kalemsuare

Mutsuz Dostlara Sesleniş : İlk Yoklama.



-Uykusuz kalmışlar?
+Burda!
-Kaybedenler?
+Burda!
-Genç ölmek isteyenler?
+Maalesef hala burada!

 Yoklama tamam.Artık konuşabiliriz.Hemde en açık ve net şekilde.Çünkü hayatın bize kaybettireceği tüm değerleri beceriksizce kaybettik ve kazandıracakları artık pek de umrumuzda değil. Belki de ölümü kokladık genç yaşta hem de rengarenk açmaya mahkum üzüntüleri köklerine çekilmiş çiçeklerin açtığı baharlar boyunca.

 Şunu baştan söyleyeyim suçlayacak hiç bir şeyimiz,hiç kimsemiz yok. Rutubetli duvarlarımız,bitmiş biralarımız,sonuna kadar bizi zehirleyen izmaritlerin doldurduğu kül tablalarımız,küfredilecek bir geçmişmişimiz ve en kıymetlisi odalar dolusunca yankı yapan kusursuz zariflikteki yakamızı son düğmesi iliklenmiş bir gömlek gibi sıkan yalnızlığımız.
 Kaybetmeye teoride başladık dostlarım! Okula başladığımızda üç yanlışın bir doğruyu götüreceğinden bahsettiler ama bunun sadece kağıt üzerinde olduğunu,şu hayatta en ufak hatalarımızda boynumuza kadar boka batacağımızı,herhangi bir yanlışın tüm doğrularımızı götüreceğinden falan bahsetmedi kimse.Haksız mıyım ama? Siz söyleyin yahu nereden bilebilirdik ki?

Teoriden pratiğe geçişte birinci adım olarak insanlara güvendik dostlarım.Güvendiğimiz her insan pisliği elimize,yüzümüze bulaştırmamıza;girdiğimiz dikenli çalıların batmasına,bizi bağlayan halatların dolaşmasına yardımcı olduğu için onlara ayrıca teşekkür ediyoruz.(İyi bok yediler çünkü aferin onlara!)Anlattığımız her sorunu çözümsüz kılan;sevgimizi,güvenimizi boşa çıkaran,en gizli sırlarımızı bile halka şölenlerle dağıtan ve sonunda bizi umutsuz,yalnız,içine kapanık,hoyrat bireyler haline getiren bu "nacizhane orospu çocuklarına" sonsuz teşekkürler!
  
Ve gelelim işin son ve en karmaşık bölümü olan ikinci adıma.Artık ağlamamk için dişlerini sıkan,ağlasa da evde yalnız da olsak duyulmaması için kafamızı yastığa basan,kalabalık caddelerde yürürken tiksintili ve tedirgin bir ifade takınmış,karanlığa saygısızlık etmemek adına geceleri uyu-ya-mayan sokak köpeklerine selam veren,yolları kırık adamlara dönüştük.Her melodisi mutsuzluk kokan müzikler dinleyip,her satırı ruhumuza dokunan kitaplarda kaybolup,felsefesinden ve etkisinden günlerce çıkamadığımız filmler izledik biz.Haksız mıyım dostlarım!? Hiç anlatmadınız mı dertlerinizi sizler soğukta üşümüz en az sizin kadar yalnız sokak köpeklerine,sahip olacak hiç bişeyiniz kalmayınca doldurmadınız mı ciğerlerinize gökyüzünü!? Sizde söyleyin hadi yaptık bunları hepimiz yaptık...

 Bakın ne güzel başardık! Üniversite okumak gibi düşünün yahu teoriyi hazırlık sınıfı,bir ve ikinci adımı ise okuduğumuz bölüm.İçtiğimiz litrelerce şarap ve doldurduğumuz küllükler yalnızca eğitim araç gereçleri,düşüp bocalamaktan kanrevan içinde kalan ruhumuz ise eğitimin uygulamalı kısmı.

  Ee dostlarım son bi' şey söyleyeyim.Umarım karşılaşırız köhne barların kırık sandalyelerinde;sahillerin en sessiz, en soğuk kayalıklarında;bakıp gülümsediğimiz uçurum kıyılarında;rüzgarda sigara yakmak için pustuğumuz arnavut kaldırımlarda...
  Nasılsa hepimiz farkındayız bir arada da olsak öğrendik biz adımız gibi: "Yalnızlığa ve sessizliğe ortak olamayacağız asla!"



