kalemsuare

Hiç Kimse Olamamışken

Şimdi sana bunları Norveç'te balıkçıların evine döndüğü bir sahilden yazıyorum çocuk. Beraber uzun zaman geçirdik, nelerden vazgeçtik neleri hak ettik, kimi sevdik kimi kaybettik sen hepsini biliyorsun çocuk. Giderken mutlu olanlar vardır çocuk, geri dönmek uğruna hayatlarını sererler çamurlu yollara. Fakat ne geri dönebilirler nede ileri gidebilirler. Hiçbir sikim de yapamazlar yani anlayacağın.

Burada içebilirsin çocuk istemediğin kadar çok içebilirsin. Yıldızlar sonsuz boşlukta parıldayan bir çakmak alevi gibi gözlerini alır ve vücudunu yırtarcasına bir ayaz alıverir benliğini. Sonsuz bir oyunun ortasında çıkmayı bekler gibi hissedersin bazen. Fakat sonunu getiremediğin oyunları hatırla çocuk. Bu oyunun sonu yoktur aslında. Yalnız yenilmeyi beklersin, kimse gelip öldürmez de seni. Unuttuklarını hatırlarsın, karanlıkta bıraktığın beyaz bir el hatırlarsın, midende alev alan yarısı içilmiş çamurla bezenmiş ufak bir votka şişesini hatırlarsın sonra. Sonsuz bir karamsarlık sarmış senin içini çocuk. Ben değilim bu karanlıkta boğulan, emsalsiz ıstıraplara kendi elleriyle ulaşmış adam ben değilim. Hiç bir zaman da olmadım çocuk. Sensiz kendi umarsızlığından verilmiş kararların sorumlusu. Ben yaşamak isterken kendini zehirle dolduran, kaderini asılsız yargılara hapseden, ay ışığında köpürmüş denizin dalgasında kaybettiklerini hatırlayan sensin. Ben değilim çocuk, değilim!

Loş bir odada karanlıkta dans eden bir masa hatırlıyorum. Henüz sadece okumayı sevdiğin yazarların kitaplarını kurcalarken buluyorum seni. Neden buradasın, kimi bekliyorsun, sönük bir gece yarısı telaşı içerisindesin sanki. Olmak istediğin insana yaklaşırken kendine uzaklaşan bir maymun gibi dolanıyorsun etrafta, ipinden tutan birileri olmaksızın koşuşturmaktasın. Benliğin sana uzaklaşırken yalnızlığın yaklaşmakta ve geri dönmenin ilerlemekten daha zor olduğunu asla tahmin edemeyeceğin bir yolun başlangıcında öylece oturmaktasın çocuk. Geri dön çocuk, lütfen..

Dönemezsin bilirim, ne sevenin kaldı ne gidecek bir yerin. Neden bu kadar çok içiyorsun diyordu çok uzaklardan bir hatıra.Karanlık sokakta bir torbacının hatırası canlanıyor beynimde, sanki ben değilde o uyuşuyormuş gibi çocuk. Sanki durup dururken bir anda beyinlerimiz yer değiştirmiş gibi.. Sanrım gerçekliği çoktan kaybettim ben.  Hayalimde ki ben acaba aslında gerçek ben olabilir miydi? Sanki gerçek ve hayal bir olmuş, durmaksızın beynime tecavüz ediyor. Hayaller gerçeklerden daha çok acı verebilir miydi çocuk? Hani acı olan gerçekti.. Ha siktirin oradan. Esas acı verici olan kendi ellerimizle kaybettiklerimizdir. Bir insana kendinden daha fazla kim acı çektirebilir, söyle bana? Kim seni kendinden daha çok tutsak edebilir, kim zihnine ve düşüncelerine senden daha çok gem vurabilir? Ve kim seni hayat denen bilinmezin içinde bu denli yalnızlığa mahkum edebilir? Kendinden başka..kim?

O değil de, çok uykum geldi çocuk saat kaç? Sanki aylardır güneş görmemiş gibiyim, sanki aylardır akşamdan kalmayım da güneş doğsa uyusam rahatlayacağım. Acaba herkes gibi Güneş'te bizden bıkmış olabilir mi? Zaten yine sırf tohum vermiş, meret patır patır patlıyor ağzımızda yüzümüzde.. Bir daha görürsem kendi torbasında boğacağım o iti.. Neyse dolapta birer bira daha kalmış olmalı. Onunda beraber içeriz diye ayırmıştım çocuk anlarsın ya..Anlaşıldı bu saatten gayri kimse gelmeyecek. Sonuncuları gerçek olan hayallerimiz yerine hayallerimizde kaybolan gerçekliğimize içelim, gelmişine geçmişine de bir güzel sövelim. Yıldızların bu denli telaşsız oluşlarına bakacak olursak, sabahın olmasını biz daha çok bekleriz. Bütün unuttuklarımızı tek tek hatırlamaya başlarsak bizi kim hatırlayacak? Terk edenler de terk edilenler kadar hatırlanmayı hak etmiyor mu çocuk? İşte hep bu tohumlar, hep bunlar öttürüyor beni yuvasından düşmüş bir kuş gibi.

Ömrümüz sona yaklaşırken anlıyorum ki aslında bütün acılar daha yeni başlıyormuş. Esas acı veren ise anılarında bile yalnız olmakmış. Her gün soruyorum kendime neden bu ızdırabı artık bitirmiyorsun  diye.. Bıkmadın mı kendine ve tanıdığın herkese yalan söylemekten, bıkmadın mı her gün yalandan hayatını yalan hayallerle süslemekten. Çek tetiği bitsin gitsin ne var ne yoksa diye kaç kere gaza getirdim kendimi. Kaç kere votka şişesinde kendimi boğmak istedim, ama hiç bir şey o kadar kolay ve acısız bitmiyor çocuk. Herkesin kendi payına düşeni yaşadığı bu düzen de, biz yabancı olduğumuz bir gerçeklikte tanıdık çaresizliklere hapsolmuşuz. Yaşayamıyorken, ölüme yasaklanmışız.. Gözlerimde 25 yaşım ve onun  upuzun siyah saçları dans ederken bir bir buz dağı büyük bir gürültüyle batıyor.. Küresel ısınma diye geçiriyorum içimden..
















Karanlık

Gülüşünü resmedebilir miyim? Bakışlarını anlatabilir miyim? Karanlığı betimleyebilir miyim?
Var oluşumuzdu karanlık. Doğduk ve ışıkla tanıştık. İnsanlar gördük yüzlerini anımsadık. Sesler duyduk, ton ton ayırdık her birini. Binalar inşa ettik. Notalar yazdık. Göremediğimiz fakat hissettiğimiz şeyleri anlatma çalıştık. Resimler yaptık. Yanlızlığımızı, aşkımızı, hüznümüzü anlatmak istedik. Işık her şeyimizdi. O olmadan ne yazabiliyor, ne resmedebiliyor, ne de inşa edebiliyorduk. Göremediklerimizden, bilmediklerimizden korktuk. Ve bilmediklerimiz karanlıktaydı. Korktuk karanlıktan. Anlatamadığımız karanlığın gücünden, bilinmezliğinden ve gerçekliğinden korktuk. Varlığının kaçınılmazlığı öylesine güçlüydü ki öfkelendik, düşman bildik. Oysa her gece onunla seviştik, uyuduk. Başkalarının yanında yapamadıklarımızı karanlıkta yaptık. Ağladık gözlerimizi kapattık. Güldük yeniden ışıkla barıştık. Sırnaşık bir ilişkiydi zaten..
Evrenin başlangıcı karanlık olduğu gibi her insanın doğumu da karanlıkla başladı..
Çok uzun zamandır seni anlatmak adına yazıyorum. Fakat yazdıklarımı okudukça kelimelerin kifayetsiz kalışı karşısında şaşkınlığa boğuluyorum. Boğuldukça daha çok yazıyorum. Seni kelimelerle anlatamamak, anlatamadığım fakat sen ve sana olan sevgim kadar varlığına inandığım şeyleri arama eylemine götürdü beni. Bulabildiğim tek şey ise koca bir karanlık. Gözlerimi kapatıyorum ve tam karşımda. Varlığı inkar edilemez. Ellerimi uzatıyorum fakat dokunamıyorum. Anlatmak istiyorum ama uzun çıldırışlar sonrasında bir araya getirebildiğim tek şey, karanlık ve boşluk… 
Yazan: alperen

beni bu bahar vururlarsa şaşma

Baharlar


Devrim türküleri, yerini yenilgi türkülerine bıraktı bu sabah. Ellerinde pankartlarla, aşk isteyen, özgürlük isteyenler kanlı bir taarruzla susturdular. Yollarımızı, meydanlarımızı, merdivenlerimizi yıktılar bu sabah. Kimsenin canına kıymayan çocukları hep baharlarda astılar. Çocuklar baharlarda daha hızlı büyür oysaki.  Son sözleri olmayan, olamayan çocukları vurdular. Doğup da büyüyemedi onlar. Yaşayamadılar. Gördüğümüz en kanlı 1 Mayıs'ı o zaman yaşattılar. Zurnalar sustu, davullar, sirenler sustu, bizi susturamadılar.


