kalemsuare

Çomar - Çomağı hazırla

Bilemedim…

Söz edildi bir kere mahallenin itinden, çomak hazır beklemek gerek.
Bilmesi gerek..
Bilmesi gerek Çomarın, her anıldığında hazır beklediğini bir çomağın.
Orada olması gerek;
Bu soğukta, karda, kışta bile her ite bir Çomak gerek.
Kar dedik, kış dedik. Bizimki de Eşşek değil ya, en baştan Çomar dedik.
Asmamış kulak ne dendiğine, gülmüş geçmiş it dendiğine.
Tamah etmemiş bir tas süslü mamaya,Bilmezmiş itaat etmek. Daha kolaymış onca yolu geçip gitmek,
Terk etmiş o tanıdık, kusursuz köşeyi,
Bilmezmiş Eşşeğin uyuzu gibi suyu kaynağından içmeyi,
Gidecek yeri yok bizim Çomarın, aramış durmuş Eşşeği,
biraz aşmış çizmeyi,
sonunda bulmuş altında koca Çınarın,
sormuş hakkındaki gerçeği,
Eşek de asmamış kulak Eşşek dendiğine,
söyleyenin ne haddine,
bir ömür kaynağından içmiş en iyi suyu,
kimsenin haddine değil huyu suyu…

Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması | Doğuş Serçe



Geçmiş Zamanın Aynası, Bugünün Yansıması


Akıl, zamanın ve insanın dengesiz iç gerçekliğidir. İşlevi olmayan bir toz taneciğiyim ben. Bütün işlevleri içinde biriktiren.  Saatleri, aklımı, geçmişi, şimdiyi aynı potada eriten görkemli bir karamsarlığım. İnsan ilişkilerinin yabancısı, listelenmiş fobiler bütünüyüm. Birini sevmek yetmez. Sevdiğim birini içimde öldürmenin ve mucizeyle onu yeniden diriltmiş olmanın tam ortasında şaşkınlıklar içerisindeyim. Arkama bakıyorum. Öngördüğüm her şeyin aslında geçmişin hissiyatlı çirkin yüzü olduğunun az evvel farkına varıyorum ve bu hiç kolay olmuyor.

Tanrım, korkunç çığlıklar atıyorlar. Aklıma yerleşen senaryolar, içine düştüğüm vahim durumlar, unutulmaya tam yüz tutacakken unutulmamış yüzlerce mesafe aklımda geziniyor. Yüzümün kızarması bundan, yüzlerinin kızarmaması umurlarında olmamamdan.

Geçmiş, kapatılması gereken bir gayya kuyusudur. Yaşadığını merak eder, bir daha, bir daha, bir daha yaşamak istersin. Biliyorum yaşadım! Boğuldum, uçamadım. Arkamda bıraktığımı zannettiğim geçmiş önümde yürüyordu. Boynu, sırtı, saçları, kalçaları, ayakları bana aitti. Hiç uyanamayacak olmanın eşsiz erdemine, önüme geçmişi katarak yürüyor, yaklaşıyordum. Yapılan her yanlışı siliyordum, yaptığım hiçbir yanlış silinmiyordu.

İtibarı için yaşayan herkesin anlayabileceği tek durum vardı. Dönmek. Dünya’da dönüp dolaşıp farklı zamanda aynı yerde durabilme sancısı. Kimsenin anlayamayacağı o refleksif hareketler. Kırılmış kalplerin zaman sayesinde keskin yerlerinden arınması, uyanış, geçmişe nefretle bakış, anne özlemi, mastürbasyon nefesleri, sinir sebepli titremeler, aynı yerde durmanın vakurluğu ve utancı, salağa yatma ve bu yatıştan uyanamama durumu.

Masanın üstü, defter ve kitap, bayat simit, sarı bez, üç tabak birinde meyveler, tuzluk, işlenmiş yer fıstığı, tam buğday ekmeği, Fanta ve Tuborg, bozuk kulaklık, kirli bir sütlaç kabı, küllük, iki cüzdan, aklım ve zamanım ve geçmişim ve ellerim ve kalbim ve sabahın sekizi.

Takıntı, aynı şarkının farklı durumları yiyip bitirmesi durumudur. Birazdan ilk vapur seferi kalbimden kalkacak dönüp dolaşıp aynı limana yaklaşacak. Çok kötü durumda olduğum bir gece hiç unutamadığım o rüyayı görmüştüm. Her insanın yaşadığı yıllar toplamında bazen kötü olmaya hakkı vardır. O rüya şuydu ya da şuna benziyordu; ben yani rüyanın başkahramanı elimde yepyeni bir bıçakla sevdiklerimin geçmişinden parçalar kesiyordum. Kestiğim onlarca parça vardı ve ortalıkta tek damla kan yoktu. Sevdiğim onlarca insan geçmişlerinin o sığ, o düzensiz, o bedbaht kısımlarından kurtulduklarında tüy gibi hafifliyor fakat teşekkür bile etmeden benden uzaklaşıyordu. Ben ise onlardan kopardığım bütün parçaları yiyip, öğütemeyip kusuyordum. Sonra uyandım. Aklımın ertesi gün nasıl dolu olduğunu anladım. Boşaltmam lazımdı, boşalıp yeniden dolmam lazımdı.

Baş tanrı Zeus, kızı Athena’yı kafasının içinden çıkartmış. Athena, Zeus’un 
kafasının içinde gelişip olgunlaşmış ve dışarıya çıkmış. Hephaistos elindeki baltayla yarmış Zeus’un kafasını ondan korka korka.  Tanrı Zeus neredeyse onu öldürecek olan baş ağrılarına dayanamayıp -ki Zeus ölümsüzdür-. “Hephaistos" demiş. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum. '' Tanrı’nın kafasında olgunlaşan Tanrıça kim bilir neler biliyordu? Belki de Zeus’un düşündüğü her şeyi belleğine kaydediyordu. Ve şimdi benim de kafamda bir yumru var. Olgunlaşan, büyüyen, düşündüğüm her şeyi duyan bir bebek var. Kafamı yarmak, içindeki geçmişi çıkartmak istiyorum. Ve evet, geçmiş benim tek çocuğum kafamın içinde, biliyorum orada bir yerde. Ama neden ben? Ben bir tanrı değilim. Aslına bakılırsa ben biri bile değilim. Söylesene Zeus neden ben?

