kalemsuare

Tellibağ Mucizesi


“Artık yazamıyorum” dedim.
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir teselli cümlesi, bir umut ışığı, ruhumun ateşini söndürecek güzel cümleler dökülsün istiyordum dudaklarından. Yalan söylesin istiyordum. Elleri ellerime uzandı.
“Boşver, zaten kötü yazıyordun belki böylesi senin için daha iyidir” dedi.
Geçmişimin ayna gibi kırıldığını, etrafa saçıldığını hissettim. Küçük bir çocuk gibi gözlerim doldu. Ben ondan teselli beklerken o saldırıya geçmiş ve beni yıkmıştı.
“Öyle deme” dedim. “Hepsi mi kötüydü?”
“Açıkça söylemek gerekirse gerçekten kötüydü. Senin yazdıklarını herkes yazabilir. Aşk acısı, ayrılık, saçma sapan cinayetler, anlamsız ve gereksiz diyaloglar. Hiç mi kitap okumuyorsun sen?”
“Bunu bu kadar sert söylemek zorunda mısın?”
“Birinin bunları söylemesi gerekiyor. Kendini kaptırıp boşuna üzülüyorsun. Yazdıklarının arasında iyi bir şeyler olsaydı gönderdiğin yayınevlerinden biri muhakkak kabul ederdi. Ama kabul etmediler.”
“Onlar edebiyat baronları. Bütün köşe başlarını tutmuşlar.”
“Bayılıyorum bu lafına, onlar edebiyat baronlarıymış. Ne baronu, onlar sadece editör. Gelen dosyaları inceliyorlar iyi bir şey bulurlarsa değerlendiriyorlar. Hepsi bu.”
“Neyse bu konuşmayı fazla uzatmayalım. Birkaç işim var onları halletmem gerekiyor sonra devam ederiz.”
“Peki, sen bilirsin. Akşam sana geleyim mi?”
“Bu akşam olmaz. Başka zaman.”
“Bu konuştuklarımızı da yazacak mısın?”
“Artık yazamıyorum dedim ya hem neyini yazacağım kötü bir yazar olduğumu mu?”
Cevap vermesini beklemeden kalktım masadan. Canımı sıkmıştı. Bir an önce evime ulaşıp ağlamak istiyordum. Sevdiğim kadının beni bu şekilde eleştirmesi canımı yakmıştı. Eve gidip ağlamadan,sinirlerimi oynatmadan önce Migros’a girdim ve indirime girmiş Tellibağ şarabından üç tane aldım. Ben şahsıma yapılmış her eleştiriyi, her olumsuz düşünceyi bünyesinden, zihninden, içinden kolay kolay çıkarabilen biri değildim. İnat etmiştim. Söylediği sözler için pişman edecektim onu. Bir çeşit hırs dolaşıyordu içimde. Ruhum insanları yanıltmak, benim için söyledikleri lafları yedirmek üzerine hareket eden intikamcı bir ruh olmuştu.
Yazmak sevdiğim kadının bana söylediklerinden sonra benim için yaşamak ve ölmek arasındaki ince çizgi olmuştu. Son kez deneyecektim. Ve yine reddedilirsem kendimi öldürecektim.  Bilgisayarı açtım ve karşısına oturdum. Aldığım Tellibağ şarabının birincisi biterken kelimeler kafamda dolaşıyordu. Parmaklarım harflerin üzerinde gezindi ve yazmaya başladım.
“Zamanı eritip kuma dönüştüren, camın içine koyan ve adına kum saati diyen adamı tanıdım. Yüzyıllar önce ölmesi gereken bu adam bendim ve geçmişimi hatırlamaya yeni yeni başladım.”
İkinci Tellibağ şişesinin bitişiyle beraber kafamı masaya koydum ve uyudum. Sabah uyandığımda yazdıklarımı okudum. Objektif olabilmek için tekrar tekrar okudum. Hiç fena değildi. Ve fena olmadığı kanaatine vardığım an yazmamın formülünü çözdüm. Günde iki şişe Tellibağ bana yazma gücü veriyordu. Telefonumu kapattım. Ev arkadaşımı uyandırdım ve bütün paramı, kredi kartımı verdim. Ona ne yapacağını, beni hayatta tutacak kadar yiyecek alması gerektiğini, evden ne zaman çıkacağımın belli olmadığını anlattım. “Tamam” dedi. Her gün eve gelirken iki şişe Tellibağ ile gelecekti. Yumurta, makarna, ekmek ve kahve alacaktı. Para bittiğinde ailemi arayacak ve para isteyecekti. Sigara içmediğim halde bir karton sigara istedim. Şaşırdı ama bir şey söylemedi.               
İkinci gece heyecanlandım. Ellerim titremeye başladı. Ara verip bir sigara yaktım. Öksürdüm. Sigarayı kül tablasına koydum ve dumanın odaya yayılışını izledim. Ve kelimeler tekrar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Ellerim harflere bastıktan sonra irademi kaybediyordum. Dökülüyordu her şey. Ve bayılana kadar kazıyordum aklımın içine saklanmış kelimeleri. Sabah uyandığımda yazdıklarıma bakınca hiç fena değil diyordum.
Tam altmış günün sonunda elimde bir kitap dosyası vardı. Bitmişti. Altmış günde bir kitap yazmıştım. Odanın çeşitli yerlerinde sayısı yüz yirmiyi bulan Tellibağ şişesi vardı. Dosyanın üzerinde hiçbir oynama yapmadan, tekrar okumadan, sadece okuyacak editöre ufak bir not yazarak yayınevine gönderecektim. Aklımda tek bir yayınevi vardı. Bana cevap dahi vermemişlerdi. Kızgındım onlara bu yüzden sadece onlara gönderecektim.
“Editöre not,
Bu dosyayı da kabul etmezsen senin amına korum.”
Notum çok netti. Yayınevine dosyayı postalayıp beklemeye başladım. On ikinci gün mail üzerinden cevap geldi. Editör numarasını göndermişti. Telefonumu açıp aradım. Kim olduğumu söyleyince kitabı beğendiğini fakat neden öyle bir not bıraktığımı anlamadığını söyledi. Basıp basmayacaklarını sordum. “Basacağız gelin yüz yüze konuşalım” dedi. “Basılmasını istemiyorum” dedim ve telefonu suratına kapattım. İçim rahatlamıştı. Not defterime kurşun kalemle yazdığım intihar mektubumu yaktım ve dışarıya çıktım. Edebiyat baronunu, kötü yazdığımı söyleyen sevgilimi yenmiştim. Kazanmıştım. Bu bana yeterdi.  


