolduran boşluklar j.r.r. tolkien jack kerouac jack kevarkian jack nance jack nicholson jaco van dormael jacob sewell jake gyllenhaal james caviezel james cunnigham james franco james mcteigue james russo james woods jamie sives jamie winstone jan kounen jane austen's fight club janet leigh jared leto jason reitman jason statham javier bardem jaws jay hernandez jean dujardin jean-baptiste andrea jennifer connelly Jennifer Lawrence jens albinus jens kuphal jess weixler Jesse Eisenberg jim carrey jim caviezel jim mickle jim sharman jo hartley joachim trier joaquin phoenix jodie foster joe johnston joe meno joel coen john ajvide lindqvist john cameron mitchell john crowley john cusack john gavin john goodman john travolta john turturro johnny depp jonathan dayton jonathan rhys meyers jonathan safran foer jonathan trigell jonny lee miller josan flemyng josh harris josh hartnett José Saramago joy division julianne moore julien zenier juliette binoche juliette lewis juno justin theroux kabil kafka kafkaest porno kai hermann kar wai wong kate ashfield kate winslet kayıp otoban keanu reeves keir o'donnell kelly mcgillis ken kesey keri russell kevin bacon kevin reynolds kevin spacey kiefer sutherland kim ji-woon kim ki-duk kim manresa kırmızı kedi yayınevi kirsten dunst kısa film kitap kodi smit-mcphee koen mortier komedi filmleri korku korku filmi kristen dunst kristen sheridan kristen stewart kyle maclachlan kynodontos kôji shiraishi köpek dişi körlük kült film kült filmler l'étranger la fille sur le pont la haine la philosophie dans le boudoir lara tosh lars von trier lasse hallström last.fm best of 2011 laura dern laura harring lauren bacall lauren german lauren socha laurie holden le pacts des loups lego legolarla albüm kapakları leon leonardo dicaprio Lesley Manville let me in liev schreiber lin shaye liste liv ullmann lone scherfig louis garrel louise fletcher lukas moodysson maelstrom maggie cheung maksat yazmak margarita terekhova maribel verdú marilyn burns marisa paredes marjane satrapi mark rylancei kerry fox marquis de sade martin scorsese martina gedeck matt damon matt greenhalgh matt reeves matthew lillard melancholia melissa george memento metis yayınları mezarına tüküreceğim michael bowen michael dougherty michael douglas michael haneke michael madsen michael pitt michel gondry michele valley michelle monaghan mick cain mick garris mila kunis milos forman min-sik choi mini dizi miramax misfits monica belluci monica potter monty lapica morjana alaoui mr. nobody mulholland drive mutlu ölüm mylène jampanoi müzik naomi watts naomie harris natalie portman nathan stewart-jarrett natja brunckhorst neal jimenez Necib Mahfuz ned beauman neil armfield nick damini nick frost nick moran nick sutton nicolas cage nicole kidman night of the living dead nightmare on elm street nimete kör bakmak nobelden de öte Noomi Rapace nova üçlemesi oktapodi oldeuboi oleg yankovskiy oliver stone ondi timoner one man band Orhan Pamuk orta dünya oscar ödülleri p.d. james pan's labyrinth paris hilton paris seni seviyorum pascal laugier patrice chéreau patrice leconte paul bettany paul mcguigan paul sorvino paul thomas anderson peter hedges philip kaufman philippe nahon pierce brosnan pigeon impossible pink flamingos pink floyd piranha post-punk post-rock primer pulp fiction quentin tarantino rachel weisz radha mitchell ralph fennes ramis dara ray winstone ray wise rebecka liljeberg renklerin demek istedikleri repo the genetic opera reprise reservoir dogs richard farnsworth richard harris richard kelly richard vezina rise of the planet of the apes river phoenix river's edge riz ahmed rob reiner robert de niro robert downey jr. Robert Duvall robert sheehan robin mcleavy robin williams romantik filmler ron rose byrne rotting hill rüyalar sam riley samantha morton samuel l. jackson sarah butler sarah polley savaş filmleri scott coffey sean bean sean byrne sean penn sebastian koch seks furyası sel yayıncılık self medicated sensizliğe adanmış yazılar sergi lópez sergio leone severus snape sex lies and videotape seyfi teoman shane black shane meadows shaun of the dead shawn doyle shirley henderson show me love sıfıra doğru sıkılmak silmarillion simon pegg sinir bozucu olmak siren yayınları sissy spacek siyad ödülleri snip sonu gelmeyen yazılar spike jonze splice srdjan spasojevic srdjan todorovic srpski srpski film stanley kubrick stellan skarsgård stephen daldry stephen graham stephen king stephen king's bag of bones steve buscemi steven jay schneider steven r. monroe steven soderbergh steven spielberg sundance film festival 2012 superbad support survivor tadı başka takeshi kaneshiro tales from the perilous realm tanrı olmak isteyen otobüs şoförü tanrıya nankör gelmek tarsem singh taxi driver tehlikeli diyardan öyküler telefon kütüphanesi tell no one terry gilliam that obscure object of desire the 84th academy awards nominees the code the crazies the cure the devil's backbone the empire strikes back the exorcist the fantastic flying books of mr. morris lessmore the fountain the girl on the bridge the hobbit the hobbit: an unexpected journey the kiss the last exorcism the last house on the left the man who never cried the misfortunates the notebook the shining the soft machine the subterraneans the terminator the texas chainsaw massacre the white ribbon thea von harbou this is england thomas haustein thomas turgoose tıkanma Tilda Swinton tim burton tim curry tim hunter tim robbins tim roth tiyatro tiyatro festivali to each his own cinema to lose my life tobe hooper toby emmerich tommy lee jones Toni Morrison tony goldwyn tony kaye tony leung chiu wai top 10 top 10 pink floyd top 10 sonic youth top 10 the cure tüm zamanların en iyi kitapları türk erotik filmleri udo kier uli edel ulrich mühe uluslararası 2. el film festivali uma thurman vahşet içeren filmler vahşi filmler val kilmer valerie vanessa kirby vanessa paradis vedat günyol vera miles victoria thaine viggo mortensen viktoria winge vince vaughn vincent cassel vinnie jones voldemort wes craven whats eating gilbert grape white lies william friedkin william peter blatty william s. burroughs william shakespeare Wole Soyinka wolfgang becker woody allen woody harrelson x-men first class xavi ayen xavier samuel yabancı yanılgılar yasaklanan kitaplar yazar atışmaları yazarlardan yazarlara hakaretler yazılar yaşam çarpıntısı yeraltı edebiyatı yeraltında yeşilçam yeşilçam erotik yeşilçam seks filmleri zamanda yolculuk zombi zombie in a pengin suit zombinladen: the axis of evil dead çocukluğa özlem ölmeden önce görmeniz gereken 1001 film ölmeden önce görmeniz gereken 1001 kitap ölmeden önce görmeniz gereken 101 aksiyon filmi ölmeden önce görmeniz gereken 101 bilim-kurgu filmi ölmeden önce görmeniz gereken 101 gangster filmi ölmeden önce görmeniz gereken 101 korku filmi ölmeden önce görmeniz gereken 101 kült film ölmeden önce görmeniz gereken 101 savaş filmi ölüm pornosu öpüşme özlemek
 

Alıntılarda link verilirse mutlu oluruz. Aksi zaten suçtur, boru değil!