kalemsuare

Kıyılarında


I

Bir gece bir sabah
sonsuz yolcusuyum bu yolun.
Karanlık akşamların sahipsiz benliklerin,
kimsesiz sensizliklerin arsız bir müptezeliyim. 
Sana vurdum her kıyıda
seni gördüm aradım seni
uçsuz uçurumların bucağından
baktım aşağı, ürkmedim de,
sensizlikten duyduğum hüzün kadar.
Ulaşmak istedim sana, atladım
düştüm saatlerce,
günlerce, aylarca yıllarca
bir ömür düştüm bu uçuruma.
Seni bulana kadar, bu sonsuzluğun
dibini kazıyana kadar
ve buluncaya dek ellerini
gözlerinde boğulana kadar düşeceğim.

II
Şimdilerde uzakta çalıyor
elele tutuşup göz değdirdiğimiz zamanların
utanmaz çalar saatleri.
Zamanı geldi diyorlar sanki
seni öpmemin zamanının geldiğini
umursamadan hiçbir şeyi
zangırdayarak anlatıyorlar adeta.
Bir çalar saat ne kadar anlatırsa
o kadar anlatıyorlar.
Fakat ben,
maskara oluyorum
bir çalar saatin sesine
ve öpemiyorum seni doyunca.
Dokunmak istiyorum bedenine ve
sıkıca sarmak o belinden kıskıvrak
öpmek gözlerinden, yanaklarından
ve hüznünden, seni sonsuz boşlukta.
Boğulurken seninle,
öleceksek eğer
o gün ölelim istiyorum.
Dalgalı bir denizin anısı kalsın
yol alırken eski püskü
kıyısı dökülmüş, boyası akmış
ve tahtalarında ismin yazan bir vapur,
ki egeden akdenize yol almaktadır muhtemelen,
bir köşesinden bizim anılarımızla
sonbaharda sallansın istiyorum.

III
Bu zamanlar leylak ve begonya kokar
bu kıyısız şehrin renksiz sokakları.
İçinde kışın acımasız ayazını ve
ağır ağır yağan kar tanelerini barındırır bu bahar.
Her kış içinde biraz bahar barındırır,
her öfke saniyeler öncesinde bir sevinci
yok eder,
ve her ayrılık bir sevgiyi.
Kış baharı kaybeder
örter karayı, denizi ve sis kaplar
gökyüzünü, içini titretir, buza keser
nefesini ve sessizliğe bürünür şehir,
sırf sana eşlik etmek için..
Öfke sevince dem vurur,
içinde bir heves barındırır
kursakta kalmış, başlamamış
bir isyanın kokusudur.
Ayrılık,
gözlere kazınmış bütün anıları,
yağmurlu bir kumsalda kalmış kahkahaları,
aralıksız sevişen ruhları ve
titrek bir mum ışığında, 
hafif bir meltemde saçları uçuşan
hafif çakırkeyf,
dans eden iki sevgiliyi barındırır.
Bir damla göz yaşının içinde iki kişi.

IV
Sana dönüp dolaşan bir denizin
girdabına aşık olmuş,
uçurumunda düşerken yüzüme vuran
o ılık havanın hissinde kaybolmuş,
ve sana bir o kadar da aşık olmuş
susuz ve soluksuz sana koşmuşum.
Bak yaz geliyor sevgilim.
Şimdi gözlerinle buluşmanın,
nefes sıcaklığında yanmanın
ılık rüzgarlı gecelerde
beline sarılmanın tam zamanı.
Kokun diyorum sevgilim,
sanki şuracıkta yanı başımda yatıyormuşçasına.

Bir nefes alıyorum dibine kadar sen varsın,
öbür nefeste yine seni özlüyorum.