Bugün, dünden kalanlar ve yarına taşınacak olandır. Ben bugünümü yıllardır sırtımda taşıyorum ve bunu dünleri toplaya toplaya yapıyorum. “Tahmin et” diyorum kendime. “Tahmin et bu nasıl acı veriyor ve beni ne kadar mutlu ediyor.” Geçmişime ithaflı bir küfür mektubu yollamak istiyorum. Bana acı verenlere beni mutlu edenlere, bir deklarasyon yayımlamak istiyorum. Ve evet ben hala isimsiz mektuplar yolluyorum. Ancak bu mektupların hiçbir zaman yerine ulaşmayacağını biliyorum. Gönderdiklerim belli, mezar taşlarına isimleri kazılı olanlar mektubun alıcıları.

Yarın pembe pijamalarıyla uyanan kadın, şişmiş gözleriyle bana bakacak ve kahve isteyecek. Dün bunu taşıdım, bugün bunu biriktirdim ve bu sahnenin hayalini kurabilmek için nasıl mücadeleler verdim. Şimdi görenler, tanıyanlar beni çıplak ellerimle bu durumun hayalini kurabilmek için kaç kişiyi öldürdüğümü bilmeyecek.

Sabah dokuz. Annemi aramak istiyorum, arayıp “Anne bu sefer başardım, hayal kurdum ve gerçekleşmesi olağan bir hayal. İnan bana, istersen gelip gör. Evet, anne iyiyim ben, beni merak etme. Haydi görüşürüz” demek istiyorum.

İtibar, o da ne? Ne kadar itibarın varsa at çöpe. Taşıma onu, yapma. Uzat ayaklarını, sahi en son ne zaman uzattın ayaklarını? Bugün işe geç kal. Okula gitme. Bugün ayaklarını uzat Güneş’e kadar uzat ki ayakların ısınsın. Bugün uzat ki yarın yürüyebilesin. İtibarı için yaşayan herkes mutsuzluğa, geçmiş takıntısı ve saplantısına mahkumdur. Mahkum olma, kurtul itibarından. Sırtında taşıdığın her şeyin ne kadar hafiflediğini göreceksin. 

Deliler Koğuşu - XXI

        Yine nerde ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi bu sonsuz asma bahçesinde bulmuştum. Yapraklar, birbirine geçmiş sonsuz ağaç kümelerinin parlak yeşil çatısını öylesine sık kaplıyordu ki, hayata gözlerini ilk defa burda açan birisine daha yukarılarda mavi bir gökyüzü olduğunu anlatmak imkansızdı. Ne var ki bu olay benim için artık tekdüzeleşmekten öteye gidemeyen bir aldatmanın ne son ne de ilk anıydı. Tepemdeki yeşil örtünün aksine ayaklarımın altında  ise görüntünün tezatlığını tamamlamak istercesine kapkaranlık bir bataklık uzanıyordu.  Son hayatlarımda öylesine garipleşmişken ve akıp gidemezken zaman,  bu sularda çakılıp kalmış gibiydim sanki. Her dirilişim de kendimi aynı yokluğun ortasında bulmaya başlamıştım.  Zamanlar ve hayatlar farklı olsa da içine düştüğüm bu sonsuz yeşillik ve karanlık sular değişmiyordu.


       Kimi zaman diyorum ki atlayayım aşağıya ne olacaksa olsun.  Karanlık suların belirsizliği her an daha çok cezbediyor ruhumu. Öyle ki şu günlerde deneyip deneyip başarısız olmaktan öylesine yorulmuştum ki öylesine yaşayamıyordum ki.. Her hayatımda aynı bozgunlara uğramaktan her hayatta saçma sapan bir yerlde çakılıp kalmaktan öylesine bunalmıştım ki.. Bazen hala neden atlamadığımı ben bile bilmiyorum ama atlamıyorum işte. Her insan gibi bende umut ediyorum ve bir gün bir yerde, kayıplarımı yeniden yaşayabileceğimi düşlüyorum, her akşam,  her gece ve sabah.  Sonsuz acının koynunda sonsuz mutluluğu bulabilir misiniz? Kimilerine göre biz mutsuzluğu arayan mutsuzluktan mutluluk duyan bir türüz.  Kim bilir belki bundandır ki hayatımızın her anında kulağımıza çalınan muhabbetlerde hep başkalarının başına gelen kötü olayları dinleriz. Güzel olayları pek fazla dillendirmeyen türümüz iş başkalarının mutsuzluğuna, acılarına ve kayıplarına gelince baştan başa senaryolar yazar, çizer, okur, izler, düşünür.. Ve en önemlisi bunu yıllarca anlatır. Hayal edin kaç sabah, neredeyse yıllardır adı sanı duyulmamış insanlarının ölümünün fersah fersah heryerde ilan edildiğini hayal edin kaç defa sıradan insanların sıradan ölümlerinin olağan dışı şekillerde lanse edildiğini. Açıkça biz insanlar başkalarının mutsuzluğundan, ölümünden ve sessizliğinden keyif alıyoruz. Çünkü o kadar mutsuz o kadar acınacak durumdayız ki ancak ve ancak başkalarının umutsuz mutsuzluklarında kendi mutluluğumuzu bulabiliyoruz. Bu yüzdendir ki yüzyılımızın muhteşem iletişim organlarına hükmeden organsız kişilikler en çok ölümleri ve kayıpları anlatmayı seviyor.

