kalemsuare

Son Gemi ya da Güneşin Arkasından Gelen Kadın | Doğuş Serçe




Terk edilen köylerin sonuncusunu gördüm, kalbi kırıkların bütün ayrıntılarını izledim. Yürüdüm, ayazda ve sıcakta. Hiç yemek yemedim, hiç su içmedim. Aklıma gelmedi hiçbir şey. Kendimi bıraktığım bu boşluğun mesafesi ancak günlerle ölçülebiliyordu. Zamanla aynı düzlemde değildik onun büyüklüğünü görebiliyordum yalnızca. 

Yürüdüm, aydınlıkta ve karanlıkta. Hiç terlemedim, hiç korkmadım. Her hikaye bir başka deneyimi içine hapsediyor ve biriktiriyordu. Yürümekten hiç yorulmadım. Bir patika çıktı karşıma, ot bağlamıştı her yanını. Sakince ezdim adımlarımla. Kavakların ve söğüt ağaçlarının arasına bıraktı beni. Direndim, kulağıma dokunan ırmağın sesine yaklaşmayı seçtim. Kuş sesleri, sürüngenlerin yapraklarda bıraktığı ses, ağaçların gümbürtüsü, gökyüzünün ayaklarımın altında bıraktığı izleri duyuyor ve izliyordum. Irmağa geldim, ırmakta bana geldi. Yattığı yataktan korkuyla sıçradı etrafına bakındı. Irmağı sakinleştirdim bir kadının saçlarını okşar gibi okşadım karnını. Irmağın yumuşak karnı her zaman yatışmaya meyilli olurdu, buna güvendim. Kendi eksenim etrafında dönüp ırmağı üzerime sardım. Üzerimde iyi durmadı, bıraktım tekrar yatağına. Çok soru sordu ırmak, kuruyan her yerinin ne yaptığını sordu. Benim neden yanında olduğumu sordu. “Bilemiyorum” diyemedim. Beni erdemli ve bilge sanıyordu. Sorular sorup cevaplar aldıkça, cam gibi parlıyordu içi kristalleşiyordu sanki. Ben ise yalanlar söylüyordum ona, içinin parlaklığı her yalanımda daha da parlıyor ve kendimi o parlaklığa kaptırmamak için zor tutuyordum. Görünenden alınan hazzın doruğu her cümlemde biraz daha yükseliyordu. Korkular ekliyordum anlatıma, heyecanlar ekliyordum, Dünya’nın yalnızlığını ekliyordum. Balıklar bana yaklaşıyordu. Sanki ırmağın kulakları oluyorlardı. Konuşmayı bırakıp soyunmaya başladım. Son sürat uzaklaştı balıklar ve yavaş yavaş ırmağın soğukluğuna bıraktım bedenimi. Kabul etti bedenimi, iyice sardı ve temizledi. Gitmem gerektiğini biliyordu. Yol gösterdi bana, uzakların uzaklarına nasıl gideceğimi anlattı.

Yer ve yön bulmayı hiç öğrenemedim. İhtiyacım olmadığını düşündüm bütün hayatım boyunca, takılırım bir şeyin arkasına götürdüğü yere kadar giderim diye düşünüyordum. Ama yağmur yağıyordu, yolun gösterdiği uzaklığa bir türlü ulaşamıyordum. Arazi engebeli, debdebeli ve içinden çıkılamayacak kadar sertti. Yağmur karanlık bir fırtınaya dönüştü. Ayaklarım gidiyordu, kendimi kaptırdığım bu gerçek beni ürkütmeye başlamıştı.

Çok uzaklardan gördüm şehrin ışıklarını. Tepemde patlayan şimşekler ışık oluyordu. Islanmanın ne demek olduğunu öğreniyordum. Patika yollarda bıraktığım ayak izleri benden sonra o yollara girecek herkesi umutlandıracaktı. Artık bileceklerdi birinin sarp dağları, çağlayanları, patlayan volkanları ve nicesini aşıp geçebileceğini.

Ne geldim ne gittim. Sonsuz bir daire çizdim etrafımda, evime giden yolu kilometrelerce uzattım. Döndüğümde çalacağım ıslığa odaklandım. Ateş yaktım gözlerimin içine, büyüttüm ateşi, harladım. Kanımla besleyip koca bir yangın çıkarttım. Yıllardan beri zaten istiyordum bunu yapmayı, yeşil gözlerimi koca bir yangınla kül edip unutmayı. Burnumda duman, ağzımda yanık tadı vardı. Gözlerimi yakan ateşin ağır ağır içime düştüğünü hissediyordum. Bedenimden pişmiş et kokuları alıyordum.

Şehrin sınırına gelip ilk beton yapıyı gördüğümde arkama baktım. Adım attığım her nokta simsiyahtı. Duman tütüyor, kimi yerlerde ateşler gözüküyor ama etrafa sıçramıyordu. Yalnızca yürüdüğüm yolları yakıyordum. Bunu anladığım zaman korkunç bir keder sardı bedenimi. Sorular, yıldırım gibi düşüyordu beynimin açık ara en kıvrımlı taraflarına. Reddettim cevaplamayı, reddettim bu korkunç senaryoyu.

