kalemsuare

Neden Tarkovski Olamıyorum.


Neden Tarkovski Olamıyorum? 

Size yeni başucu filmimden bahsetmek istiyorum. 
Bu film 2014 yılında vizyona girdi, bir çok farklı sinema projesi ve festivalde yer aldı ama benim de param yoktu. Çok olmadı yani filmle tanışalı. 

Sinema hocam bir gün şöyle birşey söyledi; “Bir filmi 1 defa izlemek bir insanla tanışmak gibidir ama o insanı tek defada tanıyamayacağın gibi filmi de ilk seferde iliklerine kadar çözmen pekte mümkün değil, o yüzden filmlerle arkadaş olun, 2, üç, 4 defa izleyin.” 

Bu film, benim yeni arkadaşım.

Sinopsis’i aynen şöyle: “ Bahadır bin bir zorluklarla, iki yakası bir türlü bir araya gelmeden film yapmayı düşünen cesur sinemacılardan biri. Bir tarafta yaptığı işin ağırlığı altında ezilmemek, hayallerindeki filmi yapmak için koştururken; diğer taraftanda ailesi, yakın çevresi ve sevdikleri tarafından durmaksızın bir şeyler yapması için dürtülüyor. Peki şansları tükenmek üzere olan bu genç sinemacı ne yapacak? Hayallerine sırt çevirmek pahasına sevdiklerinin kendisini sokmaya çalıştıkları kalıbı kabul mü edecek yoksa sinemanın kendince pek de büyülü olmayan dünyasında ayakta kalmaya çalışmak için çırpınmayı mı sürdürecek? “ Alıntıdır.

Başlamak gerekirse; filmin ilk sahnesi, hemen başı size birşeyler anımsatmalı. Eğer böyle bir şey olmuyorsa lütfen bunu kimseye söylemeyin :)

Film, bizim gibi tüm körpe sinemacıların en başta karşılaştığı sıkıntıları yine filmin başlarında Bahadır’ın (Tansu Biçer)  anlam yüklü bakışlarıyla anlatıyor. Sağdan soldan toplanılan ekipmanlar, sabit durmayan kamera vs. vb gibi.

Hepimizin inandığı bir senaryosu hiç yoksa bir fikri var ama arkasına sığındığımız şey olmayan para. Bahadır ve sevgilisi arasında ki fon bulma muhabbeti daha şimdiden alnı kırışıklıklarla dolu bütün genç adamların karın ağrısı. “ Ödüllü olman lazım yoksa kimse sallamıyor”

Genelde en yakınlarınla çıkarsın yola ve bu en yakınların sinemacı olmak zorunda değil. Haftasonları can sıkıntısı gidermek için gidilen karanlık bir odadır onlar için salon. Ama işi anlatıp (bildiğin gibi) yapmaya başladığında ilkokul mezunu Hamzullah dayının bile bir diyeceği vardır.  İşte bu ve bu gibi durumlardan sıkılmış bir adam Bahadır. Profesyonellere geldiğinde ise artık o kadar çok işin içindeler ki farklı olanı sıradan olmadığı için izlenmeme korkusuyla kabul etmeyeceklerdir. “ 2 Erkek 1 Kadın - Aşk filmi istiyorlar Bahadır kardeşim” 

Ne sıkıntı varsa onu olduğu gibi yansıtmış bence yeni arkadaşım ve oldukça da samimi. Çekim planları gayet iyi benim biraz takıldığım nokta ise ışıklar oldu. Işık kullanımı yer yer hoşuma gitmedi. 
Diyaloglar ve sessizlikler metin olarak baktığında çok iyi. Böyle tür-süz filmleri seviyorum. Senaristi bile bir tür adı veremeyecektir bence bu film için. 

Ve biz sinemacılar “Çalışıyorum abi” deriz hep. Çünkü hep çalışıyoruzdur. 

Ve film bitti. Filmi anlayamamaktan korkmayın. Tek mesele Tarkovski olmak ya da olmamak. 


Ellerine sağlık Murat Düzgünoğlu.