Yazan: Dogus Serçe

delirmenin ilk üç şartı • iki



bileklerinin ipi kaçmış kazağının ucundaki eli ile sigarayı tutuyor, diğeri havada. yatakta ölü gibi uzanmış.  ele alınmış bir güvercininki gibi atıyor kalbi . o her zamanki şarkıyı söylüyor.benim sözlerini bilmediğim ve söyleyemediğim şarkı. tek ses'lik şarkı. duvarlar çimen yeşili olmuş. yandan su alıyor. rüya işte. her zamanki görülenlerden. bir delinin saf heyecanını giymişim üzerime. rengarenk ve ipince.  bir rüyada buluşma ihtimali eskitmiş kendini. hüznün öyle bir ele alınıp, sıkıcı olduğu bir fransız filminde çalan bir şarkı gibi birşeyler söylüyor. açık kalan kapıdan içeriye giren bir rüzgar gibi. kış renklerinin arasında biçare dinlemeye mahkum edildiğim bir şarkı bu. tek sesli bir şarkı...

akdeniz, her zamanki gibi güzel. her zamanki gibi masum.


denizi olan kasabada delirmeyi bekliyorum. küçük beyaz bir köpek koruyor beni. sabah olunca üzerime atlayan köpek... yine de duyguları olan bir canlıdan bunları görmem mutlu ediyor beni. salınıyorum o yokuşlardan aşağıya. sert bir rüzgar. alışık olmadığımız sert bir rüzgar. beyaz köpek beni takip ediyor. çevreye bakınıyorum. herşey yerli yerinde. başım dönüyor otuveriyorum bir banka. hafif tütün sarılmak için sırasını bekliyor. ben bekliyorum. ne beklediğimi bilmiyorum. ama bekliyorum...

düşün ki artık uzaklardayım. sessiz bir kasabada. denizi olan, denizi vuran bir kasaba. az insan olan ve az tahribat olan bir kasabada. sessizlik korkutmuyor. ürkütücü ama korkutmuyor. büyük dalgalarda korktmuyor. çünkü öğrendi bu çocuk korkuyu yenemeyeceğini. korku yok artık çünkü uzaklardayım. yürüdüğüm caddelerin ve kaldırımların beni, ona götüreceğini bildiğim için. ölüm aklımdan bile geçmiyor. ölüm fikri çok saçma geliyor. "deliydi zaten, öldürmüştür kendini." demesinler diye. öldürmüyorum kendimi. ölmüyorum. küçük köpekle konuşuyorum.

tam tersi olsaydı dökülür müydü sence içimiz denizlere  küçük köpek?  kendimizi yaşayabilir miydik ? çıkabilir miydik aslında kendimizi anlattığımız hikayelerimizden ? atlayabilir miydik kendimizi kumsallara ? gömer miydik kumlara kalbimizi? çıkarır mı dersin plastik küreğiyle günün birinde çocuğun biri? senin içine benim odama sinen sigara kokusu ne zaman dağınık bir yaşamın habercisi oldu küçük köpek ? ne zamandan beri bu kadar hissiz olduk ? neden bu kadar sahiplenmememiz gereken şeyleri sahiplendik küçük köpek ?  adına aşk dediğimiz şey aslında hiç bizim olmayan şeyi sahiplenmemiz ve sonra tek kareyle birlikte kaybettiğimiz şey olabilir mi sence küçük köpek ? ve ne zamandan beri depresyon oldu kıyımızdan düşüşlerimiz kayalıklara ?  her devrik cümlenin devrilen bir hayalin artığı olduğunu kim anlatırdı sana biri... sonuna nokta koymaya kıyamadığım bir mektubun baş kahramanı olur muydum sence günün birinde ?