Her yeri kavlamış, paslanmış bu şehrin gürültüsü ve kekremsi tadı midemi bulandırıyordu. Sesler yükseldi, kulaklarım patlama noktasına geldi ve her şey durdu. Büyük bir gümbürtü koptu ve her yer sular altında kaldı. Denizi içimde ve şehirde gördüm. Bu büyük mavi yok etti bir şehri. Belki de ırmak söyledi, ırmak şehrin yok olmasını istedi. Bir ihtimal ırmak yürümeme engel olmak istedi. Ama duruyordum işte, suların üzerinde durabiliyordum. Bu karanlık mavi içine hapsedememişti bedenimi.

Ateş söndü, aklımın esrikliği dindi. Karanlığın içinden bir yelkenli geçiyordu, şaşkınlıkla bakakaldım. Sanki yolunu biliyordu, gideceği yeri biliyordu. Kıyametin ortasında cesaretle son sürat önümden geçiyordu. Beni de gemiye alır diye düşündüm. Yeni bir Dünya’ya götürür diye düşündüm. Kaptanı gördüm ve bağırdım.

“Hey! Kaptan! Kaptan! Aklımı başımdan alan şu mavi denizin üzerinde kaç yıldır geziyor gemin?”

Bana baktı, mavi gözlerinin içi inançla doluydu. Belki de denizin lanetlediği bir serüvenciydi ya da bir korsan. Fırtınanın ortasında korkusuzca ilerliyordu. Almadı beni gemisine, bende binmek istemedim sonra. Yakışmayacaktım oraya, serüvenci değildim ben. Dedemi hatırladım. “Denize çok bakarsan gözlerin mavi olur, bütün yaşlı kaptanların gözleri mavidir.” demişti. “Peki” demiştim,

“Peki senin gözlerin niye yeşil.”

“Doğaya bakmaktan, dağlara bakmaktan yeşil.”

“Sen de kaptan mısın yoksa dede?”

“Kaptanım tabi ya dümensiz, rotasız, gemisiz bir kaptan.”

Yoksa dedem de mi bu gemiyi ve kaptanını görmüştü. Yeniden bağırdım, bu sefer arkasından.

“Kaptan! Kaptan! Sen dedemi tanıyor musun? O da mı gördü seni?”

Fırtına dindi, yağmur kesildi. Ayaklarımın altında şehir olduğu gibi duruyordu. Sular azalmaya başladı, Gemiyle beraber deniz de ilerliyordu. Gülümsedim. “Kendi denizi olan bir kaptan, gördüm seni.” Dünya’yı gezerken yanında denizini de götürüyordu işte.
Sular gitti, yavaş yavaş indim şehre, bir kıyı bulup oturdum. Güneş doğuyordu, Güneş’in arkasından bir kadın geldi yanıma, ellerimi tuttu önce, yanmış yeşil gözlerime baktı. Ellerimi bırakıp “Biliyorum, çok uzak denilen o yolu yürüdün sen, anlat onlara. Beni sevmenin sende yarattığı iştahsızlığı anlat. Anlat ki bilinen bilinmeyene karışsın.”

Ardından uzaklaştı, benim bir şey söylememe müsaade etmedi. Başladım anlatmaya ve anlattıkça yok olmaya. Eriyordum, anlattıkça suya dönüşüyordum. Durmadım, duramazdım zaten, su olana anlatmaya devam ettim ve karıştım denize, balıklara, daha derinlere, batan gemilere. Yola düşene ırmak olurdum belki bir gün ya da kaptanın denizine karışır hacim katardım büyük bir güçle ayakta tutardım gemisini, gidilecek yer kalmayıncaya kadar.  

*İlgili görsel Zeycan Alkış'ın güzel ellerinden meydana gelmiştir. Diğer çalışmaları için  http://www.zeycanalkis.com
Yazan: Dogus Serçe

“baban ne iş yapar?”

demir çitlerin parçaladığı bir top,
onun arkasında parçalanan çocuklar.
...
“baban ne iş yapar?”
...
sümüğü ağzında, yüreği elinde;
yozlaşmış bir dünyanın kahpe bombası,
delip geçer yüreğini,
“baban ne iş yapar?”
...
bir feryat figan;
elleri havada, ayağı toprakta.
patlamış yeryüzü ve toz toprakta,
parçalanmış bir yer süsü.
...
“baban ne iş yapar?”
jiletin ters tarafı,
acı,
sual,
sosyo-ekonomi.
...
eli ağzında ki mahzun,
hep bir fotoğraf karesi canlı.
“baban ne iş yapar?”
“hatıra bekçisidir”
geçersiz.
...
“baban ne iş yapar?”
çığlıklarla yönetseler dünyayı,
sesleri kesilir.
sırtındaki yükü,
terli,
sert bakışlı.
“binaları dikeltir”
geçersiz.
...
“baban ne iş yapar?”
çığırır bir durak için,
kesilir bir ayazın altında.
asılı 
ve tek bakışlı.
“tozunu alır gök kubbelerin gölgesinin”
geçersiz.
...
memleketin taşı toprağı kan parçası, sual bombası, tası zehir, tasması kibirli, hiç yoktan cümlelerle katleder birbirini. rüzgar tersten eser, güneş güneyden doğar, dağları denize paralel değildir.
kerpiç başlıkların, sarı toprakların iki yumrusu vardı(r). misafirperverliği kan davasında saklıdır.
...
çocuklar kan saçıyor,
boylarından büyük işlere kalkışıyor,
boylarından büyük adamlarla evleniyor.
“baban ne iş yapar?”
“hakkıdır bu taşların toprakların”
çocuklar kan saçıyor,
çocuklar çocuk doğuruyor.
...
çocuklar kan saçıyor,
boylarından büyük adamlara nefret duyuyor,
boyunlarına ip dolanıyor.
“baban ne iş yapar?”
“onundur bu yerdeki kan”
çocuklar kan saçıyor,
çocuklar çocuk kalıyor.
...
“baban ne iş yapar?”
çocuklar,
“baban ne iş yapar”
kan,
“baban ne iş yapar?”
saçıyor.
“baban ne iş yapar?”
çocuklar,
“baban ne iş yapar?”
çocuk,
“baban ne iş yapar?”
kalıyor,
“baban ne iş yapar?”
doğuruyor.
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