       Evet, artık kendimizi kandırmayalım. Sıçarken dahi elimize aldığımız telefonda, birinin yüksek irtifada hayatı yaşarken öldüğünü gördüğümüz zaman içten içe buna seviniyoruz. Çünkü yüksek tutkuyla olağanın dışında bir hayatı yaşamak insanlığın en büyük yasağı ve her zaman da yasak olmuştur. Sosyal yapı dediğimiz kurum var olduğundan beri sınırların insan toplulukları için vazgeçilmez birer olgu olduğunu anlatıp durur. Bu yüzdendir kanında yüksek dozda sevgisizliğe istinaden yüksek dozda pişmanlık barındıranların sessiz sedasız nefret etmeleri, var olmuş ve var olacak insan hükümlerinden. Her hayat başka birer mutsuz yalanı anlatır bana. Kimisinde yaşanmamış hikayelerin yaşanmış versiyonlarına atıflar vardır. Yaşadığını göstermek isteyenlerin yaşayamadığı hayatlara inat ben yüz kere geldim bu dünyaya ve yüz kere denedim yaşamayı.Lakin yine yeniden yaşayamadan yaşatılamadan nefret edildi ve öldürüldü ömür diye sığındığım hayal.

        Sıkıldım, aynı hayatı yüzbirinci kez yaşayamamaktan sıkıldım. Sanırım bu sefer kesin atlayacağım şu sonsuz karanlığım kucağına ve yaşamış bütün insanlardan emdiği mutsuzluğa ortak olacağım.

       Deliler koğuşu adeta küçük bir insanlık öğretisine dönmüştü benim için. Her gün buradaki sefaletten - insanlık sefaleti-  payıma düşeni yaşıyor bazen de başkalarının mutsuzluğuna tecavüz ediyordum. Herhangi birini mutsuz görmek beni topluluk gibi hissettiriyordu ve yaşamı yeniden köküne kadar hissediyordum. Haykırıyordum bu kalburaltı kalmış düzensiz insan yansımalarına, yalnız değilsiniz ve değilim..Derken önümdeki dişleri çarpık ve çürük ama bir o kadar şirin kızın suratını bir kez daha ölümsüzleştirmek için deklanşöre olanca gücümle bastım. Çünkü milyonlarca ömrüm dahil benim için mutluluk onun bu ufacık gülümsemenin ardında gizliydi.  Bu kadar gölgemsi varlığın arasında bir tek onun çelimsiz ve sessiz varlığı bana hükmediyordu sanki. Onun o ayı anımsatan parlak gözlerinin altında akdeniz ile egeyi birleştiren ufak tefek yunan adalarını anımsatan çarpık dişleri beni her defasında büyülüyordu. Aşk diye bir şey hissetmiştim daha önceki hayatlarımın birisinde, bir kaçında ve kimi zamanlarda.. Fakat bu öylesine farklıydı.. Öylesine çirkin, öylesine güzel, öylesine gerçek ve öylesine yalandı ki bu kadar tutkunun arasında öylesine yaşamak ama onunla yaşamak hiç acı vermiyordu. Onu öylesine ölesiye sevmek istiyordum ama beceremiyordum sanki. Sanırım bir kaç hayat önce, terkedilmiş ve neredeyse harabe eski bir orman evinde unutmuştum, nasıl sevileceğini.. Ve gide gele sadece kendimi sevmeye alışmıştım..Öylesine..

       Sonu gelmiş şarabı dikledim ve yeniden doldurdum bardağı.. Ağzına kadar. Durup dururken yan masadan bir kaç parça peynir aşırdım ve bacaklarıma dolanan tüy yumağına yaşlı Sergio'ya uzattım. Sergio sanırım benden bile yaşlı bir kediydi ve muhtemelen mezarıma kaka yapacak kadar yaşayacaktı. Ve bu yüzden ben onu çok seviyordum.  Sayesinde ölü, çürümüş ve kokmuş bedenim, belki zamansız filizlenecek bir bitkiye el ayak olacaktı.  Ve aslında ben yeniden can bulacaktım, her zamanki gibi.. Her neyse,  sirkeden bozma bu boktan şarabı açmak epeyce zor olmuştu ve tirbuşon elimi kanatmıştı..

En İyi Film Afişleri

     Çoğu iyi bilinen filmlerin afişlerinden derlenen bu listenin içinde, bir kaç hayran yapımı olmasına karşın, genel olarak resmi afişleri sunmaya çalıştım. 

      Subjektif temelli bu seçimlerin sorumlusu olarak, ilerde daha detaylı ve geniş bir arşivle dönene kadar, şimdilik bu kısa çalışmayla sizi baş başa bırakıyorum.