akşamüstü oluyor. balıkçı teknelerini bekleyip eve dönüyoruz. küçük köpek yorulmuş. çekiliyor evine. akşam geceye dönüyor. gece de sabaha. "daha bu ne ki?" diyorum kendi kendime. eski mektupları alıyorum elime. sahiplerine gitmemiş mektuplar. geçmişe dönüyorum. o kadar zaman geçmiş. o kadar eskitmiş. sanki herşey yolundaymış da  ben bilmiyor muşum gibi. sanki herkes haberdarmışda bana söylememişler hissi. bir gece. saat 5. güneş yok daha. güneydeyim. biraz da batı. kıyısındayım belki bir şeylerin. herkesin içinde olduğu ve sürekli koşarken düşüp kaybettiği birşeyin.

her gün aksatmadan yaptığım sahil oturuşlarının daha doğrusu bekleyişlerinin birindeyim. belki birini bekliyorum. belki bir balıkçı teknesini. belki bir şiddetli rüzgar anonsunu. belki sahilde oturduğum noktaya kadar gelecek olan büyük bir dalgayı. bir şeyleri sonlandırmak için bekliyorum. işin en kötü tarafıda beklediğim şeyin hiç bir zaman gelmemesi. belkide hiç bir zaman gelmeyecek olması. böyle bir inançla ve kabullenmişlikle beklemek delirtiyor insanı. yavaş yavaş. sakin ve sessiz.


birden kayalıklardan atılmış bir misinanın iğnesine takılıyor aklım. düşüyorum sert kayalıklara. her zaman düştüğüm kayalıklardan biri bu. paranoya kayalıkları. düşüp kanattığım ellerim oluyorsun  bir anda. çok kayıplı bir savaştan çıktığım bir akşamüstü bu.  az tuzlu deniz suyu iyi gelir o yaralara. tecrübe ediniyor insan bir süre sonra. gözü yakan ama yarayı yakmayan... sonra hava kararmadan geliyor o tekneler. kuşlar tam deniz fenerinin üzerinden çığlıklar atarken.

***
filmi beklemek güzel oluyor. adam tam herşeyi yoluna koymak için hamle yapacakken, kadının yollarına düşecekken kadın herşeyi terkediyor. başka biriyle başka bir yaşama başlıyor. hem de adam içtiği sigarayı bile ona ithaf ederken oluyor bunlar. iki büklüm koltukta can çekişip dinlediği şarkıda onu ararken oluyor bunlar.  namlu önünde verilmemiş pozlara bakıyor adam. namlu kendisine doğruluyor. adam gözünü kapatıyor. şarkı başlıyor. film bitiyor. birilerine göre mutlu sonla, birilerine göre de her zaman bittiği şekilde. beklediğimiz film bitiyor. beklediğimiz gibi bitiyor. bizi pek fazla şaşırtmıyor.

akdeniz her zamanki gibi güzel ama her zaman ki gibi öldürücü.


sakin- kor bir ay



Zaman



Çok zaman geçmişti üstünden. Bütün tepkilerimi, hislerimi, bana dair ne varsa her şeyi yitirmiştim. Çok zaman geçmişti üstümden. Ben onun nabzını ölçmek için tenine dokunduğumda kalbimin ritmini bulmuştum. Mavi duvarlar- özellikle mavi duvarlar- üstüme yıkılmıştı. Düşünüyordum yaşadıklarımızın hangisi kıyamet alameti hangisi normal şeylerdi? Ayrımını bir türlü yapamadığım, hayatımın merkezini bir türlü bulamadığım zamanlarında üstünden çok geçti.

Uzayan sakallarımın altına sakladığım çenem her hareketinde hüzünlü bir titremeye maruz kalıyordu. Ağzımdan dökülen kelimeleri masalarda unutuyordum. Hayalin ve daha çok hayalin ortasında sıkışıp kendimi izliyordum.  Bombalar düşüyordu, düşündüğüm her yere. Yumruk yumruğa boğuşuyordu geçmişim kendisiyle. Koşar adım dolaşıyordum sokakları. Geride bıraktığım ne varsa peşimden geliyordu. Kafamı kaldıramıyor, kaldırmaya çalıştığımda ise gözlerim körleşmişçesine kararıyordu. Kokusunu alıyordum sonbaharın. Burnumun deliklerini yakarak ilerliyordu beynimin bir yerlerine.

Büyülenmiş gibi hissediyordum. Sigaraların biri bitip biri yanıyor ve ciğerlerine çektiği dumanı suratıma üflüyordu. Suratıma beton gibi vuran o dumanların içinde boğuluyor ve kendimi her seferinde başka bir masalın kahramanı olarak görüyordum. Zihnim bana ucuz şakalar yapıyordu. Zihnim benimle durmaksızın oynuyordu. Damarlarımda büyük bir acı dolaşıyor, dolaşımını tamamladığında ise kulaklarımdan akıyordu.