Pablo'nun selamı


çift gövdeli bir çitlembik ağacının kalbinden gidiliyor taşa oyulmuş merdivenleri takip ederek belki eski bir ejderhanın inine. hazinesi aranmış belli ki taşla kaplı kuyulardan.

şu paranoyalardan kurtulsam her şey oluverecekmiş gibi ama onlarsız sanki hiçbir şeyin anlamı mı kalmıyor bu arada ne. köyün üzerine tünemiş bir baykuş gibi yükselen tepeden, ahalisindeki iç içe bölünmüşlüğü, dedikoduyu, sanki zoraki yardımlaşmalarını, koca evren için belki de minicik çıkarımlarının altında yatan korkularını gördükçe ister istemez hissizleşiyor ve tekrar tekrar garip bir umutsuzluğa kapılıyorum. uçsuz bucaksız bir evren dans ediyor önümde, bense göndireği paslanmış, çatısı çam iğneleriyle, camları örümcek ağlarıyla kaplanmış bir ilkokul gibi terk edilmiş hissediyorum.
hata bende olacak ki diyorum boynunu az ilerisinde duran ikizlere doğru hafif yana eğmiş heybetli göbeğiyle sarımsaklı dağı pastel boyalar gibi akıp dans ederken, koca evrenin benimle iletişime geçmesine ket koyar gibi bir güvensizlik içinde uzanıyorum keçi pisliklerinin ve yaprak bitlerinin, karıncaların ve hatta kırkayakların, çiyanların üzerine. ısırıyorlar küçük ve kırmızı kırmızı fakat diğer yanda gökyüzünden ve ovalardan ve ormanların uçlarından süzülüp geliyor üstüme büsbütün ışıkları bir şenliğin. tam zamanında bir kırlangıç uçup geçiyor tepemden. bu beynimin bana oynadığı bir oyun mu yoksa gerçekten benimle iletişime geçmeye çalışan başka bir ben veya benden öte, beni de kapsayan ve uzun uzadıya bir çok yönden tarifi yapılabilecek kapılarda mıyım? belkide ben de dans ederek karşılık vermeliyim, kollarım ve bacaklarımdaki kızarıklara rağmen karşıki tepelerin ve ağaçların kafa sallayışlarına. şimdi diyorum uyanma zamanıdır. şu uğuldayan rüzgara açıp kanatlarını süzülmek zamanı ovacığın üstüne.
Yazan: Aziz Lou
Etiket :

Tekne

Tarihsiz bir hayat güncesi,
kalabalık okyanus tekne-sesi
Gündüzsüz martılar hırçın,
geceler köpüklü yalnız
bir başına dalga değil
Sebebi,
Biraz tekirdağ bazen efes,
genelde Kavaklıdere.
Paslı demir kokusu ve ispirto
eksik kalmaz asla
çamurla yıllandırılmış
yosun kokusu, keskin.
Balıkçının hırgür sesi
hınzır dumanı üflemekten
çatallı ve yoksul.
Ölüm fermanını doldurdu çoktan.
Balıkçı mı? Belkide değil,
lakin çetin ceviz, sakalı sararmış beyaz
Tepesinde 20 yıllık hikaye
Anıyla dolu, yeşil beresi.
Dedesi gazi babası çulsuz
Bir motor sesi, sonsuz tuzlu su
ve hiç bitmeyen rüzgar sahibi.
Kanun sever yeterki çalınsın,
iki tek atar sıkı sıkı.
Üstüne harmandalı çakmaz belki ama
ufaktan bir türkü tüttürür, ciğeri kadar.
Asker kaçağı değildir ama
Sevmez savaşı,  silahı
Ağda dans eden balığı sevdiği kadar.

****

Gençliği kalabalıktır,
teknesi kıskanmasın diye anlatmaz.
Soyulmuş kabarmış tahtalarına nazaran
temizdir kalbi teknenin.
İnat hikayesidir bu okyanus güncesi
dedim ya tarihsiz.
Çok kimseler şahit olmuştur
bu ihtiyarın hızlı gözlerine
lakin şimdilerde
yalnız
günbatımında
ufku takip eder.
Heyecanlı değildir,
bazı hayatlar bitmez
vakitsiz donar.
Kendisine batmış güneşi
başkalarının gündüzünde aramaz.
Korkak değildir,
geçmişten medet umacak kadar.
Hayalperestliği çoktan bitti,
"Şu tekneyi elden geçirsek yeter."