Pencereler


Düşenler düşüyor, kaçanlar kaçıyor. Vurabilenler de gözünü kırpmadan vuruyor meydanda. Kanlı baharlarımız, bayramlarımız o zaman başlıyor. Derken; kırılırcasına çalan kapıda sakin bir adam beliriyor. Gecenin ikisi.  " Bir şeyler  oluyor abi !" "İçeri gir." diyorum. Derken aklımda tek bir soru : " Ne oluyor ?" Oturuyoruz. bekliyoruz. TRT'ye yakınız. Sesler geliyor. Tanıdık sesler bunlar. Çok iyi tanıdığımız sesler. Tank paletlerinin, asfalt üzerindeki gıcırtısı. Sonra askeri jeepler konuşlanıyor otelin önüne. Pencerelerde umutsuz kuşlarız biz.  Bir şeyler var. Aklımızda da bir şeyler var. Dua ediyoruz. Aklımızda olan şeyin gerçekleşmemesi için dua ediyoruz. Bir kaç saat geçiyor. Saat 4. Radyoyu açıyoruz. bir haber ümidiyle. Neyin ne olduğunu daha net anlamak için. İstiklal Marşı okunuyor. "İğrenç bir koro." diyor, Mahir. gülümsüyorum. Ardından Harbiye Marşı. "Daha iğrenç bir koro" diyor Mahir. Daha içten gülümsüyorum. ekliyorum, " Daha ciddi bir koro." Bu işler hep marşla başlar zaten. Ama halen içimizde bir inançsızlık var. "Bu sefer yapamazlar herhalde" inançsızlığı. Biraz daha zaman geçiyor. " Yüce Türk Milleti" ile başlayan cümleyi duyduktan sonra kabulleniyoruz. Bildiriyi okuyorlar. "Siktir" çekiyoruz. Sinirliyiz. Daha sonra kalın sesli bir adam söylüyor türküyü. " Yine de şahlanıyor aman - kol başının  yandım da kır atı..."

O şahlanan at, bize şahlanıyor sanki. "Hepimiz yenildik." diyoruz Mahir'le. Mahir inanılamayacak kadar sakin bir ses tonuyla uyuyacağını söylüyor. Ben söyleniyorum. " Hepimiz yenildik. " Bunu derken bile aklıma geliyorsun. Ve her zaman geleceksin gibi geliyor bana. Sol'umdaki  ilk hayal kırıklığını, başkasını öptüğün gün başlatıyorsun. Yıpratıyorsun. Çok değil ama yine de üzüyorsun. İkincisini ise, şu an devam ettiriyorlar. Sloganlarımızın yerini, yenilgi sessizliği alıyor. Sokaklarda hiç bir direniş yok. "Belki sabah direnenler olur da, katılırız."  diyoruz. Zaten sabah oluyor. "En geç 4 saate sokaklardayız." diyorum, bir sigara daha yakıyorum Mahir uyanırken.  Orta yükseklikte bir sesle konuşuyor, Mahir, çok içten , çok sinirli ve çok acı bir şekilde ,
 "Hayatımızı siktiniz, ecdanınızın amınakoyayım orospu çocukları ! "


Postallar 


Kulaklarımızın aşina olduğu ses,  postalların betonu, toprağı dövdüğü sesler oluyor zamanla. Günler geçiyor alışamıyoruz. Bu sene moda haki rengi anlaşılan. Öfkeliyiz. Yarı yolda bırakıldığımızı düşünüyoruz. Mahir sürekli küfür ediyor. "Bülent abiler nerede ? Nevzat nerede, Çeto nerede?" diyor. Alayının sülalesine sövüyor.  "Sessiz kalamayız , bu kadar korkak olmamalıyız." diyor.  Sessizlik deli ediyor. Mahir deliriyor. Aylar geçiyor. Bülent abi'nin yurtdışına çıktığını duyuyoruz. Aklıma Volkswagen'i geliyor. Mahir'in , "Devrimci adam Volkswagen'e biner mi hiç ulan?" dediği gün Mahir'e attığı o hoş yumruk geliyor aklıma. "Tutku meselesi."  diyordu o zaman. kaçmakta tutkuymuş demek ki. Bülent abi  "Yapacak çocuklar, Şişkoyu devirecek." deyip kahkahalar atarken netekim paşa deviriyor şişkoyu. Hayatımızın tam ortasına, gençliğimizin tam baharına, umutlarımızın tam ortasına sıçıyor netekim paşa. YDGD  bir şekilde yok oluyor. Sinirliyiz, pes edenlere, yok olanlara, yok edenlere. Yok olmayı bekleyenler olarak sinirliyiz.

Birşeyler söyleyecek mahir,  ağlıyor. " Yanlış anlama beni abi" diyor. "Gözümsün Mahir." diyorum, son dumanı burnumdan verirken.  "Bu gece yanlış anlaşılacak son şey sensin, canım kardeşim."

"Abi sen ben çözülmeyiz ama ya diğerleri?" Diyor. " Genç çocuklar sonuçta, dayanamazlar belki çözülürler." "Aklına getirme böyle bir şeyi." Mahir diyorum. Biliyorum, çözülecek o çocuklar. Kendi suçları değil çünkü. Ortada gereksiz olan bir bok var çünkü. Bizim gruptan birinin yaptığını bildiğimiz, ancak ölene dek içimizde   saklayacağımız,  bir kaç sene önceden kalan bir cinayet var çünkü.


Sonra ülke iğrenç bir huzura kaplanıyor. Herkes sanki böyle bir darbenin olmasından memnun gibi. Hiç bir cephenin sesi çıkmıyor. asfaltlara, " Çayan'ın yolundayız" yazan çocukların sesi çıkmıyor. En çok bu koyuyor. Fena sustuluruluyoruz, lafın kısası sustaracağız derken. Şişko'nun, Türkeş'in, Ecevit'in sesi çıkmıyor. Şartlar, kabuller, ancaklar. bunların arasında çıkılıyor krizden.  santim santim yok oluyoruz. Devireceğiz derken  fena devriliyoruz.



Pazarlar

Haftalar geçiyor... Genç çocuklar işkenceye fazla dayanamayıp çözülüyor. Fena çözülüyor. Aranıyoruz, kellelerimize, birer terfi sözü  konuyor. Mahir'i vuruyorlar bir pazar öğleni. Ağzındaki sigaradan daha önce yere yığılıyor Mahir. Elinde köşebaşından aldığı ufak kağıt kesede erikler, yerlere saçılıyor. Ensesinden tek kurşun. O zaman anlıyorum, acıyı. O zaman anlıyorum darbeyi, devleti, gücü, nefreti, intikamı. Bizim imzamız bağırmaksa, haykırmaksa, devletin imzası enseden vurmak oluyor. Haince, kalleşce. Mahir 21 yaşında, çok sevdiği mahir abisi gibi ölçüp gidiyor bu dünyayı. Uykulara dalıyorum. Kötü şeyler olurken, Olur ya, kısa bir uykuya dalıyor insan. Uyanınca her şeyin bir rüya olmasını istiyor. Çok kötü şeyler oluyor. Rüya ile gerçek arasında bir yerlerde hangisine yakın olduğunu, ona yürümesi gerektiğini biliyor. Rüyalarıma giriyor Mahir. " Ölmemiş ki Mahir, ahan da burada " diyorum. Derken  bir kaç çocuk daha asılıyor. Bir bizden, bir onlardan. Ama ne fark eder bu saatten sonra, hepimiz aynıyız. Hepimiz yenilmişken ne fark eder hangi yolun yolcusu olduğumuz ?  Pazarlarımız, hep ama hep kanlı bitiyor. Bir sonraki haftaya kırgın uyanıyoruz. Kalbimiz yanıyor. Kaçan korkaklara sinirleniyoruz. Susan korkaklara, ağlayan korkaklara. Kimse başını belaya sokmak istemiyor. Herkes memnun. peki herkes neden memnun ? Yorgun olduğundan mı? Korkak olduğundan mı ? Cevabına yıllar sonra, bir cümleyle ulaşıyorum. "Darbe hesap kitap öğretir insanlara." Ama yine de Susanlara kızıyorum, başkasını öpmene küfürler saydırıyorum. Mahir'i çok özlüyorum. Daha çıkmamış bıyıklarından öpüyorum.