Yazan: Han

Kuyruk Acısı ve Kertenkele Sığınağı |Doğuş Serçe



Kuyruk Acısı ve Kertenkele Sığınağı

Kertenkelelerin kuyruğunu, bedenlerini kestim ve yaptığım bu iş, hiç hoşuma gitmedi. Ama önemli değildi. Zaten yaşantım hoşuma gitmeyenlerden ibaretti. Sürüngenlerle çocukluktan beri uğraşan ben, sürüngenleştim. “Zaman dönek bir şeydir” derdi dayım. Dayım niye böyle ulvi cümleler kurardı anlamazdım. Zira bu görev onun değildi. Dayımdı en nihayetinde. Böyle cümleler kurmasına gerek yoktu. Ama birinin bana “Kertenkele kesme sonunda sende sürüngen olursun” demesi lazımdı. Fakat bunu söylemesi gereken adamların, kadınların, bilhassa akrabalarımın çoğu toprağın altında sürüngenlere çoktan yem olmaya başlamıştı. Sanırım bizim aile geleneğimizdi bu. Sürüngenlerle, bin türü böcek, haşeratla kan bağımız belki kan davamız vardı. Yaşarken biz onları öldürüyorduk, en azından ben öldürüyordum öldükten sonra da onlar bizimkilerden ziyafet çekiyordu.

On yaşında annemin yanına koşup “Anne, kulağıma kertenkele kaçtı.” dedim. Cevabı netti. Elindeki tabağı mutfak masasına bırakıp “Hangi kulağına?” diye sordu. Gösterdim. Kulağımla yanağıma denk gelecek şekilde tokadını savurdu ve tam isabet tokat, yerine yani yüzüme oturdu. O gün anladım ki kulağından içeriye kertenkele girerse kendini bütün gücünle tokatlayacaktın ya da birinden bu konuda yardım alacaktın. Benim için ikinci ihtimal pek söz konusu değildi.
Çünkü suratıma tokat atacak birini bulamayacak kadar utangaçtım. Ve kulaklarımdan içeriye yıllar boyunca onlarca sürüngen girmesine rağmen atmam gereken o sert tokatları kendime atamadım. İnsana acıyacak, kıyamayacak kimse yoksa bu işi de kendisi üstleniyor ve kendine kıyamıyordu.

Her şeyin ötesinde yaşadığım bu sıkıntının aslında yıllar yılı süren koca bir hayal olduğunu biliyordum. Ama modern zamanlardaydık. İnsanların problemleri, sıkıntıları, yalanları, acınacak halleri olmalıydı. Psikoloji dedikleri bilim bizim gibi insanlar olmasaydı ne işe yarardı? Kulağımdan içeriye çocukken öldürdüğüm sürüngenler giriyor diye bin türlü hap yutuyordum. Sorun şuydu ki haplar, hiçbir işe yaramıyordu. Kimi zaman dozları artıyor, azalıyor fakat hiçbir tesiri olmuyordu. Kafamın içinde yumurtalar vardı. Çalılar vardı. Su vardı. Beslenebilmeleri için beynim vardı. Hep şu soruyu soruyordum kendime “Allahın belası kafam bu kadar büyük olmak zorunda mıydı?” Kafama giren hiçbir şey bir daha dışarı çıkmıyordu. Kendime elektrik verdim çıkan olmadı, kafamı duvarlara vurdum çıkan olmadı. Ve her şeyin nihayetinde tek sonuca vardım.

Bu hayvanlar girdiği yerden dışarı çıkamıyorlardı. Onların çıkması için kafamda yeni bir delik lazımdı. Ve ben öyle bir noktadaydım ki o deliği seve seve açabilirdim. İnsan kendisine acıyacak, kıyamayacak birini bulamadığında bu işi kendisi üstlenir demiştim ya, üstlendiği bu kutsal görevin süresi sanıldığından kısa sürüyordu. Hiç tereddüt etmeden kafama silahı dayadım ve BAM! Kafama bir delik açtım. Ne yazık ki açtığım delik beni öldürmedi. Uyandığımda bedenimi hayatım boyunca eskisi gibi kullanamayacağımı öğrendim. Beynime kertenkelelerden daha fazla zararı saniyeler içinde vermiştim. Beni bulanların hepsi odanın içinde, kafamın yanında onlarca kertenkele gördüklerine yemin ettiler. Ve dayanamayıp bütün gücümle bağırdım.

“Buna inanmanız için kafama bir delik açmak zorunda mıydım? Hepsi, bunların hepsi sizin 
yüzünüzden!”