Yazan: Ulaş Bora Aktaş

Tıkırtı

Başını ağır ağır yastığa koydu. Bunu öyle ağır bir hareketle yaptı ki kaburgalarının altında bir meteor çukuru gibi duran karnı titredi, bacak kıvrımları kasıldı. Kendini öylece bırakmak yerine; sanki özel bir şey yapıyormuş gibi özenle davrandı. Başı koltuğun kolçağına kavuşana kadar kasılma ve titremeleri bitmedi ve sonrasında ciğerlerine nasıl çektiğini bilmediğim nefesini yine aynı ağırlıkla bıraktı.
Bir acısı mı vardı? Sormak için yeltendim ama sonra vazgeçtim. Bozmak istemedim halini.
Ben odanın bir ucunda masada oturuyordum. O ise diğer ucunda koltuğa uzanmıştı. Tek ışık kaynağımız iki duvar arasında bırakılmış garip bir boşluktan sızıyor ve vücuduna vuruyordu. Kolçak yüzüne gelecek ışığı kesmiş, yüzünü gölgede bırakmıştı. Loş bir ışıktı. Kutu gibi olan küçük salonun karşımda duran duvarının ortasındaki garip oyuktaydı. Işığı bana kadar ulaşamıyordu. Garip oyuğun üzerine, kendisi kadar garip olan bir tablo asılmıştı. Replika gibi durmuyordu. Tabloda çeşit çeşit, özenle hazırlanmış yemekler bembeyaz servis tabaklarında ve bir çeşit pazar tezgahında duruyorlardı. Ve yanlarında kare şekillerini yitirmiş ve beyazlığı kaçmış fiyat plakaları vardı. Plakalar tahta saplara tutturulmuş, fiyatlar çirkin bir yazıyla ve mavi bir kalemle yazılmıştı. Tezgahın arkasında kıvrak hareketlerle yemekleri gösteren bir tezgahtar mavi, kirli önlüğüyle göğsüne kadar resmedilmişti. Tablonun sağında ve solunda gelip geçen insanlar gibi duran çok gerçek dışı renklerle resmedilmiş bulanıklıklar vardı ve görüntüde sırıtıyorlardı. Büyükçe bir tabloydu. Oyuktaki ışıksa tezgahtaki bir çeşit deniz mahsulünden yapılmış yemeği aydınlatıyordu.
Bu küçük salondaki bütün duvarların çıplak olduğunu da fark edince Tablo gerçekten ilgi çekici duruyordu. Kalkıp gördüklerimi bir de yakından incelemek istedim. Fakat ani hareket etmiş olmalıyım ki ürküp yerinden sıçradı ve gözlerini gözlerime dikerek tabloya dokunmamamı, yoo, dokunmayı bir kenara bırak ona yönelmemin bile kapı dışarı edilmem için yeterli olduğunu söyledi.
Çocuk kaldı olduğu yerde. Fakat gözlerini tablodan almadı. Kadın ayağa fırladı ve eliyle çocuğun yüzüne doğru bir hareket yaptı masayı göstererek yerine geçmesini söyledi. Çocuk yüzünün önünden geçen eli umursamadı. Tablo artık onun için kışkırtıcıydı. Bir adım daha attı gözlerini gelip geçen insan figürleri üzerinde gezdirdi.
Önemsizdi şu an.
Önemsizdi kapı dışarı olması. Kalacağı sokaklardan artık İstanbul beyfendilerinin geçmeyecek olması. Önemsizdi artık hayal ettiği gibi Chicago’ya gitse bile artık o 40′lardaki müziklerin çalmadığını biliyor olması. Önemsizdi İrlandanın artık McCourt’un yaşadığı İrlanda olmaması. Önemsizdi her şey. Çocuğu önemsizlik kaplamıştı, sarım sarım sarmıştı etrafını.
Tablodaki ıstakozun gözleri parıldıyordu. Istakoz için önemsizdi artık servis tabağında bekliyor olması. Önemsizdi tezgahtarın onu ucuz sözlerle pazarlamaya çalışması. Gözleri birbirine gömülüyordu çocukla ıstakozun.
Tablodaki siluetler odanın içine kaydılar. Çocuk bir roma büstü gibi durup duruyordu tablonun önünde.  Siluetler tüm kışkırtıcılığı ile geçiştiler çocuğun yanından. Sarıldılar kadının çıplak bedenine. Kadın tüm öfkesiyle bağırıp orada durmayacağını söylemeye devam ediyordu çocuğa ve tamamen kafayı yemiş haldeydi. Istakoz bir hamlede tabaktan sıçradı sokağa, sonrasındaysa tablodan salona. Ayağının ahşap zemine vuran sesleri, eklemlerinden çıkan çıtırtılar iç kıvrandırıyordu. Tahammülü zor bir manzara çocuğun etrafında cereyan ediyordu. Kadının bedeni neredeyse siluetlerle kaplanmış, odanın içiyse pazar alanına dönmüş, tüm gürültüsüyle tablo odaya doluşuyordu.
Istakoz çocuğun küçük bedenini bir hamlede kıskaçlarıyla kavradı ve az önce kadının yattığı koltuğun üzerinden, oradan da dar koridora geçti. Eklemleri çıtırdadı ıstakozun, duvarları takırdadı koridorun ve ıstakoz eğile büküle çıkardı çocuğu apartmanın için. Akıl almaz bir hızla merdivenleri inmeye başlamışlardı.

Gözlerimi yavaşça araladım. Otopark veya benzeri bir yerdeydim. Birinci veya ikinci katta olmalıyım ki yapının yan tarafından sokak lambalarını görüyordum. Benimle aynı hizadaydılar ve sokak gürültüsü net duyuluyordu. Üşüyordum. Garip bir kabustan uyanmıştım ve nerede olduğumu bilmiyordum. Bir kaç adım atıp lambaların aydınlattığı sokağı seyrettim. Arabalar gelip geçiyor ve genel bir gürültü sürüyordu. Başımı kaldırdım, yukarıda gece bütün bir şehri teğet geçiyordu. Rüzgar esiyor, ay parıldıyordu. Korna sesleri, arabaların motorları, belki bir kaç gülüşme sesi bile duymuş olabilirim. Birden arkamdan o iç kıvrandırıcı bükülmeleri, çıtırtıları duydum. Her şey çirkinleşti. Zihnim büzüştü, kemiklerim bir ağırlıkla ezildi. Dizlerim görevlerini unuttular.
Yazan: alperen
Etiket :

İnsan

Ne yazık ki insan,
Dünya'nın görkemli tahtına oturan 
En berbat hayvan.
Ve çarpık gözleriyle eski bir saat kulesini andıran
Bu kör,
Bu sağır,
Bu yabancı,
Bu zamansız canlı artığı
Yakmaktadır kendi krallığını.
Hangi rüya?
Hangi gün?
Hangi endişe?
Bizi kurtaracak 
Ve adımızı yeniden onurlandıracak. 
Yağmur yağıyor
İki bin yıl önce ve
iki bin yıl sonraki gibi.
Her zaman
Her şeyin ortasında kalan insan,
Kendi ölümünü buldu
Henüz hayattan bir şey anlamadan.
Yazan: Dogus Serçe

kalan giden benim

Her şey, her şeyin güzel olduğu bir sabah başladı. Ev birden kalabalıklaştı ve birden boşaldı.. Tipik bir felaket senaryosu sonrası, taziyeleri karşılar gibi. O'ndan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Yaptığımız planlar, sadece plan olarak kaldı.  Nadasa bıraktığım tutkum gün yüzüne çıkma yasağı olan bir günde sersem bir kurşunla kendini yok etti. Ve o gidince,  televizyonda hiç düzelmeyecek olan ülkenin gündemini tartışan kravatlı adamlar arasından kravatsız adamı her sözünde onaylamaya devam ettim. Günler büyük bir sessizlikle ayı doldurmaya devam etti.  Bense o ayın tam ortasında kendimi bitirmeye...