****

Şimdilerde sessizdir teknesi,
denizi,  havası, toprağı.
Sahilde bırakır bazen benliğini
günlerce.
Bıraktığı yerde bulur sonra,
kimsecikler dokunmaz dolanmaz burlarda.
Onunda olmuştur ay izini izleyerek
geceyi bölüştüğü,
kırmızı bir ruj ve narin bir tenle.
Sahilde hep yalnız ve güçsüz dolaşmadı
bu çatlamış ve pençemsi ayaklar.
Kimi zaman ayak izlerinden,
hayal yazdıkları olurdu.
Nefes sıcaklığı lodos soğuğunda dinlendirilir
bir parça gülümseme ile servis edilirdi.
Teknesi sonbahar yağmurunda
sarı yapraklara ev sahibi.
Zamanın hatırlanmaması gereken karanlığında
tanımsız bir mum ışığı aydınlatmıştı bütün galaksiyi
.
Sonsuz kere sonsuz gün öncesinden
biraz daha eski günlerde.

***

Sahilde boş bir teneke yuvarlandı,
bir kez daha,
martılar tekne sesine uyanmıştı.
Yazan: Han

Göç Yolları| Doğuş Serçe



Göç Yolları

“Artık uzun göç yollarını kanatlarına sığdıramayacağını bilen kuş, sürüden ölmek için ayrılır. Yol, uzun uzadıya gider. Aklına eski bir mavi girer kuşun, daha önceki yolculuklardan. Bende kapatırım gözlerimi, dikkatimi dağıtan her şeyin üzerinden atlayarak o kuşa odaklanırım. Son gidişin ahengi ve tecrübesi kanımda dolaşır. Ve sabahın yedisidir. Çok dolaplı bir mutfakta suyun kaynama noktasına gelmesini, kaynama noktasına gelmiş suyu fincana koymayı beklerim. Saat sabahın yedisidir, Üstümdeki kalın hırka, üstümden dökülmektedir. Henüz uyanmış değil daha uyumamışımdır. Kuşu, düşünürüm. Kuşu düşünmekle iyi bir şey yaptığımı düşünürüm. Su kaynama noktasında esaslı bir duruş sergiler. Genel geçer yargıların, gençliğin, topyekûn bu hayatın ne kadar saçma, ne kadar karmaşık olduğu gerçeği içinde boğulup nefessiz kalmışken belime sarılmakta olan iki ele ihtiyacımı hissederim.

“Günaydın”

“Günaydın, uyuyamadın mı yine?”

“Öyküler topladım öykülerden.”

“Öyküler topladım öykülerden.” Güne böyle aptal bir cümleyle başlamıştım işte. Ve genel olarak hayatıma baktığımda “kendini yiyip bitirmenin” bütün belirtilerini yaşıyordum.  Mutfaktan oturma odasına girerken “Nesim” dedi. “Hava ne kadar güzel bugün bir şeyler yapalım.”

Açık yeşil gözlerine, incecik dal gibi bedenine uzun uzun baktım. İçimde hiç uyumamanın esareti vardı. Perdeyi açtım, camı araladım. Salonda, kanepenin küçücük bir yerine kıvrılmış açık yeşil gözlü kadına, dağılmış saçlarına yüzüne yakışan hafif kemerli burnuna ve gene açık yeşil gözlerinin kenarlarında birikmiş çapaklarına baktım. Seyrettim onu. Sanki beraber geçirdiğimiz son günmüş gibi. Sanki onu Dünya’nın uzak köşelerinden birine yollayacakmışım gibi. Sanki içinde olduğum durum unutamadığım bir rüya ya da eski buruk anıların toplamı gibi. Yanına oturdum, ayaklarını hemen uzattı. İkiye katlanmış gibi eğilip ayağını öptüm ve elimi ayaklarında gezdirdim. Bir kediyi sever gibi gezdiriyordum ellerimi ayaklarında. İçimi ısıtıyordu, yaşadığım bu normal durum. Fazlasında gözüm yoktu. Aslında vardı ama ben fazlasında gözümün olmadığına kendimi olağanca gücümle inandırmaya çalışıyordum.

“Bu sonbahar aklımı çok karıştırıyor Sema?” dedim. Sema’nın boğazı düğümlendi. Neden diye sormak istiyordu ama sormadı ve bende sormadığına sonsuz derecede bel bağlayarak bu cümleyi kurmuştum. Belki de cevabı biliyordu çünkü eskiden yaşadığı sahneyi tekrar yaşıyordu.

“Yine oluyor değil mi Nesim?”

“Sanırım,  bilemiyorum.”

“Yine o aptal depresyonlarından birine gireceksin ve kurduğumuz her şeyi bir anda 
mahvedeceksin.”

“Öyle kesin bir şey yok Sema.”

“Ben bu durumu biliyorum daha önce de yaptın aynısını ama salaklık bende. Salaklık tekrar sana dönende.”

“Lütfen, biraz sakinleşir misin?”