Bir Pazar Pornografisi #4




   yirmilerinin başında ki bu sıkıcı genç, annesiyle yalnız yaşadığı tek katlı, kırık beyaz renkli boyasıyla, evin soğan kokan boş mutfağının aklında ki canlı resmiyle, akşam saatlerine doğru, güneşin bile toparlanıp gitmeye başladığı bu pazar alanını turluyordu. kendisi gibi köşede kapabileceği sebzelerin değerini bilen yaşlı kadınlar ve adamlar, bir kaç tezgahtar, sigara içen bir çırak, mahallede ki maçtan evine giden çocuklar vardı. 

   birden köşede ki güzel biberlere gözü değdi. çevresine bir bakış attı. sert adımlarla yürüdü. elini en yakında ki parlak bir zar gibi sarılmış sert kabuklu biberin yüzeyine attığında, köşeden gelen daha yaşlıca bir el eline değdi. başını kaldırıp baktığında, nefes nefese ve üç günlük sakalıyla, esmer kalın tenli bir yüz gördü. elli beş yaşlarında ki bu adamın gözlerinde, bir akşam pazarının karanlık dokusuna dahil oluşundan fazlası vardı. ince ve kemikli beyaz elleri, onun ellerinin yanında birer plastik vazo gibi duru ve saydam kalıyordu. 

   ikisi de birbirlerine yer açıyormuş gibi yaptı. bu yaşlarda bir adamın, böyle bir yarı kararsızlığı, yalnız oluşuyla ilgili olabilirdi. adam, kendisinden çokça küçük bu yeni terlemiş bıyıkları ve sakalsız yüzünde naifliğiyle, bu gence karşı içinde tarifi zor bir sıcaklık hissetti. çocuğun gözlerinde bakıştıkları bir saniye de aynı sıcaklığı gördüğünü zannetti. ellerini yanaklarına götürmek istedi. direnmezdi. bunu duymuş gibi dolu gözlerle köşeden incecik bakan genç, biraz eğildi, göğsü açıldı. bu sertliğe karşı koymak istemiyordu. içinde eriyip giden kar taneleri vardı. bunun bitmesini istemiyordu. adamın ellerini beyaz omuzlarında görmek, sırtına karnının sıcaklığını bastırmak, kasıklarını hissetmek istedi. uzun yıllar olmuştu bu duygulardan mahrum ve habersiz oluşu. umrunda değildi. inkar etmek istemiyordu. zaten artık yalnız da sayılmazdı. sayılır mıydı?

   biberler bitmişti. ikisi de çöktükleri kaldırım köşesinden etrafı kesiyorlardı. bu karanlık ve sert vücudun içinde kıskıvrak oynayan ateşler vardı. genç ise bu yabancı hislerin doyumuyla iyice sersemliyor, şakaklarına ateş çöküyordu. ensesinde hissettiği nefes bir rüya mıydı. 

   o köşe de durmanın artık anlamsız olduğu bir zamanda, ikisi de yavaşça kalktılar. adamın gerilen dizlerinin çıtırdayışını duydu genç. sanki kendi rahatlamıştı. dizinin oralarda bir yer seyirdi kasıklarına doğru. yarım yamalak bir bakışla, ince dudaklı ağzı aralandı;

-iyi akşamlar dayı.

-eyi akşamlar yeğenim.



Yankı

Kemiklerim kırıldı ve yüzüm,
Yine gergilere tutturulmuş bir deri parçası,
Yine içimde parçalanmış bir insan parçası,

Yorgunum;
Aynı taşlarla yıkılıp yıkılıp yeniden inşa olmaktan,

Koca deryada bir salsız kalmaktan,
Ters düz edilip alabora olmaktan,
Anlamsızlık içinde boğulmaktan,

Yılan gibi kıvrılıp insan doğmaktan,
Çocukken koca adam olmaktan,
Adamken adam bulamamaktan,
Yaşarken ölü olmaktan,

Söndürülemeyen bir yangın olmaktan,
Yanarken solmaktan,
Sonsuz bir yankı olmaktan,
Olmakla olmamaktan,

Yorgunum.

Bir Pazar Pornografisi #3

                                                                                                                                            
                                                                                                                                                   küçük ayakkabısında terlemiş ve üst üste binmiş parmaklarına rağmen, ivmesini bozmadan yürüyen kadın, aniden önünde durduğu tezgahtan eline poşeti geçirip şeftalileri doldurmaya başladı. poşete atmadan mili saniyeler önce, kırmızı bir damlanın yayıldığı işbilir başparmağını, şeftalinin bir ense sıcaklığında ürperen tüylü derisine biraz bastırıyor, tazeliğini ve tadını anlamaya çalışıyordu.
                                                                                                                                           poşet küçük gelmişti. gözleri tezgahın üzerini tararken, satıcının eli kıvrak bir yavaşlıkta ona uzandı. kirli maviden bir poşetin hışırtısı kulaklarını tırmaladı. kafasını kaldırıp bakmak istedi. önce bin bir yanlış anlaşılma kapanından atlaması gerektiğini düşündü. ama sonra kaşları kalktı, neden umurunda olsundu?
        satıcı kadının içi beyaz bileğini sıkıca tuttu. kadın şaşırdı. daha şaşırtıcı tek bir şey vardı. o da buna, anlar süren bir zamanda alışmasıydı. sıcak bir avucun bileğinde ki kalın damarlardan içeri süzüldüğünü hissetti. kalbi kafesini zorlayan yaşlı bir hayvan gibi çarpıyordu. iki kadın, pazarın, güneş ışığında yeşillerin ve kırmızıların, seslerin ve ayakkabıların içinden yavaşça sıyrıldılar. 