Ya gerçek sandığım şeyler koca bir hayaldi ya da tam tersiydi. Bedenini eskisi gibi kullanamayan, beyninin bir kısmını kurşunla yakan adam olarak hayatıma devam ettim. Buna devam etmek denirse, kesinlikle devam ettim. Ama yeni bir soru vardı kafamda.

“Buna devam etmek denilebilir miydi?”

Yazan: Dogus Serçe

Neden Tarkovski Olamıyorum.


Neden Tarkovski Olamıyorum? 

Size yeni başucu filmimden bahsetmek istiyorum. 
Bu film 2014 yılında vizyona girdi, bir çok farklı sinema projesi ve festivalde yer aldı ama benim de param yoktu. Çok olmadı yani filmle tanışalı. 

Sinema hocam bir gün şöyle birşey söyledi; “Bir filmi 1 defa izlemek bir insanla tanışmak gibidir ama o insanı tek defada tanıyamayacağın gibi filmi de ilk seferde iliklerine kadar çözmen pekte mümkün değil, o yüzden filmlerle arkadaş olun, 2, üç, 4 defa izleyin.” 

Bu film, benim yeni arkadaşım.

Sinopsis’i aynen şöyle: “ Bahadır bin bir zorluklarla, iki yakası bir türlü bir araya gelmeden film yapmayı düşünen cesur sinemacılardan biri. Bir tarafta yaptığı işin ağırlığı altında ezilmemek, hayallerindeki filmi yapmak için koştururken; diğer taraftanda ailesi, yakın çevresi ve sevdikleri tarafından durmaksızın bir şeyler yapması için dürtülüyor. Peki şansları tükenmek üzere olan bu genç sinemacı ne yapacak? Hayallerine sırt çevirmek pahasına sevdiklerinin kendisini sokmaya çalıştıkları kalıbı kabul mü edecek yoksa sinemanın kendince pek de büyülü olmayan dünyasında ayakta kalmaya çalışmak için çırpınmayı mı sürdürecek? “ Alıntıdır.

Başlamak gerekirse; filmin ilk sahnesi, hemen başı size birşeyler anımsatmalı. Eğer böyle bir şey olmuyorsa lütfen bunu kimseye söylemeyin :)

Film, bizim gibi tüm körpe sinemacıların en başta karşılaştığı sıkıntıları yine filmin başlarında Bahadır’ın (Tansu Biçer)  anlam yüklü bakışlarıyla anlatıyor. Sağdan soldan toplanılan ekipmanlar, sabit durmayan kamera vs. vb gibi.

Hepimizin inandığı bir senaryosu hiç yoksa bir fikri var ama arkasına sığındığımız şey olmayan para. Bahadır ve sevgilisi arasında ki fon bulma muhabbeti daha şimdiden alnı kırışıklıklarla dolu bütün genç adamların karın ağrısı. “ Ödüllü olman lazım yoksa kimse sallamıyor”

Genelde en yakınlarınla çıkarsın yola ve bu en yakınların sinemacı olmak zorunda değil. Haftasonları can sıkıntısı gidermek için gidilen karanlık bir odadır onlar için salon. Ama işi anlatıp (bildiğin gibi) yapmaya başladığında ilkokul mezunu Hamzullah dayının bile bir diyeceği vardır.  İşte bu ve bu gibi durumlardan sıkılmış bir adam Bahadır. Profesyonellere geldiğinde ise artık o kadar çok işin içindeler ki farklı olanı sıradan olmadığı için izlenmeme korkusuyla kabul etmeyeceklerdir. “ 2 Erkek 1 Kadın - Aşk filmi istiyorlar Bahadır kardeşim” 

Ne sıkıntı varsa onu olduğu gibi yansıtmış bence yeni arkadaşım ve oldukça da samimi. Çekim planları gayet iyi benim biraz takıldığım nokta ise ışıklar oldu. Işık kullanımı yer yer hoşuma gitmedi. 
Diyaloglar ve sessizlikler metin olarak baktığında çok iyi. Böyle tür-süz filmleri seviyorum. Senaristi bile bir tür adı veremeyecektir bence bu film için. 

Ve biz sinemacılar “Çalışıyorum abi” deriz hep. Çünkü hep çalışıyoruzdur. 