1. Scario




2. Nebraska


3. Clorkwork Orange




4. Star Wars Episode I



5. Seven Samurai



6. The Crow




7. Reservois Dogs



8. The Silence of The Lambs



9. Pulp Fiction




10. Holy Motors



11. Kill Your Darlings



12.Usual Suspects



13. Time of The Gypsies



14. Bird Man of Alcatraz



15. Memento



16. Dark City



17. The Thing


18. 12 Monkey



19. The Enforcer



20. 12 Angry Man


21. Solaris (1972)


22. Donnie Darko


23. Stand Up Guys







Bir Pazar Pornografisi #2



        Sakin bir yolculuğun ortasında seyreden bulutlar, güneşin siperliğine dadanınca, insan seslerinin doldurduğu bu renkli ve kalabalık caddenin koridorlarında, meyvelerin kokusu bile yavaşça rengini kaybetti. Genç adam, elindeki poşetlerle, tezgahlara baka baka yürüyordu. Bir anda, bir kadının nemli dokusunda bulabileceği parlaklığı buldu, tezgahlardan birinde. yüzlerce küçük öpüşmenin tadını hissetti dudaklarında. Yemyeşil bir elması andıran eriği avucuna aldı. Elinin sağlıklı çizgilerinde, ağız sulandıran çiğ damlalarının dağılışını izledi. Başını kaldırıp tezgahtar kadına baktı. Kadın, karanlık ve kilolu bedeninde, insanın uyurken bulmak isteyeceği, sarılacağı, ateşini paylaşacağı, terleyeceği bir yeraltı güzelliğini andırıyordu. Kadın önce umursamadı, sonra kahverengi gözlerinde parlak bir yıldız kaydı. Genç adam, eriği dudaklarına götürdü. Mahrem bir zehrin soğukluğunu hissetti dudak içinde. Dişlerini yavaşça bastırırken aklına, bedensiz ve yüzsüz sıcaklığını göğsünün üzerinde hissettiği birinin, doruklarını paylaşırken bir sonsuz ayin gibi, etine, dilinden daha yumuşak omuzlarına, dişlerini gömdüğünü hissetti. Eriğin canlı dokusundan fışkıran ve ağzında, bütün kaslarına yayılan tatlı kasılma gibi, yatağını paylaştığı bu kadın da, tüm doğurganlığının sembolü, hatta yaradılışının kendisi olan zehrini, patlayan bir kasılmayla bırakacaktı. Yavaş ve tahriklerle dolu bir sevişmenin sıcak ve ıslak meyvesini paylaşacaktı adamla. 

Esmer kadın, yorgun kollarının bu adamı sonuna kadar kavramasını istedi. Sadece yarı aydınlık bir odanın titreyen karanlığında, bu adamın üzerinde, kendisinin eriyen dokusunda patlayan yüzlerce eriğin dağılıp, canlı ve sağlıklı sularının, toprağın yumuşak yüzeyinde kararak emildiğini düşündü. Kendi derisinin emildiğini düşündü.. Göğsünün altından belli belirsiz bir titreme geçti. Genç adam, bunu farketmemiş gibi, bir poşet istedi. Parmaklarının ucu, hatta sadece sıcaklığı birbirlerine değdi. 

Eriklerin kaygan yüzeylerine rağmen avuçlarını daldırarak doldurduğu poşet ağırlaştıkça, ikisi de meraklı bir bekleyişin koynuna girdiler. Kadın, dudağının kenarında ki tatlı kaşıntıyı görmezden gelmedi. Yavaş ve dolu hislerle ısırdı dudağını. Genç adam tahrik olmuştu.

Zaman geldi. Küçük karton parçasını görmezden gelerek, bir vedanın tuzlu yakıcılığına sahip kelimeler, dilinin ucundan bir yangın yerini terkeden insanlar gibi çıktı. Düşündükçe, çenesinin kenarında ürperen kasların bitkin titremesiyle sordu:

-Ne kadar?

-5 ver yeter kardeş.


İdol Sineması

 





        sigara, alevler içinde ki ruhumun dumanını gizlemek için bir araç. sırlarımı örten bu şehir aydınlığına gizlenmiş karanlık, caddeler boyunca dolu bu kalabalık, bu vitrinler sonbahar modasına uygun, mazgallar kaldırımın altında ki büyük hapis.. hepsini usulca geçen ben.

       minik ve kirlenmiş barlara dolu büyüyen açlığımla, camilerden,
kiliselerden, sinagoglardan, iş merkezlerinden ve home-office'lerden geçiyorum. oysa hiç bir köprüden dönmek niyetinde bulunamayacak bir parça zaman, çıkmaz sokağa girerse ne olur. ki derin düşünülmüşlükler mutlaka bir sabaha doğru bulunur. ya da sıçarken.

ilk sinemaya gidişimde, bir biletçi kızın leylak kokusuyla doldurduğu girişin, nehir gibi derin izler bıraktığı bir aşk yaşamıştım. bazen onun sevdiğini tahmin ettiğim bir filme iki defa bilet alırdım. bazen günde 3 filme bilet alır, bir kaç defa da romantik bir filme aldığım bir çift biletin tekini orada bırakmış gibi yapardım. her zaman arkamdan seslendi. yani fazlaca utangaçtım. ve insan utangaç olunca, tıpkı tembel olduğunda, yapması gereken acil bir iş çıktığında yaptığı gibi, farklı yöntemler uygularmış. öğrendiğim yegane bu farklı bakış açısı, utangaçlığımı kaybettiğim zaman geçmişte kaldıysa da, bir resimde, bir şiirde ya da yakın bir ölümde kendini sıkça gösterdi.

kızın yüzünün her ayrıntısı, kumrallığı, bazen gözlerinin birinde milim fazla ya da diğerinde milim eksik kaçmış rimeli, ince ve yaya benzeyen dudaklarına yerleştirilmiş bir okun izini andıran dudaklarının ortasında ki kıvrım.. her ayrıntıyı hatırlamama rağmen, gözlerinin rengi bir türlü aklıma gelmiyor ki, gözlerinin içine bakacak kadar bakışlarımı dikmediğimi zannediyorum. ve onu görmek için geldiğimi anlasın diye günde bir kaç defa merhabalaştığım sinema yolu (evimden çıkıp otobüsle iki durak gittiğim, eski pansiyon, sırasıyla umut pastanesi, gökkuşağı kıraatnesi ve işbirlik çini, çimlere basmayın tabelası ve idol sinemasının bulunduğu yol), filmlere gitmesem de, anlamasın diye geç çıktığım gerçeğiyle yüzüme yüzüme değil karnıma bazen de sırtıma vuruyordu. o filmlere gerçekten gitseydim, zihnimde, hayatımın akışını değiştirebilecek kadar ivme kazanabilirdi sinema. peki ben ne yaptım, o araları doldurmak için kitap okudum. düşünüyorum da, sinemaya sürekli elinde kitapla gelen kişi, onun zihninde mutlaka ilginç bir yer edinmiş olmalı. zaten kitabın kazandırdığı ivme de, yatay giden hayatıma, dikine yollar çizince, zaman ve uzay, hayatın falanları filanları, benim için birer uzaklıktan ibaret olmaya başladılar.

yaz bittiğinde kız da gitti. bende sinema yolundan geçmedim bir daha. dünya zaten olduğundan daha da küçülünce, bende bir elimi cebime koyup yazar oldum. zaten iki de bir azan hayal gücüm, başına 'y' koyupta yazan olunca, dünya iyice küçüldü, ve gömlek cebime de onu yerleştirdim. artık hayatın karanlıklarından, mühürlü dehlizlerin içinde ki canavar çığlıklardan, umutsuzluğumun beleş yatağında, kendimi küçümseyince bütün insanlığı küçümsemeye hakkım olduğuna inanarak ve hatta onunla sevişerek, onu içime alarak, yatay düzlemin derinliklerini keşfetmeye başladım. çünkü ruhumun ve varlığımın yazı bitmişti. bende mutluluk yolundan geçmedim bir daha.