Banklar


Sokakların bozgunları oturuyor banklarda. Gömleklerinin cebinde sigaraları var onların. Voltalarının fazlalığı nedeniyle, tabanları aşınmış ayakkabıları var. Bacak bacak üstüne atıp, kendilerince akan zamanı durdurup izliyorlar. Telaşı, kargaşayı, koşuşturmaları. Silahlarını gömmüşler. Göllere, ormanlara atmışlar. Az yatmışlar, ama akıllanmışlar. Karıştırmışlar onları, Barıştırmışlar. Artık birbirlerini vurmak yerine, konuşuyorlar. Bu iyi bir şey elbet. Ama kaybettikleri arkadaşları var. Bu da kötü bir şey elbet. Yaşlı amcalar var. Onların gazeteleri var. Sigara kullanmıyor bir çoğu. Kazakları var koyu renk. Şapkaları var başlarında. Onlarda geçen giden zamanı düşünüyorlar.Gördükleri iki resmi, bir gayrı resmi darbe var. Alışkınlar artık. Fazla sarsılmıyorlar.  Ne kadar " Bu sefer çok fena bastırdılar." deseler de, fazla sarsılmamışlar.

 Bir de ben varım elbet bu olanların ortasında. Yarını düşünürken, düşlere dalıp uyanıyorum öğlenleri. Ağırlıkların, fazlalıkların voltalarımı azaltığı ben varım... Herkesten sonra ben varım. Mahir yok. Sen yoksun. Olmana da gerek yok. Genç kızlar var, güzel kızlar, temiz oğlanlar. Onlara imrenerek bakmak var günün daha ortasında. Yaşamın, yaşamanın daha ortasında. İçimde bozgunlara küsmüş, bin hevesle sıçrayacakken küsüp oturan çocuklar var.

Erikler

Kağıt keselerde erikler var. Mevsimine yeni girmişken tezgahta olan erikler. İlk ısırışta, çekirdeğinin acımsılığı geliyor eriklerin.  Savruk ve belirsiz gramajlar ile satılan erikler. Baharın daha ilk ayında fahiş fiyatlarda satılan erikler. Mahir'in yiyemeden öldüğü erikler. Yağmurlu bir günde rüzgarla birlikte balkona kadar gelen su damlaları  ve bir çılgınlıkla balkona çıktığım bir bedenim var. Balkona çıkmanın bedeli, ıslak elbiselerim, kırılmış -ıslanmış saçlarım, kendi çapımda dertlerim var. Yaşamaya bin heves, içimde bir kırıklık var. Ve balkondaki korkuluklardan saçılan  kıvır kıvır saçların var senin, rüyalarda. Baharın geldiğini anladığım kokular, sigarayı bırakmaya karar verdiğim ilk saatte tertemiz bir kül tablası var.

Ve her şey biterken aklımda tek bir dize var.

metris'te kirişin kırılmasını beklerken,
saman kağıdına, ucu kör bir kalemle düşülmüş bir şiirin dizesi.

" beni bu bahar vururlarsa şaşma !"


Bir Melek Uyurken

Güldürümedik çocuk olmadı, minik bir hayatı canlandıramadık ellerimizde. Çok kırdık çok yıprandık uğraştık damarlarını yardık kalbinden astık kafasını kemirdik bu aşkın.  Hayata küsük yaşarken rastladığımız bir cinayete, göz göre göre önce şahit, sonra kurban ettik sevgilimizi.

Neden çocuk neden olamadık biz gibi, birlikteliğin teni gibi tende duran bir ter tanesi, damarda sızlayan bir yara gibi, neden birleşemedik kabuk tutrar gibi. Sevmek dersen hayatımın sonuna kadar uğruna ölürüm çocuk. Sanır mısın ki bu başka bir amaçsız bedenin sıcaklığında kaybolacak bir yangındır. 5 bin dereceyim, kalbim kaynıyor beynim patlıyor çocuk. Olmasını istedim olmasını istiyorum ve yıllar geçtikten sonra dahi olmasını isteyeceğim.

Kirpiklerinden süzülen damlalar öksüz bir çocuk gibi vururken toprağa, paramparça olan her damla için bir kez daha asmak istedim kendimi onun o beyaz boynuna. Her asmak isteyişimde de daha çok sevdim her sevdiğimde daha çok incittim çocuk!!!

Var mdıır bu hastalığın bir kurtuluşu? Hayata suç atmak çok kolay çocuk, sevdiğin insanı incityorsan önce kendinden iğreneceksin. Ellerimizle boğmuyor muyuz aslında hayallerimizdeki deniz kızını? Deniz kızından da dem vurduk ya çocuk, napacağız biz böyle bilmiyorum. Acaba yavaş yavaş kaybolsak unutturur muyuz çektirdiğimiz acıları? Yavaş yavaş silinsek karanlığın çehresinde, bizi affeder misin yine bir kadeh şarapla, ellerimizi tutar mısın? Yalnız sen kalsan bu sessiz çığlığımda, inanır mısın seni gerçekten sevdiğime, inanır mısın?

Biz bir kaç karakter bir arada aynı vücutta tek bir ruhla sevdik seni.Hepimiz çok sevdik. Aramızda kalsın ama en çokta ben sevdim seni. Parıldayan bir elmasın o en nadide ışımalarında çok ufak ama eşsiz bir parlaklıkta yakaladım seni ve önce ışığım oldun yol gösterdin, sonra pahabiçilmezim oldun, seni astım boynuma, uyuttum.

Sen uyurken izledim seni en çokta uyurken izledim zaten ve izlerken uyudum ki, uyandığımda da izledim. İzlerken aşık oldum gözlerinin kapalı güzelliğine, her açıldığında beni benden alışına hayret ettim. Var mıydı böyle bir güzellik dünya üzerinde umarsızca merak ettim. O anda fark ettim , gözlerinde kaybolan gecenin benim için koca bir hayat olduğunu.



Kısa Kısa

     Şimdi burada yazılanların bir manası olduğuna inanlar var ya, öncelikle onlara kibarca bir siktir çekip sonra yazımıza başlayalım. Hayatında attığın onbinlerce adımdan hangi birinde bir mantık var da, buraya gelmiş kendine bir anlam bulmaya çalışıyorsun lan ayyaş demezler mi adama?

     Okuyacaksın ve geçeceksin esasen böyle şeyleri fazla uzatmaya gerek yok. Mantık mi istiyorsun al; içiyoruz hemde bolca, sonra yazıyoruz sonra tekrar içiyoruz, içtikçe yazıyor yazdıkça içiyoruz. Bir nevi Bukowski sendromu bizimkisi. Yazarken dikkat ettiğim tek şey capslock tuşu. O da el alışkanlığı. Yoksa senin okuyupta ne anladığın zerre umurumda değil. Bunu bil ona göre okuyacaksan oku, rencide olduysan dakikasında siktir git. Ha bir de gün gelir fonda Deep Purple çalar gün gelir Müzeyyen, pek ortası olmaz anlayacağın.  Ortası olan insanlara anlatamam hikayelerimi anlatsam da tuhaf gelir muhtemelen, şu yan yatmış dünyanın dahi ortası kalmadı, benim neden olsun ki?

     Sallanan bir tekneden kayıp düşen bir balıkçı gibi düşmek istiyorum hayatının içine ve vurmak istiyorum alnının ortasına. Uyan artık ölmek için uyuduğun uykundan iki dakika hayatını korkmadan yaşa diye. Ey eksik daşşak, ey eğri burun.. Sınırları kendine sen koyuyorsun esasen ama farkında değilsin. Ne parası ne zamanı engel değil şu hayatı gerçekten yaşamana, hissetmek bir kuşun kanat çırpışını sana uzak değil, aç gözlerini koca bir siktir çek ve yaşa. Çünkü buna bir çözümün yok, öyle de yaşayacaksın böyle de yaşayacaksın kimse sıkıldı diye ölmüyor bu siktiğimin dünyasında.  Sike sike yaşıyor. Madem yaşıyorsun hakkını ver, mesela yaşama hakkı elinden alınmış çocuklar için yaşa, vurulup düşmüş, ekmek çaldığı için hapse atılmış, tecavüze uğramış, hayatı gasp edilmiş tüm çocuklar için yaşa! Yaşa ve öl.  Zombi gibi yarım bir hayatı yaşayıp, ruhu olmayan bir bedeni çürütmektense hayalleri uğruna çürüyen bir bedene adım at.