Ve film bitti. Filmi anlayamamaktan korkmayın. Tek mesele Tarkovski olmak ya da olmamak. 


Ellerine sağlık Murat Düzgünoğlu.


Bir Pazar Pornografisi #4




   yirmilerinin başında ki bu sıkıcı genç, annesiyle yalnız yaşadığı tek katlı, kırık beyaz renkli boyasıyla, evin soğan kokan boş mutfağının aklında ki canlı resmiyle, akşam saatlerine doğru, güneşin bile toparlanıp gitmeye başladığı bu pazar alanını turluyordu. kendisi gibi köşede kapabileceği sebzelerin değerini bilen yaşlı kadınlar ve adamlar, bir kaç tezgahtar, sigara içen bir çırak, mahallede ki maçtan evine giden çocuklar vardı. 

   birden köşede ki güzel biberlere gözü değdi. çevresine bir bakış attı. sert adımlarla yürüdü. elini en yakında ki parlak bir zar gibi sarılmış sert kabuklu biberin yüzeyine attığında, köşeden gelen daha yaşlıca bir el eline değdi. başını kaldırıp baktığında, nefes nefese ve üç günlük sakalıyla, esmer kalın tenli bir yüz gördü. elli beş yaşlarında ki bu adamın gözlerinde, bir akşam pazarının karanlık dokusuna dahil oluşundan fazlası vardı. ince ve kemikli beyaz elleri, onun ellerinin yanında birer plastik vazo gibi duru ve saydam kalıyordu. 

   ikisi de birbirlerine yer açıyormuş gibi yaptı. bu yaşlarda bir adamın, böyle bir yarı kararsızlığı, yalnız oluşuyla ilgili olabilirdi. adam, kendisinden çokça küçük bu yeni terlemiş bıyıkları ve sakalsız yüzünde naifliğiyle, bu gence karşı içinde tarifi zor bir sıcaklık hissetti. çocuğun gözlerinde bakıştıkları bir saniye de aynı sıcaklığı gördüğünü zannetti. ellerini yanaklarına götürmek istedi. direnmezdi. bunu duymuş gibi dolu gözlerle köşeden incecik bakan genç, biraz eğildi, göğsü açıldı. bu sertliğe karşı koymak istemiyordu. içinde eriyip giden kar taneleri vardı. bunun bitmesini istemiyordu. adamın ellerini beyaz omuzlarında görmek, sırtına karnının sıcaklığını bastırmak, kasıklarını hissetmek istedi. uzun yıllar olmuştu bu duygulardan mahrum ve habersiz oluşu. umrunda değildi. inkar etmek istemiyordu. zaten artık yalnız da sayılmazdı. sayılır mıydı?

   biberler bitmişti. ikisi de çöktükleri kaldırım köşesinden etrafı kesiyorlardı. bu karanlık ve sert vücudun içinde kıskıvrak oynayan ateşler vardı. genç ise bu yabancı hislerin doyumuyla iyice sersemliyor, şakaklarına ateş çöküyordu. ensesinde hissettiği nefes bir rüya mıydı. 

   o köşe de durmanın artık anlamsız olduğu bir zamanda, ikisi de yavaşça kalktılar. adamın gerilen dizlerinin çıtırdayışını duydu genç. sanki kendi rahatlamıştı. dizinin oralarda bir yer seyirdi kasıklarına doğru. yarım yamalak bir bakışla, ince dudaklı ağzı aralandı;

-iyi akşamlar dayı.

-eyi akşamlar yeğenim.



Yankı

Kemiklerim kırıldı ve yüzüm,
Yine gergilere tutturulmuş bir deri parçası,
Yine içimde parçalanmış bir insan parçası,

Yorgunum;
Aynı taşlarla yıkılıp yıkılıp yeniden inşa olmaktan,

Koca deryada bir salsız kalmaktan,
Ters düz edilip alabora olmaktan,
Anlamsızlık içinde boğulmaktan,

Yılan gibi kıvrılıp insan doğmaktan,
Çocukken koca adam olmaktan,
Adamken adam bulamamaktan,
Yaşarken ölü olmaktan,

Söndürülemeyen bir yangın olmaktan,
Yanarken solmaktan,
Sonsuz bir yankı olmaktan,
Olmakla olmamaktan,

Yorgunum.