Düşündüm, Üzüldüm, Ağladım, Küfrettim, Boş verdim.

  Düşündüm, çok uzun süre düşündüm.Bir  yargıya varamayacağımı bile  bile düşündüm.Hiç bi' yargıyı umursamayarak düşündüm.Ağaç köklerinin erişemediği kadar derin,hiç bir çığlığın duyulmayacağı kadar uzaklara dalarak düşündüm.Ankaray'ın son metro kabininde kafasını cama yaslayıp karanlığı izleyen adamlar mı mutsuzdur,Kadıköy-Beşiktaş vapurunda denize gözleriyle bedeninden daha güzel  dalan kadınlar mı?

  Üzüldüm, kimseye anlatamayacak kadar üzüldüm.Ayaklarımı sürüye sürüye,insanların yüzüne bakmadan yürüyecek kadar üzüldüm.Kimseyi düşünemeyecek hale gelene kadar üzüldüm.Sokak köpeklerine adını soracak kadar,kaldırım taşlarının çizgilerini sayacak kadar,rakı kadehlerinin dibini yüzümü ekşitmeden içecek kadar üzüldüm.Tertemiz beslenen sevgilerin boşa çıkıp sahipsiz kalışına,sadakatlerin şeytanla aldatılışına,kahve diplerinin kalışına,acı dolu bakışlara,ağlamaklı konuşlara...

 Ağladım, kafamı duvara vura vura ağladım.Sesim kısılana kadar ağladım.Lanet edemedim,kendime bile acıdım zarar  veremedim öylesine ağladım.Gözyaşlarımı toplasam bardaklar  dolardı,dolsa da bi' boka yaramayacağına ağladım.Düşmüştüm sarhoş yürürken dizim acımıştı onu bahane ettim ağladım.Neşet ne kadar sevmiş Leyla'yı dedim oturdum ona da ağladım.Acılı kalışlara,güvensizliklere,bitmişliklere,hiçliklere,yağmur damlalarının cama değişine,havada kaybolan sigara dumanına,zamanla silinen anılara,unutulamayan acılara..

 Küfrettim, içim tertemiz olana kadar.Ciğerlerimdeki acı bitene kadar,ruhum rahatlayana kadar küfrettim.Çok azını içimden,bir sürü de dışımdan ettim.Terbiyesiz diyenler oldu onlara da ettim.Terk edenlere,karısını dövenlere,sebepsiz gülenlere,yalandan ağlayanlara,kendini sıkıp ağlamayanlara,bulup da bunayanlara,ayağıma takılanlara,elimden kayanlara,kayan yıldızlara...


 Boşverdim.En son boşverdim.Kendime kadar boşverdim.Bir sürü soru sordular kağıtlar dolusu.O kağıtları da boş verdim.Boşluğu bile boşverdim.Boşa giden emekleri boşverdim.Düşünmeyi de üzülmeyi de ağlamayı da boşverdim.Boş kalan kadehleri,gerçekleşmeyecek hayalleri,hem gidenleri hemde gelenleri,sevenleri sevilenleri,ihtiyaçları ve istekleri,söylenenleri ve söylediklerimi,ciddiyeti ve gülünçleri,üzüntüleri,hisleri...
Yazan: Ulaş Bora Aktaş
Etiket :

diğer taraf | alfred kubin

    Diğer Taraf, Alfred Kubin'in karanlık ve negatif atmosferli romanıdır. Yaşamı boyunca bir çok kitabın illüstrasyonlarını çizen Kubin, bu kitabın bazı sahnelerini de kendi çizimleriyle tarif etmişir. Kitabın ilk sayfalarında da, anlatılan olayların geçtiği, yine Kubin tarafından çizilmiş bir harita mevcuttur.

    Kitapta ki ana karakter bir ressamdır. Karısıyla beraber çocukluk arkadaşından, yıllar sonra bir elçi aracılığıyla, rüya ülkesi adıyla, orta asyanın kapalı ve çorak coğrafyasında kurduğu bir ülkeye davet edilir. Geniş duvarlarla çevrili bu ülkede, bilim ve ilerleme yasaktır. Bütün binalar tarihi eser sayılabilecek eskiliktedir. Bizzat başkarakterin çocukluk arkadaşı ve ülkenin efendisi, muazzam bir servete sahip olan Patera tarafından çeşitli ülkelerden seçilen evler, sökülüp, gemilerle uzun bir yol katettikten sonra burada birleştirilir. 




    Kitabın genel havası oldukça karamsar ve distopik görünmesine karşın, yine de kendine has renkli bir akışı bulunur. Doğaüstü ve sükut içinde bir gizemin peşinden bütün kitap boyunca koşarız. Olaylar, nesneler, kişiler, sıfatlar aslında tuhaf bir alegorik yapıyla birbirine bağlıdır. Kubin bunu elbette direk değil, dolaylı ve düşsel bir anlatımla bize sunar. Renkler, kokular, tüm cinsel ilişki sahneleri, eski binalar, para, ses, hastalıklar, hayvanlar, devleşme, kıyamet, coğrafyanın asıl yerlileri, amerikalı, saat kulesi ve kutsal kabul edilen üstü örtülü bazı şeylerle, kendimizi romanın içinde kaybederiz. 