bilekte atan nabzı, parmak uçlarında hissetti. onu istiyordu. o kadını istiyordu. bütün bu dolaşıksızlıktan, yavru bakışlardan, imalardan üryanlaşıp, daracık ayakkabısını çıkarıp fırlatarak, bacağını bu bacaklara dolamak istiyordu. bu kadar net ifadelerden dehşet verici utangaçlığında kavrulan yanakları, şeftalilerin 
tüyleri gibi kanlı bir canlılıkta dikilen tüyleri hayretle hissetti. ah keşke bu uzaklık, arada ki ezilmeye meyilli meyvelerin mesafesinden ibaret olsaydı. oysa arada, insanlar, devletler, yasalar, hücum birlikleri, intihar bombacıları dolaşıyordu. bileğinden kavramıştı ama, ikisi de bitmesin istiyordu, her şeyi yırtarak çekemezdi kendine. o gücü yoktu.

poşet parmaklarının arasından kayıp düşerken, dünya da sadece kadınların bildiği bir dili konuştu o da. gidemezdi, biliyordu. bileği hapsolmuş bu avucu öpmek, yanaklarına yaslamak, dudaklarını ısırıp, öpeceği binlerce noktanın uyarılmasını sağlamak, delicesine arzu ettiği şeylerdi. ama olmayacaktı. biliyordu. kederlendi. bir şehvetin düğümüyle bağlanan bilekleri yavaşça yumuşadı, serbest kaldı. elini önlüğünden içeri sokup bir paket sigara çıkardı. alışık parmaklarından dans ederek süzülen sigaraya rağmen, ortam hala biraz gergindi. biri bir kelime söylese, bir çok şey kırılacaktı. belki sorular, inkarlar, arzular dile gelecekti.

bir yüzük, bir tahta kolye, tek okumluk bir şiirde olduğu gibi, avucunda bu hatırayı sonsuza kadar saklayacaktı. çünkü imalar, eğretilemelerin aracından çok daha güçlüydü. sözsüz bir düello, bir yarım sevişme, bir ayrılık kalmıştı. aceleyle cüzdanından bir iki parça kağıt para çıkarıp ortaya koydu. tezgahtan, geldiği buluta dönen yıldırım gibi uzaklaştı. arkasını bile dönmedi.

başını kaldırıp bakmak istemedi. sigarasına eğilmiş, dumanın titreyen bedeninde gözlerini kaybetmişti. 



Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması | Doğuş Serçe



Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması


Akıl, zamanın ve insanın dengesiz iç gerçekliğidir. İşlevi olmayan bir toz taneciğiyim ben. Bütün işlevleri içinde biriktiren.  Saatleri, aklımı, geçmişi, şimdiyi aynı potada eriten görkemli bir karamsarlığım. İnsan ilişkilerinin yabancısı, listelenmiş fobiler bütünüyüm. Birini sevmek yetmez. Sevdiğim birini içimde öldürmenin ve mucizeyle onu yeniden diriltmiş olmanın tam ortasında şaşkınlıklar içerisindeyim. Arkama bakıyorum. Öngördüğüm her şeyin aslında geçmişin hissiyatlı çirkin yüzü olduğunun az evvel farkına varıyorum ve bu hiç kolay olmuyor.

Tanrım, korkunç çığlıklar atıyorlar. Aklıma yerleşen senaryolar, içine düştüğüm vahim durumlar, unutulmaya tam yüz tutacakken unutulmamış yüzlerce mesafe aklımda geziniyor. Yüzümün kızarması bundan, yüzlerinin kızarmaması umurlarında olmamamdan.

Geçmiş, kapatılması gereken bir gayya kuyusudur. Yaşadığını merak eder, bir daha, bir daha, bir daha yaşamak istersin. Biliyorum yaşadım! Boğuldum, uçamadım. Arkamda bıraktığımı zannettiğim geçmiş önümde yürüyordu. Boynu, sırtı, saçları, kalçaları, ayakları bana aitti. Hiç uyanamayacak olmanın eşsiz erdemine, önüme geçmişi katarak yürüyor, yaklaşıyordum. Yapılan her yanlışı siliyordum, yaptığım hiçbir yanlış silinmiyordu.