Ve Sema sakinleşmeyi kesin olarak reddederek büyük bir hınçla kalktı kanepeden. Giyindi. Mırıldanıyordu, söyleniyordu çünkü söylenmese ağlayacaktı. Mırıldanmak, söylenmek, kendi kendine konuşmak, kendi kendini ikna ekmek, kendini sakinleştirmek Sema’nın ağlamama yöntemiydi. Çabuk çabuk yürür, hareketleri serileşir açık yeşil gözleri hiçbir şeyi görmezdi sinirlendiğinde. Bende tutmazdım onu, kendi haline bırakırdım. “Git” demezdim. “Gitme” demezdim. Dururdum yalnızca. Ve hep tok bir kapı sesiyle kendime gelirdim. Çelik kapılar suratıma kapanır adeta suratımda patlardı. Sonra uyurdum. Günlerce uyurdum.
Uyandığımda odada eski bir yalnızlık kokusu hakimdi. Tanıyordum bu kokuyu. Biliyordum. Ara ara üzerime yapışır, uzun süre benimle yaşardı. Son gidişi de sayarken Sema üçüncü kez uzaklaşıyordu benden. İki defa beni terk etmiş ve geri dönmüştü. Kırıntılardan, kırıklardan tekrar vücut bulmaya çalışıyordu aramızdaki karmaşık ilişki. Ama gidişlerinde hep bir haklılık vardı, mahvediyordum çünkü. Elleriyle kurduğu bütün güzellikleri darmadağın ediyordum.

Şimdi ne yapmalıydım? Nerede konaklamalı, nerede durmalı, nerede hareket etmeliyim? Arkadaşım yoktu belki yalnızca birkaç tanıdık. Uzaktım kendime, uzaktım kendimle diğer tüm kişilere. Sarhoş olmak iyi gelir diye düşündüm. Hayatım boyunca yeni yerler keşfetmek, yeni insanlar tanımak gibi bir merakım hiç olmamıştı. Ne öğrendiysem başkalarından öğrenmiştim. Hızlıca hazırlandım.  Yapay akşamüstlerinin birinde daha önce kapısından Sema ile girdiğim bara girdim. Bar iskemlesi beni bekliyormuş gibi boş boş duruyordu. İçimde her şeyi yarım yamalak başarabilmiş oluşun gizemli vakurluğunu hissediyordum. Baktığım zaman her şeyi yarım yapmıştım. Ama ne hayata boyun eğmiştim ne de hayattan bir beklenti içerisindeydim. Vaktimi dolduruyordum yalnızca, alıp başımı toprağa koymak için zaman kolluyordum.

Ağzımda çirkin bir tat geziyordu. Her şey, uzun zamandır bana plastik gelmeye başlamıştı. Gecelerin üzerine tırmanıyor gündüzlerin üstüne düşüyordum.Bedenim iri iri terliyordu. Gece çıktım bardan. Boğazımda eski bir yanık kokusu. Kafamı kaldırdım, Ay’ın önünden kuşlar geçiyor. Oysa dinlenmeliydi kuşlar, uzun göç yolları vardı. Soluklanmalıydılar, benim gibi. Boğazlarında eski bir yanık kokusuyla durmalıydılar. Akıllarına eski maviler girmeliydi sürüden biraz sonra ayrılacak kuşların. Yol göç etmeye gücü yetmeyecek kuşlar için artık uzun uzadıya gitmemeliydi.

Öyle de oldu. Kadim bir tufan döndü bulutların arasından, kuşlar saldırmaya başladı birbirlerine, Ay’ın o müthiş parlaklığı önünde gözlerimin gördüğü en büyük savaş vardı. Gerçi savaş görmüştü gözlerim, izlemiştim televizyonlarda. Canlı yayın seyretmiştik bütün Dünya savaşları. Herkes unuttu o yılları. Kuşlar girmese birbirine bende hatırlamazdım.

Ve aklına eski bir mavi giren her kuş düştü gökyüzünden yeryüzüne. Artık onlar için ne uzun uzadıya bir yol ne de yaşlılığın, birazdan ölecek olmanın yorgunluğu. Sema gördüyse bu büyük kavgayı gözyaşı döküyordur boyuna. Kızıyordur kendine bir şey yapamadığı için, o hep öyleydi. Elinden hiçbir şey gelmediğinde kızardı. Sema’nın elinden hiçbir şey gelemediğinin en büyük kanıtı olarak dikilirdim bende karşısına.

Kuş gökyüzünden ağır ağır düşmeye başladı. Kuşa odaklandım. Büyük bir yıkıma sebep olacakmış gibi düşüyordu. Sema’yı düşündüm. Kuşa biraz daha odaklandım. Son yolculuktan düşüyordu. O tecrübeyle, o heybetle düşüyordu. İnecek, ayaklarımın tam dibine düşecek ve yerde açtığı çukura bende düşeceğim diye düşündüm. Kuş karşımda duran dört katlı binanın çatısına düştü. Ne yıkım oldu, ne çukur. Annemi aradım bende. Uykulu ve gecenin geç saatinde aranmış olmanın endişeyle “Ne oldu oğlum, hayırdır bu saatte?”
“Hani anne bana her gecenin bir rengi var demiştin ya, bunu düşündüm. Bence her geceye yakışan en güzel renk, yalnızlık. Ne dersin?”

Yazan: Dogus Serçe

Vargüdüsel Bir Afroizma Eleştirisi

Politik duygusallığımın afrodizyaklı tepkimesinde aseksüel patlamalar yaşadığım, zihnimin zindanlarında ideal dünya mastürbasyonları yaptığım bir gecenin 500 ışık yılı uzaktaki bir nötron yıldızının kendi içine çökmesine tanık olmasına mütevellit, durup dururken, hiç sebepsiz bazı fikirlerimi seninle paylaşmaya karar verdim sevgili okur. Şimdi ben bu cümleyi yazarken iki kere düşündüysem sende anlamak için biraz o beyincik kapakçıklarını kullanırsan ikimizi de mutlu etmiş olursun. Öbür türlü okumayı bırakmanda ciddi fayda görmekle beraber merakına yenik düşmeni de saygı ile karşılayıp bu vesile ile beyin damarlarındaki bir kaç tıkanıklığı açmakta belki, bir ihtimal bilfiil yardımcı olabilitemi test edebiliriz.