Hangi ülkenin diline ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyla başlıyor günüm. Piyanoyla başlıyor şarkı yumuşak tuşelerle... Daha sonra piyanoyu çalan adam naifliğini kaybediyor. Daha sert  dokunuşlar  ile devam ediyor. Zenci olduğunu düşündüğüm bir başka adam sözlerini söylemekte. Her şey güneş doğmamış bir sabahın ortasındaymış gibi sanki. Dokunaklı ve ihtişamsız.  Şarkı yarıda kesiliyor. Saat başı ne de olsa. Ülkenin gündemi daha önemli. Düzgün konuşan bir spiker bir nehir gibi okuyor önündeki metni. Ülkenin gündemi nasıl olsa. Uzun ve bitmeyecek gibi. Bir kaç çocuk ölüyor. Bir kaç yolsuzluk haberi. Her cumartesi evlatlarının, kocalarının kemikleri için eylem yapan kadınlar. Ve bir kaç sıradan kaza. Bilanço ağır. "Saat başında tekrar karşınızda olacağız." cümlesiyle bitiyor. Sonra İngilizce bir  şarkı başlıyor. Fazla ukala bir tavırla. Çok beğenilmiş bir şarkı gibi sanki. Yarıda kesilmeyeceğinden emin devam ediyor kasetin şeridindeki yolculuğuna. Şarkı bitiyor. Bu sefer ben  yarım kalıyorum. Omzumdaki ağrı yarım kalıyor. Baş ağrısı yarım kalıyor. Yarım saat önce içilmiş ağrı kesici görevini yarıda kesiyor. Hep yarım kalıyorum. Rüyalar, yemekler, dualar , küfürler. Bilanço ağır. Gözümden düşen birkaç damla yaş nem oluveriyor suratımda. Göğsümün ortasına düşemeden... Yarıda kalıyorum. Ettiğim küfürlerin, büyük bir heyecanla hazırladığım yemeğin yarısında kalmaktan daha değişik bir hal ile. Zihnim tutukluluk yapıyor ve hatırlamıyorum. Her zaman hatırlamak istediklerimi hatırlayamıyorum. Belki bunu bile bile yapıyorum.  Geçmişle yaşamayı öğrenmek mi daha ağır yoksa geçmişi silmeye çalışıp kaybetmek mi ?  Kendini kaybetmek mi daha zor, yoksa günün birinde kendini nerede bulacağını bilemeyeceğin bir ruh halinden sıyrılıp kurtulmak mı ? Bunlar hep zihnimde.  Zaman durursa bizde durur muyuz diyorum. Durur muyuz? Bekler mi bizi yaşam ? Yoksa kayalıklardan düşerken parçalanan ellerimiz mi iyileşir bu zamanda ? Deklanşörler katilim olmayı kesip zamanı kaydeden kadim dostlar olur mu günün birinde ? Kim verebilir bunu cevabını? Kimse veremez tabi.


Öğlene kurulan saatlerin ciddiyetsizlikleri içerisinde geçiyor zaman.  Bir şeyleri değiştirmiyorsa akması saçma olan zaman ! Birbirini büyük bir uyumsuzlukla tamamlamaya çalışan aylar. Hepsi geçiyor sırayla. Ağustos'da kurduğun ve  Eylül'de suyunu çekmeye devam turşular var hayatımın bir köşesinde. Balkonun bir köşesinde tad almayı bekleyen bir tepsi salça. Her balkona çıkışımda okşadığım ve günün birinde bir yemeğe ödül olarak koyacağım fesleğen. Ve bir gazete kağıdının üzerinde kuruyup, kavrulmayı bekleyen ıslak kabak çekirdekleri.  Modası geçtiği halde  bir zamanlar atmaya kıyamadığın envai çeşit çiziğin işgal ettiği masadaki vazo. Ve tüm bunların ortasında ikili koltukta zor durumda olan bir cenin gibi kıvrılıp can çekişen ben. Alt kattaki günün yirmi dört saati ağlayan bebeğin sesi dışında sesleri duymamak. Arada sırada çıkılan bana göre uzun bazılarına göre uzun olmayan sokak gezintileri. Çoğu zaman bir merdivenin en üst basamağında bir kaç bira ve sigara ile savuşturulan dertler arasında sıkışıp kalmışlık hissi. Ve rüyada görülen sen. Yarım kalan sen. Mor şal. Yarım kalan rüya. Ettiğim küfürler bile yarım.


Sokağa çıkmanın iyi geleceği düşüncesiyle atlıyorum sokağa. Oğullarını, kocalarını , kayıp olanlarını arayan kadınların arasından süzülüyorum.  Her cumartesi, yarım kalan bir kavganın diğer roundlarına çıkan kadınların arasından tüm gençliğimle ve sarhoşluğumla süzülüyorum.  İstediklerinin birkaç parça kemik olduğunu bilen kadınların. Haklı olduklarını düşünüyorum kadınların.  Her türlü psikopatlığa ve caniliğe ahlaki kılıflar uyduran devletin öldürdüğü adamların çocukları ve kocaları olduğunu bildiğim kadınların. Çokça  yürüyorum bugün . Olması gerektiğinden fazla eve dönerken güzargahı uzatmak adına her gün otobüs beklediğin durakta bir sigara yakıyorum. Sigaraya çok ama çok erken başlamış kırık bir piç gibi, yavaş yavaş içiyorum. Bacaklarım boşalıyor. Binalar çok iğrenç.  Sigarayı yere bırakıyorum. Üzerine basmadan. Her gün beklediğin durakta. Ben bekliyorum. Senin beklediğim otobüs geliyor. Benim beklediğim  gelmiyor. Küfürler ile aptal bir gülümsemeyle uzaklaşıyorum.

Her şey çok güzel  olacak diyor kırık bir piç. Yüzüne takındığı aptal bir gülümsemeyle...  Mayıs kuşları, bahar dalgaları, sahildeki insanlar. O kadar güzel olacak ki körkütük içine düşeceksin hayatın.  Kötülüğün farkında olmayacaksınız diyor.  Katran gibi kahvelerin, nikotini zehirleyen sigaraların, uzağında. Her şey çok güzel olacak diyor piç bir sigara daha yakıp bacak bacak üstüne atmaya hazırlanırken.