   Sev bazen, hemde çok sev. Bazen nefret et ve hiç yeri değilken bas kahkahayı. Hisset yaşamın özgür nefesini önce bedeninde sonra özünde. Sen bunun için varsın ve her ne kadar kendini bilmediğin varlıkların solumadığın havaların tesiri altında gibi düşünsende, kaderini kontrol eden yine sensin. Eğer birilerine söveceksen önce kendine söveceksin. Nefes alıp verdikçe yaklaştığın ölüme aslında doğumdan itibaren kardeşsin.

    Ölümle arandaki tek engel hayat ve bu hayatta er yada geç birini seveceksin. 'Hangimiz Sevmedik' ki..? Çok sevmeyeceksen hiç sevmeyeceksin esasen, eğer seviyorsan etrafındaki herşey ve herkes buna değer olmalı. Beraber geçirdiğin her an pırlanta kadar değerli olmalı. Olmalı ki gün gelir de kaybedersen o çok sevdiğin insanı üzüldüğüne değsin..Ölüm yada ayrılık vuku bulduğunda gözyaşların pınar olsun utandırsın seni ve hayattan soğutsun. O kadar çok sev ki onsuz hayat seni kollarında boğsun... Bu sevgi senin şu eşşek ziki karakterine bir anlam bulsun.

     Sonsuz insanın yaşadığı şu dünyada sonsuz aşklar, sonsuz kaybedişler ve sonsuz acılar yaşanmıştır. Bir kaç yüzyıl daha yaşanacak gibi duruyor. Yani bunun bir sonu olmayacak.  Votka her zaman eksik kalacak, gülümsemeler er geç bir gün solacak, hayaller başka baharlara kalacak, gazetelerde okunan başarı öykülerinin arasında senin dillere destan başarısızlık öykün yer almayacak.
Bunu bile bile, göz göre göre yaşayacaksın ki adaletini sevdiğimin dünyasında gülüşümüz sonsuza kadar çınlasın, çınlasın ki her gülüş, yaşamasını bilmeyenlere arsız bir rehber olsun.


Mutsuz Dostlara Sesleniş : İlk Yoklama.

-Uykusuz kalmışlar?
+Burda!
-Kaybedenler?
+Burda!
-Genç ölmek isteyenler?
+Maalesef hala burada!

 Yoklama tamam. Artık konuşabiliriz. Hem de en açık ve net şekilde.Çünkü hayatın bize kaybettireceği tüm değerleri beceriksizce kaybettik ve kazandıracakları artık pek de umrumuzda değil. Belki de ölümü kokladık genç yaşta hem de rengarenk açmaya mahkum üzüntüleri köklerine çekilmiş çiçeklerin açtığı baharlar boyunca.

 Şunu baştan söyleyeyim suçlayacak hiç bir şeyimiz, hiç kimsemiz yok. Rutubetli duvarlarımız, bitmiş biralarımız, sonuna kadar bizi zehirleyen izmaritlerin doldurduğu kül tablalarımız, küfredilecek bir geçmişimiz ve en kıymetlisi odalar dolusunca yankı yapan kusursuz zariflikteki yakamızı son düğmesi iliklenmiş bir gömlek gibi sıkan yalnızlığımız.
 Kaybetmeye teoride başladık dostlarım! Okula başladığımızda üç yanlışın bir doğruyu götüreceğinden bahsettiler ama bunun sadece kağıt üzerinde olduğunu,şu hayatta en ufak hatalarımızda boynumuza kadar boka batacağımızı,herhangi bir yanlışın tüm doğrularımızı götüreceğinden falan bahsetmedi kimse.Haksız mıyım ama? Siz söyleyin yahu nereden bilebilirdik ki?

Teoriden pratiğe geçişte birinci adım olarak insanlara güvendik dostlarım. Güvendiğimiz her insan pisliği elimize, yüzümüze bulaştırmamıza; girdiğimiz dikenli çalıların batmasına,bizi bağlayan halatların dolaşmasına yardımcı olduğu için onlara ayrıca teşekkür ediyoruz. (İyi bok yediler çünkü aferin onlara!) Anlattığımız her sorunu çözümsüz kılan;sevgimizi,güvenimizi boşa çıkaran,en gizli sırlarımızı bile halka şölenlerle dağıtan ve sonunda bizi umutsuz,yalnız,içine kapanık,hoyrat bireyler haline getiren bu "naçizane orospu çocuklarına" sonsuz teşekkürler!
  
Ve gelelim işin son ve en karmaşık bölümü olan ikinci adıma. Artık ağlamamk için dişlerini sıkan, ağlasa da evde yalnız da olsak duyulmaması için kafamızı yastığa basan, kalabalık caddelerde yürürken tiksintili ve tedirgin bir ifade takınmış, karanlığa saygısızlık etmemek adına geceleri uyu-ya-mayan sokak köpeklerine selam veren, yolları kırık adamlara dönüştük. Her melodisi mutsuzluk kokan müzikler dinleyip,her satırı ruhumuza dokunan kitaplarda kaybolup, felsefesinden ve etkisinden günlerce çıkamadığımız filmler izledik biz. Haksız mıyım dostlarım!? Hiç anlatmadınız mı dertlerinizi sizler soğukta üşümüz en az sizin kadar yalnız sokak köpeklerine,sahip olacak hiç bişeyiniz kalmayınca doldurmadınız mı ciğerlerinize gökyüzünü!? Sizde söyleyin hadi yaptık bunları hepimiz yaptık...

 Bakın ne güzel başardık! Üniversite okumak gibi düşünün yahu teoriyi hazırlık sınıfı, bir ve ikinci adımı ise okuduğumuz bölüm.İçtiğimiz litrelerce şarap ve doldurduğumuz küllükler yalnızca eğitim araç gereçleri,düşüp bocalamaktan kanrevan içinde kalan ruhumuz ise eğitimin uygulamalı kısmı.

  Ee dostlarım son bi' şey söyleyeyim. Umarım karşılaşırız köhne barların kırık sandalyelerinde;sahillerin en sessiz, en soğuk kayalıklarında; bakıp gülümsediğimiz uçurum kıyılarında;rüzgarda sigara yakmak için pustuğumuz arnavut kaldırımlarda...
  Nasılsa hepimiz farkındayız bir arada da olsak öğrendik biz adımız gibi: "Yalnızlığa ve sessizliğe ortak olamayacağız asla!"



Yazan: Ulaş Bora Aktaş
Etiket :