Biliyordum çok zaman geçmişti ve akıp giden her dakika o zamana ekleniyordu. Kendimi zincirlerle oturduğum yere bağlamıştım. Sesimin titreyen tarafını saklamak için bağıra bağıra konuşuyordum. Her şeye rağmen geçiyordu zaman. İçtiğim kahveye zamanı bandırıp yesem de, geçiyordu. Üstelik ne kadar zaman yesem doyamıyordum.

Ben zihnimde, beynimin kıvrımlarında ve bedenimde bunları yaşarken hayat devam ediyordu. Boşluğa göz kırpıyordum. Karanlık boşluklarda gözlerimi yerinden çıkartıyor ve fırlatabildiğim en uzak yere fırlatmaya çalışıyordum. Olmuyordu. Gözlerimin düştüğü yere koşuyor ve tekrar atıyordum. Her atışımda gözlerim biraz daha ağırlaşıyordu. Bir müziğin ritmine kapılıp gitmiştim. Sonsuz boşlukta ve sonsuz karanlıkta insanın sadece kulaklarına ihtiyacı oluyordu.

Bir otobüsün camına kafasını dayamış olarak buldum onu. Uzak bir yere gidiyordu. Başını yavaşça camdan kaldırdım. Yanına oturdum. Başını ellerimin arasına aldım. Burada bitsin istiyordum hikaye ama zaman geçiyordu. İki elimin arasında küçülen yüzüne baktım. Gözlerimin yerinde olmayışı onu korkutmuştu. Bu korkuyu duyabiliyordum. Yaklaştım yüzüne. Burunlarımız birbirine değdi. Başımı eğip dudaklarını öptüm. Karşılık vermedi üstelik zamanda geçiyordu. Kalktım. Zaman kulaklarımın duyabildiği kadar uzaklıkta ufak ufak eriyordu. Otobüsten indim. Kafasını cama dayadı. Bitiyordu her şey, bu sefer gerçekten bitiyordu.
Otobüs hareket etti. Saatimin saniyelerini dinliyordum. Yavaşlıyordu. Otobüs bağıra bağıra gitmişti. Saatim durmuş ve zaman kaybolmuştu.

Bitsin diye uğraştığım her şeyin ortasında kalmış ve bitince pişman olmuştum. Gençlik, yaşamın korkunç telaşını beraberinde getirirken yaşlılık, ölümün insana sunduğu en büyük hediyeydi. Peki yılların tam ortasında oturup ölümü düşünmek neydi? Ve en önemli soru, ölmek nasıl bir şeydi? Tadı nasıldı, kokusu nasıldı,son saniyesinde ne yaşanırdı?

Benim ihtiyacım olan, yardımı lazım olan bütün insanlar öldü ya da bana öyle geldi. Bilmiyorum. Öyle çok zaman geçti ki üstünden, neyin gerçek, neyin ölü, neyin doğru olduğunu anlayamıyorum. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin anlamak istiyor insan, Dünya'nın bütün bilgilerini anlamak ve içine hapsetmek istiyor. İnsan kendini içine hapsetmek istiyor. Kapıları dışarıdan kapatacak birine ihtiyaç duyuyor.Hepimizi gayya kuyularının içine fırlatacak biri lazım. Hepimizi yakacak ve hepimizden biri olmayacak tek kişi. Ölüm onun yaşamının doğal sonucu olmayacak tek kişi. 

Her şey bittikten sonra göz çukurlarıma üç sigara bastım. Saatimin camını kırıp içindekileri kalbime sapladım. Bir Azeri ezgisini kulaklarıma damlatıp yürüdüm. Yaşını sadece parmaklarıyla gösteren ve bunu göstermeyi ailesinden öğrenen küçük bir çocuk gibi.

İKİ DUDAK ARASI

Güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Et sote yaptım, yanına marketten meze aldım bir de 35lik. Sadece rakının yanında güzel besleniyordum.  Yalnız içmenin pek tadı yoktu ama kimseyi istemiyordum yanımda. Rakı sofrasına ikinci sınıf aşk muhabbetlerinin meze olmasını kabullenemiyordum. İlla birşey konuşulacaksa daha ciddi meseleler konuşulmalıydı sofrada. Ülkenin gidişatı, yaşadığımız toplumun gösteri toplumuna dönüşmesinin nedenleri, okumanın git gide değersizleştirilmesi, mutluluk, kader, din gibi kavramlar...
Bugün susacaktım. İçinden hiç çıkamayacağım hadiseleri düşünüp nedenlerini arayacak, belki bir çözüm üretecek, belki de girdiğim uçsuz bucaksız düşünce girdabında boğulacaktım. Bir duble doldurup yavaşça içerken aklıma çok kullandığımız bir deyim geldi. Birilerinin iki dudağı arasında kalmak...
Kadere, alınyazısına bu kadar gönülden inanan bir toplumun böyle bir deyim üretmesi gerçekten bir ironiydi. Belki de tanrı, bir insanın iki dudağı arasında kalmayı yazmıştı kaderlerine. Yoksa hiçbir şekilde yazgıya inanan bir insan böyle bir deyim kullanamazdı,kullanmamalıydı.
Bana gelecek olursak kadere inanmadığım kadar inanıyordum bu deyime. Kendi çabasıyla bir yerlere gelmeye çalışanların birçoğunun başına gelen bir şeydi bir insanın iki dudağı arasında kalmak. Elbette bundan daha iyi bir sistem üretilebilirdi fakat bu ülkede işler böyle yürüyordu. Nefesi kuvvetli insanlar birilerinin kulağına bir şeyler fısıldar, bu fısıltının gücüyle birileri işinden olur, birileri zengin olur, her ne bok olacaksa bu fısıltıyla olur.
Tanrıya inanan insanlar da tanrının iki dudağı arasındadır. Tanrı isterse olur, tanrı istemezse yaprak bile düşmez. Aslında acı gerçek budur. Karakterimizin, kimliğimizin, yapabileceklerimizin  hiçbir önemi yok. Hepimiz iki dudak arasındayız.
Rakımdan bir yudum daha alıyorum ,bir sigara yakıyorum.  Sanırım insanın iki dudağı arasına en çok yakışan şeyi buluyorum. En ucuzundan bir sigara...
Şerefinize!