Bir rüya daha görüyorum. Saçlarının rengini artık karıştırıyorum. Ne giydiğini kestiremeyecek kadar körkütük sarhoşum. Rüyada sarhoş olmak ne ilginç şey. Susuyorsun. Bende susmayı düşünüyorum.
Bildiğim bütün aşk şarkılarını söylemek, şiirleri dökmek istiyorum önüne.  Gözlerinin içine bakarak devam ediyorum. Böylesine bir çaresizliğin içerisinde olmak terletiyor bu nemli rüyada. Yüzünde kelebekler uçuşuyor. Gözlerinde *balıklar yüzüyor. Masada duran kahve  her zamanki içtiğimden tatlı. Ağzımda bıraktığı o yapışkan iğrenç tada rağmen konuşmaya devam ediyorum. Bileğini bükerek dudağının sağından tüten sigara dumanına bakarak...  Aklıma gelecek olan ilk şiirin dizelerinde boğmak istiyorum seni.  Tüylerinden kalkan saflığın, gözlerindeki acınası bakışın içerisinde. "Söylemen gerekmiyor." diyorsun.  "Söyleyecek bir şey yoksa söylemeye de gerek yok." Bir baraj kapağı misali kopuyor zihnimden sözcükler. Ben en sadesini, en klişesini, en çok söyleneni ve en çok maruz kalınanı seçiyorum. "Ben en çok... " diyorum. Yarım kalıyorum. bağıramıyorum.  Bu yakıyor canımı. Susmayı geçiriyorum aklımdan. Susup zehir etmemeyi güzel Kasım'ı. En güzel gecelerden birini. Konuşsam ne söyleyeceğim sanki ?  Sana  adanan şiirlerden, hikayelerden başka. Ne diyebilirim ?  Ne diyeceğimi bilsem her şey daha kolay olurdu. Şaşkınlıkla uyanıyorum. Aklımdan atamıyorum saatlerce. Yeni bir kağıda düşüyorum ilk dizeyi. Başını omzuma koyup    saçlarındaki kızıla dalamamışken neye yarar  kimsenin ilk dizesini bile bilmediği şiirler?. Kucağına uzanıp gözlerindeki balıklara bakarak okuyamadığım sözcükler ?  Zihnime baskın yiyorum bunları düşünürken. Çok kayıplı bir gece baskını. Her şey şimdi olandan daha farklı olsaydı ne değişirdi diye soran bir baskın. Kayalıklarda , gediklerde vuruyorlar genç çocukları.  Hepsinin son sözü bambaşka !
Çaresizliğin içerisinde çareler arıyorum. Kalan da giden de benim !
 Boka saran çaresizliklerin. Büyük çaresizliklerin. Eminim içinden çıkalamayacak kadar büyük çaresizliklerin. Ne mümkün olmaya and içmiş çarelerin.



Buğra - Sığ Adam (Bölüm 2)


     Siklemedi işi, insanları istediği zaman duymazdan gelebilme yeteneğine sahipti. Börekçiye gitti. Böreğini yiyerek metroya ve iş yerine.  Dükkana girdiği anda sanki yürüyebilen devasa bir sıçmık kuşu girmiş gibi baktı çalışma arkadaşları. Soyunma odasına girerken kasada ki çirkin kız –yıllarca David Roskos’un altına yatmışçasına çirkin benekli, delik deşik suratlı kadın- eliyle üst katı gösterdi. Bu mağaza sorumlusu Emre Yapak’ın odasını ifade ediyordu. Giyindi Buğra üst kata çıktı yavaşça salak bir gülümsemeyle Emre Bey’in odasına girdi. Yediği böreğin kalıntılarından iri bir ekşimik tanesi kalmıştı yamuk ön dişlerinde. Günaydın mı demeliydi? Yoksa özür dilerim diyerek mi girmeliydi cümleye. Buğra bunu düşünürken Emre Bey kurtardı onu. Girdi cümleye.
Buğra duymuyordu onu konuşmanın ana teması "Geç kalmandan bıktım Buğra, sorumsuz patates beyinli adamın tekisin Buğra" üzerine olduğundan dinlemiyordu. Biliyordu bunları. Liseden atıldığı zaman babası yaklaşık 5 misli fazlasını söylemişti ona. Babasının lafı bitince –sikik tospa- demişti içinden. Yine benzer küfürler ederek işine döndü. 

Çalıştı.

     Uzun bir yolculuktan sonra yine evine geldi. Yine akşam yemeği yedi, yine mastürbasyon yaptı, yine sigara ve alkol içip öldü. Ertesi gün 11 de dirilene kadar ölüydü Buğra,saati çalana kadar. Hayatı buydu ve zerre şikayetçi değildi Sığ Adam. Diğer milyarlarca insan gibi ölümü bekliyordu. Bu sikik yaşama katlanıp ölümü bekliyordu, hepsi bu. 

     Birkaç gün sonra çalıştığı iş yerinden 2 saatlik uzaklıkta bir eve televizyon götürmesi gerekiyordu. Ehliyeti olmamasına rağmen İstanbul da araba kullanabiliyordu. İstanbul da araç kullananların yarısı ehliyetsiz değil mi ki zaten ? diyordu her seferinde kendi kendine. Çok uzun ve kalabalık binaların olduğu bir sitedeydi. Verilen adrese bakıp bakıp ağır küfürler ediyordu. "Papatya Blok, C Kapısı, 13. kat, 51. daire - Sana Yalçın" buldu evi ve koca televizyon eşliğinde merdivenlerden çıkmaya başladı. Asansöre yöneldiği anda onu durduran sese -kapıcı- küfür ediyordu. Buğra hep küfür ediyordu, rutindi onun için bu, sigara gibi bir bağımlılık belki de. 

Kapı açıldı.

     Elinde ki kağıttan kafasını kaldırırken "Sana Yalçın" dedi. Ve gördü onu. Sana Yalçın mı ? Kilitlendi Buğra. Normal şartlarda iş neyse onu yapardı söylenerek, 1 gram fazlasını sikseniz yaptıramazsınız derdi şeflere. Bu sefer işinden çok daha fazlasını yapma isteği duydu. İlk kez böyleydi ve ilk kez gülümseyip iletişim kuruyordu bir insanla. "İçeri geçmemde bir sakınca var mı Sana Hanım ? Kurulumu yapmalıyım da" dedi. Uzunca bir kilit süresinden sonra. 

     Sana Hanım. Buğradan daha uzun ve daha ince, harika bir fiziğe sahip, Buğradan 1 yaş büyük -ki Buğra bunu bilmiyor- sosyo-kültürel açıdan çok daha üstün harikulade bir bayan. Kemikli suratında ki öne çıkmış çenesi ve narin burnu aşık olunmayacak türden değil. 

     Haftalarca onu düşündü Buğra. Sokaklarda gezerken yere değil; insanlara bakıyordu artık, tekrar görme şansını zorlayıp. Görse ne yapabilirdi ki ? Yanına gidebilir miydi ? Gülümseyebilir miydi ? Haftalardır onu görme isteğiyle sokaklarda gezdiğini anlatsa ona inanır mıydı ki ? Evde yalnızdı. Zilde ve dairenin kapısında onun adı yazıyordu. Evli değil miydi ? Buğrayı mı bekliyordu ? "O da nereden çıktı salak herif" deyip doğruldu Buğra.