Bir Pazar Pornografisi #3

                                                                                                                                            
                                                                                                                                                   küçük ayakkabısında terlemiş ve üst üste binmiş parmaklarına rağmen, ivmesini bozmadan yürüyen kadın, aniden önünde durduğu tezgahtan eline poşeti geçirip şeftalileri doldurmaya başladı. poşete atmadan mili saniyeler önce, kırmızı bir damlanın yayıldığı işbilir başparmağını, şeftalinin bir ense sıcaklığında ürperen tüylü derisine biraz bastırıyor, tazeliğini ve tadını anlamaya çalışıyordu.
                                                                                                                                           poşet küçük gelmişti. gözleri tezgahın üzerini tararken, satıcının eli kıvrak bir yavaşlıkta ona uzandı. kirli maviden bir poşetin hışırtısı kulaklarını tırmaladı. kafasını kaldırıp bakmak istedi. önce bin bir yanlış anlaşılma kapanından atlaması gerektiğini düşündü. ama sonra kaşları kalktı, neden umurunda olsundu?
        satıcı kadının içi beyaz bileğini sıkıca tuttu. kadın şaşırdı. daha şaşırtıcı tek bir şey vardı. o da buna, anlar süren bir zamanda alışmasıydı. sıcak bir avucun bileğinde ki kalın damarlardan içeri süzüldüğünü hissetti. kalbi kafesini zorlayan yaşlı bir hayvan gibi çarpıyordu. iki kadın, pazarın, güneş ışığında yeşillerin ve kırmızıların, seslerin ve ayakkabıların içinden yavaşça sıyrıldılar. 

bilekte atan nabzı, parmak uçlarında hissetti. onu istiyordu. o kadını istiyordu. bütün bu dolaşıksızlıktan, yavru bakışlardan, imalardan üryanlaşıp, daracık ayakkabısını çıkarıp fırlatarak, bacağını bu bacaklara dolamak istiyordu. bu kadar net ifadelerden dehşet verici utangaçlığında kavrulan yanakları, şeftalilerin 
tüyleri gibi kanlı bir canlılıkta dikilen tüyleri hayretle hissetti. ah keşke bu uzaklık, arada ki ezilmeye meyilli meyvelerin mesafesinden ibaret olsaydı. oysa arada, insanlar, devletler, yasalar, hücum birlikleri, intihar bombacıları dolaşıyordu. bileğinden kavramıştı ama, ikisi de bitmesin istiyordu, her şeyi yırtarak çekemezdi kendine. o gücü yoktu.

poşet parmaklarının arasından kayıp düşerken, dünya da sadece kadınların bildiği bir dili konuştu o da. gidemezdi, biliyordu. bileği hapsolmuş bu avucu öpmek, yanaklarına yaslamak, dudaklarını ısırıp, öpeceği binlerce noktanın uyarılmasını sağlamak, delicesine arzu ettiği şeylerdi. ama olmayacaktı. biliyordu. kederlendi. bir şehvetin düğümüyle bağlanan bilekleri yavaşça yumuşadı, serbest kaldı. elini önlüğünden içeri sokup bir paket sigara çıkardı. alışık parmaklarından dans ederek süzülen sigaraya rağmen, ortam hala biraz gergindi. biri bir kelime söylese, bir çok şey kırılacaktı. belki sorular, inkarlar, arzular dile gelecekti.

bir yüzük, bir tahta kolye, tek okumluk bir şiirde olduğu gibi, avucunda bu hatırayı sonsuza kadar saklayacaktı. çünkü imalar, eğretilemelerin aracından çok daha güçlüydü. sözsüz bir düello, bir yarım sevişme, bir ayrılık kalmıştı. aceleyle cüzdanından bir iki parça kağıt para çıkarıp ortaya koydu. tezgahtan, geldiği buluta dönen yıldırım gibi uzaklaştı. arkasını bile dönmedi.

başını kaldırıp bakmak istemedi. sigarasına eğilmiş, dumanın titreyen bedeninde gözlerini kaybetmişti. 



Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması | Doğuş Serçe



Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması


Akıl, zamanın ve insanın dengesiz iç gerçekliğidir. İşlevi olmayan bir toz taneciğiyim ben. Bütün işlevleri içinde biriktiren.  Saatleri, aklımı, geçmişi, şimdiyi aynı potada eriten görkemli bir karamsarlığım. İnsan ilişkilerinin yabancısı, listelenmiş fobiler bütünüyüm. Birini sevmek yetmez. Sevdiğim birini içimde öldürmenin ve mucizeyle onu yeniden diriltmiş olmanın tam ortasında şaşkınlıklar içerisindeyim. Arkama bakıyorum. Öngördüğüm her şeyin aslında geçmişin hissiyatlı çirkin yüzü olduğunun az evvel farkına varıyorum ve bu hiç kolay olmuyor.

Tanrım, korkunç çığlıklar atıyorlar. Aklıma yerleşen senaryolar, içine düştüğüm vahim durumlar, unutulmaya tam yüz tutacakken unutulmamış yüzlerce mesafe aklımda geziniyor. Yüzümün kızarması bundan, yüzlerinin kızarmaması umurlarında olmamamdan.

Geçmiş, kapatılması gereken bir gayya kuyusudur. Yaşadığını merak eder, bir daha, bir daha, bir daha yaşamak istersin. Biliyorum yaşadım! Boğuldum, uçamadım. Arkamda bıraktığımı zannettiğim geçmiş önümde yürüyordu. Boynu, sırtı, saçları, kalçaları, ayakları bana aitti. Hiç uyanamayacak olmanın eşsiz erdemine, önüme geçmişi katarak yürüyor, yaklaşıyordum. Yapılan her yanlışı siliyordum, yaptığım hiçbir yanlış silinmiyordu.

İtibarı için yaşayan herkesin anlayabileceği tek durum vardı. Dönmek. Dünya’da dönüp dolaşıp farklı zamanda aynı yerde durabilme sancısı. Kimsenin anlayamayacağı o refleksif hareketler. Kırılmış kalplerin zaman sayesinde keskin yerlerinden arınması, uyanış, geçmişe nefretle bakış, anne özlemi, mastürbasyon nefesleri, sinir sebepli titremeler, aynı yerde durmanın vakurluğu ve utancı, salağa yatma ve bu yatıştan uyanamama durumu.

Masanın üstü, defter ve kitap, bayat simit, sarı bez, üç tabak birinde meyveler, tuzluk, işlenmiş yer fıstığı, tam buğday ekmeği, Fanta ve Tuborg, bozuk kulaklık, kirli bir sütlaç kabı, küllük, iki cüzdan, aklım ve zamanım ve geçmişim ve ellerim ve kalbim ve sabahın sekizi.

Takıntı, aynı şarkının farklı durumları yiyip bitirmesi durumudur. Birazdan ilk vapur seferi kalbimden kalkacak dönüp dolaşıp aynı limana yaklaşacak. Çok kötü durumda olduğum bir gece hiç unutamadığım o rüyayı görmüştüm. Her insanın yaşadığı yıllar toplamında bazen kötü olmaya hakkı vardır. O rüya şuydu ya da şuna benziyordu; ben yani rüyanın başkahramanı elimde yepyeni bir bıçakla sevdiklerimin geçmişinden parçalar kesiyordum. Kestiğim onlarca parça vardı ve ortalıkta tek damla kan yoktu. Sevdiğim onlarca insan geçmişlerinin o sığ, o düzensiz, o bedbaht kısımlarından kurtulduklarında tüy gibi hafifliyor fakat teşekkür bile etmeden benden uzaklaşıyordu. Ben ise onlardan kopardığım bütün parçaları yiyip, öğütemeyip kusuyordum. Sonra uyandım. Aklımın ertesi gün nasıl dolu olduğunu anladım. Boşaltmam lazımdı, boşalıp yeniden dolmam lazımdı.