Tıkırtı

Başını ağır ağır yastığa koydu. Bunu öyle ağır bir hareketle yaptı ki kaburgalarının altında bir meteor çukuru gibi duran karnı titredi, bacak kıvrımları kasıldı. Kendini öylece bırakmak yerine; sanki özel bir şey yapıyormuş gibi özenle davrandı. Başı koltuğun kolçağına kavuşana kadar kasılma ve titremeleri bitmedi ve sonrasında ciğerlerine nasıl çektiğini bilmediğim nefesini yine aynı ağırlıkla bıraktı.
Bir acısı mı vardı? Sormak için yeltendim ama sonra vazgeçtim. Bozmak istemedim halini.
Ben odanın bir ucunda masada oturuyordum. O ise diğer ucunda koltuğa uzanmıştı. Tek ışık kaynağımız iki duvar arasında bırakılmış garip bir boşluktan sızıyor ve vücuduna vuruyordu. Kolçak yüzüne gelecek ışığı kesmiş, yüzünü gölgede bırakmıştı. Loş bir ışıktı. Kutu gibi olan küçük salonun karşımda duran duvarının ortasındaki garip oyuktaydı. Işığı bana kadar ulaşamıyordu. Garip oyuğun üzerine, kendisi kadar garip olan bir tablo asılmıştı. Replika gibi durmuyordu. Tabloda çeşit çeşit, özenle hazırlanmış yemekler bembeyaz servis tabaklarında ve bir çeşit pazar tezgahında duruyorlardı. Ve yanlarında kare şekillerini yitirmiş ve beyazlığı kaçmış fiyat plakaları vardı. Plakalar tahta saplara tutturulmuş, fiyatlar çirkin bir yazıyla ve mavi bir kalemle yazılmıştı. Tezgahın arkasında kıvrak hareketlerle yemekleri gösteren bir tezgahtar mavi, kirli önlüğüyle göğsüne kadar resmedilmişti. Tablonun sağında ve solunda gelip geçen insanlar gibi duran çok gerçek dışı renklerle resmedilmiş bulanıklıklar vardı ve görüntüde sırıtıyorlardı. Büyükçe bir tabloydu. Oyuktaki ışıksa tezgahtaki bir çeşit deniz mahsulünden yapılmış yemeği aydınlatıyordu.
Bu küçük salondaki bütün duvarların çıplak olduğunu da fark edince Tablo gerçekten ilgi çekici duruyordu. Kalkıp gördüklerimi bir de yakından incelemek istedim. Fakat ani hareket etmiş olmalıyım ki ürküp yerinden sıçradı ve gözlerini gözlerime dikerek tabloya dokunmamamı, yoo, dokunmayı bir kenara bırak ona yönelmemin bile kapı dışarı edilmem için yeterli olduğunu söyledi.
Çocuk kaldı olduğu yerde. Fakat gözlerini tablodan almadı. Kadın ayağa fırladı ve eliyle çocuğun yüzüne doğru bir hareket yaptı masayı göstererek yerine geçmesini söyledi. Çocuk yüzünün önünden geçen eli umursamadı. Tablo artık onun için kışkırtıcıydı. Bir adım daha attı gözlerini gelip geçen insan figürleri üzerinde gezdirdi.
Önemsizdi şu an.
Önemsizdi kapı dışarı olması. Kalacağı sokaklardan artık İstanbul beyfendilerinin geçmeyecek olması. Önemsizdi artık hayal ettiği gibi Chicago’ya gitse bile artık o 40′lardaki müziklerin çalmadığını biliyor olması. Önemsizdi İrlandanın artık McCourt’un yaşadığı İrlanda olmaması. Önemsizdi her şey. Çocuğu önemsizlik kaplamıştı, sarım sarım sarmıştı etrafını.
Tablodaki ıstakozun gözleri parıldıyordu. Istakoz için önemsizdi artık servis tabağında bekliyor olması. Önemsizdi tezgahtarın onu ucuz sözlerle pazarlamaya çalışması. Gözleri birbirine gömülüyordu çocukla ıstakozun.
Tablodaki siluetler odanın içine kaydılar. Çocuk bir roma büstü gibi durup duruyordu tablonun önünde.  Siluetler tüm kışkırtıcılığı ile geçiştiler çocuğun yanından. Sarıldılar kadının çıplak bedenine. Kadın tüm öfkesiyle bağırıp orada durmayacağını söylemeye devam ediyordu çocuğa ve tamamen kafayı yemiş haldeydi. Istakoz bir hamlede tabaktan sıçradı sokağa, sonrasındaysa tablodan salona. Ayağının ahşap zemine vuran sesleri, eklemlerinden çıkan çıtırtılar iç kıvrandırıyordu. Tahammülü zor bir manzara çocuğun etrafında cereyan ediyordu. Kadının bedeni neredeyse siluetlerle kaplanmış, odanın içiyse pazar alanına dönmüş, tüm gürültüsüyle tablo odaya doluşuyordu.
Istakoz çocuğun küçük bedenini bir hamlede kıskaçlarıyla kavradı ve az önce kadının yattığı koltuğun üzerinden, oradan da dar koridora geçti. Eklemleri çıtırdadı ıstakozun, duvarları takırdadı koridorun ve ıstakoz eğile büküle çıkardı çocuğu apartmanın için. Akıl almaz bir hızla merdivenleri inmeye başlamışlardı.

Gözlerimi yavaşça araladım. Otopark veya benzeri bir yerdeydim. Birinci veya ikinci katta olmalıyım ki yapının yan tarafından sokak lambalarını görüyordum. Benimle aynı hizadaydılar ve sokak gürültüsü net duyuluyordu. Üşüyordum. Garip bir kabustan uyanmıştım ve nerede olduğumu bilmiyordum. Bir kaç adım atıp lambaların aydınlattığı sokağı seyrettim. Arabalar gelip geçiyor ve genel bir gürültü sürüyordu. Başımı kaldırdım, yukarıda gece bütün bir şehri teğet geçiyordu. Rüzgar esiyor, ay parıldıyordu. Korna sesleri, arabaların motorları, belki bir kaç gülüşme sesi bile duymuş olabilirim. Birden arkamdan o iç kıvrandırıcı bükülmeleri, çıtırtıları duydum. Her şey çirkinleşti. Zihnim büzüştü, kemiklerim bir ağırlıkla ezildi. Dizlerim görevlerini unuttular.
Yazan: alperen
Etiket :

İnsan

Ne yazık ki insan,
Dünya'nın görkemli tahtına oturan 
En berbat hayvan.
Ve çarpık gözleriyle eski bir saat kulesini andıran
Bu kör,
Bu sağır,
Bu yabancı,
Bu zamansız canlı artığı
Yakmaktadır kendi krallığını.
Hangi rüya?
Hangi gün?
Hangi endişe?
Bizi kurtaracak 
Ve adımızı yeniden onurlandıracak. 
Yağmur yağıyor
İki bin yıl önce ve
iki bin yıl sonraki gibi.
Her zaman
Her şeyin ortasında kalan insan,
Kendi ölümünü buldu
Henüz hayattan bir şey anlamadan.
Yazan: Dogus Serçe

kalan giden benim

Her şey, her şeyin güzel olduğu bir sabah başladı. Ev birden kalabalıklaştı ve birden boşaldı.. Tipik bir felaket senaryosu sonrası, taziyeleri karşılar gibi. O'ndan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Yaptığımız planlar, sadece plan olarak kaldı.  Nadasa bıraktığım tutkum gün yüzüne çıkma yasağı olan bir günde sersem bir kurşunla kendini yok etti. Ve o gidince,  televizyonda hiç düzelmeyecek olan ülkenin gündemini tartışan kravatlı adamlar arasından kravatsız adamı her sözünde onaylamaya devam ettim. Günler büyük bir sessizlikle ayı doldurmaya devam etti.  Bense o ayın tam ortasında kendimi bitirmeye...


Hangi ülkenin diline ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyla başlıyor günüm. Piyanoyla başlıyor şarkı yumuşak tuşelerle... Daha sonra piyanoyu çalan adam naifliğini kaybediyor. Daha sert  dokunuşlar  ile devam ediyor. Zenci olduğunu düşündüğüm bir başka adam sözlerini söylemekte. Her şey güneş doğmamış bir sabahın ortasındaymış gibi sanki. Dokunaklı ve ihtişamsız.  Şarkı yarıda kesiliyor. Saat başı ne de olsa. Ülkenin gündemi daha önemli. Düzgün konuşan bir spiker bir nehir gibi okuyor önündeki metni. Ülkenin gündemi nasıl olsa. Uzun ve bitmeyecek gibi. Bir kaç çocuk ölüyor. Bir kaç yolsuzluk haberi. Her cumartesi evlatlarının, kocalarının kemikleri için eylem yapan kadınlar. Ve bir kaç sıradan kaza. Bilanço ağır. "Saat başında tekrar karşınızda olacağız." cümlesiyle bitiyor. Sonra İngilizce bir  şarkı başlıyor. Fazla ukala bir tavırla. Çok beğenilmiş bir şarkı gibi sanki. Yarıda kesilmeyeceğinden emin devam ediyor kasetin şeridindeki yolculuğuna. Şarkı bitiyor. Bu sefer ben  yarım kalıyorum. Omzumdaki ağrı yarım kalıyor. Baş ağrısı yarım kalıyor. Yarım saat önce içilmiş ağrı kesici görevini yarıda kesiyor. Hep yarım kalıyorum. Rüyalar, yemekler, dualar , küfürler. Bilanço ağır. Gözümden düşen birkaç damla yaş nem oluveriyor suratımda. Göğsümün ortasına düşemeden... Yarıda kalıyorum. Ettiğim küfürlerin, büyük bir heyecanla hazırladığım yemeğin yarısında kalmaktan daha değişik bir hal ile. Zihnim tutukluluk yapıyor ve hatırlamıyorum. Her zaman hatırlamak istediklerimi hatırlayamıyorum. Belki bunu bile bile yapıyorum.  Geçmişle yaşamayı öğrenmek mi daha ağır yoksa geçmişi silmeye çalışıp kaybetmek mi ?  Kendini kaybetmek mi daha zor, yoksa günün birinde kendini nerede bulacağını bilemeyeceğin bir ruh halinden sıyrılıp kurtulmak mı ? Bunlar hep zihnimde.  Zaman durursa bizde durur muyuz diyorum. Durur muyuz? Bekler mi bizi yaşam ? Yoksa kayalıklardan düşerken parçalanan ellerimiz mi iyileşir bu zamanda ? Deklanşörler katilim olmayı kesip zamanı kaydeden kadim dostlar olur mu günün birinde ? Kim verebilir bunu cevabını? Kimse veremez tabi.