İtibarı için yaşayan herkesin anlayabileceği tek durum vardı. Dönmek. Dünya’da dönüp dolaşıp farklı zamanda aynı yerde durabilme sancısı. Kimsenin anlayamayacağı o refleksif hareketler. Kırılmış kalplerin zaman sayesinde keskin yerlerinden arınması, uyanış, geçmişe nefretle bakış, anne özlemi, mastürbasyon nefesleri, sinir sebepli titremeler, aynı yerde durmanın vakurluğu ve utancı, salağa yatma ve bu yatıştan uyanamama durumu.

Masanın üstü, defter ve kitap, bayat simit, sarı bez, üç tabak birinde meyveler, tuzluk, işlenmiş yer fıstığı, tam buğday ekmeği, Fanta ve Tuborg, bozuk kulaklık, kirli bir sütlaç kabı, küllük, iki cüzdan, aklım ve zamanım ve geçmişim ve ellerim ve kalbim ve sabahın sekizi.

Takıntı, aynı şarkının farklı durumları yiyip bitirmesi durumudur. Birazdan ilk vapur seferi kalbimden kalkacak dönüp dolaşıp aynı limana yaklaşacak. Çok kötü durumda olduğum bir gece hiç unutamadığım o rüyayı görmüştüm. Her insanın yaşadığı yıllar toplamında bazen kötü olmaya hakkı vardır. O rüya şuydu ya da şuna benziyordu; ben yani rüyanın başkahramanı elimde yepyeni bir bıçakla sevdiklerimin geçmişinden parçalar kesiyordum. Kestiğim onlarca parça vardı ve ortalıkta tek damla kan yoktu. Sevdiğim onlarca insan geçmişlerinin o sığ, o düzensiz, o bedbaht kısımlarından kurtulduklarında tüy gibi hafifliyor fakat teşekkür bile etmeden benden uzaklaşıyordu. Ben ise onlardan kopardığım bütün parçaları yiyip, öğütemeyip kusuyordum. Sonra uyandım. Aklımın ertesi gün nasıl dolu olduğunu anladım. Boşaltmam lazımdı, boşalıp yeniden dolmam lazımdı.

Baş tanrı Zeus, kızı Athena’yı kafasının içinden çıkartmış. Athena, Zeus’un 
kafasının içinde gelişip olgunlaşmış ve dışarıya çıkmış. Hephaistos elindeki baltayla yarmış Zeus’un kafasını ondan korka korka.  Tanrı Zeus neredeyse onu öldürecek olan baş ağrılarına dayanamayıp -ki Zeus ölümsüzdür-. “Hephaistos" demiş. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum. '' Tanrı’nın kafasında olgunlaşan Tanrıça kim bilir neler biliyordu? Belki de Zeus’un düşündüğü her şeyi belleğine kaydediyordu. Ve şimdi benim de kafamda bir yumru var. Olgunlaşan, büyüyen, düşündüğüm her şeyi duyan bir bebek var. Kafamı yarmak, içindeki geçmişi çıkartmak istiyorum. Ve evet, geçmiş benim tek çocuğum kafamın içinde, biliyorum orada bir yerde. Ama neden ben? Ben bir tanrı değilim. Aslına bakılırsa ben biri bile değilim. Söylesene Zeus neden ben?

Bugün, dünden kalanlar ve yarına taşınacak olandır. Ben bugünümü yıllardır sırtımda taşıyorum ve bunu dünleri toplaya toplaya yapıyorum. “Tahmin et” diyorum kendime. “Tahmin et bu nasıl acı veriyor ve beni ne kadar mutlu ediyor.” Geçmişime ithaflı bir küfür mektubu yollamak istiyorum. Bana acı verenlere beni mutlu edenlere, bir deklarasyon yayımlamak istiyorum. Ve evet ben hala isimsiz mektuplar yolluyorum. Ancak bu mektupların hiçbir zaman yerine ulaşmayacağını biliyorum. Gönderdiklerim belli, mezar taşlarına isimleri kazılı olanlar mektubun alıcıları.

Yarın pembe pijamalarıyla uyanan kadın, şişmiş gözleriyle bana bakacak ve kahve isteyecek. Dün bunu taşıdım, bugün bunu biriktirdim ve bu sahnenin hayalini kurabilmek için nasıl mücadeleler verdim. Şimdi görenler, tanıyanlar beni çıplak ellerimle bu durumun hayalini kurabilmek için kaç kişiyi öldürdüğümü bilmeyecek.