Sosyal Medya

     Bu müthiş fikirdi. Sana'nın bütün sosyal medya hesaplarını buldu lakin iletişime geçemiyordu. Sosyal medya üzerinden olursa hep soğuk kalacaktı iletişim. Ama bire bir de iletişim kuramazdı ki onunla çünkü Buğra Sığ Adamın tekiydi.  Haftalarca izledi onu, neler paylaşıyordu, nerelere gidiyordu ? Duraksadı bir an. Neden onun gittiği yerlere gidip bir tanışma fırsatı kovalamıyordu ki ? Evet yaptı bunu. Bir, iki, üç ... defalarca.  Vazgeçmek üzereydi artık. İşten gelince evde biraz içti. Duş aldı ve dışarı çıktı. Dolaştı biraz aylak aylak, bu gün yorulmamıştı. Sana'nın hesabına baktı. Nerede olduğunu paylaşmamıştı. Ağız içinde küfürler edip Bergamot aromalı çay içmek istediğini fark etti. Mambo ya girip bara yakın bir kokteyl masasına dayandı. Çay söyledi -uzun bardakta olmasını rica etti-. Çayıyla birlikte Sana da geldi. Büyük bir şaşkınlık içindeydi. Olamazdı. Beşiktaş'ta ne işi vardı. Buğra'nın masasına çok yakındı ama arkası dönüktü. Birilerine bakıyordu sanki. Mekan o kadar küçük ki maksimum 16 kişi aynı anda içeride bulunabilirdi zaten. Sönük bir surat ifadesiyle arkasını döndü Sana ve göz göze geldiler. Yamuk dişlerini ve poğaça yanaklarından sarkan salyalarıyla gülümsedi Buğra. Sana kibarlıktan gülümseyip kaçırdı gözelerini. Hemen hareket etti Buğra. Üzerinde çok düşünmedi bunun, düşünseydi eğer vazgeçerdi. Omzuna dokundu hafifçe "merhaba" dedi. "Beni hatırladınız mı?" Sana ürkmüştü ilk etapta ama hatırladı onu. Karşılık verdi.
...
Olabildiğince nazik bu bir kaç dakikalık konuşmadan sonra Buğra "Birisini bekliyorsunuz sanırım" dedi. Kafasıyla onayladı Sana. "Gelmemiş anlaşılan, bu arada bir çay içer misiniz benimle ? Hem beklemiş hemde bana eşlik etmiş olursunuz" dedi. Mecburmuşçasına kabul etti Sana.
...
"... aslına bakılırsa bu çirkinlikleri hiç hak etmiyorsunuz. Sizin için çok üzüldüm, peygamberin güttüğü bir koyun kadar masumsunuz halbuki."

1.Bölüm

Tellibağ Mucizesi


“Artık yazamıyorum” dedim.
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir teselli cümlesi, bir umut ışığı, ruhumun ateşini söndürecek güzel cümleler dökülsün istiyordum dudaklarından. Yalan söylesin istiyordum. Elleri ellerime uzandı.
“Boşver, zaten kötü yazıyordun belki böylesi senin için daha iyidir” dedi.
Geçmişimin ayna gibi kırıldığını, etrafa saçıldığını hissettim. Küçük bir çocuk gibi gözlerim doldu. Ben ondan teselli beklerken o saldırıya geçmiş ve beni yıkmıştı.
“Öyle deme” dedim. “Hepsi mi kötüydü?”
“Açıkça söylemek gerekirse gerçekten kötüydü. Senin yazdıklarını herkes yazabilir. Aşk acısı, ayrılık, saçma sapan cinayetler, anlamsız ve gereksiz diyaloglar. Hiç mi kitap okumuyorsun sen?”
“Bunu bu kadar sert söylemek zorunda mısın?”
“Birinin bunları söylemesi gerekiyor. Kendini kaptırıp boşuna üzülüyorsun. Yazdıklarının arasında iyi bir şeyler olsaydı gönderdiğin yayınevlerinden biri muhakkak kabul ederdi. Ama kabul etmediler.”
“Onlar edebiyat baronları. Bütün köşe başlarını tutmuşlar.”
“Bayılıyorum bu lafına, onlar edebiyat baronlarıymış. Ne baronu, onlar sadece editör. Gelen dosyaları inceliyorlar iyi bir şey bulurlarsa değerlendiriyorlar. Hepsi bu.”
“Neyse bu konuşmayı fazla uzatmayalım. Birkaç işim var onları halletmem gerekiyor sonra devam ederiz.”
“Peki, sen bilirsin. Akşam sana geleyim mi?”
“Bu akşam olmaz. Başka zaman.”
“Bu konuştuklarımızı da yazacak mısın?”
“Artık yazamıyorum dedim ya hem neyini yazacağım kötü bir yazar olduğumu mu?”
Cevap vermesini beklemeden kalktım masadan. Canımı sıkmıştı. Bir an önce evime ulaşıp ağlamak istiyordum. Sevdiğim kadının beni bu şekilde eleştirmesi canımı yakmıştı. Eve gidip ağlamadan,sinirlerimi oynatmadan önce Migros’a girdim ve indirime girmiş Tellibağ şarabından üç tane aldım. Ben şahsıma yapılmış her eleştiriyi, her olumsuz düşünceyi bünyesinden, zihninden, içinden kolay kolay çıkarabilen biri değildim. İnat etmiştim. Söylediği sözler için pişman edecektim onu. Bir çeşit hırs dolaşıyordu içimde. Ruhum insanları yanıltmak, benim için söyledikleri lafları yedirmek üzerine hareket eden intikamcı bir ruh olmuştu.
Yazmak sevdiğim kadının bana söylediklerinden sonra benim için yaşamak ve ölmek arasındaki ince çizgi olmuştu. Son kez deneyecektim. Ve yine reddedilirsem kendimi öldürecektim.  Bilgisayarı açtım ve karşısına oturdum. Aldığım Tellibağ şarabının birincisi biterken kelimeler kafamda dolaşıyordu. Parmaklarım harflerin üzerinde gezindi ve yazmaya başladım.
“Zamanı eritip kuma dönüştüren, camın içine koyan ve adına kum saati diyen adamı tanıdım. Yüzyıllar önce ölmesi gereken bu adam bendim ve geçmişimi hatırlamaya yeni yeni başladım.”
İkinci Tellibağ şişesinin bitişiyle beraber kafamı masaya koydum ve uyudum. Sabah uyandığımda yazdıklarımı okudum. Objektif olabilmek için tekrar tekrar okudum. Hiç fena değildi. Ve fena olmadığı kanaatine vardığım an yazmamın formülünü çözdüm. Günde iki şişe Tellibağ bana yazma gücü veriyordu. Telefonumu kapattım. Ev arkadaşımı uyandırdım ve bütün paramı, kredi kartımı verdim. Ona ne yapacağını, beni hayatta tutacak kadar yiyecek alması gerektiğini, evden ne zaman çıkacağımın belli olmadığını anlattım. “Tamam” dedi. Her gün eve gelirken iki şişe Tellibağ ile gelecekti. Yumurta, makarna, ekmek ve kahve alacaktı. Para bittiğinde ailemi arayacak ve para isteyecekti. Sigara içmediğim halde bir karton sigara istedim. Şaşırdı ama bir şey söylemedi.               
İkinci gece heyecanlandım. Ellerim titremeye başladı. Ara verip bir sigara yaktım. Öksürdüm. Sigarayı kül tablasına koydum ve dumanın odaya yayılışını izledim. Ve kelimeler tekrar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Ellerim harflere bastıktan sonra irademi kaybediyordum. Dökülüyordu her şey. Ve bayılana kadar kazıyordum aklımın içine saklanmış kelimeleri. Sabah uyandığımda yazdıklarıma bakınca hiç fena değil diyordum.
Tam altmış günün sonunda elimde bir kitap dosyası vardı. Bitmişti. Altmış günde bir kitap yazmıştım. Odanın çeşitli yerlerinde sayısı yüz yirmiyi bulan Tellibağ şişesi vardı. Dosyanın üzerinde hiçbir oynama yapmadan, tekrar okumadan, sadece okuyacak editöre ufak bir not yazarak yayınevine gönderecektim. Aklımda tek bir yayınevi vardı. Bana cevap dahi vermemişlerdi. Kızgındım onlara bu yüzden sadece onlara gönderecektim.
“Editöre not,
Bu dosyayı da kabul etmezsen senin amına korum.”
Notum çok netti. Yayınevine dosyayı postalayıp beklemeye başladım. On ikinci gün mail üzerinden cevap geldi. Editör numarasını göndermişti. Telefonumu açıp aradım. Kim olduğumu söyleyince kitabı beğendiğini fakat neden öyle bir not bıraktığımı anlamadığını söyledi. Basıp basmayacaklarını sordum. “Basacağız gelin yüz yüze konuşalım” dedi. “Basılmasını istemiyorum” dedim ve telefonu suratına kapattım. İçim rahatlamıştı. Not defterime kurşun kalemle yazdığım intihar mektubumu yaktım ve dışarıya çıktım. Edebiyat baronunu, kötü yazdığımı söyleyen sevgilimi yenmiştim. Kazanmıştım. Bu bana yeterdi.  