Öğlene kurulan saatlerin ciddiyetsizlikleri içerisinde geçiyor zaman.  Bir şeyleri değiştirmiyorsa akması saçma olan zaman ! Birbirini büyük bir uyumsuzlukla tamamlamaya çalışan aylar. Hepsi geçiyor sırayla. Ağustos'da kurduğun ve  Eylül'de suyunu çekmeye devam turşular var hayatımın bir köşesinde. Balkonun bir köşesinde tad almayı bekleyen bir tepsi salça. Her balkona çıkışımda okşadığım ve günün birinde bir yemeğe ödül olarak koyacağım fesleğen. Ve bir gazete kağıdının üzerinde kuruyup, kavrulmayı bekleyen ıslak kabak çekirdekleri.  Modası geçtiği halde  bir zamanlar atmaya kıyamadığın envai çeşit çiziğin işgal ettiği masadaki vazo. Ve tüm bunların ortasında ikili koltukta zor durumda olan bir cenin gibi kıvrılıp can çekişen ben. Alt kattaki günün yirmi dört saati ağlayan bebeğin sesi dışında sesleri duymamak. Arada sırada çıkılan bana göre uzun bazılarına göre uzun olmayan sokak gezintileri. Çoğu zaman bir merdivenin en üst basamağında bir kaç bira ve sigara ile savuşturulan dertler arasında sıkışıp kalmışlık hissi. Ve rüyada görülen sen. Yarım kalan sen. Mor şal. Yarım kalan rüya. Ettiğim küfürler bile yarım.


Sokağa çıkmanın iyi geleceği düşüncesiyle atlıyorum sokağa. Oğullarını, kocalarını , kayıp olanlarını arayan kadınların arasından süzülüyorum.  Her cumartesi, yarım kalan bir kavganın diğer roundlarına çıkan kadınların arasından tüm gençliğimle ve sarhoşluğumla süzülüyorum.  İstediklerinin birkaç parça kemik olduğunu bilen kadınların. Haklı olduklarını düşünüyorum kadınların.  Her türlü psikopatlığa ve caniliğe ahlaki kılıflar uyduran devletin öldürdüğü adamların çocukları ve kocaları olduğunu bildiğim kadınların. Çokça  yürüyorum bugün . Olması gerektiğinden fazla eve dönerken güzargahı uzatmak adına her gün otobüs beklediğin durakta bir sigara yakıyorum. Sigaraya çok ama çok erken başlamış kırık bir piç gibi, yavaş yavaş içiyorum. Bacaklarım boşalıyor. Binalar çok iğrenç.  Sigarayı yere bırakıyorum. Üzerine basmadan. Her gün beklediğin durakta. Ben bekliyorum. Senin beklediğim otobüs geliyor. Benim beklediğim  gelmiyor. Küfürler ile aptal bir gülümsemeyle uzaklaşıyorum.

Her şey çok güzel  olacak diyor kırık bir piç. Yüzüne takındığı aptal bir gülümsemeyle...  Mayıs kuşları, bahar dalgaları, sahildeki insanlar. O kadar güzel olacak ki körkütük içine düşeceksin hayatın.  Kötülüğün farkında olmayacaksınız diyor.  Katran gibi kahvelerin, nikotini zehirleyen sigaraların, uzağında. Her şey çok güzel olacak diyor piç bir sigara daha yakıp bacak bacak üstüne atmaya hazırlanırken.


Bir rüya daha görüyorum. Saçlarının rengini artık karıştırıyorum. Ne giydiğini kestiremeyecek kadar körkütük sarhoşum. Rüyada sarhoş olmak ne ilginç şey. Susuyorsun. Bende susmayı düşünüyorum.
Bildiğim bütün aşk şarkılarını söylemek, şiirleri dökmek istiyorum önüne.  Gözlerinin içine bakarak devam ediyorum. Böylesine bir çaresizliğin içerisinde olmak terletiyor bu nemli rüyada. Yüzünde kelebekler uçuşuyor. Gözlerinde *balıklar yüzüyor. Masada duran kahve  her zamanki içtiğimden tatlı. Ağzımda bıraktığı o yapışkan iğrenç tada rağmen konuşmaya devam ediyorum. Bileğini bükerek dudağının sağından tüten sigara dumanına bakarak...  Aklıma gelecek olan ilk şiirin dizelerinde boğmak istiyorum seni.  Tüylerinden kalkan saflığın, gözlerindeki acınası bakışın içerisinde. "Söylemen gerekmiyor." diyorsun.  "Söyleyecek bir şey yoksa söylemeye de gerek yok." Bir baraj kapağı misali kopuyor zihnimden sözcükler. Ben en sadesini, en klişesini, en çok söyleneni ve en çok maruz kalınanı seçiyorum. "Ben en çok... " diyorum. Yarım kalıyorum. bağıramıyorum.  Bu yakıyor canımı. Susmayı geçiriyorum aklımdan. Susup zehir etmemeyi güzel Kasım'ı. En güzel gecelerden birini. Konuşsam ne söyleyeceğim sanki ?  Sana  adanan şiirlerden, hikayelerden başka. Ne diyebilirim ?  Ne diyeceğimi bilsem her şey daha kolay olurdu. Şaşkınlıkla uyanıyorum. Aklımdan atamıyorum saatlerce. Yeni bir kağıda düşüyorum ilk dizeyi. Başını omzuma koyup    saçlarındaki kızıla dalamamışken neye yarar  kimsenin ilk dizesini bile bilmediği şiirler?. Kucağına uzanıp gözlerindeki balıklara bakarak okuyamadığım sözcükler ?  Zihnime baskın yiyorum bunları düşünürken. Çok kayıplı bir gece baskını. Her şey şimdi olandan daha farklı olsaydı ne değişirdi diye soran bir baskın. Kayalıklarda , gediklerde vuruyorlar genç çocukları.  Hepsinin son sözü bambaşka !
Çaresizliğin içerisinde çareler arıyorum. Kalan da giden de benim !
 Boka saran çaresizliklerin. Büyük çaresizliklerin. Eminim içinden çıkalamayacak kadar büyük çaresizliklerin. Ne mümkün olmaya and içmiş çarelerin.



Buğra - Sığ Adam (Bölüm 2)


     Siklemedi işi, insanları istediği zaman duymazdan gelebilme yeteneğine sahipti. Börekçiye gitti. Böreğini yiyerek metroya ve iş yerine.  Dükkana girdiği anda sanki yürüyebilen devasa bir sıçmık kuşu girmiş gibi baktı çalışma arkadaşları. Soyunma odasına girerken kasada ki çirkin kız –yıllarca David Roskos’un altına yatmışçasına çirkin benekli, delik deşik suratlı kadın- eliyle üst katı gösterdi. Bu mağaza sorumlusu Emre Yapak’ın odasını ifade ediyordu. Giyindi Buğra üst kata çıktı yavaşça salak bir gülümsemeyle Emre Bey’in odasına girdi. Yediği böreğin kalıntılarından iri bir ekşimik tanesi kalmıştı yamuk ön dişlerinde. Günaydın mı demeliydi? Yoksa özür dilerim diyerek mi girmeliydi cümleye. Buğra bunu düşünürken Emre Bey kurtardı onu. Girdi cümleye.
Buğra duymuyordu onu konuşmanın ana teması "Geç kalmandan bıktım Buğra, sorumsuz patates beyinli adamın tekisin Buğra" üzerine olduğundan dinlemiyordu. Biliyordu bunları. Liseden atıldığı zaman babası yaklaşık 5 misli fazlasını söylemişti ona. Babasının lafı bitince –sikik tospa- demişti içinden. Yine benzer küfürler ederek işine döndü. 

Çalıştı.

     Uzun bir yolculuktan sonra yine evine geldi. Yine akşam yemeği yedi, yine mastürbasyon yaptı, yine sigara ve alkol içip öldü. Ertesi gün 11 de dirilene kadar ölüydü Buğra,saati çalana kadar. Hayatı buydu ve zerre şikayetçi değildi Sığ Adam. Diğer milyarlarca insan gibi ölümü bekliyordu. Bu sikik yaşama katlanıp ölümü bekliyordu, hepsi bu. 

     Birkaç gün sonra çalıştığı iş yerinden 2 saatlik uzaklıkta bir eve televizyon götürmesi gerekiyordu. Ehliyeti olmamasına rağmen İstanbul da araba kullanabiliyordu. İstanbul da araç kullananların yarısı ehliyetsiz değil mi ki zaten ? diyordu her seferinde kendi kendine. Çok uzun ve kalabalık binaların olduğu bir sitedeydi. Verilen adrese bakıp bakıp ağır küfürler ediyordu. "Papatya Blok, C Kapısı, 13. kat, 51. daire - Sana Yalçın" buldu evi ve koca televizyon eşliğinde merdivenlerden çıkmaya başladı. Asansöre yöneldiği anda onu durduran sese -kapıcı- küfür ediyordu. Buğra hep küfür ediyordu, rutindi onun için bu, sigara gibi bir bağımlılık belki de. 

Kapı açıldı.