Demek hala okumaya kararlısın, azmindeki küstah bilmişliği takdire şayan bulduğumu belirtmezsem çatlarım.  Şimdi sevgili okur dünyada bir çok insanın belirli belirsiz amaçları uğruna yaşadığını, çabaladığını ve bu amaçlar uğruna, 25 milyar yıllık bir büyük patlama, evrim vs sürecinin sonunda eriştiği bu hayatı bir şekilde yaşadığını(ki ömür ile yaşam arasındaki fark bakış açısına göre değişkendir) iyi kötü bildiğini varsayıyorum.  Şimdi buradan varmak istediğim noktayı iyi yakala sevgili okur, insanoğlu milyonlarca fiziksel varlığın bir çoğundan görece daha akıllı iken neden evrimsel zeka seviyesi kendisinden muhtemelen bir kaç milyon yıl gerideki bir aptalın zeka seviyesine eş insanları -ki bu insanlardan kapitalist düzende patron veya siyasetçi olarak bahsedilir- takip etmektedirler. Neden 25 milyar yıllık elektromanyetik kuvvet etkisinde var olan bünyelerinin 70-80 yıllık enerji dilimini bir aptalın kölesi olmak için çabalayarak, bir aptalın kölesi olarak(bravo hedefe ulaşılmış) ve bir aptalın emeklisi olarak yaşarlar? Eğer bu yazıyı hala okumaya devam ediyorsan,  ilk aklına gelen ve bir o kadar aptalsı cevapları bir kenara bıraktığını düşünmek istiyorum.
Hadi şu şarkıyı dinlede devam edelim bu şarkuterya reyonu tadındaki tartışmamıza.

Yazan: Han

Sonsuzlğun Temsilcisi

Bu sonsuz gecenin buzla dolu bir pisuvara işercesine zıtlıkla dolu sabahına hoşgeldiniz. Şimdi sensizlikle yalnızllaşmış benliğime merhamet deilemekteyim. Sensiz sevgilim yani sensiz sevgili Naz tek bir an bile .. inanmayacaksın ama gerçekten tek bir an bile.. sensiz.. tek bir an.. nasıl desem

O kadar yalnız ve kimsesiz.. anlamsız ve kayboluşla dolu. Sana ulaşamayışın köpüğünde tütüyor sanki, bira cinsinden yontulmuş zamanın parçacığı erirken parmaklarımın ucunda.

Yani ellerin, sevgilim ellerin kimseyi bu denli kalabalıklaştırmaz lakin doğuştan gelen soluk bir sabah benimkisi. Gün doğarken var olan kızıla bürünmüş gri sessizliğinde bir martının çığlığında parıldayan bir deniz tutkusu bendeki.

Çatısı yarım, bacası siyah tüten bir deniz manzarasında yarı hüzünlü fakat tümden sarhoş bir uyanış belkide.

Kimsesizliğin seni sardığı o soğuk ve çıplak çığlığın sabahında gitme diyebilmekti aslında sevmek, ki seni sevmek sevmelerin en güzeliyken, sana aşık olmak sevgilim.. Bir insanın erişebileceği hissedilebilesi en güçlü duyguydu muhtemelen. Naz. İsminde kayboluşların muhteşem yakarışı var. İsminde adeta aşkın tasavvufu dolu, ödenmemiş temttü kalpazanlığında bir inkar ediş sanki seni seninle alıkoymak. Sevmek seni kimsesiz bir sokak kaldırımı soğukluğunda belkide.. Bahçedeki en güzel gülü bulduğuna ikna olmak.

Naz kimsesiz yalnızlığımın annesi, sevgimin doğan güneşi sabahlarımın karanlığını inadına aydınlatan bir VENÜS sanki. Kendi başına ve bugünün sabahına ışıl ışıl yine yeniden usandaman doğacak olan yine kendini sorumsuzca güzelleştirecek ve inadına VENÜS, inadına KIZIL, inadında afrodit.. Nötron yıldızında ışıldayan ve utanmadan aydınlık sanki... Hani diyorum ya yanında mutluluk bir evrenin rüyasında uyanmaktır esasen. Çemberidir emsalsiz gezegenlerin europa gibi emsalsiz uydudur zaman zaman ve zamansız tam güneş tutulmasıdır kendisi tahmin edilenden daha yakın.

Ağlamaktır Naz, onu çok sevmek ve fakat bir o kadar halleydir zamansız.. Zamansız titrer kopar gelir öyle amansız zıplatır ki seni yerinden .. Şahidi olursun dnen mavi gezegenin.