Yazan: Dogus Serçe

delirmenin ilk üç şartı • iki



bileklerinin ipi kaçmış kazağının ucundaki eli ile sigarayı tutuyor, diğeri havada. yatakta ölü gibi uzanmış.  ele alınmış bir güvercininki gibi atıyor kalbi . o her zamanki şarkıyı söylüyor.benim sözlerini bilmediğim ve söyleyemediğim şarkı. tek ses'lik şarkı. duvarlar çimen yeşili olmuş. yandan su alıyor. rüya işte. her zamanki görülenlerden. bir delinin saf heyecanını giymişim üzerime. rengarenk ve ipince.  bir rüyada buluşma ihtimali eskitmiş kendini. hüznün öyle bir ele alınıp, sıkıcı olduğu bir fransız filminde çalan bir şarkı gibi birşeyler söylüyor. açık kalan kapıdan içeriye giren bir rüzgar gibi. kış renklerinin arasında biçare dinlemeye mahkum edildiğim bir şarkı bu. tek sesli bir şarkı...

akdeniz, her zamanki gibi güzel. her zamanki gibi masum.


denizi olan kasabada delirmeyi bekliyorum. küçük beyaz bir köpek koruyor beni. sabah olunca üzerime atlayan köpek... yine de duyguları olan bir canlıdan bunları görmem mutlu ediyor beni. salınıyorum o yokuşlardan aşağıya. sert bir rüzgar. alışık olmadığımız sert bir rüzgar. beyaz köpek beni takip ediyor. çevreye bakınıyorum. herşey yerli yerinde. başım dönüyor otuveriyorum bir banka. hafif tütün sarılmak için sırasını bekliyor. ben bekliyorum. ne beklediğimi bilmiyorum. ama bekliyorum...

düşün ki artık uzaklardayım. sessiz bir kasabada. denizi olan, denizi vuran bir kasaba. az insan olan ve az tahribat olan bir kasabada. sessizlik korkutmuyor. ürkütücü ama korkutmuyor. büyük dalgalarda korktmuyor. çünkü öğrendi bu çocuk korkuyu yenemeyeceğini. korku yok artık çünkü uzaklardayım. yürüdüğüm caddelerin ve kaldırımların beni, ona götüreceğini bildiğim için. ölüm aklımdan bile geçmiyor. ölüm fikri çok saçma geliyor. "deliydi zaten, öldürmüştür kendini." demesinler diye. öldürmüyorum kendimi. ölmüyorum. küçük köpekle konuşuyorum.

tam tersi olsaydı dökülür müydü sence içimiz denizlere  küçük köpek?  kendimizi yaşayabilir miydik ? çıkabilir miydik aslında kendimizi anlattığımız hikayelerimizden ? atlayabilir miydik kendimizi kumsallara ? gömer miydik kumlara kalbimizi? çıkarır mı dersin plastik küreğiyle günün birinde çocuğun biri? senin içine benim odama sinen sigara kokusu ne zaman dağınık bir yaşamın habercisi oldu küçük köpek ? ne zamandan beri bu kadar hissiz olduk ? neden bu kadar sahiplenmememiz gereken şeyleri sahiplendik küçük köpek ?  adına aşk dediğimiz şey aslında hiç bizim olmayan şeyi sahiplenmemiz ve sonra tek kareyle birlikte kaybettiğimiz şey olabilir mi sence küçük köpek ? ve ne zamandan beri depresyon oldu kıyımızdan düşüşlerimiz kayalıklara ?  her devrik cümlenin devrilen bir hayalin artığı olduğunu kim anlatırdı sana biri... sonuna nokta koymaya kıyamadığım bir mektubun baş kahramanı olur muydum sence günün birinde ?