Kimse.

Uyandım. Kimseler gibi. Bilinmemezlik sarmış her yanımı.
Korkuyorum.
Kimse olmak zormuş meğer. Susmak gibi.
Ve acı kahve, acı söyleyen dost gibi.
Dokunmak istiyorum kimseye, uzak, dokunulmaz.
Zorluktu, kimse olmak.
Kimse olmak, korkutucu, soğuk.
Bilmiyorum, hissetmiyorum.
Kimse olmak, en güzeli.
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

Hiç boka battığınız oldu mu?

Hiç boka battığınız oldu mu?
Sağlam bir hassiktir çektiğiniz?
Oldu tabi. Daha da olacak.
Bir an durup ne oluyor yahu dediniz dimi?
Düşünemediniz, karar veremediniz, planlayamadınız.
Sonuçları etki yarattı.
Belki de ders çıkarttırdı.
Tanrı yukarıdan bakıp gülerek "amına koduğumun salağı" dedi.
Sizde sadece gülümsediniz, ezik şekilde.

Günaydın.

Günaydın kelimesi ne kadar masum olabilir?
Sabahın köründe size bunu diyecek bir insana ne kadar güvenebilirsiniz?
Bu insan sabahın köründe sizinle ne yapıyor?
Peki ya günaydın diyecek bir insanınız var mı?
Günaydın kelimesi masum değildir. Bir günün sonlandığını ve yeni bir günün başladığını belirtir. İğrençtir.
Dün ne yaşadıysanız onu unutmanızı ister günaydın. Masumdur günaydın çünkü umursamaz birinin dostudur günaydın.
Güvenmeyin size günaydın diyen insana. Yeni bir iğrenç günün başladığını haber verir çünkü. 
Günaydın diyecek bir arkadaşınız yoksa cansız bir nesneyi arkadaş edinin.
Bilirsiniz cansız nesneler konuşamaz.
Her ne ise,
Günaydın.(Saat 21:56)
Yazan: Devrim Berkay Tunadağı

delirmenin ilk üç şartı • bir


kuma ayaklarını batırıyor.  ince bir rüzgar. her zaman esenlerden. kış hiç gelmeyecek sanki. o gri şehirden çok uzaklardayım. arkamdaki bankta sabah yürüyüşünden sıkılıp oturan orta yaşlı bir adam var. her sabah gördüğüm adam.  sanki sabahları yürümesi zorunluymuş gibi her sabah gördüğüm adam. beni görmüyor. sanki beni görmemesi gerekliymiş gibi. sabah uykusundan fedakarlık edip denize bakarak oturmak mı istiyor. önüme dönüyorum. uzun saçlı genç kız. saçlarını savuruyor. isteksizce uzanıyor kuma. ayakları hala kumun içinde ve terlikleri bir köşede. biraz zaman geçtikten sonra bir çocuk geliyor. elinde kitabı. kıvrımsız bedeniyle 6 yaşındaki bir çocuğun çizdiği ilk mükemmel resmi hatırlatıyor bana. kıvrımsız bedeniyle adeta dans ediyor yürürken. çakıllar ayağına batıyor. aldırış etmiyor. aldırış etmemesi normal. çünkü o çocuk yıllardır çakılların üzerinde dans ediyor. ona garip garip bakıyoruz. üçümüz. çocuğa baktıkça canım sıkılıyor. ya da kendimi böyle kandırıyorum. ayağa kalktıktan bir- iki dakika sonra etrafımı köpekler sarıyor. hareket etmeden duruyorum. havlıyorlar. sinir oluyorlar. ama saldırmıyorlar. çünkü onlar sabırlı. ben durunca dünya'nın durduğunu sanıyorlar. ya da ben kendimi öyle kandırıyorum . ben durunca dünya durdu sanıp beni kontrol eden aptal köpekler. patileri ile bana dokunuyorlar. sonra havlıyorlar. bir gülme tutuyor. köpekler seviniyor. dünya durmadı sonuçta. dünyaları durmadı. başka sokaklara giriyorlar. havlanacak çok yabancı var çünkü.