    Benim ilgimi çeken bir çok konudan bir tanesi, sanki önce deforme edilip ardından yeniden yaratılmış gibi duran hristiyanlık motifleridir. Rüya Ülkesi'nde din konusunun hassaslığı, diğer her şeyden çok daha mühim dururken, ilk yıkılan temellerden birinin bu olması, kıyamete gidiş taşlarından özenle seçilen bu ilk adım, dönemin şartları ve toplum hakkında, sosyolojik bir şaka biçiminde kendini yeterince ele verir..




   Yazar tek romanı Diğer Taraf'ı sekiz haftada bitirmiştir. Daha önce ki çizimlerinin dışında Kubin, kendine çok yakın bulduğu asitle çizim tekniği, zaten grotesk ve karanlık olan imgesel çizim diline yeni bir bakış getirmiştir. Türkçeye Emrah İmre çevirisiyle altıkırkbeş tarafından kazandırılmıştır.

Bir Pazar Pornografisi #1






Kadın ıslak asfaltın koyu yollarında, yanından hızla geçen insanlara çarpmamaya ve güzel sergilerinde patates, soğan, kıvırcık lahana gibi daha nicelerini barındıran tezgahlara bakarak yürümeye çalışıyordu.

Birinin önünde durdu. Koyu renkli mor patlıcanın pürüzsüz yüzeyinde baş parmağını gezdirdi. Parmağı yeni alınmış sümbül rengi bir eteğin üzerinde kayar gibi kayıyordu. Satıcının gözlerine baktı. “Ne kadar?” diye sordu zarif bir sesle. Gözlerinde bir şeyler saklandı. Ellerini refleksle gömleğine sildi adam. Sonra kadının arabasına bir saniyelik bir bakış attı, kestiremedi. Meraklı bir kurdun gizlendiği sesiyle, kadına doğru eğilip “Ne kadar alabilirsin..” dedi.

Kadın uzandıkça çıplaklaşan kollarında, dikilen tüyleri gördü. Ayaklarından kasıklarına kadar sakin bir sıcaklık yayıldı. Beğendiği bir patlıcanın ucundan kavradı. Patlıcanın karanlık yüzeyi, ak avucunda sıcacık kesildi. Poşetine bıraktı. Bir tane daha aldı. Sıktı. Bir tane daha. Tekrar…

Adam tatmin olmuştu. Belki marulu tavsiye etsem, diye düşündü. Açgözlü olmak istemedi. Yine de elini, üzeri çiğ damlaları kaplı marula götürdü. Biraz silkti. Güneş ışığında parçalanan damlalardan biri yanağına sıçradı. Kadının bakışlarını kitledi. Minicik su damlasının ısınması bir saniye bile sürmemiştir, dedi içinden. Sıcacık bir su damlası.. Arkasında birazdan kuruyacak bir izle, adamın solgun dudaklarını renklendirdi damla. Yayıldı çatlaklara. Elindeki son patlıcanın kaygan yüzünü sıktı kadın. Dilini kendi dudaklarında gezdirdi.

İkisi de mutluydu. Huzur gelmişti. Adamın seğiren kalçası dinmişti. Kadının kasıklarında ki yumuşak sıcaklık karnına dağılıyordu. Dünyaya geri dönüyorlardı. Pazarın gürültüsü yavaşça kulaklarında yeniden yükselmeye başladı.

-Borcum nedir?

-3 lira abla..


Yazan: Stalingrad Çorapçısı

Görünmezin Ölümü




Hep aynı. Her zaman. Oysa perdeyi tam kapatsam. Güneş o dikdörtgen köşeden gözlerini gözlerime dikemeyecek. Onun için görünmez olacağım. Üzerine boşaldığı bu insanlardan değil. Sokakta ki, parkta ki, balkonda ki, kıyıda ki, denizde ki, hapishanede ki, hastanede ki...
Karanlığın içinde uyumaya devam etmek.

Nemli, kuru, sert, yumuşak topraklı mezarlar bile taşıyor güneşin izlerini. Çıtırdayarak büyüyen ot parçası, gövdesinden toprağın altına uzanan sıcak hikâyelerle tutsak ediyor ölüleri. Kalkıyorum. Gıcırdayarak esniyor yatağımda, aramızda, ince kumaş bezden başka bir şey olmayan, yaşlı yaylar.

İşemeye gidiliyor, el yüz yıkanıyor, kahvaltı ediliyor. Bir karar verdim. Artık gideceğim. Güneş görmeyen, yatağı gıcırdamayan bir yere. Bu ezberlenilen şehri terk edeceğim. Artık yaşayamam. Artık olmaz.
            
        Dışarı attım kendimi. Yanıma aldığım iki kitapla küçük odaya girdim. "Bir bilet." , "Nereye?". Güzel soru. "Neresi var?" . Adam başını kaldırıp bir saniyelik şaşırdı. Birini tanır gibi oldu. "Size bilet veremeyiz.". Neden gitmek istiyordum unuttum.Niye, dedim."Niçin" demek istiyordum oysa. Sanki niçin dersem, birden ortalık siyah beyaz kesilecek, sevdiğim kadın kapıdan girip "ben yaşıyorum" diyecek, sarılıp gideceğiz gibi. "Talimat böyle". Acımayla,nefretle söyledi. Netti, arkasından gelecek herhangi bir soruya, cevap şansı tanımamıştı. Çıktım. Koştum. Gardayım. Kitaplarım nerede? Parayı kadının önüne koydum.

-Bir bi..
-Yer kalmadı size.
-Daha nereye gideceğimi bile bilmiyorsunuz!
-Size yer yok.