Bazen bir mandalina kokusunda hatılarsın bu sonsuzluğun temsilcisi aşkı. Öyle bir anlığına değer ve geçer benliğinden. Sana dokunur, tenine dokunur, yalnız bir gecene dokunur bu aşk. İnsan gibi hissetmek istersin kimi zaman, zamansızlığın tekerrür eden yağmur dolu, çığlık dolu gecesinde tek bir anlığına kayboluşun hışımndan uzandığın zaman sabahın ilk ışıklarına..Halbuki pençelerin o kadar güçsüz ki.. Ki çok seversin onu, soğuk gecenin buhar dolu şişesinde anlık aşkların zamansız takıntılara döüşüp ta ki ceninine işlemiş bir sorguyla ararcasına delirirken sabahın gri ve patavatsız bir ayı kovalayışını beklersin.

Bir de bakmışsın sonbahar gelmiş, sararmışız, eylül olur hüzünleniriz..
Yazan: Han

Adalet ve İktidar Pastanesi



    "Yani bana öyle geliyor ki adalet fikri kendi içinde, farklı tipteki toplumlar tarafından belli bir siyasi ve ekonomik iktidarın bir aracı olarak ya da bu iktidara karşı bir silah olarak icat edilmiş ve devreye sokulmuş bir fikir. Ama bence, adalet kavramının kendisi, her halükârda sınıflı bir toplumda ezilen sınıf tarafından, kendisini haklı çıkarmak amacıyla yapılan bir hak iddiası işlevini görüyor. Sınıfsız bir toplumda hâlâ bu adalet kavramını kullanır mıyız, emin değilim." (michel foucault)

   Burjuva tekeline geçmiş adalet pratiğinin kendisi, bin yıllardır özel mülkiyetle beraber bu kadar özdeşleşmişken, "mülk allahındır" "adalet mülkün temelidir" gibi iktidar söylemlerini düşünerek, bu kavramın gerçekte sınıflı toplumlar arası diyalog illüzyonundan ileri gitmeyeceğini biliyoruz.

    Özel mülkiyetin doğuşundan itibaren, adillik fikrinin schopenhauer'ın 'negatif adalet' kavramıyla, zaten hakkı olanı geri veren ve en başında neden bu hakkı aldığı belli olmayan (olan) iktidar diyalektiğini görmek zor değil.

   Her olayda, özellikle son dönemde, sürekli aynı silahla vuruyor bu nasyonal sosyalizm ile neoliberal siyaset arasına sıkışmış iktidar. Herhangi bir olaydan sonra, bastırılmış öfkeyi yahut muhalif tepkiyi 'vicdan mastürbasyonu'na çevirmek.

   "Bir sonuç yerine, bir neden olarak vicdan" konusunu bir düşünek mi?

(Yazının devamına da, yine fuko dan bir yazı ekleyeceğim.)

Şerefe!

"Hiçbirimiz hapishaneye girmeyeceğimizden emin değiliz. Bugün her zamankinden de az eminiz. gündelik yaşamımız üzerinde polisin sıkı denetimi artıyor: Sokakta ve yollarda; yabancıların ve gençlerin etrafında; düşünce suçu yeniden ortaya çıktı. 'Gözaltı' koşullarında yaşıyoruz. Adalet aşıldı deniyor bize. Farkındayız. Peki ama ya aşan polisse? Bize deniyor ki, hapishaneler aşırı kalabalık. Peki ama ya aşırı-hapsedilmiş olan halksa?''
''Sorun model hapishane veya hapishanelerin ortadan kalkması değil. Günümüzde, bizim sistemimizde, marjinalleşme hapishane tarafından gerçekleştiriliyor. Bu marjinalleşme, hapishaneyi ortadan kaldırmakla otomatik olarak yok olmayacaktır. Bu durumda toplum, bir başka araç oluşturuverirdi. Sorun şudur: Günümüz toplumunun nüfusun bir bölümünü dışarıya itiş sürecini açıklayan bir sistem eleştirisi sunmak. işte sorun.''
''... kesinlikle içler acısı maddi koşullar; ceza evinde en utanmaz sömürü ve kölelik düzeyindeki çalışma; tıbbi bakım yokluğu; gardiyanların dayak ve şiddeti; tek yargıcı hapishane müdürü olan ve mahkûmları ilave cezalara çarptıran keyfi bir mahkemenin varlığı.''
''Disiplinleriyle hastaneler, tımarhaneler, öksüzler yurdu, okullar, eğitim evleri, fabrikalar, atölyeler ve nihayet hapishaneler; bütün bunlar on dokuzuncu yüzyılın başında yerleştirilmiş ve hiç kuşkusuz sanayi toplumunun ya da kapitalist toplumun işleyiş koşullarından biri olmuş olan iktidarın bir tür büyük toplumsal biçiminin parçasıdır. İnsanın vücudunu, varlığını ve zamanını işgücüne dönüştürmesi ve onu kapitalizmin işletmek istediği üretim aygıtının hizmetine sokması için bütün bir zorlama aygıtı gerekli oldu; ve bana öyle geliyor ki, insanı kreş ve okuldan alıp kışladan geçirerek, hapishane veya akıl hastanesiyle tehdit ederek -"ya fabrikaya gidersin, ya da hapishaneye veya tımarhaneye düşersin!"- sonunda düşkünler evine götüren bütün bu zorlamalar aynı iktidar sisteminden kaynaklanıyor. Diğer alanların çoğunluğunda bu kurumlar esnekleşmiş ama işlevleri aynı kalmıştır. Günümüzde insanlar artık sefalet tarafından değil, tüketim tarafından kuşatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, başka bir biçimde de olsa, insanlar kendilerini gün boyu çalışmaya, fazla mesai yapmaya, işe bağlı kalmaya zorlayan (bir ev, mobilya... satın almışlarsa) bir borç sistemi içine sürekli kapatılmışlardır. Televizyon imajlarını tüketim nesneleri olarak sunar ve on dokuzuncu yüzyılda insanların yapmalarından onca korkulmuş olan şeyi yapmalarını engeller, yani siyasi toplantıların yapıldığı, işçi sınıfının kısmi, yerel, bölgesel gruplaşmalarının siyasi bir hareket yaratma tehlikesi, belki de bütün bu sistemi devirme imkânı taşıdığı bistrolara gitmek.''
''Kapitalizmin on dokuzuncu yüzyılda varmış olduğu noktanın ortaya çıkardığı iktidar mekanizması; bu mekanizmanın kullandığı söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratikler; yani insan bilimleri ve onların "insan"a dair ürettiği hakikatler ile bu hakikatlerin üretilmesi için oluşturulan kurumsal mekânlar ve prosedürler, deliliği akıl hastalığına, hastalığı patolojik vakaya, suçu suça eğilimliliğe dönüştürerek yepyeni deneyimler kurmuş ve Batı insanını bu deneyimlerin öznesi haline getirmiştir.
Büyük kapatılmanın gerçekleştiği asıl mekân insan ruhudur...''