Sabah dokuz. Annemi aramak istiyorum, arayıp “Anne bu sefer başardım, hayal kurdum ve gerçekleşmesi olağan bir hayal. İnan bana, istersen gelip gör. Evet, anne iyiyim ben, beni merak etme. Haydi görüşürüz” demek istiyorum.

İtibar, o da ne? Ne kadar itibarın varsa at çöpe. Taşıma onu, yapma. Uzat ayaklarını, sahi en son ne zaman uzattın ayaklarını? Bugün işe geç kal. Okula gitme. Bugün ayaklarını uzat Güneş’e kadar uzat ki ayakların ısınsın. Bugün uzat ki yarın yürüyebilesin. İtibarı için yaşayan herkes mutsuzluğa, geçmiş takıntısı ve saplantısına mahkumdur. Mahkum olma, kurtul itibarından. Sırtında taşıdığın her şeyin ne kadar hafiflediğini göreceksin. 

En İyi Film Afişleri

     Çoğu iyi bilinen filmlerin afişlerinden derlenen bu listenin içinde, bir kaç hayran yapımı olmasına karşın, genel olarak resmi afişleri sunmaya çalıştım. 

      Subjektif temelli bu seçimlerin sorumlusu olarak, ilerde daha detaylı ve geniş bir arşivle dönene kadar, şimdilik bu kısa çalışmayla sizi baş başa bırakıyorum.


1. Scario




2. Nebraska


3. Clorkwork Orange




4. Star Wars Episode I



5. Seven Samurai



6. The Crow




7. Reservois Dogs



8. The Silence of The Lambs



9. Pulp Fiction




10. Holy Motors



11. Kill Your Darlings



12.Usual Suspects



13. Time of The Gypsies



14. Bird Man of Alcatraz



15. Memento



16. Dark City



17. The Thing


18. 12 Monkey



19. The Enforcer



20. 12 Angry Man


21. Solaris (1972)


22. Donnie Darko


23. Stand Up Guys







Bir Pazar Pornografisi #2



        Sakin bir yolculuğun ortasında seyreden bulutlar, güneşin siperliğine dadanınca, insan seslerinin doldurduğu bu renkli ve kalabalık caddenin koridorlarında, meyvelerin kokusu bile yavaşça rengini kaybetti. Genç adam, elindeki poşetlerle, tezgahlara baka baka yürüyordu. Bir anda, bir kadının nemli dokusunda bulabileceği parlaklığı buldu, tezgahlardan birinde. yüzlerce küçük öpüşmenin tadını hissetti dudaklarında. Yemyeşil bir elması andıran eriği avucuna aldı. Elinin sağlıklı çizgilerinde, ağız sulandıran çiğ damlalarının dağılışını izledi. Başını kaldırıp tezgahtar kadına baktı. Kadın, karanlık ve kilolu bedeninde, insanın uyurken bulmak isteyeceği, sarılacağı, ateşini paylaşacağı, terleyeceği bir yeraltı güzelliğini andırıyordu. Kadın önce umursamadı, sonra kahverengi gözlerinde parlak bir yıldız kaydı. Genç adam, eriği dudaklarına götürdü. Mahrem bir zehrin soğukluğunu hissetti dudak içinde. Dişlerini yavaşça bastırırken aklına, bedensiz ve yüzsüz sıcaklığını göğsünün üzerinde hissettiği birinin, doruklarını paylaşırken bir sonsuz ayin gibi, etine, dilinden daha yumuşak omuzlarına, dişlerini gömdüğünü hissetti. Eriğin canlı dokusundan fışkıran ve ağzında, bütün kaslarına yayılan tatlı kasılma gibi, yatağını paylaştığı bu kadın da, tüm doğurganlığının sembolü, hatta yaradılışının kendisi olan zehrini, patlayan bir kasılmayla bırakacaktı. Yavaş ve tahriklerle dolu bir sevişmenin sıcak ve ıslak meyvesini paylaşacaktı adamla. 

Esmer kadın, yorgun kollarının bu adamı sonuna kadar kavramasını istedi. Sadece yarı aydınlık bir odanın titreyen karanlığında, bu adamın üzerinde, kendisinin eriyen dokusunda patlayan yüzlerce eriğin dağılıp, canlı ve sağlıklı sularının, toprağın yumuşak yüzeyinde kararak emildiğini düşündü. Kendi derisinin emildiğini düşündü.. Göğsünün altından belli belirsiz bir titreme geçti. Genç adam, bunu farketmemiş gibi, bir poşet istedi. Parmaklarının ucu, hatta sadece sıcaklığı birbirlerine değdi. 