Bunalmıştım. Defolup gidemiyordum. Eziliyorum. Direneceğim. "Niçin?" dedim, hiçbir şey olmadı. "Gitmemeniz için.". Koştum. Koştum. Koştum. Her oksijen zerresi,soluk borumdan içeri dolan jilet parçaları gibi, bir şeyleri parçalıyor, öyle çıkıyordu. Gitmeliyim. Kaçmalıyım. Niye? Gidip bir yerlerde kahve içerek neden kendime gelmiyorum. Neden yıllardır değişmeyen bu devinimi, bir sabah yarı uykulu alınmış bir kararla, yok etmeye çalışıyorum. "Uykulu değilim ben!" diye bağırdım. İnsanlar baktı. Bir şey söylemediler. Hemen işlerine, güçlerine, içlerine döndüler. İnsanlar hep bakarlar. Kıyıya vardım.iskeleye yanaşmış süslü bir tekne, geziden şimdi getirdiği kafileyi indiriyordu. Adama, sımsıkı tuttuğumdan büzülmüş paraları uzattım.

-Beni..... Götür...., dedim nefes nefese.
-Olmaz.
Kısa kollu gömleğinin yakalarına sımsıkı tutundum. Turistler bize bakıyordu. "GÖTÜR!". Üzerimizde ki iki martı,çığlıkları kesip, yapay yelken direklerine kondu. Beni izliyorlardı.
- Neden gidiyorsun, kal, yaşamına devam et, işine devam et, evlen, öl, öl, öl.
Gitmek istiyorum, beni öldürüyor, eziyor, ırzıma geçiyorsunuz.
-Bu kentten ayrılamazsın. Alış. Çocuk yap. Birinin adı Samsa, diğerinin Fitnat olsun. Buradasın artık. Kabullen lütfen. Bizimle kal..

         Arkamdaki ihtiyar bağırdı -BİZİMLE KAL-, turistler bağırdı -BİZİMLE KAL-, martılar bağırdı -BİZİMLE KAL-. Biletçi, gar, binalar bağırdı -BİZİMLE KAL!- Koştum. Bütün kent arkamdaydı. Kaçamayacaktım. Beni parçalayacak, beni bu şehrin her zerresine karıştıracaklardı. Artık buraya ait olacaktım. Koştum. 

         Dairemin bulunduğu binaya girdim. Benim katı geçtim. Arkamdaki basamaklar hınca hınç doluydu. İnsanlar düşenleri ezip geçiyor, topuklarımdan yakalamak istiyorlar. Çığlıkları damarlarımdan içeri sızıyor, en derin korkularım, zihnimden dışarı uzun tırnaklarını çıkarıyorlar. Korkuyorum! Korkuyorum!

         Çatıya çıktım. Arkamda ki tahta kapının kilidini çektim. Nefes almak. Sanki yıllardır nefes almıyorum. Bir süre yalnızım. Kapıya vuruyorlar. Yürüyüp en kenara geliyorum. En sağda küçük turuncu çatılı evler, arkalarında yemyeşil bir yatak gibi ağaçlar. Sonra önümden akıp giden gri binalar nehri. Karşımda, Deniz! Mavi, güzel, beyaz köpükleriyle, beyaz martılarıyla, beyaz ufkuyla.Ne yapıyorum? Baksana ne kadar yüksek, geri çekilmeliyim. Evime dönmeli, gazetemi okumalıyım. Sırtımın ağrısından sızlanmalıyım. SUS! Ben bu olamam. Ben böyle yaşayamam. Yaşarsın. Hayır, seni dinlemeyeceğim. Ne olur gel, beraber, gözlerimiz kuruyana kadar kalalım bu şehirde.-BİZİMLE KAL-. Sen, ben değilsin. Anlıyorum artık. Beni de onlardan biri yapacaktın. Hayır! Şimdi bırakacağım kendimi. Lütfen! Beraber gideceğiz. Onlardan biri olmayacağız.

Bıraktım...Kapattım gözlerimi...
Bu güneşin bile olmayacağım...Beni göremeyecek...

Ben görünmezim..
Ben görünmezim..


BOŞLUKTA


   