akşamüstü oluyor. balıkçı teknelerini bekleyip eve dönüyoruz. küçük köpek yorulmuş. çekiliyor evine. akşam geceye dönüyor. gece de sabaha. "daha bu ne ki?" diyorum kendi kendime. eski mektupları alıyorum elime. sahiplerine gitmemiş mektuplar. geçmişe dönüyorum. o kadar zaman geçmiş. o kadar eskitmiş. sanki herşey yolundaymış da  ben bilmiyor muşum gibi. sanki herkes haberdarmışda bana söylememişler hissi. bir gece. saat 5. güneş yok daha. güneydeyim. biraz da batı. kıyısındayım belki bir şeylerin. herkesin içinde olduğu ve sürekli koşarken düşüp kaybettiği birşeyin.

her gün aksatmadan yaptığım sahil oturuşlarının daha doğrusu bekleyişlerinin birindeyim. belki birini bekliyorum. belki bir balıkçı teknesini. belki bir şiddetli rüzgar anonsunu. belki sahilde oturduğum noktaya kadar gelecek olan büyük bir dalgayı. bir şeyleri sonlandırmak için bekliyorum. işin en kötü tarafıda beklediğim şeyin hiç bir zaman gelmemesi. belkide hiç bir zaman gelmeyecek olması. böyle bir inançla ve kabullenmişlikle beklemek delirtiyor insanı. yavaş yavaş. sakin ve sessiz.


birden kayalıklardan atılmış bir misinanın iğnesine takılıyor aklım. düşüyorum sert kayalıklara. her zaman düştüğüm kayalıklardan biri bu. paranoya kayalıkları. düşüp kanattığım ellerim oluyorsun  bir anda. çok kayıplı bir savaştan çıktığım bir akşamüstü bu.  az tuzlu deniz suyu iyi gelir o yaralara. tecrübe ediniyor insan bir süre sonra. gözü yakan ama yarayı yakmayan... sonra hava kararmadan geliyor o tekneler. kuşlar tam deniz fenerinin üzerinden çığlıklar atarken.

***
filmi beklemek güzel oluyor. adam tam herşeyi yoluna koymak için hamle yapacakken, kadının yollarına düşecekken kadın herşeyi terkediyor. başka biriyle başka bir yaşama başlıyor. hem de adam içtiği sigarayı bile ona ithaf ederken oluyor bunlar. iki büklüm koltukta can çekişip dinlediği şarkıda onu ararken oluyor bunlar.  namlu önünde verilmemiş pozlara bakıyor adam. namlu kendisine doğruluyor. adam gözünü kapatıyor. şarkı başlıyor. film bitiyor. birilerine göre mutlu sonla, birilerine göre de her zaman bittiği şekilde. beklediğimiz film bitiyor. beklediğimiz gibi bitiyor. bizi pek fazla şaşırtmıyor.

akdeniz her zamanki gibi güzel ama her zaman ki gibi öldürücü.


sakin- kor bir ay



Zaman



Çok zaman geçmişti üstünden. Bütün tepkilerimi, hislerimi, bana dair ne varsa her şeyi yitirmiştim. Çok zaman geçmişti üstümden. Ben onun nabzını ölçmek için tenine dokunduğumda kalbimin ritmini bulmuştum. Mavi duvarlar- özellikle mavi duvarlar- üstüme yıkılmıştı. Düşünüyordum yaşadıklarımızın hangisi kıyamet alameti hangisi normal şeylerdi? Ayrımını bir türlü yapamadığım, hayatımın merkezini bir türlü bulamadığım zamanlarında üstünden çok geçti.

Uzayan sakallarımın altına sakladığım çenem her hareketinde hüzünlü bir titremeye maruz kalıyordu. Ağzımdan dökülen kelimeleri masalarda unutuyordum. Hayalin ve daha çok hayalin ortasında sıkışıp kendimi izliyordum.  Bombalar düşüyordu, düşündüğüm her yere. Yumruk yumruğa boğuşuyordu geçmişim kendisiyle. Koşar adım dolaşıyordum sokakları. Geride bıraktığım ne varsa peşimden geliyordu. Kafamı kaldıramıyor, kaldırmaya çalıştığımda ise gözlerim körleşmişçesine kararıyordu. Kokusunu alıyordum sonbaharın. Burnumun deliklerini yakarak ilerliyordu beynimin bir yerlerine.

Büyülenmiş gibi hissediyordum. Sigaraların biri bitip biri yanıyor ve ciğerlerine çektiği dumanı suratıma üflüyordu. Suratıma beton gibi vuran o dumanların içinde boğuluyor ve kendimi her seferinde başka bir masalın kahramanı olarak görüyordum. Zihnim bana ucuz şakalar yapıyordu. Zihnim benimle durmaksızın oynuyordu. Damarlarımda büyük bir acı dolaşıyor, dolaşımını tamamladığında ise kulaklarımdan akıyordu.

Biliyordum çok zaman geçmişti ve akıp giden her dakika o zamana ekleniyordu. Kendimi zincirlerle oturduğum yere bağlamıştım. Sesimin titreyen tarafını saklamak için bağıra bağıra konuşuyordum. Her şeye rağmen geçiyordu zaman. İçtiğim kahveye zamanı bandırıp yesem de, geçiyordu. Üstelik ne kadar zaman yesem doyamıyordum.

Ben zihnimde, beynimin kıvrımlarında ve bedenimde bunları yaşarken hayat devam ediyordu. Boşluğa göz kırpıyordum. Karanlık boşluklarda gözlerimi yerinden çıkartıyor ve fırlatabildiğim en uzak yere fırlatmaya çalışıyordum. Olmuyordu. Gözlerimin düştüğü yere koşuyor ve tekrar atıyordum. Her atışımda gözlerim biraz daha ağırlaşıyordu. Bir müziğin ritmine kapılıp gitmiştim. Sonsuz boşlukta ve sonsuz karanlıkta insanın sadece kulaklarına ihtiyacı oluyordu.

Bir otobüsün camına kafasını dayamış olarak buldum onu. Uzak bir yere gidiyordu. Başını yavaşça camdan kaldırdım. Yanına oturdum. Başını ellerimin arasına aldım. Burada bitsin istiyordum hikaye ama zaman geçiyordu. İki elimin arasında küçülen yüzüne baktım. Gözlerimin yerinde olmayışı onu korkutmuştu. Bu korkuyu duyabiliyordum. Yaklaştım yüzüne. Burunlarımız birbirine değdi. Başımı eğip dudaklarını öptüm. Karşılık vermedi üstelik zamanda geçiyordu. Kalktım. Zaman kulaklarımın duyabildiği kadar uzaklıkta ufak ufak eriyordu. Otobüsten indim. Kafasını cama dayadı. Bitiyordu her şey, bu sefer gerçekten bitiyordu.
Otobüs hareket etti. Saatimin saniyelerini dinliyordum. Yavaşlıyordu. Otobüs bağıra bağıra gitmişti. Saatim durmuş ve zaman kaybolmuştu.