     Elinde ki kağıttan kafasını kaldırırken "Sana Yalçın" dedi. Ve gördü onu. Sana Yalçın mı ? Kilitlendi Buğra. Normal şartlarda iş neyse onu yapardı söylenerek, 1 gram fazlasını sikseniz yaptıramazsınız derdi şeflere. Bu sefer işinden çok daha fazlasını yapma isteği duydu. İlk kez böyleydi ve ilk kez gülümseyip iletişim kuruyordu bir insanla. "İçeri geçmemde bir sakınca var mı Sana Hanım ? Kurulumu yapmalıyım da" dedi. Uzunca bir kilit süresinden sonra. 

     Sana Hanım. Buğradan daha uzun ve daha ince, harika bir fiziğe sahip, Buğradan 1 yaş büyük -ki Buğra bunu bilmiyor- sosyo-kültürel açıdan çok daha üstün harikulade bir bayan. Kemikli suratında ki öne çıkmış çenesi ve narin burnu aşık olunmayacak türden değil. 

     Haftalarca onu düşündü Buğra. Sokaklarda gezerken yere değil; insanlara bakıyordu artık, tekrar görme şansını zorlayıp. Görse ne yapabilirdi ki ? Yanına gidebilir miydi ? Gülümseyebilir miydi ? Haftalardır onu görme isteğiyle sokaklarda gezdiğini anlatsa ona inanır mıydı ki ? Evde yalnızdı. Zilde ve dairenin kapısında onun adı yazıyordu. Evli değil miydi ? Buğrayı mı bekliyordu ? "O da nereden çıktı salak herif" deyip doğruldu Buğra.

Sosyal Medya

     Bu müthiş fikirdi. Sana'nın bütün sosyal medya hesaplarını buldu lakin iletişime geçemiyordu. Sosyal medya üzerinden olursa hep soğuk kalacaktı iletişim. Ama bire bir de iletişim kuramazdı ki onunla çünkü Buğra Sığ Adamın tekiydi.  Haftalarca izledi onu, neler paylaşıyordu, nerelere gidiyordu ? Duraksadı bir an. Neden onun gittiği yerlere gidip bir tanışma fırsatı kovalamıyordu ki ? Evet yaptı bunu. Bir, iki, üç ... defalarca.  Vazgeçmek üzereydi artık. İşten gelince evde biraz içti. Duş aldı ve dışarı çıktı. Dolaştı biraz aylak aylak, bu gün yorulmamıştı. Sana'nın hesabına baktı. Nerede olduğunu paylaşmamıştı. Ağız içinde küfürler edip Bergamot aromalı çay içmek istediğini fark etti. Mambo ya girip bara yakın bir kokteyl masasına dayandı. Çay söyledi -uzun bardakta olmasını rica etti-. Çayıyla birlikte Sana da geldi. Büyük bir şaşkınlık içindeydi. Olamazdı. Beşiktaş'ta ne işi vardı. Buğra'nın masasına çok yakındı ama arkası dönüktü. Birilerine bakıyordu sanki. Mekan o kadar küçük ki maksimum 16 kişi aynı anda içeride bulunabilirdi zaten. Sönük bir surat ifadesiyle arkasını döndü Sana ve göz göze geldiler. Yamuk dişlerini ve poğaça yanaklarından sarkan salyalarıyla gülümsedi Buğra. Sana kibarlıktan gülümseyip kaçırdı gözelerini. Hemen hareket etti Buğra. Üzerinde çok düşünmedi bunun, düşünseydi eğer vazgeçerdi. Omzuna dokundu hafifçe "merhaba" dedi. "Beni hatırladınız mı?" Sana ürkmüştü ilk etapta ama hatırladı onu. Karşılık verdi.
...
Olabildiğince nazik bu bir kaç dakikalık konuşmadan sonra Buğra "Birisini bekliyorsunuz sanırım" dedi. Kafasıyla onayladı Sana. "Gelmemiş anlaşılan, bu arada bir çay içer misiniz benimle ? Hem beklemiş hemde bana eşlik etmiş olursunuz" dedi. Mecburmuşçasına kabul etti Sana.
...
"... aslına bakılırsa bu çirkinlikleri hiç hak etmiyorsunuz. Sizin için çok üzüldüm, peygamberin güttüğü bir koyun kadar masumsunuz halbuki."

1.Bölüm

Tellibağ Mucizesi


“Artık yazamıyorum” dedim.
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir teselli cümlesi, bir umut ışığı, ruhumun ateşini söndürecek güzel cümleler dökülsün istiyordum dudaklarından. Yalan söylesin istiyordum. Elleri ellerime uzandı.
“Boşver, zaten kötü yazıyordun belki böylesi senin için daha iyidir” dedi.
Geçmişimin ayna gibi kırıldığını, etrafa saçıldığını hissettim. Küçük bir çocuk gibi gözlerim doldu. Ben ondan teselli beklerken o saldırıya geçmiş ve beni yıkmıştı.
“Öyle deme” dedim. “Hepsi mi kötüydü?”
“Açıkça söylemek gerekirse gerçekten kötüydü. Senin yazdıklarını herkes yazabilir. Aşk acısı, ayrılık, saçma sapan cinayetler, anlamsız ve gereksiz diyaloglar. Hiç mi kitap okumuyorsun sen?”
“Bunu bu kadar sert söylemek zorunda mısın?”
“Birinin bunları söylemesi gerekiyor. Kendini kaptırıp boşuna üzülüyorsun. Yazdıklarının arasında iyi bir şeyler olsaydı gönderdiğin yayınevlerinden biri muhakkak kabul ederdi. Ama kabul etmediler.”
“Onlar edebiyat baronları. Bütün köşe başlarını tutmuşlar.”
“Bayılıyorum bu lafına, onlar edebiyat baronlarıymış. Ne baronu, onlar sadece editör. Gelen dosyaları inceliyorlar iyi bir şey bulurlarsa değerlendiriyorlar. Hepsi bu.”
“Neyse bu konuşmayı fazla uzatmayalım. Birkaç işim var onları halletmem gerekiyor sonra devam ederiz.”
“Peki, sen bilirsin. Akşam sana geleyim mi?”
“Bu akşam olmaz. Başka zaman.”
“Bu konuştuklarımızı da yazacak mısın?”
“Artık yazamıyorum dedim ya hem neyini yazacağım kötü bir yazar olduğumu mu?”
Cevap vermesini beklemeden kalktım masadan. Canımı sıkmıştı. Bir an önce evime ulaşıp ağlamak istiyordum. Sevdiğim kadının beni bu şekilde eleştirmesi canımı yakmıştı. Eve gidip ağlamadan,sinirlerimi oynatmadan önce Migros’a girdim ve indirime girmiş Tellibağ şarabından üç tane aldım. Ben şahsıma yapılmış her eleştiriyi, her olumsuz düşünceyi bünyesinden, zihninden, içinden kolay kolay çıkarabilen biri değildim. İnat etmiştim. Söylediği sözler için pişman edecektim onu. Bir çeşit hırs dolaşıyordu içimde. Ruhum insanları yanıltmak, benim için söyledikleri lafları yedirmek üzerine hareket eden intikamcı bir ruh olmuştu.
Yazmak sevdiğim kadının bana söylediklerinden sonra benim için yaşamak ve ölmek arasındaki ince çizgi olmuştu. Son kez deneyecektim. Ve yine reddedilirsem kendimi öldürecektim.  Bilgisayarı açtım ve karşısına oturdum. Aldığım Tellibağ şarabının birincisi biterken kelimeler kafamda dolaşıyordu. Parmaklarım harflerin üzerinde gezindi ve yazmaya başladım.
“Zamanı eritip kuma dönüştüren, camın içine koyan ve adına kum saati diyen adamı tanıdım. Yüzyıllar önce ölmesi gereken bu adam bendim ve geçmişimi hatırlamaya yeni yeni başladım.”
İkinci Tellibağ şişesinin bitişiyle beraber kafamı masaya koydum ve uyudum. Sabah uyandığımda yazdıklarımı okudum. Objektif olabilmek için tekrar tekrar okudum. Hiç fena değildi. Ve fena olmadığı kanaatine vardığım an yazmamın formülünü çözdüm. Günde iki şişe Tellibağ bana yazma gücü veriyordu. Telefonumu kapattım. Ev arkadaşımı uyandırdım ve bütün paramı, kredi kartımı verdim. Ona ne yapacağını, beni hayatta tutacak kadar yiyecek alması gerektiğini, evden ne zaman çıkacağımın belli olmadığını anlattım. “Tamam” dedi. Her gün eve gelirken iki şişe Tellibağ ile gelecekti. Yumurta, makarna, ekmek ve kahve alacaktı. Para bittiğinde ailemi arayacak ve para isteyecekti. Sigara içmediğim halde bir karton sigara istedim. Şaşırdı ama bir şey söylemedi.               
İkinci gece heyecanlandım. Ellerim titremeye başladı. Ara verip bir sigara yaktım. Öksürdüm. Sigarayı kül tablasına koydum ve dumanın odaya yayılışını izledim. Ve kelimeler tekrar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Ellerim harflere bastıktan sonra irademi kaybediyordum. Dökülüyordu her şey. Ve bayılana kadar kazıyordum aklımın içine saklanmış kelimeleri. Sabah uyandığımda yazdıklarıma bakınca hiç fena değil diyordum.
Tam altmış günün sonunda elimde bir kitap dosyası vardı. Bitmişti. Altmış günde bir kitap yazmıştım. Odanın çeşitli yerlerinde sayısı yüz yirmiyi bulan Tellibağ şişesi vardı. Dosyanın üzerinde hiçbir oynama yapmadan, tekrar okumadan, sadece okuyacak editöre ufak bir not yazarak yayınevine gönderecektim. Aklımda tek bir yayınevi vardı. Bana cevap dahi vermemişlerdi. Kızgındım onlara bu yüzden sadece onlara gönderecektim.
“Editöre not,
Bu dosyayı da kabul etmezsen senin amına korum.”
Notum çok netti. Yayınevine dosyayı postalayıp beklemeye başladım. On ikinci gün mail üzerinden cevap geldi. Editör numarasını göndermişti. Telefonumu açıp aradım. Kim olduğumu söyleyince kitabı beğendiğini fakat neden öyle bir not bıraktığımı anlamadığını söyledi. Basıp basmayacaklarını sordum. “Basacağız gelin yüz yüze konuşalım” dedi. “Basılmasını istemiyorum” dedim ve telefonu suratına kapattım. İçim rahatlamıştı. Not defterime kurşun kalemle yazdığım intihar mektubumu yaktım ve dışarıya çıktım. Edebiyat baronunu, kötü yazdığımı söyleyen sevgilimi yenmiştim. Kazanmıştım. Bu bana yeterdi.  