Eriklerin kaygan yüzeylerine rağmen avuçlarını daldırarak doldurduğu poşet ağırlaştıkça, ikisi de meraklı bir bekleyişin koynuna girdiler. Kadın, dudağının kenarında ki tatlı kaşıntıyı görmezden gelmedi. Yavaş ve dolu hislerle ısırdı dudağını. Genç adam tahrik olmuştu.

Zaman geldi. Küçük karton parçasını görmezden gelerek, bir vedanın tuzlu yakıcılığına sahip kelimeler, dilinin ucundan bir yangın yerini terkeden insanlar gibi çıktı. Düşündükçe, çenesinin kenarında ürperen kasların bitkin titremesiyle sordu:

-Ne kadar?

-5 ver yeter kardeş.


İdol Sineması

 





        sigara, alevler içinde ki ruhumun dumanını gizlemek için bir araç. sırlarımı örten bu şehir aydınlığına gizlenmiş karanlık, caddeler boyunca dolu bu kalabalık, bu vitrinler sonbahar modasına uygun, mazgallar kaldırımın altında ki büyük hapis.. hepsini usulca geçen ben.

       minik ve kirlenmiş barlara dolu büyüyen açlığımla, camilerden,
kiliselerden, sinagoglardan, iş merkezlerinden ve home-office'lerden geçiyorum. oysa hiç bir köprüden dönmek niyetinde bulunamayacak bir parça zaman, çıkmaz sokağa girerse ne olur. ki derin düşünülmüşlükler mutlaka bir sabaha doğru bulunur. ya da sıçarken.

ilk sinemaya gidişimde, bir biletçi kızın leylak kokusuyla doldurduğu girişin, nehir gibi derin izler bıraktığı bir aşk yaşamıştım. bazen onun sevdiğini tahmin ettiğim bir filme iki defa bilet alırdım. bazen günde 3 filme bilet alır, bir kaç defa da romantik bir filme aldığım bir çift biletin tekini orada bırakmış gibi yapardım. her zaman arkamdan seslendi. yani fazlaca utangaçtım. ve insan utangaç olunca, tıpkı tembel olduğunda, yapması gereken acil bir iş çıktığında yaptığı gibi, farklı yöntemler uygularmış. öğrendiğim yegane bu farklı bakış açısı, utangaçlığımı kaybettiğim zaman geçmişte kaldıysa da, bir resimde, bir şiirde ya da yakın bir ölümde kendini sıkça gösterdi.

kızın yüzünün her ayrıntısı, kumrallığı, bazen gözlerinin birinde milim fazla ya da diğerinde milim eksik kaçmış rimeli, ince ve yaya benzeyen dudaklarına yerleştirilmiş bir okun izini andıran dudaklarının ortasında ki kıvrım.. her ayrıntıyı hatırlamama rağmen, gözlerinin rengi bir türlü aklıma gelmiyor ki, gözlerinin içine bakacak kadar bakışlarımı dikmediğimi zannediyorum. ve onu görmek için geldiğimi anlasın diye günde bir kaç defa merhabalaştığım sinema yolu (evimden çıkıp otobüsle iki durak gittiğim, eski pansiyon, sırasıyla umut pastanesi, gökkuşağı kıraatnesi ve işbirlik çini, çimlere basmayın tabelası ve idol sinemasının bulunduğu yol), filmlere gitmesem de, anlamasın diye geç çıktığım gerçeğiyle yüzüme yüzüme değil karnıma bazen de sırtıma vuruyordu. o filmlere gerçekten gitseydim, zihnimde, hayatımın akışını değiştirebilecek kadar ivme kazanabilirdi sinema. peki ben ne yaptım, o araları doldurmak için kitap okudum. düşünüyorum da, sinemaya sürekli elinde kitapla gelen kişi, onun zihninde mutlaka ilginç bir yer edinmiş olmalı. zaten kitabın kazandırdığı ivme de, yatay giden hayatıma, dikine yollar çizince, zaman ve uzay, hayatın falanları filanları, benim için birer uzaklıktan ibaret olmaya başladılar.

yaz bittiğinde kız da gitti. bende sinema yolundan geçmedim bir daha. dünya zaten olduğundan daha da küçülünce, bende bir elimi cebime koyup yazar oldum. zaten iki de bir azan hayal gücüm, başına 'y' koyupta yazan olunca, dünya iyice küçüldü, ve gömlek cebime de onu yerleştirdim. artık hayatın karanlıklarından, mühürlü dehlizlerin içinde ki canavar çığlıklardan, umutsuzluğumun beleş yatağında, kendimi küçümseyince bütün insanlığı küçümsemeye hakkım olduğuna inanarak ve hatta onunla sevişerek, onu içime alarak, yatay düzlemin derinliklerini keşfetmeye başladım. çünkü ruhumun ve varlığımın yazı bitmişti. bende mutluluk yolundan geçmedim bir daha.