babam deliydi. çok fazla yaşamaz dediler. ben duydum. babamda duymuş olmalıydı. çünkü o da öyle yaptı. bir pazar sabahı güneş doğmadan sıktı kafasına. o gün bulutluydu. ama yinede perdesi çekilmişti babamın odasının. beni almadılar odanın içerisine. sokağa indim. çocuklar üzgündü. en azından artık top oynadıkları zaman camdan gol diye bağıran bir deli eksilmişti sokaktan. ama devam ettiler onlar oyunlarına iki eksikle. ben izlemedim onları. babamda izlememiş olmalı. o gün bakkal ekmek ve sigara satmaya devam etti. bakkal dükkanı biraz geç açmıştı ama olsun. sonuçta açmıştı. her şey olması gerektiği gibi devam etti. kahvedeki adamlar girdiler çıktılar. bizim sokaktan üç-beş otomobil geçti. akşam işten dönenler oldu. vardiyası uzayanlar ve geç çıkanlarda geldi eve. ama ben öyle sanmamıştım. hayat en azından bir günlüğüne durmalıydı bana göre. dünya durur sanmıştım... delirmenin ilk şartı da buydu zaten. o gün anlamamıştım :  sanmak !

Buğra-Sığ Adam (Bölüm1)



         Uyuyordu kadını, zifiri olmasa da karanlıktı oda, turuncu bir deniz kızının gülümsemesi sızıyordu pencereden. Kapının kilit sesi duyuldu, uyanmıştı ancak gözlerini açmadan sağ tarafına doğru dönüp uyumaya devam etti. Bir şarkı mırıldanır gibi girdi içeri Buğra ve ağır bir kokusu vardı. Alkolle birleşmiş sigara kokusunun yanı sıra gecenin bu saatinde soğuk havayla insanın üzerine sinen İstanbul’un kirlenmiş kokusu, bakir olmayan bir koku. Üstündekileri alelacele çıkarıp yatağa girdi, çıplaktı; hep çıplak uyur Buğra. Sarıldı, kokladı, canı çekti onu daha önce hiç olmamış gibi. Güzel cümleler fısıldadı kulağına; geyiklerden bahsetti ona geyiklerin boynuzlarından. Birleşti dudakları ve olabildiğince fazla ıslandı. Yandı sanki vücutları. Kendini bir anka kuşu sandı Buğra, çenesinden ter damlarken kadının boynuna son nefesini verebilecek gibiydi. İlk kez bir orospuyla değil de istendiği ve istediği kadınla sevişiyordu.

Uyandı Buğra.

         İçinden iş yerine, telefonuna ve alarmına sağlam küfürler saydırırken bu güzel anı hayalleriyle birlikte sürdürmek istiyordu ancak bu arzuladığı kadınında içinde bulunduğu basit bir rüyaydı sadece ve hayatı ile rüyalarını değiştirmek istediğini söyledi gözlerini ovalarken. Yataktan kalkmadan başucunda ki komodine uzandı. Mavi Pall Mall dan bir tane çekti, yaktı onu koltuk altını kaşırken ilk nefesini çekti. Ağzında ki bok tadı sigara ile birlikte direk beynine vurdu “işte bunu seviyorum” diyerek doğruldu. Oturur vaziyette karşıya kitlenmiş durumdaydı. Saçları vardı ancak kafasını kazıtmayı severdi. Onun için en uzun saç 3 numaraydı. Bir kavun gibi çenesine doğru sivrilen anlamsız suratı beyazı olmayan sarısı da siyahla değiştirilmiş 2 yumurtayla delinmiş gibiydi. Evet gözleri siyahtı. İri kafasına uygun iri burnu ve orantısız bir bot bağcığını anımsatan dudaklarının arasından ince bir duman sızıyordu. “Evet görünüyorum, ne kadar iyi göründüğüm önemsiz” diyerek kalktı yatağından ve ayrıldı aynanın karşısından. Banyoya girdi sigarasını alafranga tuvaletine atıp çıkarttığı ince sesi dinledi. Sikten bir gülümseme ile avcunun içindeki suyu suratına vurdu. Günün ilk şoku.

         Öğlen 12 den akşam 6 ya kadar bir elektronik mağazasında taşımacılık yapıyordu. Bunun karşısında devletin belirlediği asgari ücreti alıyordu. Beşiktaş’ta ki bu koli kadar evi peder beyi almıştı. Aksi taktirde kazandığı parayla Beşiktaş’ta koli bir yana kibrit kutusu kadar olan bir evde bile yaşayamazdı. Kahveyle birlikte ikinci sigarasını da içip evden çıktı Buğra.