Yazan: Dogus Serçe

delirmenin ilk üç şartı • iki



bileklerinin ipi kaçmış kazağının ucundaki eli ile sigarayı tutuyor, diğeri havada. yatakta ölü gibi uzanmış.  ele alınmış bir güvercininki gibi atıyor kalbi . o her zamanki şarkıyı söylüyor.benim sözlerini bilmediğim ve söyleyemediğim şarkı. tek ses'lik şarkı. duvarlar çimen yeşili olmuş. yandan su alıyor. rüya işte. her zamanki görülenlerden. bir delinin saf heyecanını giymişim üzerime. rengarenk ve ipince.  bir rüyada buluşma ihtimali eskitmiş kendini. hüznün öyle bir ele alınıp, sıkıcı olduğu bir fransız filminde çalan bir şarkı gibi birşeyler söylüyor. açık kalan kapıdan içeriye giren bir rüzgar gibi. kış renklerinin arasında biçare dinlemeye mahkum edildiğim bir şarkı bu. tek sesli bir şarkı...

akdeniz, her zamanki gibi güzel. her zamanki gibi masum.


denizi olan kasabada delirmeyi bekliyorum. küçük beyaz bir köpek koruyor beni. sabah olunca üzerime atlayan köpek... yine de duyguları olan bir canlıdan bunları görmem mutlu ediyor beni. salınıyorum o yokuşlardan aşağıya. sert bir rüzgar. alışık olmadığımız sert bir rüzgar. beyaz köpek beni takip ediyor. çevreye bakınıyorum. herşey yerli yerinde. başım dönüyor otuveriyorum bir banka. hafif tütün sarılmak için sırasını bekliyor. ben bekliyorum. ne beklediğimi bilmiyorum. ama bekliyorum...

düşün ki artık uzaklardayım. sessiz bir kasabada. denizi olan, denizi vuran bir kasaba. az insan olan ve az tahribat olan bir kasabada. sessizlik korkutmuyor. ürkütücü ama korkutmuyor. büyük dalgalarda korktmuyor. çünkü öğrendi bu çocuk korkuyu yenemeyeceğini. korku yok artık çünkü uzaklardayım. yürüdüğüm caddelerin ve kaldırımların beni, ona götüreceğini bildiğim için. ölüm aklımdan bile geçmiyor. ölüm fikri çok saçma geliyor. "deliydi zaten, öldürmüştür kendini." demesinler diye. öldürmüyorum kendimi. ölmüyorum. küçük köpekle konuşuyorum.

tam tersi olsaydı dökülür müydü sence içimiz denizlere  küçük köpek?  kendimizi yaşayabilir miydik ? çıkabilir miydik aslında kendimizi anlattığımız hikayelerimizden ? atlayabilir miydik kendimizi kumsallara ? gömer miydik kumlara kalbimizi? çıkarır mı dersin plastik küreğiyle günün birinde çocuğun biri? senin içine benim odama sinen sigara kokusu ne zaman dağınık bir yaşamın habercisi oldu küçük köpek ? ne zamandan beri bu kadar hissiz olduk ? neden bu kadar sahiplenmememiz gereken şeyleri sahiplendik küçük köpek ?  adına aşk dediğimiz şey aslında hiç bizim olmayan şeyi sahiplenmemiz ve sonra tek kareyle birlikte kaybettiğimiz şey olabilir mi sence küçük köpek ? ve ne zamandan beri depresyon oldu kıyımızdan düşüşlerimiz kayalıklara ?  her devrik cümlenin devrilen bir hayalin artığı olduğunu kim anlatırdı sana biri... sonuna nokta koymaya kıyamadığım bir mektubun baş kahramanı olur muydum sence günün birinde ?


akşamüstü oluyor. balıkçı teknelerini bekleyip eve dönüyoruz. küçük köpek yorulmuş. çekiliyor evine. akşam geceye dönüyor. gece de sabaha. "daha bu ne ki?" diyorum kendi kendime. eski mektupları alıyorum elime. sahiplerine gitmemiş mektuplar. geçmişe dönüyorum. o kadar zaman geçmiş. o kadar eskitmiş. sanki herşey yolundaymış da  ben bilmiyor muşum gibi. sanki herkes haberdarmışda bana söylememişler hissi. bir gece. saat 5. güneş yok daha. güneydeyim. biraz da batı. kıyısındayım belki bir şeylerin. herkesin içinde olduğu ve sürekli koşarken düşüp kaybettiği birşeyin.

her gün aksatmadan yaptığım sahil oturuşlarının daha doğrusu bekleyişlerinin birindeyim. belki birini bekliyorum. belki bir balıkçı teknesini. belki bir şiddetli rüzgar anonsunu. belki sahilde oturduğum noktaya kadar gelecek olan büyük bir dalgayı. bir şeyleri sonlandırmak için bekliyorum. işin en kötü tarafıda beklediğim şeyin hiç bir zaman gelmemesi. belkide hiç bir zaman gelmeyecek olması. böyle bir inançla ve kabullenmişlikle beklemek delirtiyor insanı. yavaş yavaş. sakin ve sessiz.


birden kayalıklardan atılmış bir misinanın iğnesine takılıyor aklım. düşüyorum sert kayalıklara. her zaman düştüğüm kayalıklardan biri bu. paranoya kayalıkları. düşüp kanattığım ellerim oluyorsun  bir anda. çok kayıplı bir savaştan çıktığım bir akşamüstü bu.  az tuzlu deniz suyu iyi gelir o yaralara. tecrübe ediniyor insan bir süre sonra. gözü yakan ama yarayı yakmayan... sonra hava kararmadan geliyor o tekneler. kuşlar tam deniz fenerinin üzerinden çığlıklar atarken.

***
filmi beklemek güzel oluyor. adam tam herşeyi yoluna koymak için hamle yapacakken, kadının yollarına düşecekken kadın herşeyi terkediyor. başka biriyle başka bir yaşama başlıyor. hem de adam içtiği sigarayı bile ona ithaf ederken oluyor bunlar. iki büklüm koltukta can çekişip dinlediği şarkıda onu ararken oluyor bunlar.  namlu önünde verilmemiş pozlara bakıyor adam. namlu kendisine doğruluyor. adam gözünü kapatıyor. şarkı başlıyor. film bitiyor. birilerine göre mutlu sonla, birilerine göre de her zaman bittiği şekilde. beklediğimiz film bitiyor. beklediğimiz gibi bitiyor. bizi pek fazla şaşırtmıyor.

akdeniz her zamanki gibi güzel ama her zaman ki gibi öldürücü.


sakin- kor bir ay



coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.