Düşündüm, Üzüldüm, Ağladım, Küfrettim, Boş verdim.

  Düşündüm, çok uzun süre düşündüm.Bir  yargıya varamayacağımı bile  bile düşündüm.Hiç bi' yargıyı umursamayarak düşündüm.Ağaç köklerinin erişemediği kadar derin,hiç bir çığlığın duyulmayacağı kadar uzaklara dalarak düşündüm.Ankaray'ın son metro kabininde kafasını cama yaslayıp karanlığı izleyen adamlar mı mutsuzdur,Kadıköy-Beşiktaş vapurunda denize gözleriyle bedeninden daha güzel  dalan kadınlar mı?

  Üzüldüm, kimseye anlatamayacak kadar üzüldüm.Ayaklarımı sürüye sürüye,insanların yüzüne bakmadan yürüyecek kadar üzüldüm.Kimseyi düşünemeyecek hale gelene kadar üzüldüm.Sokak köpeklerine adını soracak kadar,kaldırım taşlarının çizgilerini sayacak kadar,rakı kadehlerinin dibini yüzümü ekşitmeden içecek kadar üzüldüm.Tertemiz beslenen sevgilerin boşa çıkıp sahipsiz kalışına,sadakatlerin şeytanla aldatılışına,kahve diplerinin kalışına,acı dolu bakışlara,ağlamaklı konuşlara...

 Ağladım, kafamı duvara vura vura ağladım.Sesim kısılana kadar ağladım.Lanet edemedim,kendime bile acıdım zarar  veremedim öylesine ağladım.Gözyaşlarımı toplasam bardaklar  dolardı,dolsa da bi' boka yaramayacağına ağladım.Düşmüştüm sarhoş yürürken dizim acımıştı onu bahane ettim ağladım.Neşet ne kadar sevmiş Leyla'yı dedim oturdum ona da ağladım.Acılı kalışlara,güvensizliklere,bitmişliklere,hiçliklere,yağmur damlalarının cama değişine,havada kaybolan sigara dumanına,zamanla silinen anılara,unutulamayan acılara..

 Küfrettim, içim tertemiz olana kadar.Ciğerlerimdeki acı bitene kadar,ruhum rahatlayana kadar küfrettim.Çok azını içimden,bir sürü de dışımdan ettim.Terbiyesiz diyenler oldu onlara da ettim.Terk edenlere,karısını dövenlere,sebepsiz gülenlere,yalandan ağlayanlara,kendini sıkıp ağlamayanlara,bulup da bunayanlara,ayağıma takılanlara,elimden kayanlara,kayan yıldızlara...


 Boşverdim.En son boşverdim.Kendime kadar boşverdim.Bir sürü soru sordular kağıtlar dolusu.O kağıtları da boş verdim.Boşluğu bile boşverdim.Boşa giden emekleri boşverdim.Düşünmeyi de üzülmeyi de ağlamayı da boşverdim.Boş kalan kadehleri,gerçekleşmeyecek hayalleri,hem gidenleri hemde gelenleri,sevenleri sevilenleri,ihtiyaçları ve istekleri,söylenenleri ve söylediklerimi,ciddiyeti ve gülünçleri,üzüntüleri,hisleri...
Yazan: Ulaş Bora Aktaş
Etiket :

diğer taraf | alfred kubin

    Diğer Taraf, Alfred Kubin'in karanlık ve negatif atmosferli romanıdır. Yaşamı boyunca bir çok kitabın illüstrasyonlarını çizen Kubin, bu kitabın bazı sahnelerini de kendi çizimleriyle tarif etmişir. Kitabın ilk sayfalarında da, anlatılan olayların geçtiği, yine Kubin tarafından çizilmiş bir harita mevcuttur.

    Kitapta ki ana karakter bir ressamdır. Karısıyla beraber çocukluk arkadaşından, yıllar sonra bir elçi aracılığıyla, rüya ülkesi adıyla, orta asyanın kapalı ve çorak coğrafyasında kurduğu bir ülkeye davet edilir. Geniş duvarlarla çevrili bu ülkede, bilim ve ilerleme yasaktır. Bütün binalar tarihi eser sayılabilecek eskiliktedir. Bizzat başkarakterin çocukluk arkadaşı ve ülkenin efendisi, muazzam bir servete sahip olan Patera tarafından çeşitli ülkelerden seçilen evler, sökülüp, gemilerle uzun bir yol katettikten sonra burada birleştirilir. 