  Y'nin bilekleri kuş kanadı kadar ince. Bacakları floresan lambası gibi kırılgan birer çubuk. Y, 23 yaşında bir hafiflikten ibaret. Zayıf bile değil, neredeyse iki boyutlu bir uzlam. Y doğduğunda üç buçuk kiloydu.
   Üç katlı bina yüksekliğine ulaşan ince tahtalı meyve kasalarının üzerinde durmak için kırk kilo kadar olmanız gerekiyordu. Yoksa "boşluğa çıkma" dedikleri kırık bir tahta, sizin beton zeminde izdüşümünüzü çıkarırdı. Şef -ki şu an en iyi tahminle yüz on kiloydu ve bir fıçıya benziyordu- sürekli sandalyesinden ilk "boşluğa çıkması" nı 43 yaşında yaşadığını bağırarak anlatır, işçileri gaza getirmeye çalışırdı. Fakat herkes onun patronun kayın biraderi olduğundan orada çalıştığını bilirdi. Y, zayıflığıyla çalışabileceği tek işe sıkı sıkıya tutunmuş, bunun gerçek güç olduğunu kavramış ve histerik biçimde başka bir şey düşünmeyen zihninin atılganlığıyla, varlığı için çalışıyordu. Varlığı bile tam olmaktan uzaktı. Yarım bir adamın düşüncelerini taşıyordu. Aynı anda hem böğürtlenleri, hem geri kalan bütün hayatı geçiyordu gözlerinden. Hayatı yarımdı.
   Daha dün, aralarında ki tek Yahudi, en sessiz olanı, bir taş gibi betona düşmüş, çıkardığı ses bile en az kırk üç kilo olduğunu haykırmıştı. Geçen hafta aldığı zammı yanlış değerlendirmişti anlaşılan. Y artık başka birinden sigara çalmalıydı.
   Tam o anda, yani sigarasını düşünürken, yani başkasının sigarasını, ilk esneyiş ve çıtırdayışını hissetti. Kıpırdarsa, sağ ayağının altından ki tahta kırılacak, dengesini kaybedip bir kaç santim uzaklıktaki boşluktan aşağıya düşecekti. Manavdan bebeğine artık, bazen dayak yediği, bazen göz yumulduğu böğürtlen hırsızlığı bitecekti. Bir kaç böğürtleni yüzüne bulaştırmadan yiyemeyen minik için, manav hiç bir zaman polise haber vermemiş, yine de bazı şeylerin acısını böğürtlenden çıkarır gibi Y’nin gözü önünde ezmişti. Küçük kız bütün gece ağlamış, Y onun yanı başında, ellerindeki mor ize sessizce gözyaşlarını akıtmıştı. 
  Y her şeyini, ne kadar acı sığdırabileceğimizi tahmini imkansız gibi görünen bir kaç saniyeye sığdırdı. Herkesin dikkati -şef dahil- yavaş yavaş Y’ye odaklandı. İş durdu. Meraklı gözlerin fısıldaşmaları, artık onun kendilerinden olamayacağı konusunda fikirlerini yanlarındakine aktarıyor, bazıları böyle bir suçun cezasının ölüm olması gerektiği konusunda şiddetli tartışmalara giriyordu. Y ellerinde ki iki kasayı kıpırdatmadan bırakmayı denedi. Çıtırdayış, kaval kemiğinden anında sulanan gözlerine ulaştı. Derinlerinde ki karanlık kuyulardan, korkularının uzun tırnakları, aklının aydınlığına çıkıyordu. Tek yol vardı. Titremesini durdurmaya çalışarak, herkesin bakışları altında, ellerinde ki iki kasayı fırlatıp öne doğru attı bedenini. Kasalar bir kaç saniye sonra aşağıda paramparça olurken, kendini tahtaların ortasında, ardında bıraktığı kırık bir "boşa çıkma"yla buldu. Ahşabın kıymıklı kokusu burnunu yalarken, derin bir nefesi ciğerlerine doldurdu. Kalkmak için bacaklarında ki damarlarda dolaşan ateşin dinmesini bekledi. İçlerinden biri onu aşağı atmayı bile düşündüyse de, çoğu sağ kaldığından memnun ama bu hareketinin ona pahalıya mal olacağını bildiğinden acıyarak baktılar.
   Aşağı indiğinde şef onu küçümseyen gözlerle karşıladı. Ayağa kalkabilse, kıpkırmızı ve yağlı alnında biriken öfkeyi üzerinde patlatacağını belli ediyordu. Eline biraz para verdi, geri kalanını da kırılan kasalar yüzünden kestiğini belirtti. Yatay düzlemle imtihanını, doğumundan itibaren peşini bırakmayan, zihninin ortasında ki karanlık bir çekirdeğin bile, binlerce ton ağırlığında olduğu keşfi engellemişti. Belki de böğürtlenlerden fazlasını düşünmüş, yıldırım hızında akan bir fikir, onu ağırlaştırmıştı. Oradan çıkarken, artık gücünü kaybetmiş bir melek gibi, cennetten kovulduğunu hissetti sadece.
   Yolda uzun uzun düşündü Y, cebinde ki madenileri terlemiş avucunda metalik sesiyle hissederek. Zihni bomboş, altından akan zeminin görüntüsü, bir film gibi yansıyordu kafatasının içinde. Yıkılmış bir binaya benziyordu üzerinde ki elbiseleriyle beraber yürüyüşü. Hatta her adımında yıkılmaktaydı daha da fazla. Manavın önünde bir saniye durakladı. Adam onu elinde kırık bir parça demirle bekliyordu. Ağarmış sakallı yüzü gerildi, gülümseye dönüştü. Demiri avuçlarına bir kez vurdu. Y önüne dönüp yürümeye devam etti. Ne kadar dipte olabileceğini düşündü. Hep düşeceğim daha derin bir yer mutlaka vardır, dedi. Mutlaka dibi milyon yıldan daha eskidir hatta yoktur.
   Gündüz vaktiydi daha. Gün dahi yarımdı. Yarım bırakılacak bir hayat vardı en gerçek yaşam oydu. Seçeneği vardı, ölmek uzaktı. Ölmek elindeydi. Her saniyesi bin fişekli duygularıyla geçti. Fitilini güneş yaktı, ay gözlerine oturdu.
   Eve girdikten sonra, dökülmüş sıva parçalarına basıp, kapısı sağlam tek odaya girdi. Gün içinde kontrole gelen kadın, borcun biriktiğine dair mektubu bebeğin yanına bırakmıştı. Adam uyuyan kızın başına eğilip, yumuşak kafasına ıslak bir öpücük kondurdu. Saçlarını okşayarak uzun uzun baktı, gözleri doldu. Avuçlarına koyduğu parmağını sımsıkı tutan yavru, ara ara minicik göğsünü titreterek uyumaya devam ediyordu. "Ne garip cennetin küçücük şeylerde kendini bulması. Cehennemin büyüklüğündeki doymazlık." Kenardaki kararmış yastığı yavaşça eline alan Y, çocuğun yüzüne bastırdı. Biraz mırıldandı bebek, çok çırpınmadı. Hareketleri kesildikten sonra bile, yüzüne bakmaya korktuğu için, bir süre daha yüzünde tuttu. Yastığı çektiğinde, bebek, ağzının kenarında ki morarmış çeperle sanki böğürtlen yemiş gibi, uykusu hiç kesilmemiş gibi duruyordu. Bir kez daha öptü. 
Karanlık nedir Y’ye sormalı.
   Saatlerce oturdu başında. Sanki uyanmasını bekliyordu. Sanki ona getiremediği böğürtlenler için ağlamasını bekliyordu. Sonra kapının önüne çıktı. Yarı dalgalı sarı sokak ışığının kendisini aydınlatmasına izin verdi. Şaşırarak durdu sonra. Karanlıklar içinde bir anlık, beyaz bir yüzde gülümsemeyle, karısını gördüğünü sandı. Ona doğru yürüdü. Bacasından kıvılcımlar saçarak gelen öfkeli trene doğru yürüdü, yürüdü.

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.