Baş tanrı Zeus, kızı Athena’yı kafasının içinden çıkartmış. Athena, Zeus’un 
kafasının içinde gelişip olgunlaşmış ve dışarıya çıkmış. Hephaistos elindeki baltayla yarmış Zeus’un kafasını ondan korka korka.  Tanrı Zeus neredeyse onu öldürecek olan baş ağrılarına dayanamayıp -ki Zeus ölümsüzdür-. “Hephaistos" demiş. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum. '' Tanrı’nın kafasında olgunlaşan Tanrıça kim bilir neler biliyordu? Belki de Zeus’un düşündüğü her şeyi belleğine kaydediyordu. Ve şimdi benim de kafamda bir yumru var. Olgunlaşan, büyüyen, düşündüğüm her şeyi duyan bir bebek var. Kafamı yarmak, içindeki geçmişi çıkartmak istiyorum. Ve evet, geçmiş benim tek çocuğum kafamın içinde, biliyorum orada bir yerde. Ama neden ben? Ben bir tanrı değilim. Aslına bakılırsa ben biri bile değilim. Söylesene Zeus neden ben?

Bugün, dünden kalanlar ve yarına taşınacak olandır. Ben bugünümü yıllardır sırtımda taşıyorum ve bunu dünleri toplaya toplaya yapıyorum. “Tahmin et” diyorum kendime. “Tahmin et bu nasıl acı veriyor ve beni ne kadar mutlu ediyor.” Geçmişime ithaflı bir küfür mektubu yollamak istiyorum. Bana acı verenlere beni mutlu edenlere, bir deklarasyon yayımlamak istiyorum. Ve evet ben hala isimsiz mektuplar yolluyorum. Ancak bu mektupların hiçbir zaman yerine ulaşmayacağını biliyorum. Gönderdiklerim belli, mezar taşlarına isimleri kazılı olanlar mektubun alıcıları.

Yarın pembe pijamalarıyla uyanan kadın, şişmiş gözleriyle bana bakacak ve kahve isteyecek. Dün bunu taşıdım, bugün bunu biriktirdim ve bu sahnenin hayalini kurabilmek için nasıl mücadeleler verdim. Şimdi görenler, tanıyanlar beni çıplak ellerimle bu durumun hayalini kurabilmek için kaç kişiyi öldürdüğümü bilmeyecek.

Sabah dokuz. Annemi aramak istiyorum, arayıp “Anne bu sefer başardım, hayal kurdum ve gerçekleşmesi olağan bir hayal. İnan bana, istersen gelip gör. Evet, anne iyiyim ben, beni merak etme. Haydi görüşürüz” demek istiyorum.

İtibar, o da ne? Ne kadar itibarın varsa at çöpe. Taşıma onu, yapma. Uzat ayaklarını, sahi en son ne zaman uzattın ayaklarını? Bugün işe geç kal. Okula gitme. Bugün ayaklarını uzat Güneş’e kadar uzat ki ayakların ısınsın. Bugün uzat ki yarın yürüyebilesin. İtibarı için yaşayan herkes mutsuzluğa, geçmiş takıntısı ve saplantısına mahkumdur. Mahkum olma, kurtul itibarından. Sırtında taşıdığın her şeyin ne kadar hafiflediğini göreceksin. 

En İyi Film Afişleri

     Çoğu iyi bilinen filmlerin afişlerinden derlenen bu listenin içinde, bir kaç hayran yapımı olmasına karşın, genel olarak resmi afişleri sunmaya çalıştım. 

      Subjektif temelli bu seçimlerin sorumlusu olarak, ilerde daha detaylı ve geniş bir arşivle dönene kadar, şimdilik bu kısa çalışmayla sizi baş başa bırakıyorum.


1. Scario




2. Nebraska


3. Clorkwork Orange




4. Star Wars Episode I



5. Seven Samurai



6. The Crow




7. Reservois Dogs



8. The Silence of The Lambs



9. Pulp Fiction




10. Holy Motors



11. Kill Your Darlings



12.Usual Suspects



13. Time of The Gypsies



14. Bird Man of Alcatraz



15. Memento



16. Dark City



17. The Thing


18. 12 Monkey



19. The Enforcer



20. 12 Angry Man


21. Solaris (1972)


22. Donnie Darko


23. Stand Up Guys







coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.