    Kitabın genel havası oldukça karamsar ve distopik görünmesine karşın, yine de kendine has renkli bir akışı bulunur. Doğaüstü ve sükut içinde bir gizemin peşinden bütün kitap boyunca koşarız. Olaylar, nesneler, kişiler, sıfatlar aslında tuhaf bir alegorik yapıyla birbirine bağlıdır. Kubin bunu elbette direk değil, dolaylı ve düşsel bir anlatımla bize sunar. Renkler, kokular, tüm cinsel ilişki sahneleri, eski binalar, para, ses, hastalıklar, hayvanlar, devleşme, kıyamet, coğrafyanın asıl yerlileri, amerikalı, saat kulesi ve kutsal kabul edilen üstü örtülü bazı şeylerle, kendimizi romanın içinde kaybederiz. 





    Benim ilgimi çeken bir çok konudan bir tanesi, sanki önce deforme edilip ardından yeniden yaratılmış gibi duran hristiyanlık motifleridir. Rüya Ülkesi'nde din konusunun hassaslığı, diğer her şeyden çok daha mühim dururken, ilk yıkılan temellerden birinin bu olması, kıyamete gidiş taşlarından özenle seçilen bu ilk adım, dönemin şartları ve toplum hakkında, sosyolojik bir şaka biçiminde kendini yeterince ele verir..




   Yazar tek romanı Diğer Taraf'ı sekiz haftada bitirmiştir. Daha önce ki çizimlerinin dışında Kubin, kendine çok yakın bulduğu asitle çizim tekniği, zaten grotesk ve karanlık olan imgesel çizim diline yeni bir bakış getirmiştir. Türkçeye Emrah İmre çevirisiyle altıkırkbeş tarafından kazandırılmıştır.

Bir Pazar Pornografisi #1






Kadın ıslak asfaltın koyu yollarında, yanından hızla geçen insanlara çarpmamaya ve güzel sergilerinde patates, soğan, kıvırcık lahana gibi daha nicelerini barındıran tezgahlara bakarak yürümeye çalışıyordu.

Birinin önünde durdu. Koyu renkli mor patlıcanın pürüzsüz yüzeyinde baş parmağını gezdirdi. Parmağı yeni alınmış sümbül rengi bir eteğin üzerinde kayar gibi kayıyordu. Satıcının gözlerine baktı. “Ne kadar?” diye sordu zarif bir sesle. Gözlerinde bir şeyler saklandı. Ellerini refleksle gömleğine sildi adam. Sonra kadının arabasına bir saniyelik bir bakış attı, kestiremedi. Meraklı bir kurdun gizlendiği sesiyle, kadına doğru eğilip “Ne kadar alabilirsin..” dedi.

Kadın uzandıkça çıplaklaşan kollarında, dikilen tüyleri gördü. Ayaklarından kasıklarına kadar sakin bir sıcaklık yayıldı. Beğendiği bir patlıcanın ucundan kavradı. Patlıcanın karanlık yüzeyi, ak avucunda sıcacık kesildi. Poşetine bıraktı. Bir tane daha aldı. Sıktı. Bir tane daha. Tekrar…

Adam tatmin olmuştu. Belki marulu tavsiye etsem, diye düşündü. Açgözlü olmak istemedi. Yine de elini, üzeri çiğ damlaları kaplı marula götürdü. Biraz silkti. Güneş ışığında parçalanan damlalardan biri yanağına sıçradı. Kadının bakışlarını kitledi. Minicik su damlasının ısınması bir saniye bile sürmemiştir, dedi içinden. Sıcacık bir su damlası.. Arkasında birazdan kuruyacak bir izle, adamın solgun dudaklarını renklendirdi damla. Yayıldı çatlaklara. Elindeki son patlıcanın kaygan yüzünü sıktı kadın. Dilini kendi dudaklarında gezdirdi.

İkisi de mutluydu. Huzur gelmişti. Adamın seğiren kalçası dinmişti. Kadının kasıklarında ki yumuşak sıcaklık karnına dağılıyordu. Dünyaya geri dönüyorlardı. Pazarın gürültüsü yavaşça kulaklarında yeniden yükselmeye başladı.

-Borcum nedir?

-3 lira abla..


Yazan: Stalingrad Çorapçısı

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.