Foucault - BÜYÜK KAPATILMA



Yazan: Stalingrad Çorapçısı

sosyal şizofren


Okyanusu bile bir kaşık suda boğmak istiyorum, nedir bu bendeki öfke bu nefret?
Sağanakla beraber sokaklarda sürüklenen şeyler gibi kendimi damarlarımdaki kanın akışına bırakmak istiyorum, olmuyor. Her defasında sanki kalbim daha hızlı atıyor ama damarlarımdaki kan duruyor, normal mi bu?

İlk başta sandığımın aksine bir aşk, bir heyecan değil bu. Bir güzel uğruna yaşanan dengesiz duygular değil bunlar. Hayatımın her saniyesinde savaştığım ben bu. Düşünüyorum da yoksa dengesizlik kanımda mı var?
Bende eksik olan ne, fazla olan ne bilmiyorum ama eğrisinin doğrusuna denk düşmüyor. 

Çabalamak mı, bocalamak mı?

Kültür sıkışması koydu bazıları bunun adını, bazıları ağır travma dedi, depresyon, yalnızlık hissi, artık iyicene şaşırdım hangisi, hangisi gerçek ben?

Son teşhisi de oldukça yaratıcı buluyorum: Şizotipal kişilik bozukluğu

Herkes bir isim takıyor bana fakat en sevdiğim: Sosyal şizofren. biraz sarkastik, biraz eğlenceli geliyor bana. Sanki her şeyi biraz tiye alıyor.



Sevdiğim bir arkadaşımın yorumu, artık beni aşağı, dibe çeken şeylerden kurtulmalıymışım, semer vurulan eşeğe yük çok vurulurmuş.
O sıra çok üstünde durmadımsa da, düşündüm de harbi, onca yükü indirsem sırtımdan bir amacı kalmıyor hayatımın. Ulaşmak istediğim hiçbir hedefin sonunda mutlu bir ben bulamıyorum, ben ben olamıyorum bir türlü. Avaz avaz küfürler savurmak istiyorum etrafıma ama kimseyi de üzmek istemiyorum, bu ne yama çelişki anne?

Belli ki kızgınlığım kimseye değil, o halde, sahi neden kızgınım ben, neyle alıp veremediğim benim?

Şu sıra sanki bu dünyada değilim. Bu gün birkaç kişinin olduğu bir meclise girdim. Küçük bir oda. Nasıl olduysa ilk bir kaç dakika odadaki insanlardan sadece birini gördüm. Bir anda kalabalık olduğumuzu fark ettim. Turgut Uyar, kalabalık oluyorum, derken bunu mu kast etmişti acaba? Aklını yer küreye sabitleyecek bir pranga mı bulmuştu kendine? Aşk bir pranga mıydı onun için? Bu mudur yani?

Sonra, düşünüyorum. Ben gerçek beni aramalı mıyım gerçekten. Belki de bütün sorun burada. 

Konuştuğumda veya yazdığımda artık neredeyse her cümlem soru işareti ile bitiyor. Ne kadar çok sorum var benim böyle!

Bir an oluyor, öyle hızlanıyor ki kanım, bedenimin her santimetresinde damarlarımı hissediyorum. İşte bu, ruh bu, diyorum ve bir anda uçucu kimyasallar gibi yok oluyor. Afallıyorum. Dönüyorum dolaşıyorum olmuyor, uçmuş artık.

Kafam patlayacak sanki. Her şey toplanamayacak kadar dağıldı artık. bir cümlem de doğru bitse, bitmeyecek bir akın başlayabilse artık içimde, ya başlamasa ya da bitmese, keşke.

Sürekli aklımda Nietzsche’nin şu sözleri: Bazıları çok erken bazıları çok geç hayattan ayrılıyor, asıl iş tam zamanında ölmektir.

Yine geldim. Yine kendime bir not bırakma ihtiyacı, okuyup okuyamayacağımı bilemeden. Çok da gerekli mi? Değil fakat iyi hissettiriyor.

Umarım okurken gülümserim. 
Yazan: alperen

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.