Bitsin diye uğraştığım her şeyin ortasında kalmış ve bitince pişman olmuştum. Gençlik, yaşamın korkunç telaşını beraberinde getirirken yaşlılık, ölümün insana sunduğu en büyük hediyeydi. Peki yılların tam ortasında oturup ölümü düşünmek neydi? Ve en önemli soru, ölmek nasıl bir şeydi? Tadı nasıldı, kokusu nasıldı,son saniyesinde ne yaşanırdı?

Benim ihtiyacım olan, yardımı lazım olan bütün insanlar öldü ya da bana öyle geldi. Bilmiyorum. Öyle çok zaman geçti ki üstünden, neyin gerçek, neyin ölü, neyin doğru olduğunu anlayamıyorum. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin anlamak istiyor insan, Dünya'nın bütün bilgilerini anlamak ve içine hapsetmek istiyor. İnsan kendini içine hapsetmek istiyor. Kapıları dışarıdan kapatacak birine ihtiyaç duyuyor.Hepimizi gayya kuyularının içine fırlatacak biri lazım. Hepimizi yakacak ve hepimizden biri olmayacak tek kişi. Ölüm onun yaşamının doğal sonucu olmayacak tek kişi. 

Her şey bittikten sonra göz çukurlarıma üç sigara bastım. Saatimin camını kırıp içindekileri kalbime sapladım. Bir Azeri ezgisini kulaklarıma damlatıp yürüdüm. Yaşını sadece parmaklarıyla gösteren ve bunu göstermeyi ailesinden öğrenen küçük bir çocuk gibi.

İKİ DUDAK ARASI

Güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Et sote yaptım, yanına marketten meze aldım bir de 35lik. Sadece rakının yanında güzel besleniyordum.  Yalnız içmenin pek tadı yoktu ama kimseyi istemiyordum yanımda. Rakı sofrasına ikinci sınıf aşk muhabbetlerinin meze olmasını kabullenemiyordum. İlla birşey konuşulacaksa daha ciddi meseleler konuşulmalıydı sofrada. Ülkenin gidişatı, yaşadığımız toplumun gösteri toplumuna dönüşmesinin nedenleri, okumanın git gide değersizleştirilmesi, mutluluk, kader, din gibi kavramlar...
Bugün susacaktım. İçinden hiç çıkamayacağım hadiseleri düşünüp nedenlerini arayacak, belki bir çözüm üretecek, belki de girdiğim uçsuz bucaksız düşünce girdabında boğulacaktım. Bir duble doldurup yavaşça içerken aklıma çok kullandığımız bir deyim geldi. Birilerinin iki dudağı arasında kalmak...
Kadere, alınyazısına bu kadar gönülden inanan bir toplumun böyle bir deyim üretmesi gerçekten bir ironiydi. Belki de tanrı, bir insanın iki dudağı arasında kalmayı yazmıştı kaderlerine. Yoksa hiçbir şekilde yazgıya inanan bir insan böyle bir deyim kullanamazdı,kullanmamalıydı.
Bana gelecek olursak kadere inanmadığım kadar inanıyordum bu deyime. Kendi çabasıyla bir yerlere gelmeye çalışanların birçoğunun başına gelen bir şeydi bir insanın iki dudağı arasında kalmak. Elbette bundan daha iyi bir sistem üretilebilirdi fakat bu ülkede işler böyle yürüyordu. Nefesi kuvvetli insanlar birilerinin kulağına bir şeyler fısıldar, bu fısıltının gücüyle birileri işinden olur, birileri zengin olur, her ne bok olacaksa bu fısıltıyla olur.
Tanrıya inanan insanlar da tanrının iki dudağı arasındadır. Tanrı isterse olur, tanrı istemezse yaprak bile düşmez. Aslında acı gerçek budur. Karakterimizin, kimliğimizin, yapabileceklerimizin  hiçbir önemi yok. Hepimiz iki dudak arasındayız.
Rakımdan bir yudum daha alıyorum ,bir sigara yakıyorum.  Sanırım insanın iki dudağı arasına en çok yakışan şeyi buluyorum. En ucuzundan bir sigara...
Şerefinize!







Kimse.

Uyandım. Kimseler gibi. Bilinmemezlik sarmış her yanımı.
Korkuyorum.
Kimse olmak zormuş meğer. Susmak gibi.
Ve acı kahve, acı söyleyen dost gibi.
Dokunmak istiyorum kimseye, uzak, dokunulmaz.
Zorluktu, kimse olmak.
Kimse olmak, korkutucu, soğuk.
Bilmiyorum, hissetmiyorum.
Kimse olmak, en güzeli.
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

Hiç boka battığınız oldu mu?

Hiç boka battığınız oldu mu?
Sağlam bir hassiktir çektiğiniz?
Oldu tabi. Daha da olacak.
Bir an durup ne oluyor yahu dediniz dimi?
Düşünemediniz, karar veremediniz, planlayamadınız.
Sonuçları etki yarattı.
Belki de ders çıkarttırdı.
Tanrı yukarıdan bakıp gülerek "amına koduğumun salağı" dedi.
Sizde sadece gülümsediniz, ezik şekilde.

Günaydın.

Günaydın kelimesi ne kadar masum olabilir?
Sabahın köründe size bunu diyecek bir insana ne kadar güvenebilirsiniz?
Bu insan sabahın köründe sizinle ne yapıyor?
Peki ya günaydın diyecek bir insanınız var mı?
Günaydın kelimesi masum değildir. Bir günün sonlandığını ve yeni bir günün başladığını belirtir. İğrençtir.
Dün ne yaşadıysanız onu unutmanızı ister günaydın. Masumdur günaydın çünkü umursamaz birinin dostudur günaydın.
Güvenmeyin size günaydın diyen insana. Yeni bir iğrenç günün başladığını haber verir çünkü. 
Günaydın diyecek bir arkadaşınız yoksa cansız bir nesneyi arkadaş edinin.
Bilirsiniz cansız nesneler konuşamaz.
Her ne ise,
Günaydın.(Saat 21:56)
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.