         Dar ve kalabalık kaldırımlarda yürürken kuş sıçmıklarına basmamak için titizleniyordu. Kahvaltıcılar sokağında ayakta sıra bekleyen insanların arasından kibar bir bowling topu gibi geçip gitti. Dolmuşla Taksime oradan da metro ile iş yerine geçecekti. Dolmuşa binip parayı uzatırken 2 lira 15 kuruştaki beş kuruş kadar yalnız ve anlamsız olduğunu düşünmeye daldı. “Ama akşam yalnız değildim” dedi biraz sesli bir şekilde. Rüyasında ki o kadını düşünmeye başladı. Kimdi ki o kadın daha önce görmüş olmalıydı. Rüyasında dahi olsa ilk kez bir kadınla sevişirken bu kadar mutluydu. Uzun boylu, sarı uzun saçlı bu kadın kimdi ? Aklına o kadar iyi kazımıştı ki onu, kendi suratından daha iyi betimleyebilirdi kadının suratını. Burun deliklerinden alt dudak ve üst dudak ölçülerine kadar harika bir kadındı. Gülümsemesi, bakışları ve tavırları hepsi altın orandı sanki. Çenesine doğru sivrilen o saf suratı nasıl unutabilirdi. Diri göğüslerini ve kalçasını aklına getirmemeye çalışıyordu ki..
Birden bağırdı! "Hoop, geçtik, geçtik.."
Hemen sağ yanaştı dolmuş. Buğra indikten sonra 12 katlı bir binanın 12.katına sırtında buzdolabı çıkarırken savurduğu küfürleri etmeye başladı. Seçim yapması gerekiyordu. Bir göçmen börekçisinden her sabah aldığı göçmen böreği mi ? işine 13 dakika geç kalmak mı ? 

(nsfw) pretty hurts'e gey dokunuşu: porn hurts


Gey porno yıldızı Diego Sans Biyonce’nin Pretty Hurts adlı parçasına kendi çapında yeniden video çekmiş. Ortaya da çok da enteresan olmayan bir iş çıkmış. Beyonce’nin sesiyle parçayı bir de bu haliyle izleyin.




Yazan: tunalızade gürkan efendi

Enkaz Yaratmak İçin Duygularımı Neşterle Kazıdım


I


sabah ölmemek için iki arkadaş edindiğim yıllardı
ateş ve kaldırım
çakmak ve gaz
duman ve karamış çocuk ciğeri
tek kol hizasında koca bir binaya girdiğimiz yıllardı
vatan millet sakarya
ulus devlet tek din tek marş
hepsini yenmek için önce ateşe
sonra kaldırma güveniyordum
ayaklarımı sürüyor
kıravatımı kıçımdan sallandırıyor
gözlerimi onların gerçeğiyle örtüyor
ve hergün
gün doğumuyla birlikte aşkı arayıp
öğlye yemeğinde aynı aşkı usuyordum soğuk meze reyonuna
onlu yaşların ortasında
35’lik bir marlboro tiryakisine göndermiştim duygularımı
naylon sezera da karşıydım ama
o 35’lik bir marlboro’ydu ve yüzüme hiç bakmadı

II

aşık olamıyorum ben 
aşık olamadığım için şiir yazıyorum
en büyük acıyı, sabahın altısında işe giden insanların gözüdeki çapakta arıyorum
kendimi kesmiyorum mesla
karnım ağrımıyor
midem bulanmıyor 
herkes benim enkazımı görebilmeli 
çünkü acılarımı üst üste koyup dinamitledim ben

III

klorak içerek güne başlayabilen bir bedende bulmuştum ruhumu
benzin araklayan başka bir bedenin ikiziydim
yırtılmış siyah plastik ayakkabıların bir şutta yıktığı vitrinlerin özgürlüğüydü tüm politikam
ne de büyük mutsuzlukları seviyorduk cami çıkışlarında
bir kazın uzun süre uçabilme ihtimali olarak tanımlamıştık diyalektiği 
saçlarımı ortadan ayırıp, bir oduncu gömleği ile bütün seattle satın alabilirim
çünkü ben beş telli bir gitarın kurarsızlığıyım

Yarım Kalan Hikaye

Hayatımın büyük bir kısmı boş vakitlerimi nasıl dolduracağımı düşünerek geçti. Yirmi dört saatin yetmediğini söyleyen insanlardan olmadım hiç. Bir anda yıllar sonrasına gitsem yaşayamadığım anlar için üzülmezdim. Bir an hariç...
18 Eylül... Sonbaharın dibine kadar yaşandığı bir gün. Yağmur dışarı çıkanları cezalandırırcasına yüzüne vuruyor insanın. Elimde valizimle 20.50'de kalkacak olan  Hatay uçağına yetişmeye çalışıyorum. Söğütlüçeşme durağında metrobüsten inip yağmura meydan okurcasına rıhtımdan kalkacak havaalanı otobüsüne koşar adımlarla ilerliyorum. Tamamen ıslanmış vücudumda sırtımdaki terin sıcaklığıyla yağmurun soğuk suyunu ayırt edebiliyorum. Kalkmadan hemen önce yakalıyorum otobüsü. Sırılsıklam, yorgun ve otobüsü yakalamanın verdiği mutlulukla biniyorum otobüse. Boş olan arka koltuklara doğru ilerlerken tek başına oturan güzel bir kız dikkatimi çekiyor. Gözlerinin içine bakıyorum, bir an göz göze geliyoruz, yanından geçip en arkaya oturuyorum. Yol boyunca onu izliyorum. Yolculuğun sonlarına doğru karşısında oturan kadının yanına geçiyor, yarım oturarak bir şeyler konuşuyor. Beli açılıyor o sırada. Benim karşımda oturan çocuğun oraya doğru baktığını görüyorum, işine bak diyerek sert bir şekilde uyarıyorum. Kısa bir zaman sonra otobüs havaalanına varıyor. İlk ben iniyorum otobüsten. Bir sigara yakıyorum. Gözlerim otobüsün kapısında, inmesini bekliyorum. Bir şey yapacağımdan değil, sadece bekliyorum işte. Bir kere daha göz göze gelme ihtimalinden başka bir şey değil beklediğim. Herkes indikten sonra telaşla iniyor otobüsten. 
''Yardım eder misiniz, otobüste bir kadın fenalaştı.'' diye haykırıyor. 
Ağzımdaki sigarayı atıyorum. 
''Tabii, hemen bakalım.'' diyorum. Nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum ama yardımı isteyen oysa ne istediğinin hiçbir önemi yok. Biraz tereddütle otobüse doğru hamle yaparken:
''İstersen sen valizimi al, ben yardım edeyim.'' diyor. 
Valizini alıp bekliyorum. Az sonra fenalaşan kadıncağızla birlikte otobüsten iniyorlar. Onun da valizini ben alıyorum, havaalanına doğru ilerliyoruz. Giriş kapısında doktor çağırmalarını istiyoruz güvenlikten. 
''Sağlık hizmeti ücretli.'' cevabını alıyoruz.
Cebimdeki para muhtemelen karşılamaz ama nasıl olsa bir çaresine bakarız diye düşünüp paranın önemli olmadığını söylüyorum. 
''Hastanın yakını mısınız?'' diye soruyor güvenlik görevlisi. 
''İnsanız.'' diyorum. 
Hasta kadının kimliğini aldıktan sonra onu güvenliklere emanet edip check-in işlemlerini tamamlamak için güvenlik kapısından geçiyoruz. İkisinin birden 21.00 Ankara uçağında olduğunu öğreniyorum. Bir yandan aynı uçakta olmadığımıza üzülüyor, bir yandan da kadıncağızın emin ellerde olduğuna seviniyorum. Benim uçağımın saatini soruyor, 20.50 olduğunu söylüyorum. 
''Yetişemezsen çok üzülürüm.'' diyor. 
Onların check-in işlemlerini yaptıktan sonra kendi işlemim için yanından ayrılmak zorunda kalıyorum. Bir an önce işlemleri tamamlayabilirsem on dakikamın kalacağını hesaplıyorum kafamda. Giderken, tekrar geleceğim yanınıza diyorum, gülümsüyor. Bileti aldığım şirketin check-in sırasına gittiğimde çok kalabalık olduğunu görüyorum. İki seçeneğim var. Ya onu bir daha görebilmek için uçağı kaçıracağım ya da sırada bekleyip son anda uçağa yetişeceğim. Ah! yanımda biraz daha param olsa diyorum, bir sonraki uçakla dönerim. Uçağı kaçırmayı göze alamıyorum, on beş dakika sırada bekliyorum. İşlem bittiğinde Hatay uçağı yolcularına son çağrı duyurusu yapılıyor. Koşar adımlarla havaalanında bir tur atıyorum fakat göremiyorum onları. Uçağa biniş kapılarına gidiyorum, orada da yoklar. Çaresiz uçağa gidiyorum. 
Kaç yaşında, adı ne, nelerden hoşlanır, hiçbir bilgim yok. Belki bir şekilde tanışmayı başarabilsem hiçbir şey olmayacaktı. Belki de ondan hoşlanmayacaktım, bilmiyorum. Sadece, başkalarının gözlerinde göremediğim, adını bilmediğim ama beni derinden etkileyen bir ışıltıyı, eğer bir mucize olmazsa bir daha karşılaşmayacağım bir insanın gözlerinde görmek; yaşama olan inancımı benden alıyor. 
İhtimalleri düşünüyorum. Evden daha erken çıksam başka bir otobüse binecektim, karşılaşamayacaktım. Otobüse yetişemesem, yine karşılaşamayacaktım. O kadın fenalık geçirmese, onu tanıma fırsatı bulamayacaktım. Sanki Tanrı bir şekilde onu tanımamı istemiş, fakat tanışmamızı istememiş. 
Şu anda ne hissettiğimi kelimelere dökemiyorum. Sabahattin Ali'den bir alıntıyla bitiriyorum.
''Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun:
'Napalım, kısmet değilmiş...' ''
Sonra

coşanlar

Sitedeki içeriklerin 18 yaş altı için uygun olmadığını düşünüyoruz. Film tanıtımları spoiler içerebilir. Alıntılarda link ile kaynak gösterilirse seviniriz. Tanrı da çok yakışıklı.